Bölüm 9: Beau

Orman, gecenin tekinsiz örtüsüyle kuşanmıştı. Birlikte ilerleyen yoldaşların aynı anda attıkları adımları ise Yürüyen Kadın’ın ayak sesleri kadar hafifti. Beau Gizliman’ın akşamlarına musallat olan kalın sisin çevrelediği kadim ağaçların arasından geçerken aklını önündeki vazifeye odaklamaya çalışsa da her defasında başarısız oluyordu. Kalbinin pusulasının artık tek bir rotası vardı ve surların ardındaki bir kadından başka yöne gitmeyi nafile görüyordu. Çünkü Dante’nin sadece efsunlu bir düşüncesi bile Beau’nun özlem dolu yüreğinin dümenini bozuyordu.. Birbirlerine henüz yeni kavuşmuşlarken bu denli uzak olmak Beau’ya ağır geliyordu. Dante’nin kulaklarına fısıldamak istediği binlerce hasret dolu söz varken hem de. Ancak Beau bir ozan değildi ve toy dili de Dante’nin hak ettiği tüm o muhteşem sözlere yetmeyecek kadar körpeydi. Mesela Dante, Beau’nun var oluşuna anlam katan kişi olduğunu biliyor muydu? Bu hayatta istediği tek şey olduğunu ve artık tüm kalbinin sadece onun için attığını gözlerinden görebiliyor muydu? Beau bunları ona söylemeliydi. Artık onun için yaşadığını Dante’nin de bilmesi gerekiyordu. Dünyasında anlamı olan tek şeyin kızın kıymetli varlığı olduğunu ona kanıtlamalıydı. Kızın vahşi bakışları gözünün önüne gelirken Beau istemsizce gülümsedi. Belki sözleri yetersizdi ancak Beau vakti varken onu daha çok öpmeliydi. Bir adım arkasında elleri bağlı yürüyen Aspen tökezleyerek sırtına çarptığında Beau’nun kalbinde sakladığı sisli çayır, yerini karanlık gecenin çevrelediği ormana bıraktı. Beau omuzunun üstünden oğlana ters bir bakış attı. “Ne var? Ayaklarımı bağlamasaydınız topal bir geyik gibi yürümezdim,” diye homurdandı Aspen. Elbette oğlan tümüyle haksız sayılmazdı ve zaten Beau da bu durumdan hoşnut değildi. Yola çıkacakları ve Aspen’in de onlarla geleceği kesinleştiğinde ilk karar verilen şey oğlanın bağlanması olmuştu. Beau karşı çıkmıştı çıkmasına ancak sözünün bu insanlar için bir hükmü yoktu. Erzak çalacakları Hiç köyüne yaklaşırlarken Aspen’in geride bırakılmayacak kadar önemli olduğuna karar verilmiş olsa da kaçması ihtimalini kimse göze almak istememişti. Yakut Hara, Aspen’in rehine olmadığını söylemişti ancak belli ki bu tatlı sözler sadece onları kontrol altında tutmak içindi. Beau’nun çenesi hayal kırıklığı ile kasıldı. Elinde ceviz ağacından yapılma yayı ve her ihtimale karşı gerilmiş olan okuyla yürürken yanında olan adamların hepsi gözüne daha bir yabancı görünüverdi. Beau onları takip eden adımlarını yavaşlattı ve Aspen’e yakın kalmayı seçti. Birkaç nefes sonra Yureken sık sık yaptığı gibi söylenmeye başlamıştı bile. “Diğer taraftan girmemiz daha kolay olurdu.” Her daim ekşittiği suratında hiçbir zaman hoş bir ifade olmazdı. Şimdi de tüm imasını tiksintisini belli eden çarpılmış suretinden anlamak mümkündü. Aspen kendini savunmak zorunda kaldı ve “Sana söyledim, öbür taraftan girersen doğruca askerlerin avucuna düşersin. Doğu tarafının gözcüleri daha fazla. Burası kayalık olduğu için neredeyse kimse olmuyor. Ama ben suratsız bir köylü olmadığım için ne bilirim, değil mi?” diye itiraz etti. Beau anında gerildi. Tehlikenin yaklaştığını anlamak artık onun için bir tür sezgiye dönmüştü. Öyle de oldu, Beau’nun adını bilmediği bir İsimsiz aniden durdu ve onlara dönerek yere tükürdü. Adamın geniş bir göğsü ve sakallarla kaplı tehditkâr bir çehresi vardı. Aspen’e doğru iki adım yaklaşırken Beau, kendini çıkacak kavgaya hazırlayarak pozisyon aldı. İsimsiz nefret dolu bir sesle güldü. “Ben o dilini koparmadan önce kapa çeneni ve karnını doyuran insanlara minnet duy saray faresi.” Beau’ya da gözdağı veren bir bakış atmayı ihmal etmedi. Ancak Beau gözlerini kaçırmadı ve “Onun için buradayız, değil mi? Size yardımcı oluyoruz. Siz gerekli erzakları alabilin ve rahat uyuyun diye. Değil mi Yureken?” diye sordu sert bir sesle. Yureken burnunun ucunu kaşıyarak keyifsizce aralarına girdi. “Elbette.” Ardından Yureken İsimsiz’i göğsünden ittirerek herkese yola devam etmelerini işaret etti. Beau gözlerini kısarak ilerlerken içine bir tür kasvet çöküvermişti. İşte bir sorunları da buydu. Kış yaklaşırken erzakların yetersizliği Sığınak’ta en çok konuşulan konuydu. Yıllardır yeterince verimli bir yaz geçirememişlerdi ve şimdi doyurmaları gereken boğazlaro-ı artmıştı. Bunun karşılığında istedikleri şeyler ise bir türlü bitmek bilmiyordu. Önce Dante, ardından da Lunu onlar için çalışmak zorunda kalmıştı. Şimdi Beau askerleri, Aspen ise haritalarıydı ve Beau bu işin sonunu kestiremiyordu. Bu insanların arasında kendileri için bir gelecek yaratmaya çalışsa da sürekli duvarlarla tosluyordu. Ayrıca Beau, Yureken’den de hiç hoşlanmıyordu. Bunun sebebi sadece Lunu’ya ve Aspen’e davranışları da değildi. Adam her gün sarhoş geziyor ve kaba saba tavırlarla herkesin moralini bozuyordu. Beau bu tarz bir liderliğin başarılı olabileceğine inanmıyordu. Yine de aralarında çıkacak bir