Bölüm 10: Dante

Dante’nin ilk çıraklık günü kolay olmalıydı. En azından ona vadedilen şey buydu. Oysa beden ölçülerine göre hazırlanan pantolonunu ve siyah muhafız ceketini üzerine giyinip ahşap varaklı eski aynanın karşısına geçecek cesareti kendinde bulduğunda Dante’nin bundan yana bir umudu yoktu. Çünkü bilenmiş bir kılıcı andıran yansıması kıza güven verecek kadar tanıdık olsa da yapmak üzere olduğu şeyler doğasına bir o kadar yabancıydı. Yalan söylemeli, insanları kandırmalı ve sonunda da muhtemelen şimdi yüzüne bakacağı herkese karşı maske takınmalıydı. İşte Başkent’teki asıl görevi bunlardı ve tam da bu yüzden, kız ilk defa bir işin altından kalkabileceğinden şüphe duyuyordu. Yine de arkadaşlarının güvenliği onun becerilerine bağlıysa Dante bir Gezgin kadar iyi dalkavukluk etmeyi deneyebilirdi. O yüzden henüz seher vakti olmasına rağmen yaşadığı kalenin hemen dibinde konuşlanmış karakola inerken sadece bugünü atlatmaya odaklandı. Bir parça yalan ve birazcık gerçek… İlk gününü basit tutmaya kararlıydı. İçinde yaşadığı Kale çözülmek istemeyen bir sır gibi gizlerini saklı tutarak uyanmayı bekliyordu. Yüksek tavanlı koridorları, işlemeli çatı kirişlerinin süslü bir hava kattığı onlarca avluya açılıyor, döne döne yükselen bir sürü merdiven ise Dante’ye bir labirenti andırıyordu. Burada kaybolmak oldukça kolaydı ve Dante en çok da kendini kaybetmenin zahmetsiz olacağını düşünüyordu. Her bir parçası ihtişam dolu bu hisar, parlak ve görkemli şeyleri seven insanların gözünü kolaylıkla kamaştırıp amaçlarını hepten unutturabilirdi. Yine de Dante sabah rüzgârının usul usul gezindiği kaleyi en azından bu vakitlerde huzurlu bulmadığını iddia edemezdi. Etrafta birkaç Hiç uşak ve nöbet tutan Hiç muhafızlardan başka kimsecikler yokken burası gözlerden uzak bir sığınak gibiydi. Düşmanının kalbine sığınmak ise besbelli Dante için vazgeçemediği bir huydu. Surun görkemli demir kapılarından geçen Dante, hemen yandaki karakolun iki katlı taş binasına girdiğinde çok babacan bir adam gibi görünen muhafız başı onu bekliyordu. Dante adamı tören sırasında uzaktan görmüş ve dev gibi cüssesi ile sert bakışları yüzünden kafasında tehdit diye sınıflandırmıştı. Oysa kız kendini takdim ettiğinde adamın anında aydınlanan yüzü bu hükmünü geçersiz kılacak kadar coşkuluydu. Dante’nin Ark eğitiminin detaylarını ilgiyle dinlerken ona sıcak bir fincan çay bile ikram eden bu adamın adı Homay’dı ve denizin ötesindeki maceralara susamış gerçek bir merakı vardı. Dante ona korsanlarla yaşadığı zorlu yolculuğu ve şiddet dolu mahkûmiyetini anlatırken adam bir kitabın sayfalarını çevirir gibi heyecanlanarak sandalyesinin ucunda oturuyor, her lafını ise kocaman açılmış gözlerle dinleyerek kızı tahmin etmediği kadar eğlendirmeyi başarıyordu. Sözleri bittiğinde adamın ifadesi Dante’ye karşı büyük bir saygıyla doluydu. Sonrasında lafı ondan devralan muhafız başı Homay, ona Gizliman’ı anlatarak biraz görevlerinden bahsetti. Şehirleri dik bir tepeye konuşlanmıştı ve Kale’nin yakınındaki yerleşim yerleri Hiç ahalisinin yaşadığı daha zengin kesimlerle başlıyordu. Aşağı indikçe yavaş yavaş yoksullaşan başkent insanlarının evleri ile işyerlerinden sonra da serseri ayak takımına yuva olan Kül Mahallesi’ndeki gecekondularıyla bitiyordu. Aslında bu bilinçli bir planlamaydı ve Başkent’in bu kıyıya yakın kesimi daha vasıfsız bulunan insanlarla özellikle doldurulmuştu. Yine de bu kimseler genelde kendi aralarında haytalık yapmak ve komşularını rahatsız etmek dışında zararsızdı. Şehirde birkaç hırsız, uğursuz tip de yok değildi. Bu Hiçler çoğunlukla Kül Mahallesi civarında kol gezerdi. Muhafızlar bazı şeyleri hoş görür, bilhassa önemsiz kavgalarına müsamahagösterirdi. Tabii bu da nedensiz değildi. Surlarla çevrili Başkent aslında öyle büyüktü ki kendi hayvan çiftliğini, tarlalarını ve hatta küçük bir madeni bile içinde barındırıyordu. Bir sürü iş ve kaynağa sahipti. Yine de her vatandaşının eşik miktarda kazanmaması Gizler için epeyce önemliydi. Refah içinde yaşayan ahalinin düşünecek çok vakti olurdu. Ayrıca kıt kanaat geçinen Hiçler daha iyi durumdaki komşuları için de iyi bir teselli sebebiydi. Hele Gizlerden değil de kendi yoksul insanlarından korkmaları çok daha kıymetliydi. Dante bu ikiyüzlülüğü dinlerken oturduğu yerde rahatsızca kıpırdandı. Kendilerinin tok olmasını başkalarının aç olmasından daha fazla önemseyen insanlar yüzünden dünya bu hâldeydi. Homay ise işin bu ahlaki kısmını umursamıyor gibi görünerek sözlerine büyük bir iştahla devam ediyordu. Surun dışında kalan Hiç köyleri muhafızların derdi değildi. O bölgeler askerlerin alanıydı ve güvenliklerinden de onlardan sorumluydu. Dante neredeyse