5.bölüm

41 görüntülenme

Garaib Haftası “3.Gün”

5

Kumru

“Angora Üniversitesi için, akademik başarı asla tek başına kafi değildir. Angora Üniversitesi, zihinsel sebat, sıra dışı şevk ve netice arayışını iptila düzeyine taşıyabilen adaylara evveliyat tanır. Zihnini tek bir müşkül üzerinde uzun süre tutabilen öğrenciler, Angora mirasını istikbale taşıyacak hakiki kaşiflerdir.”

Kabul Komisyonu Rehberi Aday Değerlendirme Esasları: Mütevelli Heyeti Karar No: 2018/47 (Uyarı: Söz konusu belge yalnızca kurum içi kullanım nüshasıdır)

16 Kasım Pazartesi 10:37

“Acınası bir dikkat çekme çabası.” Feza hocanın geniş maun masasının önünde, adamın bağırışlarıyla küçüldükçe küçülen Kumru kendine kızdığında hep yaptığı gibi tırnağıyla elinin üstünü çizdi. Küçük bir kuş gibi ürkmekten nefret ederdi. Gelgelelim tam da o anda, yüzünü sahip olmadığı kanatların ardına saklamak gibi güçlü bir istek duyuyordu.

“Ama polislerin halini görmediniz.”diye açıklamaya çalıştı Kumru. “Avukat geldikten sonra düzgünce soru bile sormadılar.”

O korkunç akşamın hatırında kalan yankısı bulanık bir leke gibiydi. Polisler, cenaze aracı, o uzun koridorda takımın yanında titreyerek beklediği anlamsız bir saat. Hepsi ıslanmış anılardı. Ancak Kumru’nun hafızası iyiydi.

Fazlasıyla iyi. Ayrıca bekleyişlerinin her bir dakikasında da boş durmamış ve bol bol da not almıştı.

“Senin fikrinin ne önemi var da bana cevap veriyorsun kuş beyinli!”

Evet, adamın onayı olmadan yazdığı haberi yayınlaması tartışmalı bir karardı ancak Kumru fırsat ona baktığında elinden kaçıracak biri değildi ki! Elbette saatlerce bunu yapıp yapmamayı düşünmüştü. Tamam dürüst olmak gerekirse biraz dikkat çekmek istemiş olabilirdi.

Kimin önüne öylece bir haber düşerdi? Hangi gazeteci bunu es geçerdi? Feza ondan ilginç bir haber istemişti Kumru’da adama bunu vermişti. Kumru’nun bir minik hücresi bu haberle takdir toplayacağını düşünecek kadar umutlu ve nahifti. Her sene okulun en başarılı genç gazetecisinin seçildiği bir komisyon kurulurdu. Bu büyük bir olaydı çünkü ödüllü gazetecilerle dolu bir jüri sizi seçerse bu okulun en büyük sponsorlarından da olan medya grubunda muhteşem bir staj fırsatı ile ödüllendirileceğiniz anlamına gelirdi. Normalde lisansüstü olmayan kimseyi bünyesine yaz stajına bile almadıkları düşünülürse böyle bir bağlantıyı Kumru rüyasında göremezdi.

Haberi yayınlamak tabi ki ses getirecekti çünkü çok iddialıydı ve bu aldığı risk Kumru’yu dikkate değer bir gazeteci olarak göstermeliydi.

Yani kafasında kurduğu planında en azından o şekildeydi.

Eh, ses getirdiği kesindi.

Ancak işler azıcık bile Kumru’nun umut dolu hayallerini süsleyecek şekilde gerçekleşmemişti. Kumru zaten hiç arkadaşı olmayan birisinin daha fazla insan kaybedemeyeceğini düşünürdü. Ancak haberi yayınladığı andan itibaren yurtta selamlaştığı tüm kızlar ona hastalıklı bir irinmiş gibi bakmaya başlamıştı. Bir kere gerçeğin binbir farklı yönünü tanıyan Kumru için bu kesinlikle yeni bir açıydı. Gerçek rahatsız edici olabilirdi ancak aracıların bu rahatsızlığın hedefi olacağını daha önce hiç düşünmemişti. Ona göre ortada bir hikaye vardı ve bunu anlatmanın yanlış bir tarafı da yoktu. İnsanların neden ona garip garip baktığını ve sosyal medya hesabına kaba mesajlar yolladığını anlayamamıştı.

Sonra ince yurt duvarlarından sızan fısıltıları duymuştu. İşte onlardan kaçmak zordu.

İlgi peşinde koşan sürtük.

Kızlar ondan böyle bahsediyorlardı.

Zavallı çocuğun ölümüyle prim yapmaya çalışan arsızın teki.

Hiçbir yerin kızı artık hiçbir yerin kötü kızı olmuştu.

Herkes Kumru’nun zalim olduğunda ve kendini göstermek istediğinde hem fikir gibiydi. Ona leşçi ve fırsatçı diyen bir sürü mesaj almıştı. Hepsi sahte hesaplardan geliyordu ancak sayıları organize bir efor gibi gözükecek kadar fazlaydı. Objektif bakarsa ilk haberi hem çok başarılı hem de çok başarısız oldu denebilirdi. Ancak Kumru’nun derisi henüz objektif bakacak kadar kalınlaşmamıştı.

Kumru kendini göstermek istemiyor değildi. Herkes kendini göstermek isterdi. Ancak okulun ortasında taşlanmak kesinlikle hayalini kuracağı bir kariyer başlangıcı da olmazdı.