kavgayı ayırabilecek yetkideki tek kişi de oydu. Nedendir bilinmez İsimsizler bu savaşçı adama çok saygı duyuyordu. Yakut Hara bile çoğunlukla onun isteklerini ikiletmiyor, sözlerine iltimas gösteriyordu. “Beni buna sürüklemelerine izin verdiğine inanamıyorum,” diye sitemle fısıldadı Aspen. Beau’nun tam bir adım arkasından ilerliyordu ve sesi alevlenmeyi bekleyen bir öfkeyle doluydu. Beau da aynı şekilde fısıldayarak oğlana karşılık verdi. “Bana fikrimi sorduklarını mı zannediyorsun? Belki fark etmedin ama biz sadece iki kişiyiz. Seni hâlâ hayatta tutmalarını sağlamamız bile bir mucize.” “Evet. Sadece kendi halkımı soyarken onlara yol göstermem için. Ayrıca o mucizenin adı Dante,” dedi Aspen. Dante’den bahsederken yine Beau’yu çıldırtan bir hayranlıkla konuşmuştu. Aspen’e omzunun üzerinden ters bir bakış attı. “Bunu bilmediğimi mi sanıyorsun?” “Ah, bildiğine eminim dostum. Ben yanınızda ölürken onu öptüğünü gördüm,” diye belirtti Aspen sinirle. Beau’nun içi o anın muhteşemliğini hatırlayarak ısındı. Oğlanın içten içe kıskandığını iyi bilen Beau onu daha da sinir edecek bir gülümseme takındı. Toy bir yeniyetme gibi böbürlenmek istemiyordu ama Aspen artık önüne bakmalıydı. Dante onundu ve Aspen bunu unutmasa iyi olurdu. “O zaman onun fedakârlığına uygun davran ve işleri zorlaştırma. Şu erzakları alıp buradan defolup gidelim. Artık Lunu’yu götürdükleri tünele gitmek istiyorum.” O malum sabah Lunu söz verdiği gibi dönmeyince ve kimse de bu yokluğu umursamayınca, Beau hemen bir keşif gezisi için hazırlanmaya başlamıştı. Yola çıkacağını söylemek için nezaket icabı Yakut Hara ile konuşmaya gittiğinde ise bu çok acil erzak görevine katılması zorunlu tutulmuştu. Beau aralarındaki en iyi okçulardan biriydi ve belli ki her an İsimsizler’e minnetini göstermesi bekleniyordu. Lunu’ya ne olduğu ise şimdilik beklemek zorunda kalmıştı. Arkadaşının bu denli hor görülerek harcanması Beau’yu içten içe çıldırtıyor olsa da Dante’nin özverisine uygun davranmak zorundaydı ve onlara burada bir yer açmalarını sağlamak için elinden geleni de yapacaktı. “Yani muhtemelen onu öldürüp bir hendeğe atmış olduklarının farkındasın, değil mi?” dedi Aspen. Oğlanın düşüncesini bu kadar kolay söylemesi Beau’yu sinirlendirdi. Evet, oğlan yaşadığı ihanet yüzünden iyi bir noktada değildi ama bu da ağzından çıkan her korkunç sözü affettirmezdi. “Kes sesini sadece karamsarlık ediyorsun,” diye tersledi onu Beau. Bir kere böyle bir şeye inanmayı reddediyordu. Lunu tehlikede olduğunu düşünse kendini asla riske atmazdı. Besbelli içerde bir şeyler ters gitmişti. Yine de bu en kötüsünü dillendirebilecekleri anlamına gelmezdi. Aspen de buna gerçekten inanıyor olamazdı. Hayır, sadece huysuz bir çocuk gibi herkesin canını sıkmaya çalışıyordu o kadar. Beau ardında yürüyen oğlana çelme attı. Tökezleyen Aspen ona bir küfür mırıldandı ve Beau’yu sırtından sertçe ittirdi. “Bu insanların medeniyetten ne kadar uzak yaşadığını fark ettin mi? Hayvan kemikleri giyiyorlar,” dedi Gizlerin ölü prensi pürüzlü bir sesle. Aslında haksız sayılmazdı. Beau da İsimsizler’in yıllardır büyük bir topluluk olma çabalarına rağmen hâlâ birçok alanda geri kaldıklarının epeyce bir farkındaydı. Bir topluluğu bağlayan geleneklerden yoksunlardı. Yuvalarını ağaçların tepesine kursalar da doğadan kopuk ve onun nimetlerinden bihaberlerdi. Beau’nun Ark’ta çiftçilik yaparken kullandığı gibi toprağı işleyebilecekleri işe yarar aletleri de yoktu. Beau onların bu eksikliklerinin öfkelerinin temel sebebi olduğunu düşünüyordu. Yine de artık bu yola girmişlerdi ve geri dönmek gibi bir seçenekleri yoktu. O yüzden Aspen’in kuruntularını umursamadı ve oğlanın çenesini hemen kapatacağını bildiği o sihirli cümleyi söylemeyi seçti. “Evet ama insanları kurban etmediklerine göre şimdilik güvende olduğumuzu düşünüyorum.” Aspen yolun kalanında ayağına takılan köklere küfretmek dışında bir daha hiç konuşmadı. Epeyce vakitlerini alan, ısırgan böceklerinin vızır vızır kaynadığı ve gergin topluluğun ağzını açmadığı yolculukları kayalıkların üzerindeki küçük bir tepeye kurulmuş köyün eteklerine vardıklarında tamamlandı. Köye ulaşmaları için aşmaları gereken kayalar birbiri üstüne yığılmış eğimli bir duvar gibiydi ve dik tepeyi aşmak epeyce zor görünüyordu. Yureken askerlerine etrafı hilal şeklinde sarmalarını işaret ettiğinde Beau da kendi yerini alarak yokuştan tırmanmaya başladı. Çetin kayalık çetrefilli, dar bir engeldi. Yine de birbirlerini teşvik eden adımlarla yarı tırmanarak yarı yürüyerek hedeflerine ulaşmaları uzun sürmedi. Vardıklarında ise eh, Beau ay ışığı altındaki açık araziden gözünü ayıramadı. Görünürde güvenli gözüken bu taşrada kimsecikler yaşamıyor gibi ezelden kalma bir huşu hakimdi. Etrafta bir tane bile asker bulunmaması Beau’nun ömrünü saran ordu korkusundan dolayı ona pek bir olanaksız gelmiş olsa da Aspen sözlerinde haklı çıkmıştı. Belki de bu diyarda barış içinde yaşamak