on beşe yakın Hiç köyü olduğunu ve bunların tarım ve hayvancılık yaparak Başkent’e erzak sağladığını öğrendiğinde azıcık bile şaşırmadı. Her şey, elbette her vakit soylu kimseler içindi. Ancak Homay’ın ona anlatmaktan kaçındığı şeyler de yok değildi. Muhafız başı oldukça geveze olsa da İsimsizler’den ya da Gizliman’da başka insanların da yaşadığından bahsetmemesi kızın gözünden kaçmamıştı. . Eh, süren uzun sohbetin özü, günün sonunda muhafız olmayı seçen Gizlerin sayısının çok olmamasına bağlandı. Bu saygın bir meslek olsa da seçilebilecek onlarca güzel alternatif arasında sırıtacak kadar da yoğun bir işti. Bu yüzden Dante’nin varlığı burada kesinlikle gerekliydi. Homay’ın sözlerine göre onların işi daha çok muhafız olarak atanan Hiçleri denetlemek ve işlerini doğru dürüst yaptıklarından emin olmak, yapmadıklarında ise kulaklarından çekmekti. Dante bunları dinlerken Ark’ta onu denetleyen rütbeli askerlerin zorbalıklarını hatırlayarak buz kesildi. Görevlerini her şekilde kötüye kullanıp çeşitli ayak oyunlarıyla devşirmelere hayatı zindan ederlerdi. Şimdi Dante de onların konumundaydı ve ondan beklenenler de bundan farklı değil gibiydi. Dante o günlerin anısını bastırmak için kendini zorladı. O artık çaresiz bir devşirme değildi ve önemli olan tek şey de arkadaşlarını güvende tutmaktı. Kızın düşünceli hâlini görevinin zorluğundan dolayı endişelenmesine yoran muhafız başı Homay, iç rahatlatacak bir ahbap tavrıyla tekrar konuşmaya başladı. Elbette Dante’nin endişelenmesine gerek yoktu. Direnmeyen bir grubu dizginlemek için matah bir çaba gerekmiyordu. Koyun gütmek yahut bir mezbaha işletmekten tek farkı ellerinin daha temiz olmasıydı. En azından adam bunu söylerken kendinden pek bir emindi. Gelgelelim bir Hiç muhafızı koşarak odaya girip Kül Mahallesi’nde olanları anlattığında Dante’nin sakin sabahının seyri hızla değişti ve Dante tam da tahmin ettiği gibi ilk gününün hiç kolay geçmeyeceğini böylece anlamış oldu. Muhafız başı Homay emrindeki Dante dahil dokuz Giz ve yirmi Hiç muhafız ile şehrin yoksul kesimine gitmek için yola çıktıklarında gün yeni yeni aymaya başlıyordu. Solgun güneş ışıklarıyla turunculaşan sokaklar, işinde gücünde insanlar ve tuzlu deniz havası Dante’ye kendini ait olabileceği bir yerde gibi hissettiriyordu. Başkent’in taş sokaklarını bölen küçücük bir derenin caddelere karışan akıntısını takip ederek ilerleyen grubun adımları rüzgâra ayak uyduruyordu. Tezgahlarını açan, dükkanlarının önünü temizleyen ve birbiriyle laflayan Hiçler ise yanlarından geçen bu kalabalık muhafız bölüğünü endişeyle karışık bir merakla gözlüyordu. Kül Mahallesi’nin ağzına geldiklerinde Dante şehrin iki ucunun birbirinden ne kadar başka göründüğünü fark ederek şaşkına döndü. Beyaz, sarı kireçtaşı evler aşağılara indikçe yerlerini duvarları rutubet ve ağır bir nem kokan solmuş binalara bırakmıştı. Hafif odunsu bir dumanın ve ekşi bir balık kokusunun gezindiği bu bibehre mahallenin girişi demir parmaklıklı açık bir kapıyla şehrin kalanından ayrılıyordu. Bu mıntıka kargacık burgacık sokak kuytularıyla dolu bir mezbele gibiydi ve bunun sebebi de boşuna değildi. Kül Mahallesi tüm o nefis şehrin yakasındaki kirdi. Hem de kendilerini daha iyi hissetmek için halklarını bilerek yoksul bırakan mahlukların oluşturacağı türden kapkara bir lekeydi. Muhafız bölüğü hep birlikte bakır parmaklıklı kapıların açıldığı meydana girdiğinde Dante’nin ilk gördüğü şey kenarda duran oyma bir heykel oldu. Heykel, dizlerinin üstüne düşmüş yorgun Hiç adamın ve onun tepesinde gururlu gülümsemesi ile dikilen Giz’in mağrur bir silüeti olsun diye yapılmışa benziyordu. Giz’in bir eli adamın omzunu sıkıyor belki de ona güven vererek bir yol gösteriyordu. Boş gözlerle baktığında bu heykelin hayatın bitap düşürdüğü bir ruha teselli verdiği düşünülebilirdi. Ancak Dante’nin ezilmek nedir çok iyi bilen gözleri bu heykele baktığında kulaklarında eski komutanının devşirmelere sık sık söylediği bir tek cümlesi çınlıyordu. Yerinizi unutmayın. Muhafızlardan bazıları çoğalan kalabalığı uzaklaştırmak için bağırırken Dante irkilerek gözlerini bu çirkin heykelden kaçırdı ve tüm bu yaygaranın nedeninedoğru döndü. Homay’ın yanaklarını öfkeyle kızartan, onları bir sefere koşar gibi tam bölük buraya getiren ve şimdi, tekinsiz bir kargaşaya dönen bu tantananın sebebi yılların yorgunluğuyla soyulmuş sıva duvarda bir çamurlu el tarafından yazılmış kocaman bir cümleden ibaretti. BEN HİÇ DEĞİLİM. Yerinizi unutmayın. Dante uğuldayan kulaklarıyla, gördüklerine bir anlam vermeye çalıştı. Arkasındaki endişeli fısıltıları işittiğinde gözleri etrafındaki Hiçlere kaydı. Kahverengi solgun giysileri içindeki bitkin yüzlerin