4.Bölüm

156 görüntülenme

Garaib Haftası 2.Gün

Agah

“…Kalabalıklar mücrim aramaz, kendi mücrimini vücuda getirir. Birgün şüpheler senin üzerine celbolunabilir. O gün hakikatin hiçbir ehemmiyeti kalmadığını göreceksin. O vakit gelene kadar kim olacağını intihap etmek bizzat senin elinde. Ya aydınlıkta başı kesilen kurban olursun ya da o koyun sürüsünü idare eden gölgedeki çoban.” Galip Hulusi Saner’in Hususi Defteri (Orijinal nüshası Dekanlık binasında sergilenmektedir.) 15 Kasım Pazar 09:43

Agah oldum olası bulunduğu ortamda ilginin merkezinde olmaya alışmıştı. Bunun için fazla çabalamasına bile gerek yoktu. Agah sadece başarıyı kovalar, başarı da oğlana hayranlık olarak geri dönerdi. Gelgelelim hep kalabalıklar içinde olsa bile hiçbir zaman insanlarla bağ kurmaktan hoşlanmamıştı. İnsanların onu tanıdıklarını sanması hoşuna gidiyordu ama gerçekten kimsenin onu tanımasını da istemiyordu.

Vultures bu konuda hep mükemmel olmuştu.

Hiçbiriyle futbol dışında konuşması gerekmezdi. Kendi aralarında idmanlar ya da geçen maçta yaşananlar gibi yüzeysel konulardan bahsederlerdi. Kimse kimseye hayatını sormaz, gerçekten iyi olup olmamasını umursamazdı.

Harikaydı.

Haliyle göğsünde büyüttüğü dipsiz gölü de bilmiyorlardı. Zaten bir insanın kendi kendini boğduğunu nasıl anlayabilirlerdi? Aynı şekilde o da takımdan herhangi birinin herhangi bir insani kırılganlığını umursamıyordu.

Agah sadece başarı istiyordu. Galibiyet serisi, milli takım forması ve unutulmaz bir futbol kariyeri. Bunlara sahip olmak içinde hepsinin formda olması dışında bir şeye ihtiyacı yoktu. Annelerinin adını ve kardeşleriyle olan sorunlarını bilmek gereksizdi. Agah bir çoğunun bölümünden bile emin değildi. Ama ne kadar ağırlık kaldırabildikleri ve hangi oyunlarda iyi olduklarına epey hakimdi. Bu da bir kaptan olarak ona hep yetmişti. Bu zamana kadar kimse de ondan fazlasını istermiş gibi görünmüyordu.

Oysa şimdi, Vulteres’ın toplantı yapmak ve önceki maçın videolarını izlemek için kullandığı bu sarı duvarlı takım odasında bir şeyler değişmişti.

Aslında takım arkadaşının trajik ölümüne rağmen günü rutin başlamıştı. Her sabah olduğu gibi beş buçukta kalkmış, stadın etrafında altı kilometre koşmuştu. Sonra ağırlık çalışmış ve duş almıştı. Eğer hafta içi olsaydı bu noktada bir şeyler yer ve derslerine giderdi. Ama bugün hafta sonuydu ve biri ölmüştü. Bu da duştan sonra bir saat süren yas danışmanlığına katılması gerektiği anlamına geliyordu.

İşte bir şeylerin değiştiğini tam da o anda fark etti. İlk önce üstünde gezinen bakışları hissetmişti. Garip olan Agah onlara döndüğü anda herkesin bakışlarını kaçırmasıydı.

Kimse onunla göz göze gelmek istemiyor gibiydi ancak bu saçmalıktı.

Takımın üzgün olması normaldi ama bu neden Agah’a tuhaf davrandıklarını açıklamıyordu.

Oturduğu yerde kımıldandı ve okul psikoloğunun yasın evreleri hakkında konuşmasını dinliyormuş gibi yaptı ama kaşları dalgınlıkla çatılmıştı. Evet, yaşanan şey korkunçtu ama kabul edelim ki bu odada kimsenin gerçekten yas tuttuğu falan yoktu.