mümkündü. Varını yoğunu sakınmadan öylece korkusuz bir hayat süren bu insanların huzurlu varlığı imrenilmeyecek gibi değildi. Otlarla çevrili köy, ancak yaban hayvanlarını tutacak gelişigüzel sıralanmış çitler dışında engelsiz bir biçimde önlerinde dümdüz uzanıyordu. Sazlık çatılı evler nispeten uzaklarında kalıyor, yakınlarında ise çoğunlukla ahır olarak kullanıldığı belli olan derme çatma birkaç kulübe bulunuyordu. Bu manzarayı gündüz gözüyle görmüş olsa kalbini özlemle sızlatacak kadar tanıdık bir tablo olabilirdi. Beau’nun içi büyüdüğü, çalıştığı, oyunlar oynayıp annesiyle yaşadığı köyünü hatırlayarak titredi. Anıları başka bir adamın bambaşka hayatından ona kalan eski bir hikâye gibiydi. Yureken hedefleri olan ambarı işaret ettiğinde Beau sadece başını salladı. Evlerden epey uzaktaki bu binadan alacaklarını alıp gitmeleri beklediğinden daha kolay olacak gibi duruyordu ve bu içini bir hayli rahatlatmıştı. Beau hırsızlık yapma fikrinden nefret ediyordu ama İsimsizler’in bu erzaklara daha çok ihtiyacı olduğunu düşünerek kendini teselli etti. Sonuçta Başkent’in telafi edemeyeceği kadar bir malzeme almayacaklardı. Yine de köyün ambarına doğru yürüdükleri sırada tüm vücudu gerilen Beau nefesini tuttu. Köyün onları işiteceğinden korkarak ilerlerken beşer kulaç arayla dizilmiş onlarca İsimsiz de daha önce zamanlaması çalışılmış bir hızda ilerliyordu. Ancak besbelli bu gece talih onlardan yana değildi. Melodik bir ıslık sesi geldiğinde Beau başını hızla kaldırdı ve etrafa bakındı. Issız köyde yaprak bile kımıldamıyorken yoktan var olan bu ses canını sıkmıştı. Bir nağme tutturan ıslık birden kesildi ancak ardından ağır ağır söylenen bir ezgi duyuldu. Beau olduğu yerde donakaldı. Göğsü endişeyle inip kalktı. İsimsizler’in hiçbiri de kımıldamaya cesaret edemiyordu. Bu vakitsiz gezinen yabancının varlığı tüm vazifelerine gölge düşürmüştü. Ama işte oradaydı. Ardı karanlık melun bir varlık görmeyi bile tercih eden Beau’nun gözleri hakikat karşısında açıldı. Yaşlıca, tıknaz bir kadın keyifli bir türkü mırıldanarak köşeyi döndüğünde karşısına şöyle bir baktı ve onlarca İsimsiz milisi görmesiyle çatlak sesi aniden kesiliverdi. Dişsiz ağzı bir açılıp bir kapandı ancak sesi soluğu çıkmadı. Esmer teninde, kambur sırtında ve yüzünü saran derin çizgilerde yılların geride bıraktığı ince bir neşesinin kayıp izleri vardı. Oysa kadının şimdi, muhtemelen sabah için hazırladığı hamur parçalarını dizdiği, neredeyse kendi kadar bir tepsiyi tutan elleri titremeye başladı. Tepsi zangır zangır sallanırken kadın sulanan gözlerini kırpıştırarak sadece onlara bakıyordu. Beau kadını biraz olsun sakinleştirmeyi umarak okunu yavaşça aşağı indirdi. Belki ona zarar verme niyetleri olmadığını anlarsa kadının iş birliği yapmasını sağlayabileceklerini düşünüyordu. Beau konuşmak için ağzını açtığında bir kelime bile söyleyemeden aynı anda fırlayan üç ok kadının kahverengi elbiseli göğsüne saplandı. Ancak Beau’nun ne gördüğünü idrak edebilmesi birkaç saniye sürdü. Kadın da aynı derece şaşkın görünerek ağzını açıp kapadı ve “Kaç!” diye inledi. Sonra da elindeki tepsiyle birlikte yere yuvarlandı. Hamurlar çamurlaşmış toprağa dökülürken Beau ambarın köşesine sıkıca tutunmuş küçük elleri gördü. Kadının arkasına saklanmış bir oğlandı bu. Oğlan olanca gücüyle çığlık atmaya başladığında Beau’nun tüyleri ürperdi. Boğazına bir taş oturmuş gibiydi. Boş gözleri Yureken’e döndü ve İsimsiz adamın bakışlarındaki kararlığı gördüğünde içine uğursuz bir dehşet yayıldı. Beau hemen öne atılarak oğlanı yakalamak için bir hamle yaptı. Oysa çocuğun arkasından yaklaşan İsimsiz ondan daha hızlıydı. İsimsiz, oğlanı havaya kaldırdı ve ızdırap verecek kadar küçük bir çıt sesinden sonra çığlık kesildi. Beau’nun etrafındaki dünya süratle dönmeye başladı. Küçük beden yere düşerken rüzgâr uğuldayan kulaklarına açılan kapıların ve endişeli konuşmaların sesini taşıdı. Kalabalığın arasında kendine ilk gelen Aspen oldu. “Ne yaptın sen! Ne yaptın aşağılık pislik!” diye haykırarak Yureken’in üzerine atıldığında Beau’nun boş bakışları ona döndü. Bir çocuk ölmüştü. Ancak bunun düşüncesi bile Beau’ya olanaksız geliyordu. Çocuklar öylece ölüp gitmezdi. Onun dünyasında çocuklar öldürülmezdi. Aspen iki İsimsiz tarafından yere serilirken köyden gelen konuşmalar bağırışlara döndü ve ayak sesleri koşar adımlarla onlara doğru yaklaşmaya başladı. Yureken yere tükürdü ve elini kaldırdı. “Kimse bu köyden çıkmayacak. Hepsini öldürün.” Hayır. Çocuklar ölmemeliydi. Bugün burada başka hiç kimse ölmemeliydi. Yureken kolunu indirdiğinde İsimsizler anında etrafa saldırmaya başladı. Bir tanesi eski bir meşaleyi aldı ve köye yakın olan bir saman yığınına fırlattı. Alevler yaklaşan kalabalıkla aralarında yükselirken Beau en yakınındaki İsimsiz’i belinden yakaladı ve durdurmaya çalışarak kollarının arasında tuttu. Beau Yureken’e bağırdı ve “Sadece erzakları alacaktık! Kes şunu! Onlara