sadece bazılarında şaşkınlık vardı. Geri kalanlar ise oldukça korkmuş görünüyordu ama aralarından hiçbiri muhafız başı Homay kadar afallamış olamazdı. Adamın ona gururlu bir hava katan bıyıklarının altındaki dudakları seğiriyordu “Son iki senenin yenilerini getirin,” diye gürledi adam. Dante’nin kalbi ara sokaklara koşturan muhafızların peşine takılırken sebebini bilmediği bir panikle çarpıyordu. Bu bir işaret miydi? Bu mesaj onun için yazılmış olamazdı, değil mi? İsimsizler’in Dante’nin göremeyeceği bir yere böyle bir mesaj bırakmaları aklına yatmıyordu. Yerleşkenin dağınık sokakları etrafa dağılan muhafızlarla dolarken kimseden çıt bile çıkmadı. Muhafızların hepsi birer kapının önünde hazır ola geçerek gelecek emri beklemeye başladığında Dante adımlarını hızlandırdı ve seçtiği birine ayak uydurdu. Sonra da usulca sordu. “Böyle şeyler burada sık sık oluyor mu?” Giz muhafız, Dante’ye yaklaşmasını işaret ederken yüzünü küstah bir ifadeyle ekşitti. Dante’den birkaç yaş büyük olmalıydı. “Hayır. Bu yaltakçılar böyle ahlaksız işlere bulaşmaz. Yenilerden biri aptalca bir şaka yapmaya kalkışmış belli ki.” Dante bunun bir şaka olduğundan o kadar da emin değildi. Yine de adamın kendine pek bir güvenen açıklamasına sesini çıkarmadı ve Giz, sokağın sonunda kalan küçük eve yönelirken onu takip etmekle yetindi. Sonunda onlar da yerlerini aldığında en baştaki binanın kapısını tutan kıdemli muhafızdan beklenen emir geldi ve kadın “Şimdi!”diye bağırdı. Aynı anda tüm muhafızlar kapıları tekmeleyerek evlere daldı. Dante önce uzaktan gelen bağırış seslerini duydu ama sonra Giz adam ile girdikleri bir göz bir odacık evde yaşayan kızların yataklarında attıkları çığlıklar geri kalan her sesi bastırdı. Yalnızca dört kızın döşeklerinin ve bir küçük mutfağın sığdığı derme çatma yapı eski bir ahırı andırıyordu. Yamalı yorganların ardına saklanan kızların hepsi onlara korkuyla bakarken ocakta duran bir çaydanlık ıslık çalarak öttü. Bir aptal bile buranın baskın yapılacak köhne bir in olmadığını tek bakışıyla anlayabilirdi. “Kaldırın kıçlarınızı. Muhafız başı sizi görmek istiyor. Hadi, hadi, hadi!” Giz, en yakındaki döşeğe gitti ve kızlardan birini kolundan çekerek yatağından çıkarıp yere fırlattı. Yere düşen kız geceliğinin içinde titreyerek geri geri sürünmeye çalıştığında Dante yumruklarını sıkıp açtı. Ama Giz muhafız çoktan onu bırakıp bir başkasının saçlarına yapışmıştı. “Çabuk olun! Bütün gün siz kancıkları bekleyemem,” diye bağırdığında yerdeki kız korkuyla hıçkırdı. Dante içindeki dehşeti bastırarak araya girdi ve “Burayı ben hallederim. Sen başkasına geçersen daha hızlı hareket etmiş oluruz,” dedi. Midesi bulanıyordu. Bunlar hasımları değil onların halkıydı! “Emin misin?” diye sordu Giz. Şimdi Dante’yi gücünden şüphe duyar bir gözle süzmeye başlamıştı. Dante bu küçümsemelere alışkındı elbet ancak öfkesinin nedeni bu sefer dengi olmayan biri tarafından aşağılanmak değildi. Bunun gibi uğursuz tiplerin anladığı tek bir dil vardı ve Dante bir yalan söylemekte zorlansa da bu dili konuşmayı çok iyi bilirdi. O yüzden çenesini kaldırdı ve adama bir adım yaklaştı. “Annen seni pışpışlayarak uyuturken ben korsanlarla savaşıyordum,” dedi dişlerinin arasından. Sözcüklerinin her biri yeni bilenmiş bir hançer gibiydi. “Dört küçük kızı ağlatmak senin için kahramanca bir vazife olabilir ama benim saçmalıklara ayıracak vaktim yok. Sen çöplüğünde öteceksin diye ilk günümde azar işitmeyeceğim. Şimdi o çirkin suratını gözümün önünden çek ve gidip gerçek bir işe yara.” Giz ondan büyük ve sözde çok daha deneyimli olsa da şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Ömrü hayatı boyunca birinden böyle bir çıkış görmediği de sararan suratından belliydi. Tam da Dante’nin tanıştığı tüm Gizler gibi şımartılmış bir bebekten ibaretti. Asker kız birkaç saniye kadar daha göz temasını kesmedi ve gerekirse onun sıska kıçını tekmelemekten çekinmeyeceğini anlamasına izin verdi. Bir zorbayı ancak bir diğer zorba korkuturdu. Dante de bu meydandaki en büyük zorba olmaktan hiç gocunmazdı. Adam tahmin ettiği gibi gözlerini ilk kaçıran taraf oldu ve ardından da saçlarından yakaladığı kızı yere iterek hiçbir şey söylemeden evden çıktı. Risk bu ya, şimdi gidip muhafız başına olanları anlatırsa Dante’nin başı gerçekten de derde girebilirdi. Yine de Dante’nin, adamın bu olayı dillendirerek kırılan gururunu gözler önüne sermeyecek kadar kibirli olmasını ummaktan başka bir şansı yoktu. Dante dört telaşlı kıza döndüğünde yüzüne az öncekinden çok daha yumuşak bir ifade kondurdu. “Korkmanıza gerek yok. Sadece hemen ayakkabılarınızı giyinin. Muhafız başının size soruları olacak o kadar,” diye açıkladı. Kızların