“Şüpheli ölümmüş? Sen kimsin ya kimsin! Kendini ne zannediyorsun! Peki isimsiz ihbara ne demeli? Takımı ve oyun kurucuyu nasıl hedef gösterirsin! Oyun mu bu? Bizim fetüs takım elbisesini giymiş, kendini gazeteci zannedecek diye ortalığı karıştıracak.”

Kumru kaşlarını çattı; “Ben ortalığı karıştırmıyorum. Haberi yayınlamadan önce size ulaşmaya çalıştım ama telefonu suratıma kapattınız.”

“Ya ben cumartesi gecesi saat on birde seninle konuşmak zorunda mıyım gerizekalı!”

Kumru utançtan ensesinin yandığını hissedebiliyordu. Yanakları karıncalanıyor, adamın her sözüyle bir karış daha zemine saplanıyordu. Böyle giderse bu ofis odasında, Angora’nın köklerine kadar gömülecek gibi duruyordu.

Oysa bir zamanlar bu adama hayranlık bile duymuştu. Feza hoca gençliğinde potansiyel vaat eden haberlere imza atıp yolsuzlukları ortaya çıkartan bir gazeteciydi ve Kumru yıllarca onun cesaretine imrenmişti. İlk dersinde küçük bir çocuk gibi adamın onayını kazanmak istemişti ve o günden beri de düzenli olarak başarısız oluyordu.

O yüzden sesini sakin tutmaya çalışarak tekrar açıkladı; “Bakın polisin söylediklerini duydum, dolapları boşaltmak isteyen bir serseri diyorlar ancak ortalık dağılmamıştı…”dedi ve hemen çantasından fotoğraf makinesini çıkartıp çektiklerini adama göstermeyi denedi.

Gerçek tekti. Kanıtlar herkes için sabit olmalıydı. Feza hoca da, bir başkası da baktığında aynı sarsılmaz doğruyu görmeliydi değil mi?

Haberi yayınlamadan hemen önce tam da bu yüzden Feza hocaya bir mail atmıştı. Adam umursamasa bile şüphelerinin gayet dayanağı olduğunu düşünen Kumru detaylıca her düşüncesini açıklamıştı.

Feza’nın yüzü sinirden morarmaya başladı. Sonra da adamın geniş alnında kocaman bir damar attı. Eğer hayat kumarında eline iğrenç bir karakter düşmemiş olsaydı adamın neredeyse hoş olduğu söylenebilirdi. Her zaman arkaya yatık duran kırlaşmaya başlamış sarı saçları ve keskin bakışlı gözleri vardı. Adam makineyi kızın elinden koparırcasına aldığında ise Kumru irkildi. Artık hiçte yakışıklı görünmüyordu.

“Bir de utanmadan fotoğrafını mı çektin! Hasta mısın kızım sen?”dedi hızlıca fotoğrafları silerken. Kumru adamın üstüne atlayıp makineyi kapmamak için kendini zor tuttu. Feza işini bitirince makineyi masasının çekmecesine tıktı ve Kumru’yla bir daha ancak o zaman konuştu. “Meraklı olmakla haberci olmak farklı şeyler Kumru. Gerçek gazetecilerin ahlakı olur. En başından beri senin hakkında yanılmamışım.” Burnu tiksintiyle kırışmıştı. “Sinir bozucu küçük bir çocuk gibi etrafı didikliyorsun ama senden gazeteci falan olmaz. Git kiminle dedikodu yapmak istiyorsan yap ama benim gazetemde değil.”dedi adam deri koltuğunun arkasına yaslanırken. Bakışları öyle eziciydi ki Kumru’nun kalbi sıkıştı. Dudakları titremeye başlamıştı ama ağlamanın onu amatör göstereceğini de biliyordu.

Gerçekten öyle miydi? Saklamak için uğraştığı güvensizlikleri bir bir ortaya çıkarken Kumru elinin üstünü biraz daha çizdi. Dikkat çekmek isteyen yalnız bir zavallı gibi mi davranıyordu? Kendini ait olmadığı bir dünyanın içine zorla adını yazan bir sahtekar gibi hissetti. Kendine karşı duyduğu şüphe yakıcı bir sızı gibiydi. Belki de canını asıl yakan elinin üstünde açtığı yaralardı.

Ancak acımasız düşüncelerini kesen şey kütüphanede sık sık gördüğü 24 numaranın utangaç gülümsemesi oldu. Kumru Umut ile hiç konuşmamıştı ancak oğlanın hep nazik bir mizaca sahip olduğunu düşünmüştü. O geçerken oğlan hep kapıyı tutardı ve bir kere kütüphanede herkesin ortasında sesli bir hıçkırık nöbeti geçirdiğinde onu kınayan insanlara ters ters bakmış sonra da kendi de bir öksürük krizi geçiriyormuş gibi rol yapmıştı.

Kibar biriydi ve Kumru’nun hıçkırığı geçene kadar bütün öfkeyi üzerine çekmekten gocunmamıştı. Ardından da omuz silkerek kıza göz kırpmıştı. O tatlı çocuğun dayak yemiş olduğunu düşünmek bile Kumru’nun içini ürpertiyordu.

Kumru kendi başına böyle bir şey gelse insanların olayı hemencecik kabullenip üstünü örtmesini istemezdi. Birinin onu umursamasını, olanları sorgulamasını ve hayatın bir günlüğüne de olsa durmasını dilerdi.

Zaten Kumru her zaman içgüdülerine güvenmişti. Gerçek tekti değil mi? O yüzden bakışlarını kaçırmayı reddetti; “Sizin bir gazeteniz yok. Bu okulun bülteni ve ben de okulda yaşanan bir olayı yazdım”dedi. Gerçeklerin komik bir tarafı da insanları hep rahatsız etmeleriydi.

