1. Bölüm

274 görüntülenme

“…Angora Üniversitesi eğitim dönemlerini öğrencinin yalnızca derslerine değil, kuruma da intibak ettiği bir safha olarak kabul eder. Bu nedenle kampüs dışı faaliyetler istisnai izinlere tabidir. Bu istisnalar yalnızca Rektörlük tarafından değerlendirilir. Angora Üniversitesi öğrencilerinden yalnızca başarı değil, istikrarın idamesini de bekler…”

ANGORA NİZAMNAMESİ Madde 7

(Mevzuubahis bent 1982’de güncellenmiştir.)

“Gümbür gümbür söyledin yaşamayı, ölmeyi alçak sesle ve olmak deyip durdun boyuna. Ama bak cinayet geldi, ilk ölümden önce.”

Rainer Maria Rilke

Agah

14 Kasım Cumartesi 18:30

Ölüm, okul bu çorak araziye kurulduğundan beri kampüsün ayrılmaz bir parçasıydı. Sanki kökleri sert topraktan çok daha aşağıda, en derinin de ötesinde, dehşetengiz karanlığın son katmanına tutunmuştu. İşi gereği şu ve bu yerde gezindiği zamanlar dışında Angora Üniversitesi’nin gölgeli yollarına çekilir, arnavut kaldırımlı dar sokaklarında usulca dolanır, kuş kafesini andıran amfilerinde sessizce otururdu. Hırs, ter ve amaçla dolu öğrencilerin heyecanlı bağırışlarını dinler, telaş dolu gelecek korkularının çılgınlığını dikkatle seyreder ve yaşlı varoluşunun iştahıyla ağzı sulanarak sırasını beklerdi. Bir de Angora’nın en küstah ruhlarının çırpındığı maç günleri vardı ki işte o kibir, ihtiras ve şiddet dolu çim sahaya yayılan gücün lezzeti, gölgelerdeki tüm mahlukları kendine çeken bir deniz fenerine dönüşürdü.

Agah’ın ismini coşku ve hayranlıkla bağıran kalabalık, oğlana muhteşem olduğunu haykırırken elbette oyun kurucu tepesindeki tekinsiz göğün daha da karardığını farkında bile değildi. Hayır, o sadece nefes almaya ve bulanıklaşan gözlerini üzerinde gezen tüm aç bakışlara karşılık vermeye odaklanmış bir haldeydi. Oğlanın dudakları buruk bir gülümsemeyle seyirdi. Yüzlerce insan size yenilmez olduğunuzu söylerse yenilmez olmanız kaçınılmaz olmalıydı değil mi? Ama ya bunun aksini haykıran dipsiz bir göl göğsünüzün tam ortasında sizinle birlikte yaşıyorsa? Ya inanmak istediğiniz yalanları, tatlı gerçekleri ve umutları durmadan içine çektikçe çekiyor, size gelen ve zaten sizin olan her şeyi yutup içinizi bomboş bırakıyorsa o zaman ne olurdu? Bu düşüncelerle birlikte zaten yarım olan nefesi ciğerlerine dolmamakta ısrar eder gibi göğsünü sıkıştırdı.

Yine de Angora Üniversitesi’nin dev stadyumununda ismi çığlıklarla haykırılan oyun kurucu, ofans koçunun yanına giderken her zaman yaptığı gibi ışıltılı kabuğunun altındaki hislerini bastırdı ve kalabalığa gülümsedi. O kalabalıkta bir tek kişi bile onu gerçekten önemsediği ve desteklediği için orada olmasa bile gelenleri selamladı.

Hepsi oyun kurucuyu çok seviyordu. Agah’ı ise biri bile gerçekten tanımıyordu.

Hep oğlandan yana olan rüzgar sahanın içinde turlayıp çarptığı dallarla, Agah yürürken bir alkış tutturdu. Ankara’nın her an köşede bekleyen kasvetli havası şimdi etrafını kurşuni bir perde gibi sarmıştı. Yağmur, Agah’ın üçe vurulmuş mavi saçlarından alnına keder dolu göz yaşları gibi akıyordu. Oğlan kırmızı floresan ışığı yanıp sönen skor tablosuna baktı. Her gözün hala onu izlediğini bilerek içinde büyüyen hayal kırıklığını yuttu ve sağ elinde tuttuğu kaskın ağızlığını sıktı. Dördüncü çeyrekte olmalarına rağmen ucu ucuna geridelerdi ve maç ellerinden kayıp gidiyordu.

