Bölüm 8: Hodbin

Bir vakitler Gezgin Şehir’in sokaklarında çalımla gezinen ve hiçbir dostu olmayan bir Ayakçı vardı. Bu Ayakçı, hem yüz kardeşin arasından en bencili hem de kendisini eşsiz gören tek kişiydi. E huyu böyle olanı da kim niye yanında isterdi ki zaten, değil mi? Ama Hodbin başarmıştı. Varlığına, kudretine layık yeni bir dünya bulmuş, buranın da hakkıyla bir parçası olmuştu. Bir sürü maceraya çıkacak, büyük fetihler yapacak sonra da onları kendi kalemiyle yazacaktı. Bir insan soyu için bundan daha büyük bir iftihar olabilir miydi? O zaman neden kendimi tekmelenmiş bir bok çuvalı gibi hissediyorum? Kocaman kalenin içinde, artık ona ait olan ihtişamlı odasında, bedenine göre dikilmiş işlemeli gömleğini giyerken Hodbin’in çıplak göğsünde kırk geminin ancak sebep olabileceği bir ağırlık vardı. Derin bir nefes almak için kendini zorlayarak gönülsüz parmaklarıyla gömleğin altın rengi düğmelerini iliklerken ve aynada her zaman hoşuna giden yansımasını şöyle bir süzerken hâlinden hiç de hoşnut bir adam gibi değildi. Göz altları uykusuz geçen gecelerin anısıyla morarmış, yüzü daha iyi beslenmesine rağmen solgunlaşmıştı. Karşısındaki görkemli adamın yansıması küstah bir gülümsemeyle ona baktığında Hodbin, ona karşılık vermeye yeltenmeden bezmiş bir hâlde kapıya yürüdü. Uykusuzluk tolere edilebilirdi. Henüz buraya alışamaması da normal karşılanabilirdi. Göğsündeki ağırlıktan dolayı sürekli hissettiği huysuzluksa eh, onun değil, etrafındaki insanların derdiydi. Ama en fenası bunlar değildi. Dünyada kalan tek vahada, bereketli toprakların ortasında, zenginliğin ayaklarına sarıldığı bu şatafatlı diyarda bir küçücük illet Hodbin’e musallat olmuş, parmaklarının ucundaki tüm zevk ve sefayı alıp götürmüştü. Bu marazın kaynağı burnunun ucunu sızlatan bir kokuydu. Hodbin bu kokunun sahibini düşünmemeye çalışıyordu. Fakat gündüzleri ne kadar çabalarsa çabalasın geceleri bir çift kehribar göze yeniliyordu. Ortağız Lunu. Bu cümle zihninde tekrar tekrar yankılanırken Gezgin’in içindeki bunaltı arttıkça arttı. Odasından hışımla çıktığı sırada kapıyı istemediği kadar sert çarptı, bu da zavallın menteşelerin gıcırdayarak titremesine ve kapılık vazifesinden tiksinmesine sebep oldu. Hodbin’in önünde dünya dolusu ihtimaller, zaferler uzanıyordu. O zaman neden elleriyle yüzünü ovuşturarak bunu kendine tekrar tekrar hatırlatması gerekiyordu? Oysa bugün muazzam önemli bir gündü. İlk dersine girecek ve keskin zekâsıyla kuvvetli, seçkin doğasıyla da saygın bir etki bırakarak buraya ait olduğunu her gören göze gösterecekti. Bugün muhteşem bir gün olacaktı! Gelgelelim bakışları, koridorunun açıldığı balkondan avludaki kalabalığa kaydığında bu keyifli sabahın canlı renkleri gözüne solgun, insanların çınlayan kahkahaları ise kulağına yavan geldi. Tahammülsüzce her bir neşeli surata baktı. Hepsi nasıl bu kadar aynı olmayı başarıyordu? Alelade ve bir parça da vasat. Ortağız Lunu. Siktir, siktir, siktir! Hodbin, bu muhteşem günde illetini yanında istediğini fark edince canı iyiden iyiye sıkılıverdi. Elbette bunu arzulamasının tek sebebi illetinin onu çok iyi anlaması değildi. Bir kere Lunu, tamamen profesyonel bir işgüzar olduğundan dolayı şu an yanında olması Hodbin’in epeyce bir işine gelirdi. Lunu bu yaşadıkları dünyada emsalsiz bir taştı. Belki de mutlak olan her dünyada varlığı eşsizdi. Hodbin bu zorunlu ortaklığın kıymetini keşfetmiş olduğundan dolayı Lunu’nun yanında olmasına ihtiyaç duyuyor olmalıydı. Şüphesiz ki sebebi buydu. Artık evi olan bu devasa kalenin iç balkonundan aşağıdaki avluya uzanan merdivenlere yöneldiği sırada Hodbin onu bunaltan yakasını çekiştirdi. Aslında onun için özenle dikilmiş bu ipek gömlek yıllardır teninde hissettiği en yumuşak kumaşa sahipti. Fakat Hodbin çuval giymiş bir kedi gibi içinde rahatsızca kıpırdanıp duruyordu. Taş merdivenler onu onlarca avludan en büyük olanına çıkartırken önündeki manzaraya baktı. Küçük bir çeşmenin etrafı mermer banklara yayılmış, sohbet eden insanlarla doluydu. Hepsi yumuşacık ipek kıyafetleri içinde, önlerinde çeşit çeşit meyveleriyle aydınlık günün tadını çıkarıyordu. Devasa kemerli eşikler, usta ellerle oyulmuş heykeller ve rengarenk çiçekler her yerdeydi. Pırıl pırıl sabah güneşi tepelerinde parlarken Hodbin gözlerini kıstı. İşi gücü olmayan, sadece hayatın tadını çıkarmakla mükellef bir topluluklardı. Kendilerine yükledikleri anlam öyle büyüktü ki altlarındaki insanların onlar için her şeyi yapmaya gönüllü olduklarını sanıyorlardı. Hiçlerin önlerine sunduğu ziyafetlerle, harcadıkları emeklerle ışıl ışıl bir ömür geçiriyor, tatlı sohbetlerine görkemli saraylarında gamsızca günler harcıyorlardı. Gerçekte olan ise topluma sığınak olduğunu iddia ettikleri gölgeleriydi. Gizler güneşin altında kutsanırken Hiçler o gölgelerde eziliyordu. Sahi gün aydınlıktı, değil mi? Hâlbuki Hodbin çift kişilik kuş tüyü yatağından kalkarken bugün havanın kapalı olduğuna pek bir