Elbette Feza hoca buna gülmedi. “Okulunsa okulun başında da ben varım. Kartını bırak çık. Gözüm görmesin seni.” Böylece Kumru’nun bu dönemin başında başlayan gazetecilik kariyeri de henüz bir ayını bile dolduramadan bitmiş oldu.

*

16 Kasım Pazartesi 21:16

Saatler sonra, alacakaranlık çöktüğünde Kumru Kırıkağaç olmaması gereken bir yerde olmaması gereken bir iş peşindeydi. Ama zaten makul bakış açısına göre olması gereken başka bir yerde yoktu. Kız bütün derslerini ekip gününün kalanını Virane’nin sessiz bir köşesinde ağlayarak geçirmişti. Öyle ki burnu sümkürmekten yara olmuş, gözleri de epeyce bir şişmişti. Tek bir günde, özenle yazdığı haberi bir çöp gibi silinmiş, Akbaba Bülten’in tüm gruplarından atılmış ve kendini dönem arkadaşlarının alay konusu haline getirmeyi başarmıştı.

Fakültenin kapısından bile geçmek istemiyordu çünkü Feza hocanın odasından kaçarcasına çıktığında koridorlar boyunca tek konuşulan şeyin başlamadan bitirdiği kariyeri olduğunu duymuştu. Böyle şeyler unutulmazdı! Yankılar duvarlara yapışacak, Kumru orada her yürüdüğünde okul bile kızla alay edecekti!

Tüm hayatı bitmişti.

En azından gece, kampüsün üzerine çökene kadar Kumru bundan epeyce emindi. Sonra artık yaş akmayan gözlerini ovuşturmuş, ceketini giymiş ve kravatını düzeltmişti. Virane’nin pas lekeli aynasında kendine baktığında gördüğü kesinlikle perişan bir manzaraydı. Ancak sabahın aksine şimdi gözlerinde farklı bir de pırıltı vardı.

Çünkü merak kuyusu Kumru'nun içinde kıvranmaya başlamıştı.

Okulun yaşlı çınarı olan Darağacı’nı geçerek hızlı adımlarla stadyuma yürüyen kız hem korku hem de heyecanla doluydu. Evet, yere çöküp bütün gün yatabilir, kendine ve talihine acıyabilirdi. Ya da ayağa kalkıp onlara haklı olduğunu kanıtlayabilirdi. Kumru yaklaşık yedi saat, yüzlerce sümüklü peçete ve ağlayarak yediği iki tabak patatesten sonra ikincisini yapmaya karar vermişti.

O yüzden serin Ankara havası ciğerlerine dolduğunda kızın burnunun ucuna tuzlu bir bela kokusu geldi. Kumru’nun burnu hatıraları kokularıyla tutuyor, kız her türlü farklı notayı zihninin içindeki hayali kavanozlarda saklıyordu. En sevdiği anıların ortak noktası ise hep bu hafif tuzlu koku olurdu. Kumru kampüse geldiğinden beri okulun buram buram bela koktuğunu fark etmişti.

Ancak bunda şaşılacak bir şey yoktu çünkü Angora Üniversitesi’nin bu yaşlı kampüsü oldukça tuhaf bir yerdi. İnsan gece ya da gündüz sürekli birinin onu gözlediğine dair nahoş hislere kapılabiliyordu. Bu da elbette bir sürü söylentinin doğmasına neden olmuştu. Söylentiler efsanelere, efsaneler ise gerçeğin puslu yansımalarına dönüşmüş ve ortaya da Hakikatler ve Garabetler Kılavuzu çıkmıştı.

Kumru buradaki ilk senesinde her çömez öğrenci gibi bu gizemli haritanın rivayetlerini duymuştu. Oryantasyon sırasında onlara etrafı gezdiren son sınıf öğrencisi bu okulun perili olduğunu anlatırken oldukça ciddi bir şekilde bu haritayı kanıt göstermişti. Kumru ömründe epey garip olay görmüştü ve Angora Üniversitesi gibi mistik bir yerde de her şeyin mümkün olabileceğini düşünüyordu. Bazı mekanların kendi enerjisi, ağırlaşmış bir mevcudiyeti olurdu. Angora da Kumru’ya göre tam olarak böyle, yaşayan bir varoluştu.

Kampüste her daim garip olaylar yaşanır ve bu da herkesçe normal karşılanırdı. Mesela her gün geçtiğiniz bazı yolları karıştırmanız ve kendinizi bir anda alakasız bir yerde bulmanız hiç de imkansız değildi. Zaman bazen durmuş gibi ağırlaşır, bazense peşinde biri varmış gibi ellerinizden hızla kaçıp gidebilirdi. Bazı fakültelerde ise hiç açılmaması gereken kapılar olduğu tüm öğrencilerce bilinirdi.

Gerçekten.

Ardı olmayan duvarların dışından gelen sesler kulağınıza isimler fısıldardı. Gerçi bu muhtemelen mimari bir hatadan kaynaklıydı. Elbette diğer her şeye de bu şekilde mantıklı bir açıklama bulmak kolaydı. Kampüs bir labirent gibiydi. Saatler elbette çalışırken yavaş, eğlenirken hızlı geçerdi ya da öğretim kadrosu bazı derslikleri aralarda uyumak için kullanıyor da olabilirdi.

Her iki türlü de bunlar okulun büyüleyici tutarsızlıklarıydı. Yeni gelenleri korkutan ve heyecanlandıran eski hikayeler.

