2.Bölüm
206 görüntülenmeKumru
“…Bu bültene mevzubahis edilecek her bir hadise yalnızca bir olayın zaptı değil, Angora hafızasına bırakılan bir tanıktır. Bu nedenle haberi yapan muharririn ölçülü ve sağduyulu davranması esastır.”
AKBABA BÜLTEN Kuruluş Bildirisi 1946
14 Kasım Cumartesi 18:43
Kumru Kırıkağaç ve ailesi uğursuzdu. Küçük bir kızken anneannesi ona, artık sadece tozlu masallarda yaşayan lanetli atalarını anlatırdı. Görünüşe göre Kırıkağaç ailesi savaşlarda yahut berrak göğün altında huzurla geçen günlerde kayıplar yaşayan ve yurt bildikleri her yerden kovulan meczup bir soyun sona kalanlarıydı.. Gittikleri yerlerde güneş açmaz, ekinler topraktan çıkmaz, hayvanlar telef olur, analar memelerinde bebekleriyle gömülürdü.
Mesela Kumru’nun teyzesi aşık olduğu her adamı elleriyle mezara koymuştu. Kadıncağız eskiden yeğeniyle paylaştıkları küçük odada her gece elem dolu gözyaşları dökerdi. İkiz dayıları ise onların arkalarından konuşan tüm komşularına küfür kıyamet söver ve ganyanda kazanmaya devam ettikleri sürece uğursuz olmayı umursamadıklarını söylerlerdi. Öyle ya; karnın toksa, cebinde paran, başında da çatın varsa kısmetinden yakınmak Kırıkağaç erkeklerine göre değildi. Bahtsızlığın sana değil de başkalarına zararsa gamlanmak neye yarardı?
Yine de hem ailesinden duydukları hem de komşularının fısıltıları bir olunca bu kendi gölgesiyle yürüdüğünün inancı Kumru’nun kemiklerine öyle derinden işlemişti ki yavaş yavaş sertleşmiş, üstü etiyle ve derisiyle kalınlaşmış, sonunda onun bir parçası olmuştu.
Kumru elbette uğursuzdu yoksa doğduğu gün hem annesini hem de babasını öldürmesi nasıl mümkün olurdu? Sevdiği kadın doğumdan sağ çıkamayınca bir deli aşık diye andıkları babası kendini hastanenin çatısından aşağı bırakmıştı. Dayılarının daha altı yaşındaki Kumru’ya bu hikayeyi anlattığını gören anneannesi oracıkta kıyameti koparmış yeniyetme oğullarını kızılcık sopasıyla mahalle boyunca kovalamıştı. O gün hem dayıları hem de Kumru, gerçeklerin kimseye nezaket borcu olmadığını öğrenmişti. Gerçekler iki uçlu bir bıçaktı ve hem söyleyen dili hem de duyan kulağı yaralardı. Ama kimsenin sizden alamayacağı, gücünü asla kaybetmeyecek tek şey de yine bu acı gerçeklerdi.
Evet belki nazik değillerdi ancak iki yüzlü de değillerdi.
Okulda yüzüne gülüp arkasından onunla dalga geçen arkadaşlarına hiç benzemezlerdi. Oysa bunu fark edene kadar okula gitmek Kumru'nun yalnızlığının baharıydı. Elbette bu tip amansız lanetler için kış ya da yaz fark etmiyordu.