dehşetle karışık tiksinç bakışları ceketine odaklanmıştı ve hiçbirinin yüzünde ona karşı bir güven ifadesi yoktu. Besbelli meydanı boş bulan muhafızlardan zorbalık görmek Gizliman’da normal bir durumdu. Bir zalim sanılmak Dante’nin canını beklemediği kadar yakarken kızlardan açık sarı örgülü saçları olanı kollarını vücuduna sardı ve “Biz bir şey yapmadık. Yemin ederiz,” diye yalvarmaya başladı. Dante hissettiği vicdan azabıyla yutkundu. Yüzünü ifadesiz tutmaya çalışmak oldukça güçleşiyordu ancak bu kızları korumasının tek yolu da ağırbaşlı olup onları sakinleştirmekti. “Bakın, ben size inanıyorum, tamam mı? Endişelenmenize gerek yok. Bir şey görmediyseniz sorun yok. Sadece çabuk olun ve giyinin,” dedi yatıştırıcı bir sesle. Kızlar biraz daha uysallaştığında Dante de eski bir iskemleden kaptığı sabahlığı yerde ağlayan kızın üstüne sarıverdi. Kızın titreyen bedeni buz gibi olmuş sanki tüm kanı korkudan çekilmişti. “Adın nedir?” diye sordu merhametli sesi cana yakındı. “B-balca efendim,” dedi kız burnunu çekerken. Dante’den bir iki yaş daha küçük görünen toy bir surata sahipti. Belki Lunu ile yaşıttı ve bunu fark etmek Dante’nin yüreğini sızlattı. Bir duvar yazısı için kimse bu muameleyi hak etmezdi. Dante güç bela öfkesini yuttu ve temkinli kalmaya çalışarak konuştu. “Size böyle davranıldığı için üzgünüm Balca. Yine de kalkmak ve dayanmak zorundasın. Zarar görmemenizi ancak böyle sağlayabilirim, anlıyor musun?” Kız tereddütlü görünse de yavaşça başını salladı ve Dante’nin uzattığı elini tutarak ayaklandı. Teni denizin yaladığı bir taş gibi yumuşacıktı. Hayatın sert duvarları henüz derisini kalınlaştırmamıştı. “Seni hatırlıyorum. Ben de sınavlara sizinle girmiştim,” diye açıkladı cılız bir sesle. Gözlerinde mahcup bir ifade vardı. “Öyle mi?” Dante kızın yüzüne iyice bir baktıysa da gözüne hiç tanıdık gelmedi. Gerçi bu da şaşılacak şey değildi çünkü Dante o vakitlerde herhangi birinin yüzüne bakamayacak kadar kinle doluydu. İhanet ve belirsizlik bedenini ele geçirmiş, ona zor günleri atlatacak bir güç vermişti ama sonunda da Dante’yi bir sürü insana ve duyguya kör bırakmıştı. Kız hevesle başını salladı. “Hep çok cesurdun. Kız kardeşimle birlikte sürekli senin hakkında konuşurduk. Biliyor musun, o da neredeyse senin gibi bir Giz olacaktı,” dedi gururla. “Son sınava girecek kadar mührü vardı ama.… Eğer Giz olsaydı eminim senin gibi nazik olanlardan olurdu,” dedi ayakkabılarını giyen Balca. Dante bildiği gerçeklerle kirlenerek öylece durdu. Konumunun, giydiği ceketin ve yattığı yatağın bedeli Balca’nın kardeşi gibi masum insanlar olmasından iğreniyordu. Omuzlarına binen tüm o canların yüküyle sadece “Senin gibi bir kardeşi olduğu için çok şanslıymış,” diyebildi. Sonra boğazı hâlâ düğüm düğüm bir hâlde tekrar diğer kızlara döndü. “Unutmayın, kimse bir şey görmediyse sorun yok. Yatağınızdaydınız. Tek önemli olan şey bu.” Bu kızlardan hiçbiri duvardaki yazıdan sorumlu olamazdı. Kuş kadar ürkek hâlleriyle böyle cesur bir direniş göstermeleri Dante’yi çok şaşırtırdı. Yine de onları koruma isteği ağır basıyordu. Hiçbir şey görmediler ve duymadılarsa başları belaya da girmezdi, değil mi? Öyle olmalıydı. Kızlar biraz daha sakinleşince Dante onları tek bir sıra hâlinde peşine taktı ve artık sabah güneşiyle iyice bir aydınlanmış olan sokağa çıkardı. Meydanı aşarlarken diğer muhafızların yaka paça sürüklediği başka kız ve erkek gruplarıyla yürüdüğünü gördü. Gençlerin bazıları yalın ayaktı. Bazılarının üstünde onları serin havadan koruyacak ince bir gömlek bile yoktu. Bu güç gösterisinin vahşi doğası mide bulandırıcıydı. Dante’nin ömrüne çöken zorbalardan hiçbir farkları yoktu. Tüm hayatı onu itip kakan, hor görüp aşağılayan insanlara saygı duymak zorunda kalarak geçmişti ve şimdi Dante'nin içini öfkeyle titretmesine sebep olanşey de bu oldu. Meydandaki çirkin heykelin eskimiş platformunda duran muhafız başı Homay,kalabalığı tepeden süzerken Dante’nin çenesi dişlerini sıkmaktan ağrıyordu. Homay’ın, Hiçlerin suratında şaşkınlık dışında başka duygular arayan yüzü ise bir avcınınki gibi sertleşmişti. Başta babacan bulduğu bu adamın tavrı şimdi gözüne çocuksu ve kibirli geliyor, içindeki hiddeti ateşliyordu.Dante de başını çevirdi ve etrafındaki yüzlerde bir ipucu görmeyi deneyerek bakınmaya başladı. Bu yeniyetmelerin birçoğu onun yaşında ya da az daha büyüktü. Bazıları ise tüysüz denebilecek kadar küçük görünüyordu. Muhtemelen birkaçıyla aynı köyde kalmış, aynı mühürler için yarışmıştı. Şimdi onların gözleri dehşetle bakarken durduğu tarafın yükü Dante’nin taşıyamayacağı kadar ağırdı. Meydanın parmaklıklı kapıların ardı ise onları izleyen yaşı daha büyük Hiçlerle dolmuştu. Ahalinin