Kumru hala Hakikatler ve Garabetler Kılavuzu’nun kırışmış bir kopyasını defterinin arasında tutuyordu çünkü ona göre her maceracının kendi haritası olmalıydı. Bu kılavuz aslında normal bir kampüs haritası olarak dönemin ünlü bir ressamı tarafından çizildiğinde zarif bir yönerge olması planlanmıştı. Ancak okulda olan tuhaf olayları aydınlatmak isteyen muzip bir öğrenci tarafından elden geçirilmiş ve bugün olduğu şeklini alarak bir efsaneye dönüşmüştü. Çoğunlukla bir şakaydı ancak insanlar bu şakayı öyle benimsemişti ki kampüsün resmi haritası da bu kılavuz olmuştu.

Angora’da yalanlar da gerçekler de aynı toprakta filizlenmişti.

Ama asıl tuhaflıkların ve tüm hurafelerin ardındaki gerçek sır aslında herkesin gözünün önünde gizliydi.

Ders programları!

Bu kurum o kadar prestijliydi ki bir sürü öğrencisi tarih sayfalarına adını yazdırmıştı. Angora mezunları arasında büyük şirketlerin yöneticileri, diplomatlar, siyasetçiler, birkaç eski bakan, yazarlar, yönetmenler ve ünlü gazeteciler vardı.

Ödüllü simalar ve dahiler.

İlk başta Kumru bu gizemli üniversitelerinin bir parçası olana kadar bunun sadece disiplin dolu bir eğitimle alakası olduğunu düşünmüştü. Angora’nın dili olsaydı muhtemelen sebat favori kelimelerinden biri olurdu.

Ancak sonra kız burada ilk dersine girmişti ve bu da tüm dünyaya artık yeni bir gözle bakmaya başladığı andı.

Bu, Gazetecilik 101 dersi olan Hakikatin İnşası’ydı ve Kumru hala dersin yaşlı profesörünün sesini kulaklarında duyabiliyor, kara tahtaya tırnaklarını geçiriyor gibi hırpalanmış gırtlağıyla onlara uzun bir nutuk atışını gözünün önüne getirebiliyordu.

Bir gazeteciyi diğer meslektaşlarından ayıran şey haberi kitlelere ulaştırması değil, haberlerinde cevabından çok soru bırakabilmesidir. Siz ulak değilsiniz. Evet, bir gazeteci işini iyi yaparsa insanlar olup biteni ondan öğrenebilir. Ancak sadece mükemmel gazeteciler insanlara olup biten hakkında neleri sorgulayabileceklerini gösterecektir.

Bu, Kumru’nun haberciliğin gücünü gerçekten fark ettiği ilk zamandı. Hala o gün aldığı notları açıp okuyor, bazen kendine yaratabileceği etkiyi düşünerek hayal kurması için izin bile veriyordu. Adam sonra onlara Kumru’nun gerçekler hakkında sevdiği her şeyi düşünmesine yol açacak bir soru sormuştu.

Bir habere ait elinizdeki her bilgi doğru olabilir. Bu yine de haberinizin size tamamen yanlış bir hikaye anlatmadığı anlamına gelmez. İşte bu dönem aradığımız cevap şu sorulara ait olacak, bir olay sadece yaşandığı için mi gerçektir? Yoksa insanlar ona inandığı seçtiği için mi?

Bu soru Kumru’ya gerçeğin hiç görmeyi beklemediği bir safını da göstermişti. Hakikatin peşinden gitmeyi seviyordu ancak kız hakikatin altındaki zemine dokunmak ve o toprağın içindeki farklı kökleri incelemek istediğini bu derse girene kadar fark etmemişti bile. Bir gerçeğin ne şekillerde anlatılacağını, hangisinin o hakikati insanlar gözünde tescillendirmeye yeteceğini öğrenmek istiyordu. İşte okulun ona sunduğu şey buydu. Angora, mezunlarının avuçlarına güç dolu bir maden bırakıyordu.

Evet, Angora’nın öğrencilerine verdiği eğitim iyi amaçlarla kullanılmazsa çok manipülatif olabilir, hatta kötü ellerde insanlar için tehlike bile yaratabilirdi. Yine de Kumru her şeyi öğrenmeye açtı. Merak kuyusunu doldurduğu bilgilerin etiği ise şu an onu endişelendiren en son şeydi.

Zaten bir de bu sene ders programı özellikle yoğundu. Korku, umut, öfke ve aidiyet duygularının geniş topluluklar üzerindeki davranışsal etkilerini analiz ettikleri üç zorunlu dersi vardı. Ayrıca bir de dönemin sonunda gerçek bir toplumsal gündem üzerinden algı değiştirme simülasyonu yürütmeleri gerekiyordu ve özellikle de bu dersin kredisi çok fazlaydı.

Angora’da aldığı her ders onu insan olarak sertleştiriyordu ama bu da ilerde daha iyi bir hikaye anlatıcısı olmasını sağlayacaktı.

Kumru izlendiğini hissederek irkildi ancak akşamın bu saatlerinde kampüsteki herkes yaşam alanlarıyla dolu Sofa’nın meydanında olurdu. Bir sürü kahveci ve küçük işletmeyle çevrili bu geniş çim alan öğrencilerin en çok vakit geçirdiği yerdi.

Yani en azından arkadaşı olanların.

Kumru aslında Sofa’nın karmaşasından hiç hoşlanmıyordu. Onun için fazla gürültülü ve yoğundu. Ayrıca yalnızlığıyla bir sorunu olmasa bile bilmediği şakalardan kalan kahkahalar ona kendini rutubetli, bomboş bir oda gibi hissettiriyordu. İnsanların cesurca kendi olduğunu görmek, korkusuzca dahil oluşlarını izlemek Kumru’yu dünyaya yabancılaştıran bir çeşit işkenceye dönüşüyordu.