Kumru’nun çok sevdiği biricik sıra arkadaşı daha onlar tanışalı birkaç ay bile olmadan küçücük bedenine ağır gelen bir hastalığa yenik düşmüştü. O günden sonra sıraları üçer, dörder kişiyle dolsa bile bir daha kimse Kumru’nun yanına oturmamıştı. Söylentiler onlarla beraber il il gezmiş, sonraki yıl taşındıkları küçük mahalleye bile ulaşmıştı. Zaten bir kere aklı ermeye başladığında Kumru’nun kulakları da hakkında söylenen fısıltılara kayıtsız kalamaz olmuştu. Kumru’nun o zamanlar en yakın arkadaşı olan tatlı komşusu bayram dönüşü ailesiyle birlikte korkunç bir trafik kazası geçirmişti. Bu, o mahalledeki arkadaşlarının kızı dışarıda oynamaya çağırdığı son zamandı. Kaç sene geçerse geçsin uğursuzluklarının gölgesi hep üzerlerindeydi. Şehir şehir onlarla gezmiş, her gittikleri yerde omuzlarına utançla örülmüş kalın yün bir pelerin gibi sımsıkı sarılmıştı.
Ortaokulları bir depremle yıkıldığında birkaç sınıf arkadaşı Kumru'yu ilçe mezarlığına kadar kovalamış, kızı tırmandığı ağaçtan düşürmek için amansızca taşlamışlardı. Kumru, dayılarından biri onu gece vakti mezarlıkta bulana kadar ağaca sarılı bir halde ağlamıştı. Perişan halde eve dönerken alnı ve dizleri kanıyor, avuçları batan kıymıklarla yanıyordu. Kumru’nun eskiden kakülüyle kapattığı alnında hala Yusuf Ali isimli kepçe kulaklı oğlanın attığı taşın izi duruyordu. (Yusuf Ali güçlü bir sağ kola sahip isabetli bir atıcı olsa da yıllar sonra bile hayattaki en büyük başarısı Kumru’nun alnını tam on ikiden vurması olarak kalacaktı. En azından Kumru’nun anneannesinin kimsenin sormadığı kehaneti bu yöndeydi ancak kadının haklı çıktığını Yusuf Ali otuz iki yaşında kumar borcu yüzünden alacaklıları tarafından bıçaklanana kadar hiçbiri öğrenemeyecekti.)
Kumru’nun alnındaki, dizlerindeki ve gönlündeki yaralar kabul bağladıkça ailesinin tenha hayatının aslında bir sığınak olduğunu fark etmesi de zor olmamıştı. Kırıkağaçlar bazen köylerde, kasabalarda, bazen de şehirlerde gezdi, uğursuz ailelerini içine sığdıracak bir parça toprak arayarak oradan oraya dolaşıp durdu. Oysa hakikat hep oradaydı. Onların tohumları bir yerde köklenemeyecek kadar kuruydu.
Bununla erken yaşta barışan Kumru, aslında konar göçer olarak yaşamaya alışabilir, hatta meczup bir ömürle bile barışabilirdi. Ancak o zaman nasıl sonsuz merak kuyusunu besleyebilirdi? Kumru köksüz, yurtsuz ve kimsesiz dünyasına rağmen hemen her şeye karşı büyük bir heves ve keşfetmeye yönelik bir coşkun bir arzuyla doluydu.
Anneannesine göre Kumru o kuyunun dibini ararken felaketini bulacak olsa da kız bunun bir kehanet mi yoksa öznel bir yorum mu olduğundan hiç emin değildi.
Ancak Angora Üniversitesi farklıydı.
Burada kimse kızın ardından uğursuz demiyor, Kumru’yu görünce yolunu değiştirmiyordu. Sanki Kumru kampüse adımını attığında laneti de kocaman arazinin içindeki sırnaşık bir kara bir kediye dönüşmüştü. Kimse ona kızgın değildi ve kendi varlığı da artık masum insanların sırtına fırlattığı bir yükmüş gibi hissettirmiyordu.
Kumru bu yüzden Angora Üniversitesine bayılıyordu. Ormanına, taştan binalar labirentinden oluşan kampüsüne, devasa kütüphanesinin içinde kaybolmaya ve yeniden doğmaya. Bu okul her şeyiyle Kumru için bir limandı ve kız da burada Kara Koru’nun içinde esen misk kokulu rüzgar kadar özgürdü.
Eh, belki şu an hariç.