endişeli bakışlarını görmek Dante’nin yüreğini sızlattı. Burada çocukları var mıydı? Ne olacağını bildikleri için mi korkuyorlardı? Ne olacağını bilmeyen bir tek kendisi miydi? “Hepsi burada efendim,” dedi bir başka muhafız. “Kalabalığı dağıtalım mı?” Homay’ın yüzünde beliren gülümseme iğrenç derecede neşeliydi. “Hayır, bırak izlesinler. Böylece çocuklarını terbiye etmezlerse ne olacağını bir güzel hatırlamış olurlar.” Dante yüzünü bir taş gibi soğuk tutmaya çalışarak diğer muhafızların durduğu sol köşede yerini alırken içi sıkıntıyla doldu. Yanlış tarafta olup hiçbir şey yapamamak bambaşka bir tür kafesti ve Dante kendine buradan kaçacak bir delik bulamıyordu. Evet, Ark devşirmesi olduğunda da bir seçme şansı olmamıştı ancak hayatta kalmak için bunu yapmak zorundaydı. Şimdi ise hayatta tutması gereken arkadaşları için dayanması gerektiğini bilse de bu, yeni hayatının her saniyesinden nefret etmesine engel olmaya yetmiyordu. O yüzden tırnaklarını avucuna geçirdi ve acının utancını bastırmasını umdu. Muhafız başı konuştuğunda sesi gür, tonlaması ise hınç doluydu ama tekebbürün zevkiyle her kelimenin tadını iyice çıkarmayı da ihmal etmiyordu. “Bugün aranızdan biri kendisini Yerdengezen’in iradesinden büyük olduğunu sandı. Size bahşedilen haysiyetli konumu hor görerek tanrınıza küfretti. Yüce ve adil Gizlerinize saygısızlık etti.” Sesi sessiz sokakta yankılanırken Dante o yüzlerdeki çaresiz korkuyu görmekten kaçınarak sadece boş gözlerle karşısına baktı. Kulağına gücü eline geçirmiş birbirinin aynı olan başka adamların benzer sözleri çınlıyordu. Yerinizi unutmayın. “Peki bunu yazan köpek boku hanginiz?” Kalabalıktan bir yanıt gelmeyinceadam bu sefer bağırarak bir daha sordu. “Cevap verin!” Dante dişlerini sıktı. Kalbinin çukurunda yanan bir ateş alev alev kükrüyordu. Birkaç kişi sessizce ağlarken izleyen kalabalık da çoktandır yenilmiş olmanın verdiği suskun bir dehşet vardı. İşte bu da en kötüsüydü. Şayet bir halk korkunun pusuyla uyuşmuşsa hâli zorbanın insafına kalmış bir meçhuldü. “Sen misin?” dediHomay, tombul işaret parmağını bir kıza doğru sallayarak. Kız dehşete düşen yüzünü elleriyle kapatarak ağlamaya başladı. Saklamaya çalıştığı gözyaşlarıyla başını iki yana sallayarak boğuk bir sesle mırıldanıyordu. Dante onun ne söylediğini duyamıyor olsa da kızın masumiyeti doğruyu arayan gözler için apaçık ortadaydı. “Yoksa sen mi yazdın?” Bu sefer tombul parmağı kısa bir oğlanı gösterdi. Oğlanın rengi solarken bir muhafız hızla ensesinden tutarak onu olduğu yere sabitledi. Yüzü acıyla çarpılan oğlan çaresiz bir sesle “H-hayır asla efendim,” dedi. Muhafız başı sinirli bir el hareketiyle oğlanın bırakılmasını işaret ettiğinde Dante de tuttuğunu fark etmediği soluğunu bıraktı. Elleri yumruklarını sıkmaktan buz kesmişti. “Peki öyleyse. Bu kişi belli ki zannettiği kadar yürekli bir yiğit değilmiş. O zaman o ödlek kalleşin cezasını hepiniz çekeceksiniz,” dedi Homay zevkle. Meydanda esen rüzgâr benimsenmiş bir çaresizliği dağıtmak için aralarından geçti ama onun da gücü buna yetmedi. Dante bir hareket, bir isyankâr fısıltı bekledi ama bir ses gelmedi.. Herkes korkuyla ürperirken onlarca yeniyetme ve bir sürü yıllanmış Hiç’ten biri bile konuşmaya yeltenmeyerek ipleri onları oynatmaktan zevk alan Gizlerin eline bıraktı. Homay muhafızlarından birine işaret verdi. “Hepsini sırayla kırbaçlayın.” Dehşet Dante’yi karnından yakalarken aklı hızla çalışmaya başladı. Ancak düşünmeye bile vakit yoktu. Muhafızlar köşedeki bir kızı yakaladığında kız avazı çıktığı kadar bağırarak yalvardı ama yetişkinlerden birini bile korkunun uykusundan uyandırmayı başaramadı. Dante onlara bakarken artık hissettiği acıma yerini çok daha derin bir hiddete bırakmıştı. İzleyen Hiçlerden birkaç tanesi olacaklar için ağlıyordu ama ağlamak neye yarardı ki? Gözyaşları hangi haksızlığın acısını silerdi? Gözünün önünde yaşanan gaddarlığa susan hangi yürek masumdu? Dante’nin zihni annesi ondan koparılırken sessizce izleyen halkının istilasına uğradı. Ark çocuklarını avuçlarından alırken sadece boş gözlerle bakan kendi insanlarını hatırlamak bile bu insafsız dünyada nasıl biri olmak istediğini anlamasına yetiyordu. Sessizlik insanın içiniyakan pervasız bir ateşti. Çoktan tutuşmuş olsa da kimse özü tamamen yok olana kadar yananın kendi olduğunu fark etmezdi. Gerisi ise beyhude bir insanlıktan kalan bir avuç dolusu külden ibaretti. Dante’nin kalbi kulaklarında atarken uzun boylu, ince ama yapılı bir oğlan kalabalığı yarıp öne çıktı. Hayır, bu sıradan bir oğlan değildi. Bir Gezgindi. Dante Beş Beter’i gördüğünde bir anlığına afalladı. Öldüğünü zannettiği oğlanın keskin hatlı yüzü haksızlığın hıncıyla