emindi. Dün gece savaşa tutuşan gök, şimdi derdini tasasını toprağa bırakmış gibi bulutsuz ve ışıltılıyken nasıl yanıldığına kendi de şaştı kaldı. Hodbin bir ayağını öbürünün ötesine zorlukla atarak ilerlerken onu gören Gizler kibar gülümsemelerle selam verdi. Her birinin yüzü beklenti, heves ve merakla parlıyordu. Hodbin birkaç genç kızın onu baştan aşağı süzerek kıkırdadığını fark etti. Gezgin, normalde böyle bir ilgiye iştahla koşardı. Ama bugün hiç de öyle bir havada değildi. O yüzden genç kızların kirpiklerinin arasından gördüğü arzulu bakışlardan, yaşlı kızların ise meraklı sorularından kaçınarak başını önüne eğdi ve adımlarını hızlandırdı. Cansız bir gülümseme yollamak bile hiç içinden gelmemişti. Gelgelelim Lunu burada olsa gördüğü her şeye bayılırdı ve bunu bilmek canını daha çok sıkıyordu. Lunu tiril tiril elbiseli insanları aç bir zevkle izler, dev kalenin labirent gibi olan koridorlarını keşfetmek için kıpır kıpır olur ve taştan şehrin dar yollarına ise hayran kalırdı. Hodbin etrafına bir de kızın umut dolu, meraklı gözleriyle bakmayı denedi ama o, öyle bir adam değildi. Yanındaki güzellikleri fark etmek çok daha farklı bir meziyetti ve besbelli Hodbin bunu geç olmadan göremeyecek kadar uzaklara bakmayı alışkanlık edinmişti. Ne fena bir huydu bu. Yine de tepsilerle avluya yayılmış koltukların arasında yenmeyi bekleyen iri meyveleri görse Lunu’nun yüzünün alacağı şekli düşünmek pek bir kolaydı. Genişleyen gülümsemesi Hodbin’in ezberinde olan çillerini başka köşelere savurur, heyecanı Hodbin’e yeni bir şiir yazdıracak kadar ilham verirdi. Hodbin tekrar gömleğinin yakasını çekiştirdi. Madem hava güzeldi o zaman neden nefes almak bu denli zor geliyordu? Nemden mi? Huysuz adımlarla dosdoğru iki küçük avlu daha geçerek yürürken kafasını toplamayı denedi. Odaklanmak zorundaydı. Geçmişi düşünemezdi. Avluda onu selamlayan insanların mutlu yüzlerine bomboş bakamaz ya da onu beğenen kızların ilgisinden daha fazla kaçamazdı. İnsanlar şimdilik bu gizemli görünüşlü korsandan hoşlanıyor olsa da yakında neden onlara mesafeli durduğunu merak etmeye başlayacaktı. Zaten Arm da Dante de sosyalleşme konusunda epeyce tuhaf tiplerdi. Hodbin denizden gelenler üç yabani yaratık gibi damgalanmadan önce bu sahnenin kontrolünü eline almak zorundaydı. Sıkıntıyla nefes verirken yeni ortaklarını düşünmek onları bir önceki tecrübesiyle kıyaslamasına neden oldu. Ortaklıklar biter, insanlar çekip giderdi. Bu hikâyede çekip giden Hodbin’di ve bunu düşünmek artık neyi değiştirirdi? Gezginler özürlere inanmazdı. İnsanın doğası davranışlarında gizliydi. Hodbin de doğduğu gün, annesinin onu terk ettiği gün ki bencilliğiyle mühürlenmişti. Elbet huy huydu ancak oğlanın bilmediği şey de şuydu: İlletini özlemek Hodbin’in asıl laneti olmuştu. Haya bile edemeyeceği kadar uzun yıllar evvel yapılan kalenin surlarla çevrili dev kemerli kapısının altındaki gölgelikte durduğunda yapması gerekeni gayet iyi bilen Gezgin oğlanın ayakları yine de geri geri gidiyordu. “Geç kaldın,” diye homurdandı aksi bir ses. Hodbin dönüp arkadan yanaşan Tamu’nun yarısı erimiş suretini gördüğünde içinden hiç de gelmeyen bir rahatlıkla sırıttı. Oğlanın gözünün kenarında iyileşmeye yeni başlamış yuvarlak bir delik vardı ve bu da çirkin suratını iyice garip göstermişti. Yine de Tamu her zamanki gibi çok şıktı. Gizlerin sürekli giydiği gülünç sarıların içinde bile her nasılsa asil sayılırdı. Bugün beline beyaz bir kuşak dolamış, saçlarını geriye taramış, Hodbin’i bekliyordu. “Sanmıyorum. Bence sen erken geldin,” dedi Hodbin omzundaki olmayan bir tozu silkeleyerek. Yaşlı Adam’ın bira fıçısındaki talihi sağ olsun ki Hodbin dışında kariyer olarak politika seçen tek kişi Tamu olmuştu. Şans yahut kader. Bugün şanlı eğitimlerinin ilk günü başlarken Hodbin’in geleceği önüne bir harita gibi serilmiş uzanıyordu. Tamu dün akşam oldukça gönülsüz ancak pek de nazik bir biçimde ona senato binasına kadar eşlik etmeyi teklif etmişti. Ne uyanık bir hergeleydi o Giz. Hodbin onu pencereden fırlatmayı tercih edecek olsa da sadece sırıtmış ve teklifini zevkle kabul edeceğini söylemekle yetinmişti. Ancak bu rahatlık maskesi omuzlarına öyle bir ağır gelmişti ki! Tamu Lunu’yu öldürmeye kalkmıştı. Onun illetini! Eh, Hodbin’in kin tutmak konusunda nadir görülen bir meziyeti olduğundan habersizdi. Ayrıca biri ona ya da onun olana bulaşırsa, intikam almak da bir adamın pek tabii hakkıydı. Yine de her şerrin bir vakti vardı. Gizliman’ın varisi yanındaki hasmından bihaber bir şekilde yürümeye başladığında Hodbin de kendi büyük adımlarıyla oğlanın peşine takıldı. Tam bir adım gerisindeydi ve gözleri de oğlanın çelimsiz sırtına kitlenmişti. Hodbin tabii ki her şeyi planlamıştı. Politika onun Tamu’nun sağ kolu olarak ilerlemesi için eşsiz bir fırsattı. Oğlan zaten oldukça yalnız bir tipti. Doğru hamlelerle Tamu’ya sahip olmadığı bir dost gibi görünecek, yavaş yavaş oğlanı kendine bağımlı