3.Bölüm
224 görüntülenmeUlaş
“…Bir Akbaba her koşulda takım arkadaşlarının çıkarlarını sadakat ile muhafaza etmek zorundadır. Bedeli her ne olursa olsun.”
Akbabalar İçin Usul ve Kaideler Madde 11 Çaylak El Kitabı, s. 24
14 Kasım Cumartesi 21.47
Ankara’nın hınzır bir rüzgarı vardı. İnsanın tuzlu etini, etine gömülü kemiğini ve kemiğin bile en altına gömülü olan huzursuz ruhunu titretirdi. Bunu yapması hiç de boşuna değildi. Çünkü hınzır rüzgarlar en azap dolu sırları bile duyar, bunları da her daim yanlarında taşırdı. Bazen, yolculuklarına ara verdikleri o tekinsiz anlarda ve sadece en yalnız hissettikleri zamanlarda kulağınıza eğilir ve sırrınızı bildiğini gösteren bir fısıltıyla size musallat olurlardı.
Açılan kapıdan giren esinti de tam olarak bu şekilde kendi sırlarını unutmak isteyen Ulaş’ı ürpertmişti. Acı bir sesle gıcırdayan kapı savrulurken içeri giren polisler artık bir suç mahali olan soyunma odalarına doğru geçip gidiyorlar ancak beyaz ışık altında yerlere serilmiş oyunculara dönüp bir bakış bile atmıyorlardı. Koridorun geniş mermer zemini sanki bin yıllara yayılmış yüzlerce ayak iziyle dolmuştu.
Ama Ulaş önünden kaç üniformalının geçip gittiğini sayamayacak kadar sersemlemiş bir haldeydi. Kaç adım atılmıştı? Bunlar kaçıncı polislerdi? Bir ceset için kaç tane daha gerekiyordu?
Hayır, bir ceset değil.
Umut.
Ona, geri kaldığı oyunları usanmadan öğreten, hızlanması için ek idmanlara kalan ve ayırdığı tüm bu vakitleri hiç şikayet etmeden, böbürlenmeden ya da Ulaş’ı incitmeden yaratan takım arkadaşı.
Kapı bir kez daha çığlık attığında Ulaş, dalgın bakışlarını tekrar çamurlu zeminden kaldırdı. Bu sefer önlerinden geçerek onları şereflendiren okulun avukatı Rafet Veli’ydi. Ulaş adamı yıllardır tanıyordu. Geçen sezon maçta çıkan kavgayı federasyonla yaptığı yıldırıcı bir toplantı sayesinde takım ceza almadan çözmüştü. Bu olay Angora için yerel bir efsaneye dönüşmüştü. Adam insanları bezdirene kadar yakansından düşmeyen ve işleri kendi istediği noktaya getirene kadar da başınıza bela olmaktan vazgeçmeyen o avukatlardan biriydi.
Ulaş onun burada olmasına hiç şaşırmamıştı. Angora için imaj her şeyden önemliydi. Haliyle okul avukatı da kötü görünen her anda başını gösterir ve kara pelerinini giyerdi.
Cinayet ise epeyce kötü görünüyordu. Angora standartlarında bile.
Ulaş’a göre şu an yaşanan şey bir kabustu. Kabusların karanlık ve tuhaf olduğuna inanan herkesi yanıltacak kadar aydınlık floresan ışığı altında yüzünü ovuştururken oğlanın tek istediği şey ise uyanmaktı. Üst jenerasyonun oyuncuları duvardaki zafer fotoğraflarından onlara kınayarak bakıyor, Ulaş’ın daha da küçük hissetmesine neden oluyorlardı.
Başarısız, yenilmiş ve umursanmayan.
Yerdeki önemsiz ayak izlerinden herhangi bir diğeri.
Gözleri yanıyordu ama tek bir damla yaş bile akmıyordu. Hala üzerinde olan malzemelerini çıkarıp atmak istiyordu. Omuzlukları boğazına çökmüş bir el gibiydi ve sanki her geçen saniye baskısını daha da artıyordu. Ulaş kuru gözlerini kırpıştırdı ve etrafındaki takım arkadaşlarına baktı ama suratlarındaki üzüntüden nefret etti. Sürekli alay ettikleri Umut’u gerçekten seven olmuş muydu?
O Umut’u yeterince sevmiş miydi? Ulaş gözlerinin daha da yandığını hissetti ancak yüzü hala kupkuruydu. Ağlamalıydı değil mi? Böyle anlarda birileri ağlamalıydı. Ulaş kendini gözyaşlarını akıtmak için zorladı ama bu istediğinde yapabildiği bir şey değildi. Zaten Umut’un oda arkadaşı olan Kusmuk isimli çömez dışında da aralarında ağlayan kimse yoktu. O yüzden döndü ve polislerle konuşan Rafet’e baktı. Adam ona hep çok sinsi biri gibi görünmüştü. Rafet polisleri güldürecek bir şey söyledi ancak Ulaş duyamadı. Yine de bu küçük sohbetin doğası midesini bulandırmaya yetti. Sonra ifadelerini alan polislerden biri yanında dikilen Agah’ın sırtını sıvazlayarak diğerlerine katıldı. Rafet babacan bir edayla Agah’ın kolunu sıktı. Ulaş’ın mide bulantısı bir kış fırtınası hızında yakıcı öfkeye döndü.