Umut kendi halinde biriydi. Takıma geldiğinden beri kimseyle doğru düzgün bir arkadaşlık da kuramamıştı. Ki Agah bu tutumu profesyonel buluyordu. O idmanlar ve maç dışında bazen Sofa’da takımla vakit geçirmek zorundaydı ama bu sadece sosyal kimliğinin gerekli bir parçası olduğu içindi. İnsanlar onları tek bir yumruk gibi görmek istiyordu ve Agah’ta takımın kaptanı olarak kendini bu görüntüye katkı sağlamak zorunda hissediyordu.

Umut orada da takımla birlikte olmazdı. Bilardo oynamaz, boş sohbetlere katılmaz, kimseyle flörtleşmez ya da onlarla yemek yemezdi. Grup sohbetlerinde geyik döndürmez ya da sınavlardan bile yakınmazdı. O yüzden Agah’ın Umut hakkındaki tüm düşünceleri de sadece harika bir koşucu olması ve bu mesafesiyle sınırlı kalmıştı.

Sonra yine hissetti.

Üzerindeki bakışlarla göğsü ağırlaşan Agah’ın çenesi kasıldı. Döndü ve Ulaş’ın dik dik ona baktığını sonra da yanındaki çömeze bir şeyler fısıldadığını gördü. Agah dişlerini sıktı ve kendini önüne dönmeye zorladı.

Konu elbette maçtan önceki gece yaptıkları takım toplantısı olmalıydı. Agah bir köşede kendi işine bakarken Umut gelip onu kışkırtmış olsa da adam şimdi ölü olduğu için odadaki tek pislik Agahtı.

Evet işler hızla çirkinleşmişti. Evet, takımdan başka birisi olsa maç kadrosundan çıkarılırdı. Ama elbette ne baş antrenörleri Akif koç, ne de takımın ana sponsoru Nevfel hoca bunun Agah’a olmasına izin vermezdi. Agah, bu konforunu ve otoritesini kötüye kullandığını düşünenler olduğunu biliyordu ama açıkçası ne düşündükleri kimin umrundaydı? Onun kadar iyi bir oyun kurucuyu maça çıkarmayıp ne yapacaklardı ki?

Agah onların kaptanıydı.

Yine de bugün sadece Cihangir ve Mete yanıma gelip selam verdi.

Agah düşünceyi uzaklaştırmak için başını iki yana salladı. Normalde olsa etrafının ona hayran bakışlar atan çömezler ya da onu kıskandıklarını saklamaya çalışan oyuncularla dolu olacağı gerçeği oğlana da artan bir huzursuzluk yaratmaya başlamıştı. Dün geceden beri kimseden bir mesaj bile almamıştı ki, sürekli gruplarda bir sohbetin döndüğü düşünülürse bu epeyce tuhaftı.

Bu heriflerin çeneleri normalde hiç durmazdı.

Yoksa gerçekten yaşananların onun suçu olduğunu mu düşünüyorlardı? Agah bir anlığına bu ihtimalle sarsıldı.

Hayır, elbette bu sadece yasın ya da sürü zihniyetli götlüğün bir etkisi olmalıydı. Sinirle ona bakarak fısıldaşan iki çömeze dönüverdi. Biri neredeyse panikten sandalyesinden düşüyordu ve bu Agah’ı daha da sinirlendirdi. Bir kere kontrolünü kaybetmişti ve artık herkes ona patlayacak bir barut fıçısı gibi mi davranacaktı?

Psikolog susunca baş antrenörleri kadının yerini almak için oturduğu sandalyeden kalktı ve yanından geçerken Agah’ın omzunu sıvazladı. Defansta oynayan ve Agah’a göre dallamanın teki olduğu beş kilometre öteden anlaşılan Bora bu jeste karşı küçümseyerek güldü. Agah’ın kayırıldığını düşünen onlarca kişiden sadece biriydi ancak kayırıldığı falan yoktu. Herkesten on kat fazla çalışıyor, kazanmak için kıçını yırtıyordu.

Sabahları neden beşte kalktığını sanıyorlardı ki! Başarının çok fazla çaba ve özveri gerektirdiğinin farkındaydı ayrıca bunun için uğraşmaktan da gocunmuyordu. Bunun karşılığında koçları ona karşı daha yumuşak davranıyorsa ne olmuş yani?