hâle getirecekti. Bu oyuna uzun bir süre devam etmesi gerekecekti elbette. Tamu liderliği aldığında yanında Hodbin duracak, oğlanın şehri yönetmesine yardım edecekti. Bu, onu hayalini kurduğu zaferlere götürecek olan yoldu. Çok zengin olabilir, tarih sayfalarına adını altın harflerle kazıyabilirdi. Evet, şüphesiz en kolay yol buydu. Bir noktada aralarının bozulması kaçınılmaz olacaktı çünkü öyle bir güç insanı şüpheciliğe iterdi. Tam da bu sebeple, o zaman gelmeden hemen önce, Hodbin’in Tamu’dan kurtulması gerekecekti. Baştan aşağı siyah giyinen ve kollarına sarı bantlar takan dört muhafız iki oğlanın da geçmesi için demir kapıları açtı ve hızla yere çökerek selam durdu. Onların bu şaşaalı jesti Hodbin’i anında huzursuz etmeye yetmişti. Ne zaman dışarı çıkıp Başkent’e karışmak istese aynı şey yaşanıyordu. Peşinden uslu köpekler gibi onu takip ediyor, postuna toz gelmemesini sağlamak için yakınında duruyorlardı. Hiç muhafızlar, bir tanrı gibi onları yüceltirken Gizlerin de kanı aktığını unuturcasına itaatkârlardı. Kaleyi, Hiç köylerinden ayıran iç surları aşıp halkın arasına karıştıkları sırada da aynı şey yaşandı ve iki muhafız birkaç adım gerilerinden onları takip etmeye başladı. Şehrin çok daha zengin bir kısmından başladıkları yolculukları sırasında insanlar Tamu’ya ve ona saygıyla selam verirken Hodbin’in gömleği süslü bir zincir gibi adımlarını yavaşlatıyordu. İki katlı sevimli evlerin camlarından sarkan Hiç çocuklar onlara hayranlıkla el sallıyordu. Sur kapılarının açıldığı ana caddeye indiklerinde ise dükkanlarında çalışan, hayatın hızına yetişmek için koşturan Hiçlerin her biri onlara seslenmek için birbiri üstüne çıkmaya başladı. Eskiden bu davranışların hayali bile Hodbin’in güç arzusuyla yanan göğsünü titretirdi ama sanki içinde bir şeyler kırılmıştı. Şimdi tek hissettiği mide bulantısıydı. Bu coşkulu selamlar, eğilmeler ve tezahüratlar yapmacık birer jestten ibaretti. Sebebi ise saygı değil korkuydu. Oysa güç güçtü ve Hodbin de ona hep açtı. Bir karış boyuyla Gezgin Şehir’in sokaklarına karıştığı çocukluğundan beri Hodbin, hep görülmek istemişti. Onlarca kardeşin arasında, yüzlerce korsanın içinde fark edilmek… Şimdi sadece görülmüyor, resmen tapılıyordu. Yine de Hodbin, maskelerle geçen tüm yıllarına rağmen kendini hiç bu kadar sahtekâr hissetmemişti. Bu insanlar Yerdengezen’in onu seçtiğine inanıyordu. Onun bir elçi, bir soylu olduğunu düşünüyorlardı. Oysa bunlar sadece bir oyundu. Gizlerin hastalıklı eleme oyununda hile yaptığı için bugün onların karşısında durabiliyordu. O yüzden o dükkanlardan birinde taban eskitmiyor, süslü takılarıyla sokaklarda boş boş gezebiliyordu. Bu yalan, Gezgin Şehir’de cakalı görünmek isteyen bir Ayakçı’nın giyeceği korsan ceketine hiç benzemiyordu. Bir kere bu zavallı insanların tüm hayatı inançlarına sığınarak anlam kazanıyordu. Tamu oğlana yanlarından geçtikleri sütunlu yapılar ve şehrin tarihi hakkında bilgi verirken Hodbin yapması gerektiğini bildiği hâlde onu dinleyemiyordu bile. Statüsünün alçaklığı midesini ağrıtırken şimdi bir de kol yenlerinin altından bilekleri kaşınıyordu. Lanet gömlek. Aptal bir binanın hangi amaçla yapıldığı umurunda değildi ki! Evet, şehir görkemliydi ve yer yer eski dünyanın sanatıyla bezenmişti. Yine de genelde beyaz, sarı tonlarındaki taş evlerin, küçük işlek dükkanların ve ana caddeden geçen sevimli derenin ona bir faydası yoktu! Belki tek faydası kalenin tepesine kurulduğu bu arazinin aslında dik bir yokuş olmasıydı. Deniz seviyesine kadar inen bu şehir katman katman zenginden fakire, önemliden önemsize sıralanır gibiydi. Bu da onun nasıl alçak bir yalancı olduğunu hatırlaması için iyi bir fırsattı. Sonra yine oldu. İlleti böyle olur olmadık anlarda ansız peşine düşmeyi huy edinmişti. Bu hatırasında, Hodbin’in körelmiş gözlerinin pusu biraz olsun dağılmış, kızın ruhundaki ateşi belki de ilk kez bu denli net görmüştü. Lunu, Nikita’yı korumak için Hoki’ye diklendiğinde sanki Hodbin’in kalbi durmuş ve ardından tekrar atmaya başlamıştı. Kız güçlü değildi, güvenebilecek hiçbir şeyi yoktu ama belki de ilk defa kendinden öte bir şeyi düşünüp hareket etmişti. O gün Hodbin gerçek Lunu’yu tanımıştı. Beladan öte, umut olan kızı. Hodbin, Lunu kadar cesurca davranmadığını bilerek sıkkın bir nefes verdi. O hayatı boyunca kimseyi korumak için öne çıkmamıştı ve düşmüşleri görmezden gelmenin ızdırabıyla yeni yeni tanışan ruhuna, bu ayıp ağır gelir olmuştu. Daha önce binlerce kez tekmelenmiş biri olarak sürekli tekmelenen bu insanların arasında yürürken ensesi fevkalade bir utançla yanmaya başladı. Dante’nin uyuduğu haftalarda baş parmağının etlerini kemirmek gibi kötü bir huy edinmişti çünkü hıncını ancak kendinden çıkarabiliyordu. Bir acizlik göstergesi. Yine de sinirle bir parça daha kopardı. En azından Lunu, Beau’nun yanında güvendeydi. Oysa bu düşünce bile içini hakiki bir kıskançlık dalgasıyla doldurmaya yetiyordu. Beau gibi