Çünkü şu an stadyumun kenarında dikilen Kumru, izlemek istemediği bir maçın mahkumuydu. Odaklanmış yüzler neredeyse bitmek üzere olan oyuna dönmüş bekliyordu. Sadece Kumru’nun kameranın ardından bakan gözleri takımın oyun kurucusunun tam ensesine kitlenmiş vaziyetteydi. Kız bakışlarını bir an bile oradan ayırmıyordu. Kumru daha oyun kurucu topu eline bile almadan oğlanın kendisi koşacağını anlamıştı. Kız oğlanı bizzat tanımıyordu ancak kendi gözlemlerine son derece güveniyordu.
Uzun yıllar boyunca insanların ondan cüzzamlıymış gibi kaçınması Kumru’ya çevresinde yaşanan hayatı bol bol izleme imkanı sunmuştu. Oyun kurucu da Angora’nın en sevilen suratlarından birine sahipti. Herkes oğlanın gülümsemesine ve umursamaz gözükmek için epey zaman harcadığı belli olan tarzına bayılıyordu. Kampüsün toplanma mekanı olan Sofa’da da herkesin yörüngesinde döndüğü bir yıldızdı. Oğlan son pasını başkasına atıp gösteriyi paylaşacak biri değildi.
Kontrolcü ve kibirli.
O yüzden sahada herkes topu aldığına inandığı koşucuyu ararken Kumru’nun kasılan parmakları zafer anını ölümsüzleştirmek için çoktan hazırdı. Aradan sıyrılan oyun kurucu karşı takımı aşıp çizgiye yaklaştığı anda Kumru oğlanın peşinden koştu ve üst üste deklanşöre bastı.
Nereden geldiği belli olmayan bir karatavuğun tepesinde gezindiği olimpik sahada, bir Kumru ve bir akbaba, ölüm ile aynı anda zafere ulaştı. Buna karşın tribün ve gök birlikte gürledi. Kumru’nun kalbi tenha göğsünde heyecanla çırpınırken oldukça dolu bir kalp de aynı anda artık atmayı bıraktı.
Evet. Bu an benim. Bana ait.
Angora Üniversitesinin yıldız oyun kurucusu maçı kazandıran golün üzerine kollarını kaldırdı. Kumru da vahşi bir hırsla oğlanın arka arkaya fotoğraflarını çekti. Oğlan kaskını çıkartıp zafer sarhoşluğuyla takımına ve seyircilere döndü. Saçları gri göğe inatmış gibi canlı bir unutmabeni çiçeği mavisindeydi. Takım arkadaşları oğlana koştu ve Kumru da çekmeye devam etti. Hepsini merceğine toplayıp oraya sakladı. Oyun kurucu kameranın sevdiği insanlardandı o yüzden kamera onu aç bir hevesle tuttu ve içine, derinlerindeki sığınağına hapsetti.
Kumru o özel fotoğrafı yakalayabilmenin tadı ağzında eşsiz bir kar tanesi gibi erirken kendi kendine gülümsedi. Herkes oğlanların adını haykırıyor, Angora Vultures için tezahürat ediyordu. Kumru çektiği kareleri tek tek incelediğinde yaptığı işten memnun oldu. Koştuğu sırada kaydırdığı birkaç tanesi dışında hepsi harikaydı. Kız, bir şimşek bile yakalamıştı. Belki de diye düşünmesine engel olamadı.
Belki de bu sefer Feza Hoca yaptığım bir işten memnun olur.