Agah bu düşünceyi hemen kafasından attı. Aptalların ne düşündüğü kimin umrundaydı?

Kabul edelim ki Agah’ın biraz umrundaydı. Bu insanların bir çoğu onu yıllardır tanıyordu. Onlardan sevgi olmasa bile en azından saygı bekliyordu.

“Hepinizin üzgün olduğunun farkındayım. Yaşanan şey korkunç bir trajediydi. Birazdan polisler ifadelerinizi almaya devam edecek ve hepinizin onlara yardımcı olmasını istiyorum..”

“Hepimizin mi?”dedi Bora iğneleyerek.

Bir yandan telefonuna bakan Akif koç oğlanın sesindeki imayı duymadı. “Elbette. Hepiniz bildiklerinizi anlatın.”

Grup içerisinden bir hıhlama daha geldi.

Agah sessizliğin kendi hanesine zarar olarak yazdığına karar verdi ve; “Şimdi ne olacak?”diye sordu. Bu mırıldanmaları kesti ve oturan herkesi bir anlığına hizaya getirdi. Evet, Agah’ın hatırladığı takım dinamiği buydu. İnsanlar da artık ona bakma bahaneleri olduğu için rahatlamış gibiydi.

Akif koç hala başını telefondan kaldırmamıştı. O yüzden dalgın dalgın çenesinide uzayan kirli sakalını sıvazladı ve; “Ulaş’ın daha çok çalışması gerekecek, belki ona ek idman ayarlarız.”demekle yetindi. “Ya da kaptanım beni de yumruklayabilir. Takım arkadaşlarını döverek motive ettiği düşünülürse.”diye araya girdi Ulaş.

Agah’ın ondan nefret etme sebeplerinden biri işte tam olarak buydu. Agah sinsilikle uğraşmayacak kadar net biriydi ancak Ulaş insanları imalı sözleriyle etkileme konusunda epey yetenekliydi. Sürekli i sataşmalarla Agah’ı dürtüklüyor, oğlanı vakti olmayan tartışmalara sokmaya çalışıyordu. Belki sahada da bu kadar yetenekli olsa buna ihtiyacı kalmazdı. Bu düşünce Agah’ı keyiflendirdi.

“Ben onu dövmedim.”dedi Agah sakince. Oğlana istediği agresifliği vermemeye kararlıydı. Ulaş elbet bir gün sandığı kadar zeki olmadığını anlayacaktı.

“Hepimiz Umut’un ne halde olduğunu gördük!”dedi Bora tükürür gibi. Aslında Bora Agah’a kıyasla çok daha kolay patlayan biriydi. Geçen sene maç sonu ettiği kavga yüzünden neredeyse bir sezon ceza alacak olduklarını gerçeğini de hemen unutmuş gibi gözüküyordu..

Ofans koçları boğazını temizledi.“Birbirinizi suçlamak Umut’u geri getirmeyecek.”Yine de adam takım içinde yaşanan gerilimin yastan fazlası olduğunu hala fark etmemişti.

“Tabi ki. Sonuçta herkes aynı kurallarla oynamıyor değil mi? Bazılarımız yaptıklarının sonuçlarıyla hiç yüzleşmiyor.”

Sözler Ulaş’a ait gibi dursa da Bora’nın ağzından çıkmıştı ama hedefini buldu. Gerçekten de inanılmazdı. Belki de Ulaş amerikan futboluyla vakit kaybetmek yerine kuklacı olmalıydı.

“Bora, yeter.”diye uyardı Nevfel hoca. Genelde takım içi dinamiklere karışmayıp herkese eşit mesafede dururdu ancak artık adamın da sabrı taşmış gibiydi.

“Maçtan önce kavga çıkardı ama maçtan kesilmedi. Sonra bir ara ortadan kayboldu ama biz hiçbir şey yokmuş gibi mi yapacağız?”diye isyan etti Bora.