bir hain Lunu’nun hikayesinin kahramanı olamazdı! Bir kere kızı ölümün pençesinden tekrar tekrar kurtaran Hodbin’di! Köprüden düşmek üzere olduğu an onu tutan, hayatta kalsın diye onu o katliamdan uzaklaştıran Hodbin’di. Tekrar tekrar ona dönen... Ve sonra onu terk eden... Öylece Beau’nun kollarına bırakan… Hiddeti bedenini yakarken Hodbin’in, Tamu’ya dikkatini verebilmek için kendini epeyce zorlaması gerekti ve “Neden kendi halkınızdan surlarla ayrılıyorsunuz. Gerçekten bir başkente iki sur gerekli mi?” diye sordu aksi bir sesle. Sesindeki kini bastırmaya bile kalkışmamıştı ve bu ahmaklığı canını daha çok sıktı. Tamu ise sorusuna karşı neşesizce güldü. Oğlanın sinirini sezdiyse bile umursamayacak kadar kibirliydi. “Halk mı? Ne kadar naif bir kelime. Hiçler bizim tebaamız. Sürüyü gütmek için ona süslü isimler vermeye gerek yok,” diye ketum bir şekilde açıkladı. Hodbin oğlanın suratını dağıtma arzusunu bastırmaya çalıştı ama sesi hâlâ istemediği kadar alaycıydı o yüzden oğlanın bu cevabına “Kulağa zayıflık gibi geliyor,” diye burun kıvırdı. Kibir, sadece bu üçkâğıtçı Gizlere özel değildi. Sonuçta Hodbin’in fiyakalı eti de benzer bir kibrin ipliklerinden örülmüştü. Tamu, ana caddenin yokuş aşağı ilerleyen yolunda duraklayıp ona döndüğünde sokaktaki insanlar bile iki oğlanın arasındaki gerginliği hissetmiş gibi çevrelerinden uzaklaşmaya başladı. Önce anneler çocuklarını çekeleyerek götürüverdi, sonra bir iki esnaf çok önemli bir işleri olduğunu o anda hatırlamış gibi dükkanlarına koşturdu. Peşlerinden gelen muhafızlar bile mesafeyi iki üç adım daha açarak etraflarına bakınır olmuştu. “Anlamadım,” dedi Tamu buz gibi bir sesle. Hodbin ona dönerken içindeki yersiz cesaretin öfkesinden geldiğini bilse de herkesin korkusu ona aksini yapmasını söylese de duramıyordu. Hiçbir zaman sıcakkanlı biri değildi ama ömründe ilk defa bu denli hırçın bir adam olup çıkmıştı. Susup gerçekleri yutmak zorundaysan özgür olmak neye yarardı? Oysa eskiden zorbalarının yüzüne gülmekten hiç gocunmazdı. “Onlardan kendinden daha aşağıdaymış gibi bahsetmen kulağa çok acizce geliyor. Birlik olursan güçlü olursun. Onların potansiyelini göz ardı ederek kendi elini güçsüzleştiriyorsun,” dedi Hodbin oğlanın karşısında dikilerek. Tamu’nun gri gözleri, Hodbin’in arsız sözleri karşısında parladı. Bu öfke miydi yoksa oğlan sadece sözlü düellolardan keyif mi alıyordu? Hodbin’in hiçbir fikri yoktu. “Gezginlerin tebaası yok mu?” diye sordu Tamu bilgece. Neredeyse keyifli görünüyor, Hodbin’den kısa olmasına rağmen ona tepeden bakıyordu. Dükkanının önünü süpüren bir Hiç, Tamu’nun sesindeki tehdidi sezmiş gibi donakaldı ve ardından apar topar dükkanına koştu. Kalabalık sokak birden boşalmış, sadece onlara ait bir oyun alanı olmuştu. “Gezginler bir bütün. Evet, korsanlardan daha aşağı görülen kişiler var,” Hodbin ben de onlardan biriydim diye eklemeden devam etti ve “Yine de Gezginsen, Gezginsindir,” dedi dişlerinin arasından. Soylu sınıftan, ayrıcalıklı insanlardan ne denli nefret ettiğini biliyordu bilmesine ancak Hodbin onlardan biri olana kadar ne denli alçalması gerektiğini fark etmemişti. Yaşlı Adam, denizin dibindeki yakamoz rengi güvertesinden ona kahkahalarla gülüyor olmalıydı. Ya da belki de Ayakçılık, Hodbin’in ruhuna işleyen mutlak bir kara lekeye dönmüştü. Ama en azından Ayakçıları kimse kandırmıyor. Tamu cık cıkladı. Hodbin’i baştan aşağı süzerken bir iblis ne kadar neşeli olabilirse o kadar neşeli görünüyordu. Giz prensi tekrar yürümeye devam ettiğinde ses tonu yumuşamıştı. “İdealist biri olduğunu düşünmemiştim. Bunun için fazla akıllı gibiydin Hodbin. Ama sanırım hâlâ öğrenmen gereken çok şey var. Bir Kayalı kadar zayıf akıllı olmasan da Gezginler de geri kalmış bir toplum ve neticede sen de onların şekillendirdiği bir kilsin.” Hodbin bu sözlerle ezeli öfkesinin körüklendiğini hissetti. Ancak bir çömleğe benzetildiği ya da açıkça hakarete uğradığı için değildi bu hıncının sebebi. Aklıyla dünyayı oynatacak kadar uyanık bir Kayalı adınaydı infiali. Sadece umuduyla onlara bir hayat şansı veren kız için Tamu’yu denizin dibine gömmek istiyordu Hodbin. Ama bunun yerine anasının gözü olan bütün adamların yapacağını yaptı ve bir kahkaha patlattı. Rüzgâr boşalmış sokağın her köşesine bu neşesiz sesi taşıdı. Köpük beyazı evlerin sıvalı duvarlarından geçti, küçük derenin coşkuyla aktığı zemindeki olukta gezindi ve meşhur başkente dağılıp gittiğinde Hodbin de gevşek adımlarını hızlandırıp sözlerine devam etti. “Tanıdığım tüm Kayalılar ya çok akıllı ya da çok cesur. Daha fazlasını yapamadılarsa onlara adil bir hayat sunulmadığı içindi. Bir toplumun geri kalmasına göz yumup onlardan daha bilgilisin diye kendinle övünemezsin dostum. Bu, ayaklarını zincirlediğin biriyle yarışıp kazandığın için kendini yüceltmenden farksız. Sırrınız üstün başarınız değil, hile yapmanız,” diye açıkladı Hodbin tiksintisini kocaman bir sırıtışın ardına