çarpılmıştı. Dante o yüzü dağıtmayı hayal ederek uyuduğu bir sürü gece geçirmişti ve her bir öfkeli ifadesine de epeyce aşinaydı. Daha önce kırıldığı belli olan sivri uçlu burnuna, sürekli ölgün olan bakışlarına da. “Bu saçmalık! Kimse bir şey yapmadı! Neden başkasının kabahatinin cezasını biz çekiyoruz?” diye haykırdı Beş Beter. Cümlesi sessiz meydanda bolca yankı ve bir parça da merak bıraktı. Homay beklemediği bu tepkiyle bocalasa da hemen kendini toparlayıverdi. Adam sulu gözlerini kısarak Beş Beter’i baştan aşağı şöyle bir süzdü. “Kim bu?” Yanındaki muhafızlara döndü ancak kimsenin verecek bir cevabı yoktu o yüzden tekrar sordu. “Kimsin sen çocuk?” Beş Beter bir adım daha öne çıkarken çenesini dikleştirdi. Tüm Gezginler gibi onun da kibirli ve tekinsiz bir görünüşü vardı. Diğer Hiçlerin yanında sırıtacak kadar dövmeli olan kollarıyla boyun eğmez bir pislik gibi duruyordu. “Benim adım Beş Beter. Denizden geldim, ta Gezgin Şehir’den. Tanrınız bir Hiç olmamı istedi, Hiç oldum. Sorgulamadım, itaat ettim çünkü size inandım. Ama bu yaptığınız saçmalık. Neden gidip gerçek suçluyu bulmak yerine bir sürü masum insanı cezalandırıyorsunuz?” Muhafız başı oğlanın açıklamasıyla şaşkına döndü. Boş boş bakan gözleri gerçekten birinin cevap vermesini beklemediğini ele verirken meydandaki sessizlik dehşetten hayrete dönmüştü. Dante, Gizliman’da en son ne zaman bir Hiç’in soru sorduğunu merak etti. Belki de sorunlardan biri de buydu. Oysa sorular gerekli cevaplar ise tehlikeliydi. “Çünkü ben öyle emrediyorum,” dedi muhafız başı. Besbelli bu herkes için yeterli bir yanıttı. Beş Beter gözlerini kıstı ve “Kanıt olmadan, öylece,” diye devam etti. Gözleri bir bir meydanda dikilen insanların üzerinde gezindi ama kimse oğlanın bakışlarına karşılık vermedi. “Belki de sen yaptın. Çenen düşük olduğuna göre belki de suçlu sensindir ve böylece yakayı ele verdin,” dedi Homay. Adamın kalın ensesi tekrardan kızarmaya başlamıştı. Dante, Beş Beter’in hiddetini durduğu yerden bile görebiliyordu. Yine de oğlan kendini kontrol etmeyi başararak keyifsizce gülümsedi. “Henüz Hiç olmaktan bıkacak kadar vaktim olmadı efendim. Tek istediğim makul bir açıklama duymaktı. Biz esaret altında mıyız ki hiçbirimizi dinlemiyorsunuz?” diye sordu. Ancak Homay yeterince duymuştu. Kükremeyi andıran sesiyle konuştuğunda sabrının sonunda olduğu belli oluyordu. “Yeter! Madem çok asilsin herkesin kırbacını da sen yersin.” Beş Beter sakınmadığı bir hınçla sesini yükseltti. “Sadece soru sordum diye mi? Hiçlerin konuşması yasak mı? Kendini savunması, fikrini söylemesi suç mu?” Gezgin oğlan tekrar çevresine soran gözlerle bakındı ama kimseden inatla çıt çıkmıyordu. Herkes başını öne eğmiş, yenilmiş bir hâlde bu gösterinin bitmesini diler gibiydi. “Getirin şu çenebazı Gizleri sorgulamak haddine mi öğrensin. Aranızdan hangi hain domuz bu pisliği yazdıysa o da biraz ders çıkarsın.” Muhafızlar üzerine gelirken Beş Beter, Dante’yi şaşırtarak direnmeye çalışmadı. Onun yerine çenesini iyice bir dikti ve hiddetini sakınmayan gözleri herkesin ödünü koparttı. Oğlanı ittirerek heykelin önüne getirdiklerinde Beş Beter sadece Dante’ye kaçamak bir bakış attı ancak Dante ifadesiz bir suratla onu görmezden geldi. Heykel kenarlarındaki kayışlardan çekilerek açıldı ve bir insanı kolaylıkla asabilecekleri bir şekil aldığında Dante kollarında bağlanan oğlana bakmamak için kendini zorladı. Homay meydana yürüdü. Muhafız başı tekrar konuştuğunda az önceki gerginliği geçmiş gibiydi. “Hiçlerin birinci vazifesi Yerdengezen’e ve onun kelamını taşıyan Gizlere itaat etmektir. Bundan böyle yerini unutan bir hadsiz olur da etrafı böyle velveleye vermeyi düşünürse yolunu hatırlamak için Beş Beter’in sırtına bakmaktan çekinmesin. Şimdi izleyin! Gözünü kaçıranı görürsem bir sonraki kırbaç onun sırtına iner.” Dante kol yenlerine sıkı sıkıya yapışmış olduğu yerde beklerken muhafız başı ani bir hareketle tam önünde durdu ve tüm haşmetiyle dikilip “İlk görevine hazır mısın Dante?” diye sordu. Bir anlığına adamın sözlerini yanlış anladığını düşünen Dante afallayıverdi. “Efendim?” Homay tekrar içten bir ahbabına dönüşürken kıza sıcacık bir gülümseme sundu. Bir eliyle keyifle göbeğini okşuyor bir yandan da aralarındaki bir şakadan bahseder gibi tek gözünü kırparak pişkin pişkin sırıtıyordu. “Bu sana bir ilk iş günü armağanım olsun kızım. Evvelden bu yabani korsanların canını yaktığını biliyorum ama sakın unutma. Sen artık bir Gizsin. Bu dünyada ve ötesinde senden daha güçlü hiçbir varlık yok. Şimdi git ve liman itinin gözlerinin içine bak. Kim olduğunu görsün. Sonra da ona hak ettiği cezayı ver. Hazır mısın?” Bir başkası bu sözlerden irkilecek olsa