Agah donup kaldı. Gözlerin hep üzerinizde olmasının bedeli de işte tam olarak buydu. Attığınız her adım bir gün aleyhinize dönmeyi bekliyordu.

“Saçmalama abi.”dedi Cihangir yorgunca. İri adamın Agah’a verdiği cılız destek takımda karşılığını bulmadı. Geri kalan herkes sessiz kaldığı için Agah hepsine daha da bilendi, içindeki öfke harlandı.

“Maç sırasında nereye gittin?”dedi Bora doğruca Agah’a bakarak. Odaklandığında şahin gibi görünen bir ifadesi vardı. İyi bir defans ve çok daha iyi bir şerefsizdi. Bu yüzden gözünü kolay kolay bir şey korkutmazdı.

“Maç boyu sahadaydım.”diye cevapladı Agah sakince. Hayır değildin.

“Yalan söyleme.”dedi Ulaş. Agah sinirinin her saniye arttığını hissedebiliyordu yine de gülümsedi ve kaygısızca sordu. “Aşık bir hayran gibi beni izlediğini mi söylüyorsun?”

“YETER!”diye bağırdı Akif koç. “Belli ki hala duygusalsınız. Aklınızda soru işaretleri varsa gerekli açıklamaların polislere yapıldığını bilmeniz yeterli.”

Gergin sessizlik büyüdükçe büyüdü, sarı odanın duvarlarına eski bir leke gibi işledi. Ta ki sandalyelerin gıcırtıları kulaklarına çığlık gibi gelmeye başlayana kadar herbirine eziyet etti.

“Polis kimin yaptığını bulamadı mı?”diye sordu bir çömez. Takıma yeni katılanlar aralarında en çok sarsılanlar olmuştu. Daha birkaç hafta önce seçmeleri geçmişlerdi ve henüz hepsinin ilk yıllarıydı. O yüzden şimdi bir rüzgarda titreyip devrilecek gibi duran dalları andırarak birbirlerine yakın oturmuşlardı. Agah kaç tanesinin takımı bırakacağını düşünmeden edemedi.

“İçeri bir serserinin girdiğini ve dolapları boşaltmaya çalışırken Umut ile karşılaştığını düşünüyorlar. Tüm kameralar incelenecek. Sorumlu da illa ki bulunacak.”

“Yani bu herhangi birimizin başına gelebilir miydi?”diye sordu başka bir çömez. Sesine yansıyan panik Agah’ın tadını kaçırdı. İnsanların o biz olabilirdik düşünce tarzından nefret ediyordu.

“Nasıl başına gelecek ki? Sen maçta değil miydin gerizekalı.”diye tersledi arkasında oturan Batu. “Endişelenmenize gerek yok. Bu münferit bir olaydı.” Akif koçun beyaz bıyıkları kelimeleriyle çelişir gibi titreşmese Agah buna inanabilirdi. Adam yorgunca devam etti ve; “Bu hafta idmanları iptal edelim.”diye tamamladı.

Cihangir öne eğildi. “Cuma akşamı yapılacak dostluk maçı ne olacak?”

Akif koç yüzünü ekşitti. “Okul yönetimi Güz Şenliği’ni iptal etmedi. O yüzden maç da olacak gibi gözüküyor. İdmansız idare ederiz bu seferlik. Hepimiz sarsıldık sonuçta.”diye alnını sildi.

Aslında herkes o kadar da sarsılmış değildi. Hatta geçen senenin yarı finalinde mağlup olduklarında takımın daha üzgün göründüğü bile söylenebilirdi. Ayrıca maç için dışardan gelen insanlardan birinin bundan sorumlu olma ihtimali kimsenin çok aklına yatmamıştı. Yine de bu, takım odasındaki gerginliği tamamen yok etmese de bir parça da olsa hafifletti.

Umut sadece yanlış zamanda yanlış yerdeydi o kadar.

İlk idmanının sonunda kusan çömez; “Cenaze ne zaman olacak?”dedi ince sesiyle. Agah bunu hiç düşünmediği için rahatsızda kıpırdandı. Kaptan olarak onun sorması gereken bir soruydu.

“Otopsi yapıldıktan sonra.”diye açıkladı oğlanın solgun suratına bakan Nevfel hoca.