saklayarak. Kayalıların yaşadığı sefil hayatı bilip de buna karşı çıkmayı deneyen bir insan soyu olmuş muydu?. Tamu’da onun oyununa eşlik etmeye karar vermiş gibi güldü ama bu daha çok bir kahkahanın taklidi gibiydi. “Güçlü olanın adil olmak zorunda olması bir masal. Eminim yeterince cesur, akıllı, çalışkan bir sürü Hiç vardır. Nitekim yöneten biziz çünkü onları cahil bırakmak bizim elimizde. İşte gerçek güç budur, rakibinin silahını seçmek ya da ona hiç silah vermemek. Oyunun hileli olmasının bir önemi yok. Hayat böyledir, birileri dünya avuçlarında yürür ve birileri sürünür. Onların rolü yerde sürünmekse, bırak sürünsünler,” diye noktayı koydu Tamu. Hodbin öncekinden de isteksiz adımlarla onun peşinden giderken aklına gelen bir cümlenin içinde yarattığı sıcaklık öfkenin ateşinden çok farklıydı. “Sadece bir aptal yerde sürünüyor diye bir yılanı ezmeye kalkar,”diye mırıldandı Hodbin. “Yanlış yılana denk gelirsen sokulman kaçınılmazdır.” Bir düş gibiydi. Bir vaat ve ferahlatan bir ümit. “Ne dedin?” “Eskiden tanıdığım birinin sözüydü,” diye açıkladı Hodbin uzaklara dalarak. Tamu’nun hâlâ kendi riyakâr argümanlarını sunduğunu duysa da artık dinlemeyi bırakmıştı. İnsanlar yavaş yavaş sokağa dönmeye başlarken Hodbin’in dalgın gözleri yanından geçtiği sırada ona gülümseyen, selam veren, saygıyla eğilen soluk yüzleri görmüyordu. Hâlâ nefes almakta zorlanıyordu. Tamu’nun siyaset fikirlerini dinlerken sanki göğsü daralıyor yahut boğazını yağlı bir urgan sıkıyordu. İstediği bu değil miydi? Kendi zekâsına denk insanlarla birlikte yönetimde olmak istemiyor muydu? Cevaplar bir zamanlar yanı başındaydı. Elbette zekâsına denk olan o kişi bu sevimsiz Giz değildi. Hodbin zalimlerin dünyasında yeterince yaşamıştı ve kendi de onlardan biri olursa bir kurtuluşu bulabileceğini ummuştu. Nasıl da toy bir yalandı bu. Hodbin’in bir süredir kafasını kurcalayan her şey gözlerinin önünde bir bir netleşirken artık olacağı kişiyi seçme zamanı gelmişti. Zalimin dünyasında haklının yeri yoktu çünkü durduğun yeri belirleyen her zaman güç olmuştu. Seni bir tepenin üstüne oturtan da o güçtü, deniz seviyesinde bir yokuşun dibinde yaşatan da. Gözleri ahşap tabelalı terzi dükkanının parlak camındaki yansımasına takıldığında Hodbin aniden duruverdi. Peşindeki muhafızlar ve Tamu da ona ayak uydururken Hodbin ağır ağır gömleğinin kollarını düzeltti, kendini şöyle bir süzdü ve yakasını kaldırdı. Evet, gerçekten de seçim vakti gelmişti. Ardından kendine bir göz kırparak onun yansımasına hayranlıkla bakmasını bezgince bekleyen Tamu’ya döndü ve gülümsedi. İki oğlan tekrar yürümeye başlayınca Hodbin’in burnunun ucu rüzgârın ona taşıdığı o enfes dağ iğdesi kokusuyla sızladı. Hodbin göz ucuyla etrafına bakındı ama ortalık birkaç işinde gücünde Hiç dışında bomboştu. Nasıl burada bile her yer buram buram o kokabiliyordu? Koku peşinden anıları da getirirken Hodbin kendine sadece bir anlığına daha Lunu’yu düşünme izni verdi. Kızın muzip gülümsemesini, ışıl ışıl umut dolu gözlerini, arkadaşlığını… Aklına o güzel gölde paylaştıkları saklı dakikalar gelirken dudakları bir gülümseme vaadiyle hafifçe kıvrıldı. Lunu, suda sinsi bir balık gibi yüzerek oğlana yanaşmış ve aniden sudan fırlayıp Hodbin’i ıslatmıştı. Sinirlenmeyi bekleyen Hodbin kendini de şaşırtarak gülmeye başlamıştı çünkü o an düşündüğü şey tam da kızı yaralı bacağıyla tünelde taşıdığı andı. Lunu’nun kollarını boynuna, bacaklarını ise beline dolayarak sarılması Hodbin’in çok hoşuna gitmişti ama elbette bunun yanlış olduğunu biliyordu. “İster miydin? Sana ait olmasını yani,” diye sormuştu Lunu tekrar suya dalıp çıkarken. Hodbin sadece bir anlığına panikle donakalmış ve “Bu kötü bir fikir,” diye gevelemişti. Tüm vücudu utançla yanmaya başlarken tam aptal bir yeni yetme gibi göründüğüne emin olsa da nefesinin heyecanla hızlanması beklenmedik bir keşifti. “Gezginlerin çatal taktığını gördüm. Bence daha kötü fikirleriniz olmuş,” diye kıkırdamıştı Lunu. Hodbin kızın buldukları taçtan bahsettiğini anladığında bozuntuya vermemek için suya dalmıştı. Neredeyse aptal kafası yüzünden hepten rezil olacaktı. Ahmak Hodbin. Lunu elbette taçtan bahsediyordu! “Ama henüz bir tahtım yok,” demişti çalımla ıslak saçlarını geriye tarayarak sudan çıktığında. Yaşlı Adam aşkına! Hodbin ne saçmalıyordu böyle! Kestiği tüm pozlar gözüne pek bir abartı gelse de Lunu sadece gülmekle yetinmişti. Hodbin şu anda kıza tam bir salak gibi görünüyor olmalıydı. “Hep daha fazlasını istiyorsun,” demişti Lunu meraklı gözlerle onu süzerken. Kızın yoğun bakışları eziciydi. Hodbin’in içinde bir şeyleri uyandıracak kadar çarpıcı göründüğü ise aklının bir köşesinde idrak ettiği bir gerçekti. O an Hodbin de gülümsemeden duramıyordu. “Sen istemiyor musun?” “Taht mı?” Hodbin kızın çilli burnundan damlayan suyu görecek kadar yaklaşırken başını sallayıp onaylamıştı. Kız hep bu kadar güzel miydi? Hodbin, Lunu’nun özgüvenini hep çekici bulmuş olsa da