hemen durmalarını söyle!” diye haykırdı. Tuttuğu adam Beau’nun suratına dirseğini geçirip uzaklaşırken Beau kanayan burnunu koluna sildi ve her yakasına yapıştığı kişiyi sarsıp kendine getirmeye çalıştı. Bir felaket yarattıklarını görmüyorlar mıydı? Bu bir savaş değildi. Hızlı bir tekme savurup İsimsiz bir oğlanın kılıcını düşürmesini sağladı. Adı Mora’ydı ve Beau’nun, İsimsizler’le ilk idmanından sonra oğlan onunla yemeğini paylaşmıştı. Ondan sonra her akşam birlikte yemek yemişlerdi. Fakat Mora sonraki hamlesini yapamadan yerden bir hançer kaptı ve onu ardında bırakıp koşarak alevleri geçti. Yureken öne atıldı ve Beau’nun yüzünü avuçlarının arasına aldı. Beau onu ittirse de hâlâ şokta olan bedenini adamın tutuşundan kurtaramadı. Ekşi nefesindeki boğucu alkol kokusu Beau’nun yüzüne bir dalga gibi çarpıyordu. “Bizi gördüler Beau. Gizlere haber ulaştırmalarını göze alamayız. Çok riskli olur. Şimdi kaldır okunu ve gerçek bir asker ol,” diye ağır ağır konuştu. Beau’nun yüzünü avuçlayan elleri şimdi de cesaret vermek ister gibi kollarını sıkıyordu. Bu kadardı. Kalk ve emre uy. Git ve sen de çocukları öldür. Tıpkı burada yaşayan herkes gibi. Beau’nun içinde hiç tatmadığı kadar güçlü bir nefret yükseldi. “En başından beri planın bu muydu?” En başından beri kandırılıyor muydum? “Bir önemi yok. Zaten en geç birkaç haftaya hepsi ölecek. Hızlı bir ölüm,bazen merhamettir.” Zalim, iğrenç hayvanlar! Ancak Beau daha fazla dinlemedi ve doğruca Yureken’in üzerine atıldı. Altına aldığı adamı art arda attığı yumruklarıyla yere seriverdiğinde dizginlenemez şiddet isteği etinden ve kemiğinden taşıyordu. Yureken’in kanı, ellerini ıslatırken bir öfke çığlığı attı. Kurtaramadığı herkes için alet edildiği her şey için haykırdı. Ama en çok da ağzını açmaya korkan o kadın ve çığlığı kesilen o çocuk için bağırdı. Göğsü bir ateşle yanarken uzaktan onlara doğru koşan bir İsimsiz küfürler savurarak Beau’yu durdurmak için hançerini fırlattı. Hedefini bulan bıçak Beau’nun kaslarını yırtarak omzuna saplandı ancak Beau darbe dışında hiçbir şey hissetmedi. Altında kanlar içinde baygın yatan Yureken’e tiksintiyle bakan gözleri yavaşça İsimsiz’e döndü. Beau, Yureken’in üstünden kalktı ve gözlerini karşısındaki adamdan ayırmadan hançeri omzundan çıkardı. İçinde bir şeyler uyuşmuştu. Hissizleşmiş bedeninin kontrolü çok daha ilkel bir tarafının hakimiyetine geçmiş gibiydi. Önünde duran İsimsiz’e tiksintiyle baktı ve kendi kanıyla ıslanan bıçağı şimdi hiç cesur görünmeyen oğlana doğru savurdu. Rakibi güç olarak Beau’ya denk değildi. Dövüş sadece üç hamle sürmüştü sürmesine ancak sanki Beau’nun içindeki hiddet daha da artıyor gibiydi. İsimsiz bir çuval gibi yere devrilirken Beau, Aspen’in bağırışını duydu. “Çöz beni!” Giz oğlan hâlâ düştüğü yerde yatıyordu. Kan içindeki ağzı ve çamur bulaşmış yüzüyle bağlarını çekiştiriyor, kurtulmaya çalışıyordu. Beau hızla Aspen’in yanına koştu ve kayarak önüne çöktü. Burada yaşanan kıyımı durdurmaları lazımdı. Ancak etraflarındaki dünya artık kasvetli bir dumanın altındaydı. İsimsizler’in yaktıkları ateş önlenemez bir yangına dönüşmüştü. Gri bulutlar içerde yaşanan azabı yutmak ister gibi etraflarını sarıyor, çığlık sesleri ise bir girdap gibi her yandan yükseliyordu. Beau çarçabuk Aspen’in iplerini kesti ve ayağa kalkmasına yardım etti. “Askerlere ulaşmalıyız,” dedi Aspen. Dehşete düşmüş gibiydi. Elleri titriyor, gözleri yaşanan yıkımı takip etmeye çalışarak fıldır fıldır dönüyordu. Beau sadece “Yolu göster,” diyebildi. Bu karmaşayı durduracaksa Gizlerle bile anlaşmaya razıydı. Gözünün önünde bir köyün yok olmasına izin veremezdi. İşin ucunda mahkûmiyet olsa da Beau alet edildiği bu yıkımı durdurmayı denemek zorundaydı. Gelgelelim yön bulmak artık neredeyse imkânsız bir işti. Boğucu dumanların arasında savrularak ilerlemeyi deneseler de birbirine çarpan bedenler yahut yoldaki cesetler önlerini kesiyordu. Kişneyen bir at tam önlerinde şaha kalktığında az daha onları ezecekti. Aspen, Beau’yu yükselmiş atın nallarının tam önündeyken yakaladı ve kafasına çarpmadan bir saniye evvel kenara çekiverdi. Beau oğlana teşekkür edemeden kaçmaya çalışan bir ailenin ittirmesiyle hep birlikte yere devrildiler ve çamurlu zemine düştüler. Beau bir dizinin üstüne kalktı ve yanına savrulan genç kızın ayağa kalkmasına yardım etmek için elini uzattı. Kızın korkmuş yüzünden yaşlar akıyordu. Titreyen elleri sözsüz bir yalvarışla Beau’nun kollarına yapıştı. Belki de önce kızı ve ailesini güvenli bir yere götürmelilerdi. Evet, belki de köyü hızla tahliye edebilirlerdi. Ancak kız birden Beau’nun üzerine savruldu ve başını omzuna gömdü. Beau soluğu kesilen kızın saçlarının arasından baktığında, sırtından çıkan okları gördü. Kollarının arasında can veren Hiç kız ellerinden kayarken başka bir ok vızıldayarak Beau’nun başının hemen yanından geçti. Hedef oydu. Birileri onu öldürmeye çalışıyordu. Besbelli İsimsizler