Kini yeni değildi. Kin zaten hep Ulaş’ın içinde, derinlerine gömdüğü ahşap bir sandıkta gizliydi. Ulaş duygularını küçük kutulara sıkıştırır, çoğu zaman kendinden bile sakınırdı. O yüzden tiksintiyle yüzünü buruşturduğunda sandığın açıldığını ve olanca garezin bilenmiş bıçaklar gibi tek bir yönü gösterdiğini fark etmedi.
“Neden onu teselli ediyorlar? Umut’un adını biliyor mu ki? Adama koşucu diyordu.” dedi tükürür gibi. Etrafındaki yorgun arkadaşlarından hiçbiri oyuna gelmedi ve bu sorusuna bir cevap vermeye kalkmadı. Bu Ulaş’ı daha da sinirlendirdi. Hepsi aynı şeyi düşünüyordu çünkü yalnızken sık sık Agah’ın götlükleri konuşulurdu ancak bunu dile getirmek hep Ulaş’a kalıyordu.
Sanki Agah bir gezegendi ve etrafı da yörüngesinde dönen aptallar ile ona hiç bulaşmamayı seçen korkaklarla doluydu. Kin dolu fırtınası içinde uğuldadı. “Daha dün Umut’un suratına yumruğu o geçirmedi mi?”dedi Ulaş tıslarcasına bir nefretle. Burada, hepsinin eskimiş malzemeler, delinmiş kum torbaları ve yırtılmış eldivenler gibi yığıldığı bu koridorda bir teselliyi hak edecek en son kişi Agah’tı! “Agu da hepimiz kadar üzgün.”dedi iki metrelik defansları olan Cihangir. Üzerinde malzemeleri ve yüzünden akan siyah boyaları varken florasan ışığın altında bile adam yenilmez bir makina gibi gözüküyordu. Ulaş kötü bir koku almış gibi burnunu kırıştırdı.
Cihangir en kötülerindendi çünkü sadık biriydi. Korkak ve aptalları yönlendirmek sorun değildi ancak sadıklar Ulaş’ın canını sıkıyordu. Gözlerini devirmemek için kendini zorladı ve sinirini yuttu. Ardından da sırtını duvara dayadı; “Elbette.”dedi Ulaş buna biraz bile inanmayarak. Sonra da yorgun bir sesle;“Yine de Agu’nun maçtan ayrılıp soyunma odasına gitmesi kötü oldu.”diye ekledi düz bir sesle.
Koridor bir sessizlikle doldu. Görünmez bir ağırlık hepsinin tepesinden bastırıyor gibi saniyeler geçti, ancak kimseden çıt çıkmadı.
Ulaş sadece bekledi. “Agah’ın maçtan ayrıldığını görmedim.”dedi yan tarafındaki adamlardan biri. Ulaş konuşanın kim olduğunu anlamadı ama boşlukları diğerlerinin doldurmasına izin vermek için sessiz kaldı. Neredeyse hepsi bunu görmüştü. Oyundan çıkan biri dikkat çekerdi. Sadece bunu sesli söyleyen biri olması gerekiyordu. Gerçeğin sarsılmaz olması için dile gelmesi gerektiğini öğrendiğinden beri Ulaş’ın kelimeleri zehir gibi ağırdı. “Ben gördüm.”dedi başka bir oyuncu.
Sessizlik koridorda esnedi, keyifle kıvrandı ve iyice yayıldı. “Ama polise bunu anlatmıştır.”diye itiraz etti Cihangir. Oğlanın kaşları söylenmeyen ima ile çatılmıştı. Ulaş takım arkadaşının aptallığına sinirlendi.
Neden bunu düşünmüyordu ki? Dün Umut’u döven Agah değil miydi? Agah’ın gözü dönünce nasıl bir pislik olduğunu kaç kere görmemişler miydi? Ulaş’ın içi bile kendi yarattığı şüpheyle ağırlaşmaya başlamıştı. Gözlerini kısıp koç ve sponsorlarıyla konuşan Agah’a doğru baktı. Kaç defa daha yarattığı karmaşadan sıyrık bile almadan kurtulacaktı? Şansı ve şanı onu kaç defa daha koruyacaktı?
Üstelik yaptıkları ve sonuçları Agah’ın umrunda bile değildi. Hiçbir zaman olmazdı. O bencil herif kendinden başka kimseyi düşünmüyordu. O yüzden akıttığı zehir takım arkadaşlarının içine iyice bir yayılırken Ulaş’ı hiç rahatsız etmedi. Agah gibilerin gerçek hayatla yüzleşmesi gerekiyordu.
“Tabi. Polise neden yalan söylesin ki?”diye sordu Ulaş parçaları birleştirmelerini bekleyerek. “Kavgayı da anlattığına eminim.”
Şimdi koridorun boşluğunda gezinen rüzgar bile şüpheyle dolmuştu. İmalı bakışlar birbirine dönerken Ulaş başını memnun bir yorgunlukla duvara yasladı. Hala kuru olan gözleri yanıyordu ancak ışığa bakmak bile ağlamasını sağlamıyordu. Umut bu yaptığından hiç hoşlanmazdı. Bu da yutkunmasını zorlaştıran ve biraz olsun pişman olmasını sağlayan tek düşüncesiydi.
Ulaş dolabında bırakmak yerine sahaya çıkarttığı telefonu titrediğinde hala ışığa bakıyordu. Bilinmeyen numaradan gelen mesajı açtığında kaşları çatıldı. Yüreğine çöken ağırlık tekrar artmaya başlamıştı. Mesajda yazanları sindirmek için tam iki kez okuması gerekti:
(Mesaj Baloncuğu) “Hikayeler anlatmayı çok seviyorsun değil mi? Peki anlat bakalım, bu kez seni kim kurtaracak?”