kendine kıza hiç bu kadar yakından bakma izni vermemişti. O yüzden sadece bir anlığına kontrolü ilkel tarafına bırakırken taptaze heyecanı damarlarında akıyordu. O yapışkan ve pek kıymetli beynine müsaade ettiği anda aklından geçen ilk düşünce kızın çillerine ne kadar bayıldığı olmuştu. Gülünce bazıları kayboluyordu ama Hodbin şaşkınlıkla hepsinin yerini neredeyse ezbere bildiğini fark etmişti. Dudaklarının çevresinde üç tane soluk çili vardı. Bir tanesi yaramaz bir şekilde kızın dudak kıvrımının hemen kenarından ona göz kırpıyordu. Bu utanç verici sırrı, Hodbin ile mezara gidecekti. “Biz bir tahtı paylaşamayız,” diye kaşlarını çatmıştı Lunu. Kız hâlâ tacı düşünüyordu. Hodbin’den çok daha zekiydi. Hodbin de tabii ki bir çil yerine bir tacı düşünmeliydi. Ama elbette bu bir felaket olurdu. Rakip olmaları berbat bir fikirdi. Ortak olmaları bile çok zor olmuştu. Aslında şu anda hiçbiri Hodbin’in umurunda değildi. Su dalgalanırken birbirlerine daha da yakınlaşmışlardı ve bu riskli mesafe göz ardı edemeyeceği kadar heyecan vericiydi. “O zaman iki tane olmalı,” demişti Hodbin biraz daha sokulurken. Tehlikeli sularda yüzdüğünün farkındaydı ama konuşmayı bırakamıyordu işte. Lunu’nun gözleri her parladığında Hodbin ona daha da fazlasını sunmak istiyordu. Açgözlülüğünü ilk defa başkasını etkilemek için kullanıyor, kızı cezbetmek isteyen bu toy tarafına kendi bile inanamıyordu. “Önce bir krallık bulmalıyız,” demişti kız muzipçe oyunu sürdürürken. Hodbin gözlerini kızın güldüğünde çıkan gamzesine çevirmişti ancak anında bunun kötü bir fikir olduğu ortaya çıkmıştı. Dudağının kenarındaki çil tekrar ona göz kırpmıştı ve şimdi Hodbin kızın pembe dudaklarına bakmadan duramıyordu. Lunu onun arsız zihninden habersizce saymaya devam ediyordu; “Sonra da onu fethetmeliyiz.” Kızın, daha geçen gün bir savaş çıkardıklarını unutmuş gibi bir hâli var. Lunu oyunlara doyamıyor, aç hevesi ile hep daha fazlasını istiyordu. Hodbin de daha fazlasını istiyordu ama o anda istediği şey taht ya da taç değildi. Şu anda gözleri çok daha fazla arzuladığı başka bir hedefe kilitlenmişti. “Tacı sen buldun. Orduyu ben getiririm,” demişti hiç düşünmeden. Nabzı öyle hızlı atıyordu ki yüzdükleri suyu dalgalandıran Hodbin’in kalbi bile olabilirdi. “O zaman bu bir plan,” diye elini uzatmıştı kız. Hodbin elini sıkarken sırıtmıştı. Evet, kız kesinlikle onun elde etmek istediği bir hedefe dönüşüyordu ve bu çok korkutucuydu. Gözleri ve elleri birbirlerinden ayrılmadan öylece durdukları o an Hodbin’in hayatta hissettiği en gamsız andı. Kalbi arzu ve umutla atıyor, ferahlayan ruhu hafifliyordu. Hodbin bu kelimeye yabancı olsa da aslında kendini neredeyse huzurlu hissediyordu. Etrafları insanlarla sarılıydı. Belki diye düşünmüştü Hodbin. Belki yalnız olsaydık… Bu saklı an, gürültülü bir çarpma sesiyle bölündüğünde ve her yerden gelen çığlıklar üzerlerine çöktüğünde Hodbin kendine söz verdiği gibi bu anıyı aklının en kuytu köşesine ittirmişti. Lev’in cesedi gölün ortasına düştüğü sırada kimse katilin kim olduğunu bilmiyordu ama Hodbin o gece kurmaya cesaret bile edemediği bir hayali öldürmüştü. Hodbin bu gizlenmiş anının istilasıyla utançla yandı çünkü o, kıza vaat ettiği tahtı kapan sahtekârın ta kendisiydi. Ayağına kadar gelen fırsatı kaçıracak biri olmadığını bilse de bu yaptığı hainlikti. Onlar ortaktı. Bunu kendi söylemişti ve sözlerinde de içtendi. Hisler ve hırslar aklını bulandırırken Hodbin kendini kaybolmuş hissediyordu. “Onu mu düşünüyorsun?” Gezgin, Tamu’nun keskin sesiyle irkilse de belli etmeden hemencecik toparlandı. O zihninin kuytularında bir geziye çıktığı sırada yolun çoğunu yürümüşlerdi ve Hodbin neredeyse senato binasına vardıklarını şaşkınlıkla fark etti. Tamu’ya sakin bir bakış attı ve “Dün gece içtiğimiz tatlı şarabı mı? Evet, elbette,” diye yanıtladı. Ardından şehrin neresinde olduklarını anlamaya çalışan bir aptal gibi etrafına hayretler içinde bakınmaya başladı. Aslında Değirmen Mahallesi diye bilinen kocaman meydanın ortasında dikildiklerinin gayet farkındaydı. Önünde bir yılan heykeli olan Rüzgârlı Mabet’e büyülenmiş gibi bakarken Hodbin sadece az önceki anının istilasıyla hızlanan nabzını sakinleştirmeye çalışıyordu o kadar. Batıdan gelen deniz kokusu burnuna dolduğunda zorlukla yutkundu. “Aptal numarası yapma. Sizi izliyordum, biliyorsun, ona nasıl baktığını görüyordum,” diye yanıtladı Tamu sinsice. Omuzları gerilen Hodbin oğlana tembel bir bakış attı ve “Kendi sesini dinlemeyi çok seviyorsun, değil mi?” dedi esnemesini bastırmadan. Çalımlı tavırları rahat olsa da göğsü duyacaklarından korkarak sıkışmıştı. Hem sadece Tamu’nun gördüklerinden de korkmuyordu Hodbin. Kendi hisleriyle yüzleşmek de onun için dehşet vericiydi. Aklı yine kıvrımlı pembe bir dudağın yanındaki çile kayarken kalbi altın bir kafese kapatılmış küçük bir kuş gibi çırpındı. “Güneşinmiş gibi sürekli yüzünü ona dönüyorsun. Kimsenin bakmadığını düşündüğün