Sonbahar rüzgarı yüzünü okşarken Kumru saçlarını eski, gri balıksırtı desenli kasketinin içine sıkıştırdı ve başını eğik tuttu. Sakallı Stadyumu Angora’nın göz bebeğiydi ama giriş kapıları bir sürü hoyrat öğrenci tarafından yıllarca hırpalanmıştı. Kumru bu muhteşem kapılar arasından seçimini genelde temizlik görevlilerinin çöpleri çıkartmak için kullandıkları girişten yana yaptı.

Kız ilk senesinin yorucu bir vize haftasında tam olarak bu stadyumun dersliklerinden birinde verilen ve epeyce zorlukla almayı başardığı yoga dersininde uyuyakalmıştı. Salyasının aktığı matta kendine geldiğinde saat neredeyse gece üçtü! Arayacak ve haber verecek bir arkadaşı da yoktu o yüzden etrafı biraz kurcalaması gerekmişti.

O gece Kumru bir sürü faydalı şey öğrenmişti. Mesela kayıp eşya odasında yıllardır orada küflenen binlerce öğrenci kimliği ile ağzına kadar dolu bir kutu vardı. Ayrıca geçen sene stadyumun alt koridorunun nem tahliye sistemine yapılacak bakım için neredeyse beşyüz bin lira para harcanmıştı! Stadyumun alt katı olmaması sadece küçük bir detaydı. Bir de giriş kapısının köşesinde duran aburcubur otomatı sağ yanından sert bir tekme yediğinde elli altı numaralı enerji içeceğini ücretsiz veriyordu. Kumru son bilgiyle gurur duymuyordu ancak çok susamıştı ve okul kartında hiç para kalmamıştı. Tabi en önemlisi batı taraftaki hizmetli kapısı pervazına tam olarak oturmadığıydı. Bu yüzden Sakallı Stadyumu’nun hizmetli girişi eski dostu Kumru’yu tek bir omuz darbesiyle kucakladı ve karanlığına kabul etti. Kumru küçük cep fenerini çıkardı ve minicik ışığını stadyumun gözlerine doğrulttu. Bir kıpırtı bile yoktu.

Bazı odaların Kumru’ya önceki ziyaretinden aşina gelmesi sayesinde doğru koridoru bulmak kızın beş dakikasını aldı.

Sadece Amerikan futbolcularına ayrılmış bu soyunma odasının önü hala sarı şeritlerele çerçevelenmiş haldeydi. Kumru güçlükle yutkundu.

Tamam, burada yalnız olmak biraz korkutucuydu. Vakitsiz ölüm, geriye soğuk ve tekinsiz bir iz bırakmıştı. Elinde tuttuğu incecik fenerin ışığının da kızı cesaretlendirmeye pek bir faydası olduğu söylenemezdi. Kumru derin bir nefes aldı ve kararlılıkla sarı şerit çekilmiş ikiz kapıları itti.

Kapı elbette kilitliydi.

Kumru yere çöktü ve çantasından eskimiş deri kılıfı büyük bir özenle çıkarttı. Fenerin yuvarlak ucunu ağzına aldı ve içindeki ince metallerden matlaşmaya başlamış olan bir tanesini alıp kilidi kurcaladı. Tıkırtılar tanıdıktı ve kıza neredeyse evde hissettirmişti. Bu maymuncuk seti dayılarının Kumru’ya on ikinci doğum günü hediyesiydi. Kızın meraklı doğasını hep destekleyen adamlar Kumru’nun her türlü suça karışma ihtimalini çok sevimli buluyor gibiydi. Önce anneannesinin kilitli dolaplarını sonra da asla gün ışığı görmemesi gereken bazı kapıları açmayı öğrenen Kumru bir sürü belanın hafif tuzlu kokusuyla da işte tam olarak böyle tanışmıştı.

Sırlar toprağa gömülü kemikler gibidir. İlk fırsatta açığa çıkmak ister.

Anneannesi kızın ondan bir şey sakladığını düşündüğünde Kumru’ya hep böyle söylerdi. Kadının tuhaf ama akılda kalıcı nasihatleri vardı doğrusu.

O yüzden onları gömeceğin çukuru yeterince derin kazdığından emin ol kızım.

Bu elbette tavsiyeden daha çok bir meydan okumaydı. Becerebiliyorsan benden bir şey saklamayı dene der gibi.

Kapı gıcırdayarak aralandığında içerinin serinliği Kumru’nun yüzüne çarptı. Ölümün kokusu gitmişti. Elleri titreyen Kumru kapıyı ardından kapattı. Korkuyor muydu? Yoksa bu sadece heyecan mıydı? Belki de her ikisini birden. Kapıyı dikkatle kapattı.

Bir anlığına kadar, Umut hala yerde yatıyor gibiydi. Koyu bir yansıması ardında kalmış, körlemesine bir çabayla bedenini arıyor ve Kumru da onun çaresizliğinin yankısını ürperen teninde hissedebiliyordu. Ancak elbette ortalık bomboştu.

Kumru iç çekerek oğlanın bedenin bulunduğu alana yaklaştı ve fenerin ışığını tutup oğlanın beyaz şeritle çevrelenmiş solgun anısını inceledi. Net bir planı yoktu. Polislerin bulamadığı bir şeyi kendi bulma ihtimali de şu an epeyce imkansız gözüküyordu. Ama Kumru yine de bir feryat onu buraya çağırmış gibi tüm dikkatiyle her bir detayı inceledi ve aklına kazıdı.