Yureken’e yaptıklarını görmüştü. Beau süratle koştu ve bir at arabasının arkasına takla atarak yuvarlandı. Sırtını ahşaba dayayarak soluklandığı sırada peş peşe atılan oklar arabanın arkasını vurdu. Beau plana sadık kalmaya çalışarak etrafına bakındı ama Aspen’i hiçbir yerde göremiyordu. Yureken’e saldırırken yayını da kaybetmişti. Şimdi kanlı hançerinden başka bir silahı yoktu. Başka bir sokağa doğru koşarak bir eve sırtını verdi. Çığlıklar ona İsimsizler’in çoktan köyü ele geçirdiğini fısıldıyordu ancak Beau bu gerçeği kabul etmek istemiyordu. Onları kurtarmayı denemek zorundaydı. Bu insanları kaderine terk edemezdi. O yüzden elinden gelen tek şeyi yaptı ve doğruca karmaşanın ortasına daldı. Dumanların arasından önüne çıkan ilk İsimsiz’i kolayca hakladı. Döndü, eğildi ve hançerini bir başkasına savurdu. Hançer adamın göğüs kafesine saplanıp yere serilmesine sebep olurken Beau artık tamamen silahsız kalmıştı. Ama bunun bir önemi yoktu. Üzerlerine çöken ölüm hepsini yutacak bir canavardı ve İsimsizler de bundan kaçamayacaktı. Beau burada, cehenneme dönen bu zavallı köyde ölecekse bile yanında o katillerden birkaçını da götürdüğünden emin olacaktı. Öfke ve hiddete boyun eğerken o ilk felaketin şokuyla uyuşan yarası artık acı verecek kadar hissedilir olmuştu. “Hain!” Arkasından yükselen bu sesin kaynağına dönen Beau etrafının birkaç İsimsiz tarafından sarıldığını gördü. İçlerinden biri de Mora’ydı. Göz göze geldiği her biri ona hain diye seslenirken vahşi sesleri geceden daha karanlık bir tona bürünmüştü. Kanla kaplı yüzlerini görmek Beau’nun içindeki nefreti harladı. Tanıdığını düşündüğü kimseler hiç gerçek olmamıştı. Uğursuz, hor görülmüş ve sevilmeyen bu mahluklar ise döktükleri kanda boğulmayı hak ediyordu. Bu dünyanın her yeri mi bok çukuruydu? Onursuzların dünyasında mazlumların hiç mi yeri yoktu? “Zalim olmaktansa hain olmayı tercih ederim! Savaş suçu işliyorsunuz!” diye hırladı. “Suç mu? Mahkeme görüyor musun?” diye sordu Mora dudak bükerek. Beau karşısındaki adamların yarattıkları mahşerden hiç de pişman olmadıklarını anlayınca öfkesi daha da kabardı.. Artık konuşmanın bir anlamı yoktu. İnsanlar konuşurdu. Bu yaratıkları bekleyen tek şey ise onun ellerinden gelecek bir yok oluştu. Birden öne atıldı ve en yakındakine saldırdı. Boğuşma çetindi. Kaburgalarına yediği tekmeler, kafasının içinde hissettiği yumruklar Beau’yu sersemletse de sayı avantajlarını kullanıp etrafını sarmalarına izin vermedi. Müthiş bir yumruk ona aklını kaybettirecek bir acı verdi ancak Beau ona savrulan baltadan kaçınmayı becerdi ve adamı belinden yakalayıp yere serdi. Sonra sıra Mora’ya geldi. Mora bağırdı ve kılıcıyla Beau’ya saldırdı ancak Beau arkadaşından çok daha çevikti. Tökezleyerek de olsa hamleden kurtuldu. Mora kılıcını geri çekemeden Beau oğlana bir yıldırım gibi darbe üstüne darbe indirdi. Beau’nun yumrukları ve öfkesi artık birleşmişti. İşi bittiğinde Mora’nın yüzü tanınmaz bir hâldeydi. Beau acıyla sızlayan omzunu tuttu ve diğerlerine döndü. Şimdi az önceki kibirli bakışları gitmiş donuk gözlerine sahici bir korku çökmüştü. Korkmakta haklılardı. Şiddet Beau’nun içinde vahşi olanı uyandıran bir çağrıydı. Havadaki tuzlu kan kokusu ve dumanın acı tadı Beau’yu kınayan her gözden sakınan bir sığınaktı. O yüzden adamların üstüne giderken intikamla dolup taşıyor, her birini mahvetmek istiyordu. Beau’nun onlara yaşattıkları, onların Hiçlere yaptıklardan çok daha merhametliydi. Beau’nun elinin üstündeki soyulmuş kemiklerde çok fazla kan vardı. Buram buram etrafı kaplayan dumanın pis kokusu Beau’nun burnuna geldiğinde koluyla yüzünü kapatmaya çalışarak ilerledi. Aspen’i bulmalıydı! Hem de hemen! Beau nefes almakta zorlanarak ve kuru kuru öksürerek nafile bir çabayla devam etmeye çalışıyordu. Oysa etrafta dövüşen çiftçiler ya da kaçışan çocuklardan başka kimse yoktu. Dehşet çığlıkları kulaklarında çınlıyor, Beau’yu durduramadığı bu yıkıma ortak ederek delirtiyordu. Önünde koşan bir grup insanın peşine takıldığında Beau çılgına dönmüş gibi kaçmaya çalışan insanların neredeyse birbirlerini çiğnediğini gördü. Bazıları yere düşüyor kendi halklarının ayaklarıyla eziliyordu. Beau bu insan bataklığının arasına sıkıştığı sırada bir grup İsimsiz yollarını kesti. En öndekiler geri dönmeye kalktılar ancak arkadakiler buna müsaade etmedi. Birçoğundan uzun olan Beau ise karşısındaki kıyımı çaresizce izlemek zorunda kalacaktı. Sonra yaşlı bir adam kalabalık gruba saldırmaya hazırlanan İsimsizler’in arkasında dikildi ve açıkta kalan kafalarına kollarına yerde bulduğu taşları atmaya başladı. Kemikleri gözükecek kadar zayıftı ve kambur bedeni bir dal kadar kırılgandı yine de kaçmak yerine elinden gelen tek şeyi yapacak kadar cesurdu. Acizliği Beau’nun yüreğini sarsmış ölümü ise gözlerini kaçırmasına sebep olmuştu. Beau bu yıkım karşısında çığlık atmak istiyordu. Duman genzini yakarken gözleri acıyla sulandı. Nefes alamıyordu.