Bununla birlikte Kumru’nun bu akşam yapması gereken angaryalar da neredeyse bitmişti. Akbaba Bülten’i için soyunma odası fotoğrafları da çektikten sonra sonunda yemek yemek için özgürdü. Kız maçın başından beri kampüsteki en sakin mekanlardan biri olan Virane de yiyeceği kocaman bir tabak patates kızartmasını düşünmeden duramıyordu. Kumru yapışkan ve sönük olan patateslerden nefret ediyordu. Onlar gerçek patateslerin şanını çalan yumuşak ve zavallı hayal kırıklıklarıydı. Ancak Virane’nin patatesleri hep çıtır çıtır olurdu. Ayrıca saçmasapan baharatlar yerine sadece kaya tuzu ve bolca mayonezle servis edilirdi. Virane’nin ihtiyar sahibi ketçabı mekanının kapısından bile içeri sokmazdı ve Kumru da o yüzden bu yaşlı adamdan bir hayli hoşlanıyordu. Karnı guruldayan kız ıslandığı için ağırlaşan saçlarını omzundan geriye attı ve alnına yapışan birkaç uzun teli düzeltmeye çalıştı.
Maç sonu seramonisi başlarken esnedi. Haftasonunun kalanını kesinlikle kitap okuyarak geçirmeyi tercih ederdi ama pazartesiye teslim etmesi gereken bir Alternatif Anlatılar makalesi vardı. Doğru bilgilerle yanlış bir haber yazmanın mümkün olup olmadığı üzerine iki bin kelimelik bir metini tamamlaması gerekiyordu ve Kumru henüz yüz kelime bile yazamamıştı. İki takım karşılıklı el sıkışırken Kumru’nun midesi sesli bir isyan ile guruldadı.
Patates. Makale ve daha çok patates.
Ama hayır, elbette Vultures hepsinden daha önemliydi. Akbaba Bülten’inin baş editörü olan ve aynı zamanda Kumru’ya danışmanlık da yapan Feza hoca bu işi özellikle ondan istemişti. Okul bültenine katılalı daha haftalar olan Kumru için bu kendini gösterme fırsatı olmalıydı değil mi? Kumru yüzünü ekşitti.
Normalde her maç fotoğrafçılık kulübünden biri gelip fotoğrafları çeker ve gazete ekibinden daha kıdemli bir başkası da maçın haberini yazardı. Ancak danışmanı olan bu adam Kumru’nun utangaç bir birinci sınıftan neredeyse özgüvenli bir ikinci sınıfa geçtiği tüm bir yıl boyunca kızla alay etmekten epey hoşlandığını keşfetmişti. Bunun en basit yolu da kıza başarısız olacağı kolay gözüken görevler vermekti. Sonra yaptığı işlerin yetersizliğini herkesin içinde özellikle belirttiğine emin oluyordu. Belli ki bu sene de çok farklı olmayacaktı çünkü kızdan Akbaba Bülten’i için çok özel bir haber yapmasını istemişti.
İlginç ol, beni şaşırt. Bunlar adamın kelimeleriydi. Feza hoca sık sık kendini fazla eksantrik sanıp böyle süslü laflar ederdi. Sonuçta Kumru bir maç haberini ne kadar farklı yazabilirdi? Bize takımı daha yakından tanıt Kumru. Sezon başlamadan gerçekte kim olduklarını görelim. Bize Vultures’ın sırlarını ver.
Sanki Angora’nın kalanı onların küçük, elit kulübüne ait olabilirmiş gibi. Yine de Kumru sadece ikinci sınıf öğrencisiydi ve kimsenin ona fikrini sorduğu da yoktu. Fırsatlar onun gibilerin kapısına yüzüne tükürerek bile gelse Kumru hevesle diğer yanağını çevirmek zorundaydı.
O yüzden ışık ayarını yaparak yürüdü ve yağmurun onu ıslak bir sıçana çevirmemesi için soyunma odalarının dış kapısının önünde beklemeye başladı. Bileğine kadar gelen beyaz çorapları ve en sevdiği rugan loafer ayakkabıları çoktan sırılsıklam olmuştu.