Sonra kokuyu aldı. Hafif bir bergamot kokusu burnunda gezindi. Keskin değildi. Aksine ona huzurlu gelmişti. Sonra temiz sabun kokusu peşinden eklendi. Bir saniye geçmeden Kumru’nun ensesindeki tüm tüyler ürperdi. Kendi soluğu bir berikine karıştığında Kumru odada başka birinin daha olduğunun bilinciyle kasıldı.

“Burada olmaman gerek.”dedi kadifemsi, erkeksi bir ses.

Kumru yavaşça arkasına döndü. Kenara iliştirilmiş uzun bankta oturan oyun kurucunun silüeti büyük bir dikkatle ona odaklanmıştı. Oğlanın kısacık kesilmiş mavi saçları kızın suratına tuttuğu fener ışığında parladı ve Agah gözlerini kıstı. Burada ne yapıyordu? İçeri girdiğinden beri onu sessizce izlediği düşüncesi Kumru’nun tenini karıncalandırdı.

“Sende buradasın?”dedi Kumru sesini sakin tutmaya gayret ederek. Neden kapıyı ardından kapatmıştı ki? Göğsünün içinde sıkışan kalbi hızla çırpınıyordu.

Tuzağa giren bir fare böyle mi hissederdi? Ne lezzetli bir peynir, işte bunun uğruna ölmeye değer mi derdi?

Her ihtimal içerisinden en kötüsünü yaşadığını idrak ettiğinde nefesini tuttu. Haberi yaparken oğlanın fotoğrafını kullanmayı da düşünmüştü ancak sonra buna gerek olmadığına karar vermişti. Vultures’ın yıldız oyun kurucusunu herkes tanırdı. Agah herkesin olmayı ancak hayal edebileceği kadar popülerdi.

Ve şimdi Kumru’dan nefret ediyor olmalıydı.

Aptal olma, kim olduğunu bilmiyor.

Bu tabi Agah haberin sonuna kadar inmediyse ve Kumru’nun adını ve gururlu, küçük siyah beyaz öğrenci kimlik fotoğrafını görmediyse mümkündü.

Umut’u döven kişinin karşısında olduğunu bilmek midesinin kasılmasına sebep oluyordu. Peki kalbine bir bıçak saplayan da o muydu?

“Burası benim soyunma odam.”diye yanıtladı oğlan tasasızca. Katile benzemiyordu ancak kaç katil katil gibi görünmesiyle meşhurdu ki? Bir kısmı en az Agah kadar yakışıklıydı. Genelde erkekler Kumru’yu haberler kadar heyecanlandırmazdı ancak Agah iyi bir gününde bunun yapabilecek kadar hoş görünüyordu. Şu an karanlığa sığınmış onu dikkatli gözlerle izlerken ise sadece ürkütücüydü.

“Kapı kilitliydi.”diye belirtti Kumru sertçe. Koşmaya başlamalı mıydı? Gözleri bu düşüncesiyle kısıldı. Vahşi hayvanlardan kaçmaya çalışmak her zaman kötü bir fikirdi ve kabul edelim ki, adam sporcuydu. Kumru’nun en son atletik çabası ikinci patates tabağını sipariş etmek için koltuğundan kalktığında yaşanmıştı.

Seçenekleri daralırken Kumru kontrollü gözükmeye çalıştı. Potansiyel bir katille karşılaşmak habercilik hayatının en heyecan verici anıydı. Soğukkanlı ve profesyonel davranması gerektiğini biliyordu.

Ama oğlanın tembel gülüşü hiç iç rahatlatıcı değildi. “Tek bir kapımız olduğunu mu sanıyorsun?”dedi başıyla Kumru’nun ardında kalan bir başka koridoru işaret ederek.

Tabi ki başka bir kapı vardı ve oradan girmişti. Burası onun yaşama alanıydı.

Agah kaşlarını kaldırdı. Şimdi yüzünde okunmaz bir ifade belirmişti. “Çıkardığın tıkırtıları duydum. Sen içeri nasıl girdin?”

Kumru masum birinin yapmayacağı kadar hızlı bir şekilde savunmaya geçti.

“Araştırma yapıyorum!”dedi tek solukta. “Bülten için.” Evet, bu iyiydi. Başka birilerinin de Kumru’nun burada olduğunu bildiğini düşünmesi oğlanı yapabileceği her tekinsiz hamleden caydırabilirdi.

Sonuçta Agah’ın kızın kovulduğunu bilmesinin bir yolu yoktu. Oğlanın suratında neşesiz bir gülüş belirdi. “Ah evet, yazını okudum. Gerçek bir akbabasın değil mi? Tüm sosyal hayatımın etini didikledin.”

Leşçil benzetmesi Kumru’yu anında yumruk yemişe çevirdi. O korkunç mesajları atan Agah mıydı? Şüphe içine çöktü, oturduğu yerde köklendi ve büyüdü. Mantıksız olmazdı. Ama nedense Kumru Agah’ın sahte hesapların arkasına saklanmaya tenezzül etmeyeceğine dair bir his edinmişti. Daha çok bıçağı saplarken gözlerinin içine bakacak biriydi. Belki de Umut’a yaptığı gibi. Umut da katilinin gözlerinin içine bakmıştı.

Kumru bu düşünceyle ürperdi.“Ben gerçek olmayan hiçbir şey yazmadım.”

Haberinin arkasında durmalıydı.