Bunlar gerçek olamazdı. Günahkarları ve masumları yutan bu kan deryasına batmış dünyada zaman artık insafsızca durmuş gibiydi. Hava yoktu, nefes yoktu, özgürlük ve onur yoktu. Geriye sadece adi bir yıkım kalmıştı. Sonra onu gördü. Çılgınca bir çözüm arayan gözleri çaprazındaki yanan binadan kucağında bir çocuk ile çıkan Aspen’i seçtiğinde Beau derin bir nefes verdi. Aspen çocuğu kenarda sinmiş bekleyen bir kadına uzattı ve ağzına bağladığı bezi çıkararak bir şeyler söyledi. Beau ne konuştuklarını duyacak kadar yakın değildi ancak zamanın tekrar akmaya başladığını hisseden bedeni önündeki Hiçleri ittirdi ve yıkımın içindeki amacına doğru koşmaya başladı. Bir İsimsiz de onunla aynı anda Giz soylu oğlanı fark etti. Adama arkası dönük olan Aspen yaklaşan tehdide tamamen kör bir hâlde hâlâ önündeki kadına ormanı gösteriyor, gitmesini işaret ediyordu. Kadın başta tereddüt etse de sonra kucakladığı çocuğu ile ormana doğru koşmaya başladı. Beau adımlarını hızlandırdı. Boğazından avaz avaz bir savaş çığlığı çıktı ve İsimsiz kılıcını Aspen’e saplayamadan adamı belinden yakalayıp öteye savurdu. Birlikte sert bir şekilde çamurun içinde yuvarlandılar. Çarpışmanın şiddeti Beau’nun darbe almış kaburgalarını sızlatırken nefesini kesti. Yanağı yerdeki bir taşın sürtünmesiyle çizilmişti ancak kılıcı elinden fırlayıp giden adam bağırarak Beau’ya bir yumruk attığında hissettiği acı başka bir acıyı bastırdı. İsimsiz neredeyse Beau’nun iki katı kadar olan ağırlığıyla üzerine çullandı. Beau direnemedi bile. Adamın boğazını sıkan kıllı elleri bir yaban domuzunun gücündeydi. Beau adamın bileklerini tutup açmayı denese de nefesini kesen kıllı parmaklar olduğu yerde kalmaya devam etti. İsimsiz'in sakallı suratından öfkeli tükürükler saçılıyordu. “Hain!” Beau boğulduğunu hissediyordu. Hava yoktu. Nefes yoktu. Özgürlük ve onur yoktu. Sadece yıkım. Görüşü bulanıklaşırken bir kılıcın sesinin rüzgârı kestiğini duydu. Sonra kılıç doğruca adamın gövdesinden çıktı ve Beau’nun kapanmak üzere olan bakış açısına girdi. Kılıcın keskin ucundan akan bir parça kan Beau’nun yanaklarını ıslattığında hisler geri göndü. Hava ve nefes aynı anda vücudunu buldu. Ciğerleri havayla dolarken Beau çığlığı andıran bir soluk alarak öksürdü. Adamın gözleri dehşetle açılmıştı. Beau hafifleyen baskıdan yararlanıp adamı hemencecik yana devirdi. Ancak tepesinde dikilen Aspen’in işini şansa bırakmaya niyeti yoktu. Kaldırdığı kılıcını adamın kalbine bir daha sapladı. Beau çamurların arasında yattığı noktada yakıcı nefesler alarak öksürürken Aspen kılıcını arka arkaya saplamaya devam etti. Beau bir elini çamurlu yere dayadı ve hırıltılı nefesler ile ayağa kalkmaya çalıştı. Bulanık gördüğü dünyası hâlâ gri, dumanlı ve şiddet doluydu. Zorlukla gözlerini kırpıştırdı ve Aspen’in üstü başı kanlar içinde dipsiz bir kederle öylece yere baktığını fark etti. Beau oğlanın yüzündeki şaşkın çaresizliği ömrü boyunca unutamayacağını biliyordu. Aspen’in artık gevşek tuttuğu kılıcı titreyen elinden düşerken gözleri akmayan yaşlarla kıpkırmızı olmuştu. Beau hatırladığı neşeli çocuğun bu köyde halkıyla birlikte can verdiğini anlayarak usulca yanına yanaştı ve donakalan oğlanı kendine çekip sıkıca sarıldı. Bedeni titreyen Aspen’i bir süre sıkıca tuttuktan sonra kulağına “Seni arıyorlar, gitmeliyiz,” diye fısıldadı. Ama Aspen onu göğsünden ittirdi. Başını şiddetle iki yana salladı ve çılgınca etrafına bakındı. “Onları hâlâ kurtarabiliriz,” dedi burnunu çekerek. Giz oğlanın gözlerinde gördüğü kederle Beau’nun yüreği ezildi. Arkasını döndü ve gri dumanların arasından köyden kalanlara ve etrafa saçılmaya başlayan korlara baktı ama bu lanetlenmiş yerde artık kurtarılacak bir şey kalmadığını biliyordu. Çığlıklar dinmişti. Çıt bile çıkmıyordu. Bitmişti. Göğsü acı verecek kadar sıkışırken kalbi kinle doldu. Küle dönen köyün insanları artık yoktu. Beau bunları söylemek için ağzını açmaya bile fırsat bulamadan dumanın yuttuğu görünmez düşmanları haykırdı. “Oradalar, yakalayın!” Beau, Aspen’i ormana ittirdi. “Koş! Koş Aspen!” Aspen’in donuk bedeni hareketlendi ve iki oğlan peşlerinde onlarca İsimsiz ile ormana daldı. Ağaç köklerinin üstünden atlayarak ve keskin dallardan kaçınarak ivedilikle koştular. Oklar her yandan üzerlerine yağdığında ve yanlarındaki ağaçlara bir bir saplandığında Beau’nun ciğerleri