Maça gelirken bile böyle resmi giyindiğini görse Feza hoca ona epeyce gülerdi. Adam kızın kendini çok fazla ciddiye aldığını düşünüyordu. Kendi gömlek bile giymezken Kumru’nun kravat takması, eski blazer ceketler ve ince desenli yeleklerle gezmesi içten içe adamı sinir ediyor gibiydi. Kumru'ya sürekli bir fetüs olduğunu söylüyor, ne kadar yetişkin gibi giyinse de aslında hevesli bir çocuktan fazlası olmadığını hatırlatıyordu. Kumru adamın kendi hayatında mutsuz olduğu için onunla uğraştığının farkındaydı. Zorbalar sanıldığının aksine orta yaşlarda da oldukça yaygındı. Sonuçta dört duvar arasında istemediği bir hayata sıkışmış kişiler sadece gençler değildi.
Hayır, en azından gençlerin umudu vardı. Hayaller ve hedefler gençlere her zaman yeni bir kapı açabilirdi. Ancak yaş ilerledikçe o ham cesaret yerini yorgun, tükenmiş bir bekleyişe, o bekleyiş ise haksızlığa uğradığına ikna olmuş bir zorbanın öfkesine dönüşüyordu. Başarılı bir gazeteci olacağına inanıp kendini akademide ortalama bir araştırma görevlisi olarak bulan Feza bunun sadece bir örneğiydi. Seçimleri kendisi yapmış olsa da sonuçtan memnun değildi ve bunun acısını da hala denemeye cesareti olan herkesten çıkarmaya kararlıydı.
Bülten’deki herkes adamın bu görevi daha üç gündür aralarında olan Kumru’ya verme amacının kızla dalga geçmek olduğunun gayet farkındaydı. Kumru gazetenin kalanı Gureba Haftası`nın çılgın karmaşasında ilginç haberler peşinde koştururken adamın takımın hiç de özel hissettirmeyecek coşkulu fotoğraflarına boş boş bakıp kıza kendini başarısız hissettirmeyi planlıyor olduğuna yürekten inanıyordu. Anneannesi gibi gelecekten uğursuz haberler veremiyor olsa da Kumru bu anın muhtemelen adamın otuz sekiz yıllık ömrünün en anlamlı anı olacağına da emindi.
Feza’nın bilmediği şey ise Kumru’nun hevesli bir ikinci sınıftan fazlası olduğuydu. Bir kere Kumru gerçeğin peşindeki tüm o yolculuğu seviyordu. Arayışı ve bulduklarını herkese göstermeyi, görünenin ardındaki hikayeyi yazmayı çok ama çok seviyordu. Hayatını avucunda hissettiği yegane zamanlar bir olayın peşine düştüğü bu anlar oluyordu. O zaman Kumru sonbaharda süzülen bir yaprak olmayı bırakıyor, kendini bir dala sıkıca tutunmuş, bir amaca aitmiş gibi hissediyordu. Bu bir zorbanın elinden alamayacağı kadar ona ait bir zaferdi.
Takım coşkuyla ona doğru gelirken kız karanlık koridora çekildi. Kumru duvarlarında eski oyuncuların siyah beyaz fotoğrafları dolu olan uzun koridor boyunca geri geri yürüdü ve takımı merceği ile karşıladı. Oğlanların hepsi bir ağızdan uluyor, kahkahalar atıp birbirlerine sarılıyor ve kıza o özel ailelerine dahil olamayacağını hatırlatan gülüşler yolluyordu.
Hiçbir yerin kızı.
Anneannesinin uydurduğu ninnin sözleri çocukken Kumru’yu uyutan tek şeydi ve şimdi bile sık sık aklına musallat oluyordu. Zaman zaman, özellikle de Kumru dalgın olduğunda fark etmeden ninniyi mırıldanırdı.
Hiçbir yerin kızını kim arar? Hiçkimsesi olmayan el kızının mezarında bir bak ne yazar? Anası dağlar, babası taşlar, sırdaşı, yalnız uçan kuşlar, bak gör, onlar da ahirde kızın sanını unuturlar.