da bu Dante için belki de birinin yaptığı en cömertçe şeydi. Eğer içindeki canavarla barışmamış olsa ona intikam sunan bir kimsenin varlığı Dante için bir nimet olurdu ve Dante de avuçlarına sunulan bu gücü kana kana içmekten pek bir keyif duyardı. Sonuçta Beş Beter zalim bir korsan, zorba bir Gezgindi. Ve Tak ile Dak biliyordu ki bir zamanlar Dante’nin tüm nefreti bu güverte fareleri olan Gezginlere aitti. “Hazırım efendim.” Homay onaylayarak kafasını salladı. “Daha önce birini kırbaçladın mı?” “Evet efendim.” “Göster bize marifetlerini,” diyen Homay kendi belinde sallanan kırbacını kemerinden özenle çıkardı ve Dante’ye uzattı. Dante kırbacı aldı ve kalabalığın gözlerini üzerinde hissederek meydanın ortasına doğru ilerlemeye başladı. Eski bir kin ve yeni bir merhamet aynı anda Dante’nin damarlarında dolaşıyor, kafasını allak bullak ediyordu. O yüzden ilk önce muhafız başının ondan istediği gibi karşısına geçip Beş Beter’e dikkatle bakmaya karar verdi.Oğlan iki kolundan gerdirilerek sıkıca bağlanmıştı. Dante sadece gözlerine baktı ve “Sanırım ödeşme vaktimiz geldi,” diye mırıldandı. Ancak sözler ağzında garip, kuru bir tat bırakmıştı. Ait olmadığı bir diyarda ait hissetmediği bir öç için ettiği bir yeminden farksızdı. Bir kere Dante artık intikam dolu bir ıstırap denizinde boğularak yaşamak istemiyordu. İnsanın içi nefretle dolduğunda kalbinde ümit için yer kalmıyordu. Dante kendini eski benliğinin soluk bir gölgesi gibi hissediyordu. Oysa Beş Beter’in inatçı ifadesinde korku yoktu. Gururlu bakışlarını Dante’nin gözlerine dikmişti. “Gemideki vukuatların yaşanmasını da zarar görmeni de ben istemedim,” dedi oğlan yumuşak bir sesle. Oğlanın yaptıklarından öylece yarasız sıyrılması Dante’yi sinirlendirdi. “Ama engel olmak için de bir şey yapmadın,” Dante Beş Beter’in onu kafesinden çıkarıp dövüşmeye götürdüğü günleri hatırlarken eski kini de ona yoldaş olmak için geri dönmüştü. Beş Beter onunla bir kelime bile konuşmaz, Dante öfkeyle direnirken sanki varlığının, savaşının ve yaralarının bir önemi yokmuş gibi Dante’yi tümden görmezden gelirdi. Demek bu serseri hatalarının yükünü bir gün bile taşımamıştı. “Sevgilin gibi,” dedi Beş Beter hıhlarken. Küstah suratındaki kibirli ifade kızın kanını öfkeyle köpürtmüştü. Dante gülümsedi ve Beş Beter’e yaklaştı. “Keyfini çıkartacağım.” Oğlanın gömleğini tek eliyle yırtarken öfkesi bir bataklık gibi daha fazlasını yutmak istiyordu. Zaten nefret affetmekten daha tatlı, çok daha kolaydı. Göz ucuyla muhafız başının onaylayarak kafasını salladığını gördüğünde yırtıcı bir hayvan gibi görevine hazırlandı ve kollarını sıvadı. “Sana bir şey söylemeliyim,” dedi Beş Beter. Ancak Dante oğlanı umursamadı. Merhametmiş! Bundan böyle Beş Beter ancak kendi haydut tanrısından medet dilenebilirdi. “Yalvaracaksan bağırarak yapmanı tercih ederim,” dedi kırbacını savurarak açtığı sırada. Beş Beter’in gülümsemesi sesine yansıdı. “Gezginler yalvarmaz.” Aptal. “Aksini kanıtlayacak kadar çok Gezgin kırbaçladım. Şimdi çeneni kapat ve eski sahibini gururlandıracak kadar mağrur bir köpek ol.” Dante’nin Madrabaz’ı düşündüğünde ortaya çıkan öfkesi, oğlanın arkasına geçip sırtındaki eski yara izlerini gördüğünde yokuş aşağı yuvarlandı. Gezgin’in tenini baştan başa çizen beyaz kesikler bir kırbaçla oluşturulmak için fazla kalındı. Belki de diye düşündü Dante’nin aklının ötesinden bir ses, kemer ile yapılmış olabilirdi. Bu bir anlığına kızın tereddüt ederek yutkunmasına sebep oldu. Beş Beter’in kendi hikayesindeki kötü kahraman olduğuna inanmak en zahmetsiziydi. Zor olan ise Gezgin’in de bu dünyada hayatta kalmaya çalışan kendi gibi birisi olduğunu kabul etmekti. Dante de en az bu korsan oğlan kadar istemediği şeyler yapmaya zorlanmamış mıydı? Şimdi bile sanki kendi kararıyla mı almıştı eline kırbacını? Dante’nin yaptığı seçimlerin kaçı özgür iradeyle verilmiş kararlardı ki bir başkasını aynı şeyle suçlayabiliyordu? Ancak bir görevin ortasında böyle bir anlayışa sahip olmak da bir lükstü. Bilhassa şu anda Dante, Beş Beter’e merhamet gösterecek bir konumda değildi. Muhafız başının avcı gözleri ona bakarken yeni görevinde başarısız olma gibi şansı yoktu. Hele Beau, Lunu ve Aspen’in ona bu kadar ihtiyacı varken. Yine de Dante takdir etmeliydi ki Beş Beter ilk kırbaç sırtına indiğinde bağırmadı. Üç kırbaç daha meydanın sessizliği içinde şaklarken Beş Beter’in kürek kemiklerinin arası çizgi çizgi kanla lekelenmeye başlamıştı. Dante oğlanın boğuk bir sesle kendi kendine mırıldandığını duyabiliyordu. “Demir ateşle sertleşir,” diye fısıldıyordu oğlan. Dante’nin midesi bu küçük teselliyle kasılsa da dişlerini sıkarak elini kaldırdı ve devam etti. Beşinci