anlarda ona bakıyorsun. Biraz acınası ama anlayabiliyorum. İlginç biriydi. Yaşasaydı ben de onda ne gördüğünü anlamak isterdim.” “Bir şair olduğunu düşünmemiştim dostum. Söyle de seninle içki içmeyeyim. Ayıkken bile bu kadar romantiksen sarhoş hâlin hiç çekilmez,” dedi Hodbin. Rahat bir sırıtma için kendini zorlaması gerekmişti. Ancak her bir kelime içinde vahşi bir hiddeti de ortaya çıkarıyordu. Bu adamdan nefret ediyordu. İçini görür gibi bakan gözlerinden ve Lunu hakkında konuşmasından nefret ediyordu. O kimdi ki Hodbin’i tanırmış gibi konuşabiliyordu? Ne demeye onun adına Lunu’ya bir değer biçiyordu. Ortağız Lunu. “Küstahlığın zaaflarını saklamak için mi?” Tamu’nun sinsi bakışları şimdi ona kilitlenmişti. Hodbin kaçacak delik aradığı sırada oğlanın sopasıyla dürttüğü ölü bir fare gibi hissetse de sahte bir neşeyle kıkırdadı. Hiçbir şey canını yakamazmış ve dünyanın en gamsız adamı oymuş gibi sadece güldü. “Benim zaafım yok,” dedi eğlenerek. “Belki sadece reçel. O da meyvesine göre,” diye omuz silkti. Gerçekten de böyle düşünüyordu. Ama kelimeler kendi ağzından çıktığı anda bunun bir yalan olduğunu anlamıştı. Hem de en büyüğünden. Hodbin isteklerini ne kadar aklının ona bahşettiği planların ardına saklamaya çalışsa da orada, öylece duruyordu. Bir dudağın yanındaki çil, heyecanla parlayan bir çift kehribar göz, kendine denk gördüğü bir ortak. Dante’ye verdiği tavsiye kulaklarında çınlamaya başlamıştı. İlleti sadece özlem duyduğu bir yardakçı değildi. İlleti onun en büyük zaafıydı, sırrıydı. Tamu’nun kızın yaşadığını keşfetmesinden ne kadar korktuğunu fark ettiğinde bundan emin oldu. Lunu uzakta ve güvendeydi ama Tamu’nun kirli zihninde bile bulunması fikri Hodbin’i çileden çıkarttığında bu bariz gerçek artık inkâr edilemez bir hâle gelmişti. Tamu onu tanımıyordu. Lunu’yu belki de kimse Hodbin kadar anlayamazdı. Arm bile. Bu sadece ortaklık değildi, sevgi ya da arzu da değildi. Çok daha büyük, çok daha sarsılmaz bir anlayıştı. “Artık yok. Akıllıca davrandın. Zaaflarından ne kadar erken kurtulursan o kadar yükselme şansın olur.” “O yüzden mi kardeşini öldürdün?” diye sordu Hodbin zalimce. Tamu bir anlığına yüzünü buruşturdu. Yaptığından utanmış bir adam gibi değildi. Daha çok bu konuşmayı anlamsız bulurmuş gibi bir hâli vardı. Omzunu silkti. “Gereklilikti diyelim.” “Kendimiz için yaptıklarımız,” diye mırıldandı Hodbin. Tamu ona belki de ilk defa içtenlikle gülümsediğinde Hodbin de ona sırıtarak karşılık verdi. Midesi bulansa da bu maskeyi giyecekti. Rolü buysa oynayacaktı. Zaafını kalbinin en derin, en saklı köşesine gömecekti. Rüzgâr burnuna onu cezalandırmak ister gibi yine dağ iğdesi kokusunu getirirken Hodbin etrafına bakındı. Ancak insan kalabalığı arasında aradığı ışığın bir parçası bile yoktu. “Kıyı ne tarafta kalıyor?” diye sordu Hodbin. Aslında çoktan tüm şehrin tam bir haritasını çıkarmıştı. Dante yatakta ölümle boğuşurken kızı Arm’ın ruhsuz bakışlarına emanet edip bol bol şehri turlamış, her bir deliğe girip çıkmıştı. Sevgili Dede’sine reçel ve yas dolu bir paket gönderecek zamanı bile olmuştu. Yine de Tamu’nun onun hakkında fazla bilgi edinmesini istemiyordu. Gamsız, hesapsız bir adam gibi görünmek planının ilk kısmıydı. “Şu yolun ilerisi. Ne yapacaksın? Derse gitmemiz gerekiyor,” dedi Tamu. Geç kalmak istemediği suratındaki sıkıntılı ifadeden belliydi. “Ben bir korsanım. Tuzlu su benim kanımda var,” diye yanıtladı Hodbin geri geri yürürken. “Artık bir Gizsin.” “Sakin ol gün ışığım, sadece sana takılıyorum. Mesanem patlamadan işeyip geleceğim,” dedi Hodbin gevşek bir sırıtmayla. Tamu başını sallayarak senato binasına ilerlerken peşlerindeki muhafızlar bir anlığına arada kalarak durakladı. “İşerken beni izleyen Hiçlere ihtiyacım yok. Onun kıçı daha kıymetli. Onu koruyun,” diye emretti Hodbin. Muhafızlar hemen sözlerine itaat ettiğinde Hodbin de böylece yerini ezbere bildiği küçük sahile doğru yürümeye başladı. Aslında burası hilal şeklindeki kıyıya mesken tutulmuş bir iç limandı. Birkaç ticaret gemisi ve göstermelik dört savaş gemisi dışında boş bir taşlıktan ibaretti. Aşağısında iki eski balıkçı teknesi kıyıya yanaşıyor, çalışan liman işçileri ise kendi arasında muhabbet ediyordu. İskeleden görünmeyen o saklı tepeceğe vardığında ve altındaki boş sahile baktığına Hodbin nefes nefese kalmıştı. Kenarda sık sık oturduğu kayaya çöktü ve gözleri önce yaşlanmış harabe deniz fenerine, ardından da ufka daldı. Buradan nefret ediyordu, belki Ayakçı olmaktan nefret ettiği kadar. Aptal ipek gömlek tenini, bu ikiyüzlü Gizler ise ruhunu yiyip bitiriyordu. Gözleri dalgalara karışıp gidince derin bir nefes verdi. Ağır bir çürüme ve ter kokusu burnunu yaktı. Hodbin yüzünü buruştursa da bakışlarını denizden ayırmadan iç çekti. “Kokundan geldiğini anlayabiliyorum Kozalak,” dedi bezgince. “Gizli buluşmalar iyi hoş ama beş duyu içinde gizli kalması gerekiyor.” “O zaman bacağımı çürümeden önce kesmeliydin,” diye