Yayıldığı sandalyede geriye kaykılan Mete ellerini ensesinde birleştirdi, “Gerçekten otopsiye gerek var mı? Göğsüne saplanmış kocaman bıçağı hepimiz gördük değil mi?”

Agah Mete’yi severdi. Hiçbir şeyi ciddiye almayan bir tipti ama çok iyi bir oyuncuydu ve idman kaçırmazdı. Bazen boş konuşuyor olması tolere edilebilir bir huyuydu. Bora sinirle; “Otopsi sadece ölüm nedeni için yapılmaz gerizekalı. Katili bulmak için de delil toplanır. Ayrıca bunu yapan herkes olabilir.”dedi Agah’a ters bir bakış atarak.

“Daha avukat değilsin o yüzden sinir bozucu olmak için para alana kadar kapa çeneni.”diyen Mete Bora’ya bir el hareketi çekti. Agah bezgince gözlerini yumdu. Sanki tüm takım ince bir ipin üstüne dizilmişlerdi.

Nevfel hoca araya girdi. “Hepiniz Gureba Haftasının akıl tutulmasını mı yaşıyorsunuz? Kurulduğu seneden beri bu takımın içindeyim, sayısız kavga ve olay oldu ancak kimse birbirini öldürmedi. Biraz makul ve soğukkanlı davranın. Takım demek kardeşlik demek ve asıl bu zor zamanlarda birbirinize sarılmanız lazım.” Belki adamın şampiyonluk yüzükleriyle dolu eli korumacı bir edayla Agah’ın sırtında olmasaydı bu sözleri takım tarafından ciddiye alınabilirdi. Hatta belki azıcık bile teselli arayan bazılarında karşılığını da bulabilirdi. Ancak Agah, gözleri omzundaki ele dönen takım arkadaşlarına kaydığında bunların hiçbirinin olmayacağını anlamıştı. Bazıları bakışlarını hemen kaçırdı, kalanıysa sadece öfkeli görünüyordu. Ulaş kafasını dayadığı duvardan onunla alay eder gibi sırıttı.

Pislik.

Tamam Agah’ın biraz egosuna yansıyan bir özgüveni olabilirdi. Takım arkadaşlarını kendi standartlarına çekmek için bazen kontrolcü ve agresif de davranabiliyordu.

Evet, tamam belki biraz da kayırılıyordu ancak herkes bir anda bu kadar aptal mı olmuştu? Agah Umut’a zarar vererek ne elde edebilirdi ki?

Bir kere maç sezonunun içine sıçılmıştı.

Şampiyonluk hayallerini suya düşmüştü. Kimse bunun Agah için önemini göremiyor muydu? “Herkes yasla farklı şekillerde başa çıkar.”diye devam etti Nevfel hoca. Adam hala oğlanları yatıştırmak ister gibiydi. Ömrünü bu takıma adamıştı ve her oyuncuyla abileri gibi ilgilenmeye çalışıyor, mezunlara staj ya da iş ayarlıyor, geleceklerini garantiye almaları için destek veriyordu.

Belki de aralarında gerçekten yas tutan yegane kişi oydu.

Agah onun ne bir maç ne de bir idman kaçırdığını bilirdi. Onlara gerçekten kıymet veren az sayıda kişiden biriydi o yüzden Ulaş’a savurmak için ağzına gelen bir dolu küfürü yuttu ve adamı daha fazla üzmemek için sessiz kaldı. “Balkan nerede?”diye sordu Akif koç kaşlarını çatarak. Oğlanın yokluğu takım odasına kargaşa dolu bir gece gibi çöktü. Bütün dikkatler bir anlığına odadaki boş olan köşeye odaklandı. Oğlan teşrif etmeye zahmet ettiği günlerde her zaman o köşede oturur, birilerine dalaşmak dışında da kimseyle konuşmazdı. Zaten Balkan’ın niye takımda olduğunu da kimse bilmiyordu. Bir kere oğlan insan sevmiyordu ve takım sporlarına uygun olduğunu gösterecek bir tek sosyal becerisi de yoktu. Sadece çok sertti ve bu da defansta harika olmasını sağlıyordu. Yine de boşluğu sarı odada herkesin kulağına aynı cevabı fısıldamış gibiydi. Balkan’ı kimse görmemişti.