kesilen soluğuyla yanmaya başladı. Avcılardan kaçan yaban domuzları gibi hızla ilerliyor olsalar da Beau, bunun kaybedilmiş bir yarış olduğunu anlamıştı. Artık gidecek, sığınacak bir yerleri yoktu, yine de devam etmek tek kurtuluştu. Sonra duymayan kulaklara bile ulaşacak kadar gürültülü bir çatırdama sesi işitildi. Ve bastıkları toprak kaymaya başladı. Altlarındaki dünya sertçe sallanırken birkaç haykırış da bunun peşinden geldi. “Sıkı tutun!” diye bağırdı Aspen. Ancak böyle bir şey mümkün değildi. İki oğlan da yerde savrulurken yakaladıkları ağaç köklerine tutunmaya çalışmaları bile nafileydi. Dünya onlar gibi değersiz bitlerin sırtında gezinmesini istemeyen bir kurt gibi silkiniyordu ve toprağın ulumasını duymak dehşet vericiydi. Beau, Ark’ın Tarım Adası’nda yaşarken nadiren de olsa depremler olurdu. Ama ömründe hiç bu denli şiddetli bir sarsıntı hissetmemiş, hiç bu denli çaresiz olduğunu fark etmemişti. Kalbi göğsünden çıkmak üzereyken karşısındaki ağacın bir kısmı parçalanarak önüne doğru devrildi. Beau hızla yana atladı ve saniyelerle ezilmekten kurtularak dalların ve taşların arasında yuvarlandı. Doğa onlara sadece kendisi izin verdiği için yaşadıklarını hatırlatırken dallar ve yapraklar tepelerinden üzerlerine yağmaya başladı. Birkaç saniye sonra ise her şey bitmişti. Oysa Beau bunun sadece bir başlangıç olduğunu kulağındaki Yürüyen Kadın’ın fısıltısından anlayabiliyordu. Hayat, anlamsızca ölümlerle heba edilmek için değildi ve toprak da artık kanla sulanmak istemiyordu. Yine de duracak vakit yoktu. “Koş, hadi!” dedi Beau, Aspen’i yanına çekerken. Aspen adımlarına ayak uydururken bağırdı. “Nereye?” “Neresi olursa, çabuk!” Ancak Yürüyen Kadın’ın bu uyarısı onlara yalnızca saniyeler kazandırmıştı. İsimsizler tekrar peşlerine düşerken Beau önüne geçen Aspen’i takip etti. Aspen dümdüz ileri gitmek yerine sola doğru dönüverdi. Beau oğlanın amacını anlayamasa da onu izlemeye devam etti. Gelgelelim yayından çıkan kin dolu bir ok Aspen’in baldırına saplandığında oğlan yalpalayarak yere yuvarlandı. Beau hızla ardına baktı ve peşlerindeki İsimsizler’in oklarının bittiğini fark etti. Yine de iki oğlanın aksine arkalarındaki kudurmuş köpeklerin kan dökmeye hazır kılıçları hâlâ bellerindeydi. “Git, devam et!” dedi Aspen devrildiği yerde inlerken. Bacağının arkasına saplanan ok epeyce içeri gömülmüştü. Bu şekilde yürümesi imkânsızdı. Beau bir anlığına tereddüt ederek önündeki ormana baktı. Aklı ona kaçması için yalvardı ancak Beau, Dante’ye bir yemin etmiş,Aspen’i koruyacağına söz vermişti. Dişlerini sıkarak hızla Aspen’e doğru koştu ve oğlanın iki kolundan tutup boynuna asılmasını sağladı. Aspen’in tüm ağırlığını sırtına yüklediğinde yaralı omzu cayır cayır yanmaya başladı. Gayesi şimdi bir nabız gibi kulaklarında atıyordu. Acısına dayanmasını sağlayan şey de sadece buydu. Aspen hiç hafif bir adam değildi ancak Beau da bundan şikâyet edemeyecek kadar panikle doluydu. “Bırak beni sadece kendini yavaşlatıyorsun,” diye tısladı Aspen. “Kapa çeneni ve yolu göster göt herif.” Beau bedeni el verdiğince hızlanırken kendini büyük bir yükün altında ezilen zavallı bir karınca gibi hissediyordu. “Çalılara doğru koş ve uçmaya hazır ol.” Karşılarında bir duvar gibi uzamış, öbek öbek çalılara bakan Beau oğlanın sözleri karşısında tereddüt etti. “Bu berbat bir fikir. Sıkışıp kalacağız!” diye itiraz etmeyi denedi. Aspen’in planı gerçekten boktandı ve ölümün bundan daha az utanç verici bir sürü yolu vardı. Beau sağa manevra yapmaya hazırlanırken sırtındaki yaralı Güneş Soylu kesin bir sesle bağırdı. “Hayır, koşmaya devam et.” Oğlanın kendine güveni dediğini yaptırırken Beau çenesini sıktı ve “Kulağıma bağırıp durmayı kes!” diye oğlanı tersledi. Bacakları kasılıyor, bedeni ona artık durması için yalvarıyordu. Ancak Beau kendine bu izni veremezdi. Son bir kez daha tüm gayretini sarf edecekti ve bu iş öyle ya da böyle bitecekti. Zaten İsimsizler’in nefesini artık ensesinde hissedebiliyordu. Beau son bir gayret ile hızlandı. Kendini ve Aspen’i çalılıklara doğru tüm gücüyle fırlattı. Yüzüne çarpan yapraklar ve dikenler suratlarını çizerken zemin ayaklarının altından kayıp gitti. Beau dehşet içinde haykırdı. İki oğlan doğruca altlarındaki akıntılı nehre yuvarlanırlarken Beau su yutmadan hemen önce Aspen’e ağza alınmayacak küfürler savurmayı