Agah Angora Vultures’ın en acınası iki sezonuna kaptanlık yaptığı gerçeğinden tiksiniyordu. İnsanlar ne kadar ona bayılıyor olursa olsun bir şampiyonluk kazanmadıktan sonra tüm bu emekleri neye yarardı? Başarını taçlandıracak altın bir galibiyet yüzüğü olmadan onların hayranlığı cılız bir sis gibi silinip gidiyordu. Nefesi tekrar sıkıştığında istemsizce göğsünü ovuşturdu.

Tam şu anda zafer ile aralarında sadece bir buçuk dakika vardı. Koç eğer mola almasa yitip gidecek kısacık bir zaman.

Siyah üzerine kırmızı formalı on bir kişi koçun etrafını sararken kimseden çıt çıkmadı. Koç iri yarı ve makul bir adamdı. Ancak şimdi öfkeli gözleri tüm bunların suçlusu oymuş gibi sadece Agah’ın üzerine kitlenmişti; “Koşu oyunu yapacağız.”

Agah’ın yüzünü buruşturmamak için kendini zorlaması gerekti. Kaptan olarak memnuniyetsizlik değil itaat göstermesi bekleniyordu ancak alaycı sözler ağzından kolaylıkla çıkarken oğlana hiç fikrini sormazdı; “Skor tahtası bile yedekten daha hızlı.”

17 numaralı forması içerisinde ağırlığını diğer bacağına veren Ulaş ona sataşıldığını anlayarak öfkeyle başını kaldırdı. Agah’ın oğlanın adını takım içinde asla anmamak gibi bir kuralı vardı. Kendinden yedek diye bahsedilmesinin Ulaş'ı ne kadar sinir ettiğini biliyordu, bu yüzden de oğlanın varlığını alenen görmezden gelmekten oldukça zevk alıyordu.

“Tribünlere el sallamayı kesip oyuna odaklansan belki karşı takımın defansına topu kaptırmazdın.”dedi Ulaş. Yanında birileri hak verir gibi mırıldandığında Agah’ın bakışları onlara döndü. Hepsi anında kaptanlarından gözlerini kaçırdı. Aslında takımı tarafından sevilmediğinin gayet farkındaydı. Ancak takımı da Agah olmadan bir hiç olduklarının gayet farkındaydı. Bu da mevcut durumu oğlanın gözünde yeterince adil kılıyordu.

“Kesin sesinizi.”diye tısladı ofans koçları. Adamın alnındaki damar sinirlendiğinde hep olduğu gibi hızla atmaya başlamıştı.

Agah Ulaş'ın ona diklenmesinden nefret ediyordu ama şimdilik sinirini kibirli bir gülüşün ardına saklamakla yetinebilirdi. Maç henüz bitmemişti. Koç hararetli bir şekilde; “…Mızmızlanıp duruyorsunuz.”diye saydırmaya devam ettiğinde Agah adamı dinlemeyi bıraktı.

Ulaş’ın sessiz nefreti kaptanının üzerinden yağmurla birlikte kayıp giderken takım arkadaşının kindar bakışlara da aldırmadı. Cihangir’in omzuyla onu dürttüğünü hissetti ama iri defans oyuncusunu da umursamadı. Gök, takım içindeki gerilimi hissetmiş gibi tepelerinde öfkeyle gürlediğinde Agah sadece kendini düşündü.

Dün toplantıda çıkan olay yüzünden takım hala gergindi ve bir kavgaya yakın oldukları da herkesçe aşikardı. Yine de kaybederlerse kendi dışında hiç kimse ona kızamazdı çünkü o dün yaşananlara rağmen buradaydı ve en iyi oyununu oynuyordu.

Hayır sadece yaşananlara rağmen değil. Her şeye rağmen buradayım. Kendime bile rağmen en iyi oyunumu oynuyorum.