Maçtan kovulduğundan beri.

Sadece bir anlığına gergin sessizlik odadaki şüpheyi orada olamayan takım arkadaşlarına yöneltti. Bu muhteşem an boyunca odadaki pislik artık Agah olmaktan çıkmıştı. Ama elbette her güzel şey gibi bu da kısa sürdü. Odadaki hemen her telefon aynı anda titremeye başladığında bu mucize dolu an geldiği gibi hızla sona erdi.

Normalde olsa Agah toplantıda telefonuna asla bakmazdı ancak insanlar telefonlarında her ne gördüyse kafaları teker teker Agah’a dönmeye başladığı için dayanamadı ve yerdeki ağzı yarım açık çantasına uzandı. Karışıklığın içinden telefonu almak sadece bir saniye sürdü.

Agah aptal Akbaba Bülten’in bildirimlerini kapattığına yemin edebilirdi ancak bildirimlerin yarısı oradan geliyordu. Okuldan haber almak elbette umrunda değildi. Bildirimleri kapatmak için uzanırken bölümünden neredeyse tanıdığı herkesin ona yolladığı haberin başlığını gördü ve tıkladı. Bu da yaklaşık üç saniye sürmüştü.

Akbaba logosu ekranı doldurup kaybolduktan sonra Umut’un utangaç gülümsemesi ekrandan ona bakmaya başladı.

(haber başlığı fontu) Akbabanın Şüpheli Ölümü Kaptanın Suçu mu?

Agah bir dolu küfür mırıldanarak hızla okurken neler görebileceğini bilerek elleri kasıldı. Takımından biri ötmüştü. Bir gece önce Umut ile ettikleri kavganın tüm detayları haberde vardı. İspiyoncu şerefsizlerin takım olmaktan anladığı bu muydu? (haber) Takım içinden isminin gizli kalmasını isteyen bir tanığın sözleri; “Agah’ın gözü dönmüş gibiydi. Doğruca Umut’un üstüne atladı. Araya girilmemiş olsa Umut’u o anda öldürebilirdi.” Hain piçler. Söylenenlerin çoğu doğru bile değildi ancak kimin umrundaydı? Agah Umut’a sadece bir yumruk atmıştı. Bir aptal yumruk. Sert bile değildi. Yapmaması gerektiğini bildiği halde aşağı kaydırdı ve yorumlara baktı.

(Yorum kısmı)

a b: Tutuklamak için daha ne bekliyorsunuz Garaib Haftası'nın bitmesini mi?

g*** u**: Nepo bebeğin ilk suçu değil. Agresif bir kültürü yüceltmeyi bırakın.

t* o**:Tebrikler Angora, artık akbabaların birbirinin leşini yiyor.

E C: O çocukta bir sorun olduğu belliydi. Saçlarını gördünüz mü?

Nefes almak zorlaşırken öfke bir sonbahar pusu gibi oğlanın içini sarmaya başladı. Agah uyuşan parmaklarını yumruk yapıp sıktı ve iki kez açıp kapattı. Sonra da gıcırdayan sandalyesinden fırlayıp doğruca Bora ve Ulaş’ın oturduğu tarafa ilerledi. İki oğlan da kavgayı uman her adamın yapacağını yaptı ve aynı anda ayağa kalktı. “Hanginiz öttü?”diye bağırdı Agah. Oğlanın kendine bile yabancı gelen sesi sarı odanın duvarlarına çarptı. Arkasından biri Agah’ı omzunu sıkarak geriye çekiştirdi ancak Agah’ın teni karıncalanıyordu ve geri basmaya niyeti yoktu.

Takım içinde olan takım içinde kalırdı!

Ayağa kalkanlar Agah’ı diğerlerinden uzak tutmak için araya girdiğinde Agah kendine geldi. Ulaş ve Bora’yı korumak için onun önüne diziliyorlardı. Ona bakan her uyuşuk göz, her şüpheli ya da temkinli bakış midesini bulandırdı. Kendi takımı bir saniye bile düşünmeden onun karşısına geçmişti.