Kumru ninninin ne kadar karamsar olduğunu fark ettiği her an olduğu gibi yine kaşlarını çattı ama anneannesi her zaman tuhaf bir kadındı. Kendi uydurduğu karanlık manilerle gelecekten haber vererek komşularını taş kesecek kadar korkutmak kadının buruşmuş yüzünü nadiren güldüren şeylerden biriydi. Kumru ninniyi mırıldanırken bir yandan da oğlanların verdiği her kareyi kapmaya çalışıyor, kasıldıkları her anı ve ona sundukları her açıyı hevesle yakalıyordu.
Mercek oğlanları kameraya hapsederken kız da geniş soyunma odasının ikiz kapısını sırtıyla itti ve geri geri yürümeye devam etti. Tepelerinde parlayan beyaz ışık gözlerini yaktı ve Kumru’nun karnı oğlanların peşinden gelmelerini beklerken tekrar guruldadı.
Çıtır çıtır patatesler.
Avuçları artık sabırsızlıkla kaşınmaya başlamıştı ki yine kasılarak verilen pozlarla birlikte kapılar açıldı ve Akbabalar avını yakalamak istercesine sürü halinde içeri doluştu.
Gerçekten çok kalabalıklardı. Hepsi ışıl ışıldı. Ya terden ya da sadece muhteşemliklerinden parlayan tenleriyle ona baştan çıkarıcı gülümsemeler sunuyorlardı.
Angora’nın kralları.
Belki de başlık bu olmalıydı. Kulağa Feza’nın hoşuna gidecek kadar patriyarkal* geliyordu.
Kumru ensesinde gezinen hafif ürpertiyi hissettiğinde ninniyi söylemeyi kesti. Tüm uğursuzluk dolu yılları boyunca aklına kazınacak türden sessiz bir alametti bu. Yine de kız bile merceğindeki görüntünün donuklaşmasını beklemiyordu.
Hayır, bu imkansız. Mercekte görüntü donamaz ki. Donakalan oğlanlardı. Kumru küçük penceresinden oğlanların suratlarındaki dehşeti ve şaşkınlığı izleyerek birkaç poz daha aldı. Oğlanlar onunla dalga geçtiyor olmalıydı. Hatta sadece bir anlığına, Kumru bu saçma şakayı Feza hocanın ayarlamış olduğundan bile emindi. Evet, Feza elli tane erkeğin onunla dalga geçtiğini görmekten kesinlikle keyif alırdı. Ama bu saçmalıktı.
Herkes kızın arkasındaki bir şeye bakıyordu. Kumru ürpermesini bastırmaya çalışarak döndü.
Kız oğlanların kitlenip kaldığı şeyi kendi gözleriyle değil, kameranın merceğinden gördü. Aynı takım arkadaşları gibi malzemeleri ve siyah forması giyinik bir haldeydi.
24 numara.
Arkasında birinin öğürdüğünü bir başkasının ise küfür ettiğini duydu.
Eli toprağa yakın olanlar ölümün geldiğini bıraktığı mutlak sessizlikten anlayabileceğinizi söylerdi. Etrafa sadece ona çok aşina olanların sezeceği türden tanıdık bir uğultu yayılırdı. Tende hissedilen hafif bir karıncalanma, burnunun ucunda acı bir sızı. Ölüm yanından geçtiği her canlıya farklı dokunurdu. Soyunma odasının ortasında dağılmış yüzü, kendi kanı ve göğsüne saplanmış bir bıçakla öylece yatan koşucuya bakan Kumru ise, ensesinde nefesini hissettiği ölümün yağmurda ıslanmış taş duvar, nemlenmiş bir deri koltuk ve binbirdiken otu gibi koktuğunu fark etti.
Kızın uğursuz diye dalga geçilen parmakları, beyninden hızlı çalıştı ve eksik olan Akbaba’yı da kamerasının derinlerine hapsetti.