En sonunda ofans koçları; “Kısa mesafede pas riskine girmeyeceğiz. Koşuyoruz.”diye kestirip attı. Agah kaptanları olarak rahatlık maskesini çıkarmadan öfkeyle dişlerini gıcırdattı ve başını salladı. Gerisin geri sahaya yürüdüğü sırada takımın kalanın da gerildiğinin farkındaydı. Hiçbiri adamın bu kararından memnun değildi. Yarısı dün olanlar yüzünden cezalandırılmadığı için Agah’a, diğer yarısı ise maça çıkmadığı için Umut’a sayıp söverek yerlerine geçti. Agah öfkelendiğinde hep olduğu gibi çenesindeki kasın seğirdiğini hissedebiliyordu. Takımının aklı gerçekten maçta ya da karşılarındaki rakipte değildi. Oyun kurucu, kaskını kafasına geçirdiği sırada takımının bu dalgınlığının bütün sezonu piç edeceğini fark etti. Göğüsü hissettiği baskıyla ağırlaştı. Formasını yırtıp içinden çıkmak ve nefes alabilmek istiyordu.

Ama kazanmak zorundaydı.

Hepsi yerlerine dizilirken oğlanın kafası uğuldayan müzik, zaferin yaklaşan kokusu, panik, tezahüratlar ve yuhlamalarla gümbürdüyordu.

Siyah kramponlarının ezdiği ıslak çimenlere baktı. Gri göğün altında gerçek olamayacak kadar berrak bir yeşillikle parladıklarını fark etmek az da olsa dikkatini nefesinden uzaklaştırmıştı. Angora Üniversitesi’nde gerçek olamayacak kadar güzel şeyler görmek normaldi.

Sadece nefes al.

Başını sağa çevirdiğinde sahanın kenarında heyecanla bekleyen Nevfel Hoca’nın ve çok sinirli görünen Akif koçun endişeli gözlerine bir bakış attı. Bu zamana kadar Agah’ın bir sürü davranışına göz yummuşlardı ancak bu maçı kaybetmelerine neden olan olaylar zincirini başlattığını düşünürlerse adamların ona olan toleransları nereye kadar devam edecekti?

Nefes al.

Hayır, kazanacaktı. Kazanmak zorundaydı.

Kanı şiddetli bir istekle kaynamaya başladı. Buradaydı, bu andaydı ve Agah iz bırakacaktı. Aptal bir gölün içinde yok olmayacak, kendi sıkışan göğüsünde boğulmayacak ve ismini bu sahaya kazıyacaktı.

Başarılı olacaktı. Yenilmez ve unutulmaz olacaktı.

Yanında duran ve aileymiş gibi, birbirleri için omuz omuza savaşırlarmış gibi rol yapan bir grup öfkeli adama, takımına baktı.

Aynı vahşi amaca kitlenmiş benzer bir hınç. Birbirlerinden haz etmeselerde yan yana yenilmez bir etten duvarlardı. Kazanacağım. Oysa bu şimdi atması gereken sayı Agah’a bile ait değildi. Hayır.

Bu Umut’un anı, onun zaferi olmalıydı.

Umut, dün geceyi düşünmesine, dün geceyi düşünmesi ise boğazının kurumasına sebep oluyordu. Nefesi onu yine kesilmekle tehdit etti . Agah oldum olası kontrollü olmakla gurur duyardı. Ama dün, yıllardır sıkı sıkı tuttuğu tüm dizginleri elinden kayıp gitmiş, Umut, kalabalıklar içerisinde kaptanını bastırdığı tüm duygularıyla yüzleşmek zorunda bırakmıştı!

Elbette burada asıl kabahatli olan Agah değildi. Evet bir kavga edilmiş, istenen ya da istenmeyen şeyler söylenmişti ama tüm takım, hatta bu sene yeni başlayan çömezler bile, Eti Lions ile aralarının yıllardır husumetli olduğunu ve bu hazırlık maçının sezonun kaderini şekillendireceğini çok iyi biliyordu. Yine de bu gerçek, takımın en hızlı koşucusu olan Umut’un maça çıkmamayı seçerek hepsini göt gibi ortada bırakmasına engel olmamıştı. Zaten Umut’un sessizliği ve dalgınlığı takım içinde büyük alay konusuydu. Şimdi hepten şamar oğlanı olacaktı. Bunu da hak ediyordu.

Herkes doğduğu andan itibaren mezarını kendi elleriyle kazardı.

Seçtiğiniz yol, ettiğiniz bir çift kelime ve tutamadığınız her söz adım adım sizi o kara çukura yaklaştırırdı.

Umut yoktu. Ulaş ise en iyi gününde bile Umut’un yarısı kadar çevikti. Bu gerçekler Agah’a seçme şansı bırakmıyordu. Takımın öfkesinin, koçun otoritesinin ve Ulaş’ın hislerinin burada söz hakkı yoktu.