başardı. Keskin bir acıyla çaptıkları su çivi gibiydi. Çakılmanın şiddeti, Beau’nun tüm vücudunu bir kayaya vurmuş gibi sızlatırken bedeni odun gibi kasıldı. Yine de içinde dolanan heyecan henüz etkisini yitirmemişti. Beau nehirden daldığı kadar hızla çıkarken derin bir nefes aldı ve boğazına kaçan suyu hırıltılı nefesler eşliğinde tükürdü. Ağzına ve burnuna dolan tatlı su bedenini şiddetle terk ettiğinde ise etrafına bakındı. Suya atladıkları çalıların ardına gizlenmiş uçurum artık epeyce geride kalmıştı ve Beau’nun vücudu kontrol edemediği güçlü bir akıntıyla uzaklara savruluyordu. Beau az ilerde Aspen’in de başını sudan çıkardığını görerek rahat bir nefes verdi ama konuşacak kadar gücü kalmamıştı. Ay ışığı altındaki nehir onları içinden atmak ister gibi hızla tek bir yöne doğru sürüklüyordu. Anlaşılan Gizliman’ın vahşi doğasında zalim insanların varlığına karşı bir tahammül kalmamıştı. Beau yakınlarından geçen büyük bir kütüğe sıkıca tutundu ve ona doğru kulaç atmayı deneyen Aspen’e elini uzattı. Aspen, Beau’nun bileğine sıkıca yapışıp kendini kütüğün üstüne doğru yukarı çekti. Eh, en azından boğulmayacaklardı. Ama Beau, Gizliman’ın ve içinde yaşayan zırdeli insanların onları öldürmek için başka bir yol bulacağından oldukça emindi. “Bak, doğru hatırladığımı biliyordum,” dedi Aspen hızla soluklanırken. Nefesi hâlâ kesik kesikti. Beau dehşetle oğlana döndü. “Yolu bildiğini sanıyordum!” dedi öfkeyle. Şu anda aptal bir çalılıkta sıkışmış ve İsimsizler’in onları avlamasını bekliyor olabilirlerdi! “Yol hakkında genel bir fikrim vardı diyelim,” diye yanıtladı Aspen bıkkınca. Bu Beau’ya oğlanın sanki tekrar tekrar yapmak zorunda kaldığı bir konuşmanın devamı gibi hissettirmişti. Tutundukları dal onları nehir boyu götürürken bir süre sadece nefes almaya odaklandılar ve öylece durdular. Gecenin karanığıkoyu bir griye dönüyor, yaklaşan sabahı hayatta kalanlara vadediyordu. Buradan yaşlı yıldızlara bakınca yarının bir umudu var gibiydi. Acaba dün gece sıcak yataklarına yatan Hiç köylüler de böyle düşünmüş müydü? Bir anlık zafer sarhoşluğunun etkisi hızla geçtiğinde iki yorgun bedene aynı anda bir kasvet çöktü. Anılar karanlık hisleri de beraberinde getirmişti. “Herkesi öldürdüler,” dedi Aspen güçsüz bir sesle. “Fark ettim,” diye karşılık verdi Beau da oğlanınkine denk bir yenilgiyle. Yaşananları engelleyememenin mağlubiyeti utanca dönerken kendinden tiksiniyordu. Elinden bir şey gelmeliydi. Daha fazlasını yapmalı, onları durdurmanın bir yolunu bulmalıydı. Lunu İsimsizler’e güvenemeyeceklerini düşünmüştü. Onu defalarca uyarmıştı. Ancak Beau buna inanmak istememiş, önündeki gerçeği görmeyi reddetmişti. Hayır, o onlara asla sahip olamayacakları yuvayı elde etme fikriyle kafayı bozmuştu. Beau bugün de kaybetmişti ve ömrünün zaferden çok yenilgiye gebe olmasından bıkmaya başlıyordu. “Peki ne bok yiyeceğiz?” diye sordu Aspen. Beau’nun aklına gelen tek bir çözümü vardı ve bunun oğlanın hiç hoşuna gitmeyeceğine de bir hayli emindi. Yine de devam etmelerinin tek yolu da buydu. “Şimdi sen bizi Başkent’e sokacaksın,” dedi Beau kararlılıkla. Aspen inanamayarak ona döndü; “Daha yeni ölümden kurtulduk, tehlikeye koşmaya biraz ara ver.” “Vakit yok. Silahsız Hiç köylülerine bunu yapan insanlar ortalıkta geziyor. Bize kendi ordumuz lazım,” dedi Beau sert bir sesle. İçine dolan kin boğucuydu. Vücudunda geziyor, damarlarını öfkeyle titretiyordu. Evet, Beau pes etmeyecekti. “Başkent’te ölü olduğumu unutuyorsun. Artık hiçbir Giz bize yardım etmez,” diye cevapladı Aspen. Beau’nun fikrini hemen silip atmıştı. Ama oğlanın hesaba katmadığı bir şey vardı. Bazen umut sadece kapatıldığı bir kafeste özgür bırakılmayı beklerdi. “Gizlere ihtiyacımız yok,” dedi Beau sakince. “Gezginleri bulsak yeter.” Şimdi Aspen ona hepten aklını kaçırmış gibi bakıyordu. “Delirdin mi sen? Korsanları serbest bırakamazsın!” dedi dehşet içerisinde. Aspen haklı olsa da gerçekten anlamıyor muydu? Ellerinde kaybedecekleri bir şey kalmamıştı. Dante bir bilinmezdeydi. Lunu ise kayıptı. Ortada bir gelecek ya da sığınacak bir liman yoktu. Bundan sonra tek yapabilecekleri bir gün daha hayatta kalabilmek için mücadele etmekti. Beau da bunu yapacaktı. Pes etmeyecek ve geride kalan tek umudunu özgür bırakacaktı. “Hayır, korsanları beraber serbest bırakacağız dostum.”

Yorumlar

0/2000