“Ne yani sence katil ben miyim?”diye sordu Agah kollarını dizlerine dayayıp öne doğru eğilirken. Konuşma şekli garipti. Sanki hiçbir kelimeyi aceleye getirmesi gerekmemişti. Kumru oğlanın soğuk tınısından etkilenmemeye çalıştı ve feneri bir aşağı bir yukarı çevirip objektif bir merakla baştan aşağı oyun kurucuyu inceledi. Oğlan elini kaldırıp gözlerini korurken yüzünü buruşturdu. Kız Agah´ın tertemiz spor ayakkabılarına, kırmızı bir sekiz rakamının kollarında parladığı takım montuna, yeni duştan çıkmış gibi hafif ıslak olan mavi saçlarına baktı. Farkına vardığı şey ise onu mevcut durumdan daha fazla huzursuz etmişti.

Gerçekten de hatalı mıydım?

Kumru hevessiz bir nefes verdi ve hayal kırıklığını yansıtmayı umursamadan; “Hayır. Bence katil değilsin.”diye duyurdu. Evet, elbette bir katille aynı odada olmak istemiyordu ancak Umut’un katilini ortaya çıkartan Kumru olsa Feza’nın yüzünün alacağı şekli hayal etmek hiç zor değildi. Polisleri katile yönlendiren haberi yaptığını düşünmek Kumru’yu hayal ettiği zirveye çıkartabilirdi. O stajı alma ihtimali avuçlarını kaşındırıyordu! Ancak belli ki işler öyle kolayca çözülmeyecekti. Zaten kabul edelim ki bu zayıf bir ihtimaldi. Üç saat maç arasında bir cinayet molası sıkıştırmak kesinlikle kulağa zorlama geliyordu. Yine de bunu başarsa Agah’ın yüzlerce tanığı da olmuş olurdu. İşte bu kesinlikle iyi bir hikayeydi. Kumru ağlamamaya çalıştı çünkü elinde böyle bir hikayesi yoktu.

“Nasıl emin olabilirsin ki?”dedi oğlan bariz bir şüpheyle gözlerini kısarak. Gerçekten ona neden katil olamayacağını açıklaması mı gerekiyordu?

“Ellerinde yara yok.”dedi Kumru yeterince barizmiş gibi. Yine de kızın ensesi uyuşmaya devam ediyordu. Çıkışa koşma içgüdüsü hala onu kollarından çekiştiriyordu.

İçgüdüleri kaç diyordu. Kaç, kaç.

Katil olmadığı için tüm faydasını yitirmiş olsa da kendine kızgın bir adamla aynı odada kalmak istemiyordu.

Ancak Kumru kaçamazdı çünkü henüz elinde hiçbir şey yoktu! “Onu sen dövmedin.”diye omuz silkti Kumru. O zaman ihbarda mı yalandı? Bir aptal gibi sahte bir ihbara kandığına inanmak istemedi. Çocukluğundan beri hevesli açgözlülüğü hep ayağına takılırdı. “Evet dövmedim.” Agah dişlerinin arasından tıslar gibi konuşmuştu. Sonra gönülsüzce ekledi. “Sadece bir yumruk attım.”

Tamam demek ki ihbar tamamen yalan değildi. Yine de başarısızlık hissi odayı rutubet gibi sarmıştı ve bu en az ölümün varlığı kadar rahatsız ediciydi. “Ayrıca birini bıçaklayıp dönecek kadar uzun süre de sahadan ayrılmamıştın.”diye belirtti Kumru.

Saniyeler, Agah’ın sadece saniyeleri vardı. Koşup gelebilirdi ancak Umut’un onu gözlerine bakarak bıçaklayan birine direnmemesi pek olası değildi.

Agah ayaklanıp Kumru’ya doğru yürüdüğünde Kumru düşüncelerinden sıyrıldı ve geriye doğru bir adım attı. Kalbi boğazında atıyor, sesi sanki tüm soyunma odasında yankılanıyordu.

“Sahadan ayrılmadım.”dedi Agah.

“Yalancı.”dedi Kumru ve… hıçkırdı. Kumru karanlıkta bile oğlanın gözlerindeki öfkenin şaşkınlığa dönüştüğünü fark etti.

Şu lanet hıçkırık. En azından kız, yüzünün kızardığını göremeyeceğini umuyordu. “Hıçkırdın mı sen?”dedi oğlan kaşlarını çatarak. “Gerildiğimde hıçkırırım.”diye savunmaya geçti Kumru. “Tik gibi.” Küçüklüğünden beri alay konusu olduğu bir başka parçası. Agah bezgince bir nefes verdi ve iri eliyle yüzünü ovuşturarak soyunma odasında küçük bir volta atmaya başladı. Kumru da bunu fırsat bilip nefesini tuttu ve hıçkırmayı kesmek için sessiz bir mücadele vermeye çalıştı.

“Yaptığın haberle hayatımın ortasına sıçtın ve gergin olan sensin öyle mi?”dedi imalı bir sesle Agah. Oğlan daha çok kendi kendime homurdanıyor gibiydi. Kumru masum bir ifade takındı. “Ben sadece olanları yazdım. Senin seçimlerin benim suçum değil.”

Oğlan aniden durdu ve parmağını bir silah gibi Kumru’ya doğrulttu. “Emin olmadan birini suçlamak senin hatan.” “Ben sadece gelen ihbarı haber yaptım.”diye omuz silkti Kumru. Haberciliğin ne olduğunu sanıyordu ki? “Evet muhteşem bir kaynak. Her haberlerin iki yönü olmaz mı? Şimdi bütün okul benim Umut’u öldürdüğümü zannediyor.” Bir gülümseme olmak için kulağa fazla delice gelen bir ses çıkarttı. Belki de gececi bir kuşun acı ötüşüydü bu.