Kazanmak zorundaydı. İçindeki göl ona dair kalan her şeyi yutmadan Agah kazanmalıydı. Oğlan en parlak olduğu bu anda bile kendini yok oluyormuş gibi hissetmesine engel olamıyordu. Göğsü onu yere devirmek isteyen bir darbeyle sıkıştı.

Bir şey yapmak zorundaydı. Gölün onu en dibine çekmesine karşı koymak zorundaydı. Dişlerini sıktı.

Nefes al. Sadece bir nefes daha. Hadi. Evet, Agah’ın koşması gerekiyordu.

Geçen sene yarı finalde sakatladığı ve iyileşmesi için aylarca uğraştığı dizi, oğlanın ona olan pervasız ihtiyacını sezmiş gibi sızlayıverdi.

Risk çok büyüktü. Ancak ödül de çok büyüktü.

Zaferle başlayan ve zaferle biten bir sezon ihtimali bile ağız sulandırıcıydı. Oysa Agah hazırlık maçında sakatlanırsa tüm bir sezonu tehlikeye atardı. Bir de milli takım şansını bir sene daha kaybedeceği gerçeği vardı ki o en kötüsüydü. Yine de…

Agah kendi koşmak zorundaydı.

Koç tam olarak aksini yapmasını ve topu Ulaş’a vermesini söylesede, kazanmak risk almaya gönüllü olmak demekti. İnsanın seçim yapmadığı her an, kader ipleri eline alır ve sizi kendi istediği yöne savururdu. Sadece korkaklar hayatını bir rüzgarın ya da bir gölün insafına bırakacak kadar aciz olurdu.

Zafer ihtimali Agah’ın boğazını kana kana içmek istediği bir su gibi yaktı. O yüzden uğruna bir sezonu harcayacağı bahsiyle sahaya çıktığında, Angora Üniversite’nin en eski sakini olan Ölüm bile dönüp oğlana gülümsedi.

Agah bulanıklaşan gözlerine rağmen çenesini sıktı ve karşı takımın yaklaşan savunmasına baktı. Eti Lions’ın defansı birer devler geçidiydi ve her biri oğlanın kemiklerini kırmaya hazırdı. Ancak kazanmayı o kadar çok istiyordu ki, korkusu hissedebileceği bir mesafe bile değildi. Oğlan uyuşan bedeniyle pozisyon aldı ve gür sesiyle takıma bağırdı.

“Yerleş!”

Sesinin yankısı hızlanan yağmura karışırken herkes yerine geçti ve sahaya buz gibi bir suskunluk çöktü.

“İn.”

Agah boşluğu görebiliyordu. Oradan sıyrılabileceğini biliyordu. Ulaş’ın ağırlaşan beklentisini hissedebiliyordu ancak umrunda bile değildi. Tüm yaz bu anı hayal etmişti ve şimdi galibiyet sadece beş yard uzağından ona bakıyordu.

Top onundu. Zafer onundu.

Agah; “Set. Hut.”diye gürledi ve aynı anda bir çok şey oldu.

Önce, orada olmaması gereken bir karatavuk gaklayarak tepelerinden uçtu. Uğursuz bir el üst üste deklanşöre bastı.

Çağrıldığını hisseden ölüm meraklı bir açlıkla stada yaklaştı ve top hızla savruldu.

Elbette bunca hareket içerisinde Agah’ın tek gördüğü devlerin arasındaki o küçücük boşluktu. Top oğlanın avucuna oturduğunda blöfüne hazırdı. Topu Ulaş’ın bekleyen ellerine bırakırmış gibi yaptı ve dönüp fırladı. Kuş, defans, uğursuz el, ölüm ve oyun kurucu aynı anda harekete geçti. Oğlanın kandırmacası kısmen işe yaramış olacak ki boşluk hala oradaydı.

Agah kendi soluğunu bile gerisinde bırakacak kadar hızlandı. Yüz yirmi kiloluk savunma oyuncusunun onu ezmeyi uman parmaklarından güçlükle de olsa sıyrıldı. Bacaklarına yapışmaya çalışan bir başka oyuncunun üstünden atladı. Adrenalin, ter ve hırsla dolup taşan bir fırtına gibi koştu.

Oyun kurucu, deklanşör ve ölüm aynı anda zafere uzandığında kararan gök, bu galibiyetlere karşı coşkuyla kükredi.

Yorumlar

0/2000