Yıllardır omuz omuza durduğu adamlar!

Bunu ellerinde bir kanıtları olduğu için değil sadece fırsatını buldukları ilk an olduğu için yapmışlardı. Agah daha önce hiçbir zaman bir yerde bu kadar istenmeyen biri gibi hissetmemişti. İçindeki göl onu yutmak ister gibi dalgalanırken ömründe ilk defa ne yapacağını bilemedi ve öylece dikilip kaldı. “Okul gazetesi bile olsa basınla konuşmamalıydınız.”dedi Akif koç sinirle. Ulaş sitemle adama döndü. “Hala onun tarafında mısın koç! Adam Umut’un yüzünü dağıttı!” “Götün teki olsan da biz ispiyoncu değiliz.”dedi Bora doğruca oğlana diklenerek. Agah oğlana inanmadı. Bu odada düşse ona ilk tekmeyi atacak en az on kişi sayabilirdi ve hepsi de şu an karşısında durmuş ona bakıyor, kavgayı körüklemesini umuyordu.

Ama kavgaya ne gerek vardı ki? Kendi takımı ona sırtını döndüğü anda Agah zaten yenilmişti. Yine de herbirine tiksintiyle bakmaktan geri durmadı ve; “Hepinizin aklına sıçayım!”dedi. Koç; “Agah!”diye uyardı.

Ancak Agah kimseye bir cevap vermeden yerden çantasını kapıp kapıya yöneldi. Nevfel hoca da, koçlarının hiçbiri de onu durdurmaya kalkmadı. Takımmış.

Agah biraz daha orada kalırsa içlerinden birine vurmadan duramayacağını biliyordu ve bu da sadece işleri daha kötü hale getirecekti.

Kıskanç fısıldaşmalarına katlanabilirdi ama biri gidip onu okul gazetesine mi gammazlamıştı? Şimdi ne olacaktı, polise de mi anlatacaklardı? Kardeşlik dedikleri bu muydu?

Soğuk koridoru hızla geçti ama yurda ya da Sofa'ya gitmek yerine stadyumun arkasında kalan otoparka yürüdü. Özel izinler olmadan okuldan çıkış yapılamadığı için burası koca kampüste boş olacağı kesin olan tek yerdi ve Agah daha fazla iki yüzlü surat görmek istemiyordu.

O yüzden bu dünyada gerçekten ona ait hissettiren tek şeye, 1967 Mustang’ine doğru ilerledi. Araba da güneşin altında kırmızı bir alev gibi parlayarak onu selamladı. Agah tüm sinirine rağmen büyük bir saygıyla kapısını açtı ve ağzı açık çantasını yan koltuğa fırlatıp sürücü koltuğuna yerleşti. Deri koltuklar onu teselli vermek ister gibi kucaklamıştı. Direksiyonunun başında o benzinle karışık metal kokusunu içine çekerek birkaç saniye öylece durdu. Derin bir nefesten sonra ihanet hissiyle dolu bir halde çantasının içinden yere saçılan eşyalarına baktı.

Böyle mi olacaktı? Üç yıldır yan yana oynadığı arkadaşları ona sırtını bu kadar kolay mı dönecekti? Tamam hiçbiri gerçekten arkadaşı değildi ama onu azıcık bile mi tanımamışlardı?

Agah bir nefes daha verdi ve direksiyonunu sıktı. Bu biraz olsun işe yaradı. Birkaç güne bunun kocaman bir hata olduğu anlaşılacaktı. Onunla bir alakası olmadığı ortaya çıkacaktı, bakalım o hain pislikler o zaman nasıl yüzüne bakacaktı? Agah onları peşinde süründürecekti.

Bu düşünce onu tamamen sakinleştirdiğinde yere saçılan eşyalarına uzandı ve çantasına geri tıkmaya başladı. Yanında aylardır süründürdüğü bir roman, ikiye katlanmış bir defter, spordan çıktığında giymek için yedek tişört, bir protein bar ve bir eldiven.

Dur biraz.