“Amacım o değildi. Ayrıca benim de hayatım şu an hiç kolay değil.”diye itiraz etti Kumru. Agah başını iki yana sallarken yüzünü buruşturdu. “İnan bana kendi hayatını nasıl batırdığın hiç umrumda değil.”

Kumru ona inandı ve gereksiz bir netlikle; “İnandım.”dedi. Agah bunu belirtmesiyle daha da sinirlenmiş gibiydi ama Kumru sadece netleştirmek istemişti. Gergin sessizlikleri doldurmayı daha çocukken öğrenen Kumru kendini tekrar araya girmek zorunda hissetti. “Biri öldürüldü! Ben sadece gerçeği arıyorum!”

Ama Agah’ın buna cevabı cansız bir kahkaha oldu. “Hayır sen sadece on beş dakikalık ününün peşindesin. Üstüme basman sorun değil. Üç gün sonra herkes bu olayı unutacak ve işler eski haline dönecek.”diye açıkladı oğlan sinirle. Sonra yeterince hırsını alamamış olacak ki; “Tekrar görünmez olana kadar şöhretinin tadını çıkar.” diye tısladı. Kumru oğlanın sesindeki inançla sarsıldı.

Leşçil. Kumru buydu ve Agah işte bu konuda haklıydı.

Ancak Kumru oğlana siktirip gitmesini söyleyemeden bir tıkırtı oldu. İkisi de aynı anda kapıya döndüğünde bir anahtarın kilidinde dönme sesi kulaklarına geldi.

“O da neydi?”diye sordu Agah. Sanki tıkırtının tüm sorumlusu da iki adım ötesinde olan kızmış gibi bir de ona kaşlarını çatıyordu. Sonra duydukları ise… eh, Kumru onun dönen bir kilidin sesi olduğuna bir hayli emindi. Agah bir küfür savurdu.

Aynı anda kapıya koştular ve birbirlerini iterek ikiz kapının kollarına yapıştılar. Ancak elbette kapı kımıldamadı. “Hey!”diye bağırdı Agah. “Buradayım! İçerisi dolu görmüyor musun?” O noktada Kumru Agah için her zaman işlerin yolunda gittiğini ve oğlanın da dünyanın bu düzenine alışkın olduğunu söyleyebilirdi.

“Bana çok bilinçli geldi.”diye belirtti Kumru. Sonra da maymuncuğunu almak için çantasına uzandı. “Beni manşetlere taşımasan böyle olmazdı değil mi? Senin açgözlülüğün yüzünden herkesin gözünde kötü adam ben oldum.”

Kumru kindar bir zevkle maymuncuğu aramayı bıraktı. Belki de bir süre kapıyla debelenmesine izin vermeliydi.

Açgözlüymüş!

Hemen sonra yoğun bir cızırtı soyunma odasında yankılandı. “Agah…”

Kumru ve Agah aynı anda donakaldı. “Siktir.”diye mırıldandı Agah. Yakışıklı yüzü şimdi, intikam almaya gelmiş bir hayaletle karşılaşmış gibi bembeyazdı. İkisi de hoparlöre baktığında Kumru’nun gözleri heyecanla büyüdü. “Bu?”diye sordu Kumru parmak ucunda hafifçe zıplayarak.

“Umut.”diye tamamladı Agah. Dudakları ince bir çizgi halini almıştı. “Agah…Muhteşem bir oyuncu.” Umut’un sesi gülümsüyor gibiydi. Mutlu ve hayat dolu. Şimdi ise soğuk bir morgda tek başınaydı. Kumru zıplamayı bıraktı.

“Ona hayranım.”

Kız Agah’ın zorlukla yutkunduğunu görebiliyordu. Kaşları çatılmış, gerçekten de korkmuştu. Yoksa bu…pişmanlık mıydı? Eh, karanlıkta tüm detayları kestirmek güç bir işti ama Kumru burada bir hikaye olduğundan emindi.

Hoparlörün cızırdaması başladığından bile hızla kesilirken koridordan adım sesleri ve homurdanmalar gelmeye başladı. Kumru hemen fenerini söndürdü. Işığın yokluğuna alışan gözleriyle ikisinin de hiç tepki vermeden durduğu birkaç saniye geçti. Sonra dışardan gelen sesleri dinledikleri bir saniye daha.

Güm.

Kapı sertçe zorlandığında Kumru tekrar hıçkırdı. Agah’ın eli hemen kızın ağzına kapandı ama artık çok geçti.

Aralıktan bir başka fener ışığı sızdı. “Kim var orada?” Kapının ardından gelen homurdanmaları dinlerken bir anlığına ikisi de kımıldamadı;“Anahtarı getirmedin mi?”diye azarladı biri. “Hemen gelin dedi ne yapayım! Polisi arayalım mı?” Adamlardan başka bir tanesi okkalı bir küfür mırıldandı. “Angora’nın güvenliği bir serseriyi yakalayamadı mı desinler gerizekalı!” “Katilse ne olacak?” “Dur, Fuat abi yedek anahtarı getiriyor.”

Kız ağzına kapalı elin altında tekrar hıçkırırken büyüyen gözlerle oğlana baktı ve Agah’ın yüzünde uyaran bir bakış olduğunu gördü. Ancak bu noktada oğlanın tavsiyesine ihtiyacı yoktu çünkü Kumru izinsiz bir yerlere girmenin asla insanın lehine sonuçlanmadığını bilecek kadar çok yakalanmıştı. O yüzden Agah’ın elini itti ve oyun kurucuyu ardında bırakarak koridora doğru koşmaya başladı.

Yorumlar

0/2000