yanıtladı kayalıkların sakladığı küçük bir mağaradan gelen ses. Hodbin yavaşça ayaklandı ve kahverengi eski bir tulum içinde karşısında dikilen solgun hayalete baktı. Bu hayaletin bir bacağı kökten kesilmişti ve şimdi ucuna çirkin bir yılan oyulmuş ahşap bastona yaslanmış oğlan sırıtarak onu izliyordu. “Bana kesmememi sen söylemiştin,” dedi Hodbin. “Eh, her sözümü dinliyor olsan gündüz vakti burada olmazdın. Bunun için hayalarına tekme atmalıyım.” “Denediğini görmek isterim.” İki oğlan da bu tatsız şakaya karşı birbirinin karşısında öylece durup pis pis sırıtmakla yetindi. Çoğu insan için hiçbir anlama gelmeyecek bu duraklama anı, hayatı boyunca yalnız olmuş kimseler için belki de bir sarılmaya eş değerdi. Hodbin şehir gezintilerinin ikinci gününde Korkuluk’u bir terzi dükkanının camından görmüştü. Diğer yeni Hiçler şehre henüz getirilmemişti ancak Korkuluk iltihaplı bacağı yüzünden başkente erken dönmek zorunda kalmıştı. Şifacılar ne kadar uğraşsalar da bacağını kurtaramamışlardı. Eh, bu onların hatasıydı, belki bu yüzden, belki de zaten aile mesleği olduğu için Korkuluk yalnızca ellerini kullanacağı bir işe verilmişti. O gün, Hodbin kendine süslü gömlekler diktirmeye başlamıştı. Tüm gün peşinde onu takip eden muhafızlarla şımarık bir avare gibi gezip şehri karış karış öğreniyor, yiyip içiyor ve sürekli yeni kıyafetler sipariş ediyordu. Hodbin Korkuluk’a can vermiş, Korkuluk da ona bir fırsat vermişti. Bunlar filizlenen bir arkadaşlık için güzel başlangıçlar gibi gözüküyordu. “Bu gömleği bitli bir dondan mı yaptın? Kaşınıp duruyorum.” “O en kaliteli ipekten. Kaşındırmaz seni çapulcu haydut. Ayrıca koruyucu ruhuma göre pek bir boka yaramıyorsun değil mi?” diye konuyu çevirdi Korkuluk. İncecik bir yüzden dışarı fırlamış gibi görünen gözleriyle ürkütücü bir görüntüsü vardı. Hodbin iltifat konusunda oldukça cimri biri olsa da Korkuluk bir ucube için hiç de fena sayılmayacak bir tipti doğrusu. Ya da belki Hodbin’in kurumlu gözleri bu sıska şeytana bakmaya alışmış da olabilirdi. Gezgin gözlerini devirdi ve sabahtan yemeyip ayırdığı sandvici cebinden çıkarıp oğlana attı. Korkuluk ikiletmeden kocaman ekmeğe yumuldu. Hiçler gayet iyi besleniyor gibi gözükse de Korkuluk hep sıska bir balık gibiydi ve ne verilirse ikiletmeden anında yutuyordu. O yüzden Hodbin de her görüştüklerinde ona bir şeyler getirmeyi adet edinmişti. Korkuluk ağzı epeyce bir doluyken “Birlikte gün batımını mı seyredeceğiz yoksa gelmenin bir sebebi var mı?” diye sordu. Hodbin oğlanın tüm yaşadıklarına rağmen hâlâ şaka yapabilmesinden çok hoşlanıyordu. Evet, Korkuluk hiçbir zaman sözünü sakınan bir adam olmamıştı. Kimseye karşı. O yüzden bir bacağı artık yoktu. Yaşadıklarına rağmen Hodbin’e bir Giz gibi tapınmayan tek kişiydi. Bu da Gezgin’in yalanlarla dolu yeni hayatındaki ufacık bir samimiyetti. “Eğer büyük planımın ilk hamlesini soruyorsan, yapacağım ilk şey kedimi geri almak olacak.” “Senin kedin mi var?” “Kardeşimin kedisi. Tombul, kuyruksuz serseri artık benim. Başefendi şimdilik onu süslü mamalarla kandırmış olabilir ama bu işin peşini bırakmaya niyetim yok. Benim olan benimdir,” diye açıkladı Hodbin ciddiyetle. “Tamam kedini aldık diyelim peki ya sonra?” dedi ağzı dolu olan Korkuluk. Çiğnemeden yuttuğu lokmaları âdem elmasından zorlukla geçerken Hodbin oğlanın boğulmak üzere olup olmadığını bir nefeslik duraklamayla kontrol etti. Oğlan bir anlığına donup kaldığında gözleri büyüyüverdi ama ardından sesli bir şekilde geğirerek yemek yemeye geri döndü. Hodbin ölmeyen oğlana gözlerini devirmekle yetindi. “Ne duymak istiyorsun? Sonra da bu şehri zalimlerin başlarına yıkacağız. Işıltılı sarı götleriyle işledikleri her suçun bedelini onlara ödeteceğiz. Yanlış kişilerin hayatıyla bahis oynadılar ve buna pişman olacaklar. Dünya bize bir yer vermezse yerimizi biz yaratırız Korkuluk.” Korkuluk tıka basa dolu olan ağzıyla ona sadece bezgin bir bakış atmakla yetindi. Gürültüyle yutkundu ve bir nefes verdi. “Planın yok yani.” Oğlan tıkanan göğsüne şöyle bir iki kez vurup birkaç kere de kuru kuru öksürerek etrafa yediği yemeğin parçalarını saçtığında Hodbin yüzünü buruşturdu. “Benim her zaman bir planım vardır Kozalak.” Hodbin ufka döndüğünde dudakları belli belirsiz seğiriyordu. Kaderi ellerinde şekilleniyor, yazacağı hikâyeyi görebiliyordu. Bu dünyada da onlara bir yer olmadığını artık anlamıştı. Eh, o zaman geriye kalan tek seçenek bu dünyada onlar için bir yer açmaktı. Öyküler anlatan öfkeli oğlanların, kuyruksuz kedilerin, umut dolu muzip kızların ve kendi gibi davrandığı için başını eğmek zorunda bırakılmayan ayakçıların korkmadan yaşayabileceği bir yer olacaktı burası. Tanrılar adına hikayeler uyduranların değil kendi için hayaller kuranların dünyası olacaktı. Birbirine benzemeyen tüm yüz karalarının sığınabilecekleri güvenli bir liman. “Merak etmiyorum, kedi dediğin de ikna olmuştum zaten. Başka sandviçin var mı?”

Yorumlar

0/2000