Agah’ın eldiveni malzemelerinin kalanıyla birlikte odasındaydı çünkü dün soyunma odasına girmelerine ve eşyalarını yerleştirmelerine izin verilmemişti. Bir de bu eldivenin üzerine 24 numara işlendiği gerçeği vardı. Agah’ın midesine bir sancı girdi.

Umut’un futbol eldivenin onun çantasında ne işi vardı?

Rahatsız edici bir his Mustang’in huzur ve benzin kokan havasını çekip aldı. Agah eldiveni tutmak canını yakmış gibi çantaya attığında avucuna akan kıpkırmızı sıvıyı gördü.

Parmak uçlarında yoğun bir kan vardı.

Siktir.

Bu Umut’un kanı mıydı? Ancak bu mümkün olamazdı. Nefesi kesilmiş olsa bile aklının hala çalışan bir köşesi ona bunun imkansız olduğunu söylüyordu. Umut dün ölmüştü ve üzerinden on iki saatten fazla zaman geçmişti.

Kan çoktan kururdu.

Yine de başka bir huzursuzluk dalgasıyla sarsıldığını hissedebiliyordu. Yan koltukta duran telefonu titremeye devam ediyordu. Belki de titreyen Agahtı. Döndü ve telefona baktı. Bülten’in beyaz ekranında art arda yazılmış yorumların geçip gittiğini görebiliyordu.

Bazıları çoktan onun yaptığına emin olmuş gibiydi. Herkes onun nasıl sıkıntılı bir tip olduğunu anlatıyor, daha önce Agah’la tartıştığını iddia eden insanlar zaten en başından beri Agah’ın bir sorunu olduğunu düşündüğünden dem vuruyordu. Bazıları amerikan futbolunun kampüste yasaklanması gerektiğini söylüyordu. Erkek şiddetinin kurbanı da yine erkekler diyorlardı. Agah gördüklerine inanamıyordu. Bu gerçekten oluyor muydu?

İnternetin her köşesinde ki insanlar ona nefret kusmak, hatalarını işaret etmek ve nasıl bulunduğu konumu hak etmediğini ispatlamak için yarışmaya başlamıştı.

Kayırılan biri. Yeterince emek verdi mi ki? Umut’u kıskandığına eminim. Angora adı için kötü bir örnek. Sadece popüler diye her şeyi yapabileceğini sanıyor. Önceki gece yaşanan kavga Agah için ciddiye alınacak kadar mühim bile değildi! Her yer kamera doluydu ve birkaç gün sonra onun yapmadığını ispatlayacaklardı. Bir nefes daha aldı. Elbette.

Bu saçmalık çok yakında bitecekti. Sadece taşlamak istedikleri biriydi o kadar. Yine de herkesin gözü önünde üç saat boyunca o lanet maçta ter dökmüştü! Bu gerçeği hatırlamak yerine birbirlerini doldurup olmayan hikayeler uydurmaya başlamışlardı!

O yüzden Agah’ın sadece sakin kalıp beklemesi gerekiyordu. Gerçek ortaya çıktığında herkes başka yöne dönecekti.

Yine de bu düşünceyle birazcık bile gevşemeyi başaramamıştı. Hala titriyordu. Gözleri çantasındaki eldivene ve parmak uçlarını saran kana kayarken boğazı saatlerce bağırmış gibi yanıyordu.

Orada olmaması gereken eldiven ve çoktan kurumuş olması gereken kanı düşündü. Toplantı boyunca dibinde olan çantasını düşündü. Agah öfkesine yenik düşüp toplantıdan erken çıkmasaydı polisler ifadelerini almaya gelecekti. Ya bir şekilde üzerlerini aramaya kalksalardı? Ya o kargaşada biri eldivenin çantasında olduğunu görseydi?

Agah kanlı bir eldiven ve ölü adamla bir gece önce edilmiş kavgasıyla öylece ortada dikilen pislikti. Herkesin sırtını döndüğü ve dün maç sırasında ortadan kaybolan adamdı.

Zorlukla yutkundu.

Biri Umut’un cinayetini onun üzerine yıkmaya çalışıyordu.

Yorumlar

0/2000