kırbaç indiğinde Beş Beter ilk defa bağırdı. Ancak meydanda yankılanan sesi bir yakarışa ait gibi değildi. Bu ses çok daha kadim bir inancın yankısıydı ve Dante bu nidanın bir savaş çığlığı olduğunu bilecek kadar çok korsanla dövüşmüştü. Oğlanın kaderini göğüsleyişi Dante’nin içinde tuttuğun isyanı harladı, ona kendi yaptığı şey için ihtiyacı olan gücü verdi. Yerinizi unutmayın, dedi komutanı. Dante buna cansızca güldü. Elbette unutmadım. Yerim sizin karşınız. Asıl düşman Gizlerdi. Devam ederken de bu düşünceye sımsıkı sarıldı. Kan ve Beş Beter’in savaş çığlıkları birbirine karışırken Dante onuncu kez kırbacını savurdu ve sonunda muhafız başı konuştu. “Bu kadar yeter. Çöz onu. Şifacı yok. Biraz kıvransın bakalım, nerede susması gerektiğini öğrensin.” Ardından adam pür dikkat önlerindeki sahneyi izleyen kalabalığa döndü. “Geri kalanlar, bir dahaki sefere bu kadar anlayışlı olmam bilesiniz. Şimdi dağılın, işten kaytarmak yok, doğru çıraklığınıza.” Muhafızlar kalabalığı dağıtırken Dante kırbaç tutan elinin titrediğini fark etti. Yumruklarını sıkarak içindeki ayaklanmayı bastırmaya çalıştı ancak inanmadığı savaşların askeri olmaktan bıkmıştı. Akıttığı kanlarla lekelenmekten, başkalarının yükünü sırtlamaktan bıkmıştı. Gözlerini tekrar kaldırıp Homay’a ve insanları uzaklaştıran kalabalığa baktı. Yerimi biliyorum. Düşmanımı biliyorum. Asıl düşmanım sizsiniz. Sonra arkasını döndü ve gerilmiş ipin ucunda duran Beş Beter’e baktı. Oğlan yarı baygın öylece sallanırken Dante ellerini çözmek için usulca yanaştı. Evet, Dante belki onu affetmeye hazır değildi ama birini bu hâle getiren kişi olmak da istemiyordu. Oğlanın bu acı içindeki bedenini görmek Dante’nin göğsünün sıkışmasına sebep oluyordu. Kız iplere uzandığında oğlanın nefesi kızın boynunu gıdıkladı. “Hesap kapandı mı? Yoksa hâlâ benden nefret ediyor musun?” Şaşırmış olsa bile cevap Dante’nin dilinin ucundaydı. “Nefretime değmeyeceğine karar verdim.” Oğlanın manalı gülümsemesi kızın bocalamasına sebep oldu ancak Dante için asıl hayret verici olan şey rahatlamış olması ve bir nefes koy vermesiydi. “Güzel, çünkü sana bir mesaj iletmem gerekiyor. İşaret geldiğinde Yedinci Eşik’teki kapıyı açman gerek. Ne olursa olsun.” İpleri kesen Dante irkildi. İşte bu haber Tak ve Dak’ın uğursuz bir şakası gibi durduk yere peyda olmuştu. Son ip kopmak üzereyken Dante dönüp oğlana baktı ancak Beş Beter savrulan bir dalga gibi kızın kollarının arasına yığıldı. Oğlanın ağırlığını beklemeyen Dante Beş Beter’i tutmaya çalışarak dizlerinin üstüne çöküverdi. Muhafız başı etrafı kontrol etmeye ara verip boynunu onların düştüğü tarafa doğru uzattı ve “Yaşıyor mu?” diye sordu sırıtarak. Dante de kendini zorlayarak adama gülümsedi. “Evet, sadece bayıldı efendim.” “İyi, yanına yolu bilen bir Hiç al ve çocuğu iş yerine bırak. Sonra tüm aşağı Kül Mahallesi’ni gez ve şu yeni Hiçleri bir soruştur bakalım, bu şaklabanlığı kim yapmış. Akşam senden ilk raporunu bekliyorum ona göre.” Muhafız başı başka bir açıklamaya lüzum görmemiş olacak ki kalan muhafızlarıyla konuşarak uzaklaşıp Dante’yi oğlanın belinden tutan ellerine kendi akıttığı kan bulaşır hâlde öylece bıraktı. Kimse gelip yardım etmeyecek miydi? “Emredersiniz efendim,” dedi Dante arkalarından ama kimse oralı olmadı. Sikerler böyle işi. Midesine yumruk yemiş gibi hissederek kıpırdamadan öylece durduğu sırada kafasında bin tilki aynı anda geziniyor gibiydi. İsimsizler Beş Beter’e nasıl ulaşmıştı? Gezgin’in, Beau’yla Lunu’dan haberi var mıydı? Sorularının yanıtları şu an baygın yatan bu korsandaydı. Dante söylenerek Beş Beter’i yavaşça yana çevirdi ve kolunun altına girebilecek bir pozisyon almaya çalıştı. Oğlanın kolunu omzuna doladı ve kendi eliyle oğlanın bileğini tutarak sabitledi. İşte o zaman gözüne ilişti. Beş Beter’in tırnaklarının kenarları kurumuş bir çamurla lekelenmişti. Dante nefesini tuttu ve çaktırmadan oğlanın eline bir kaçamak bakış daha attı. Duvardaki yazıyla aynı tondaydı. Şaka yapıyorsun! Dante’nin gerçekten de bu serseri Gezgin’le aynı tarafta olması mümkün müydü? Kalbi kulaklarında uğulduyor ona her an yakalanmak üzereymiş gibi hissettiriyordu. Oğlanın suçunun kanıtını taşıyan elini kendi eliyle kapatan Dante başını kaldırdığında bir baktı ki geniş meydan çoktan boşalmış, kalabalık ise geride sadece iki çekingen Hiç dışında tümüyle dağılmıştı. Dante ikisini de tanıdığını fark edince üzerine bir rahatlama çökmesine engel olamadı. “Kendini daha büyük hissediyor musun bari?” diye sordu Boğar onlara yaklaşırken. Dante bu sarı saçları hep şüpheli bir şekilde dik duran kısa boylu oğlanı gördüğü için sevineceğini hayal bile edemezdi doğrusu. Boğar serseri takımından biriydi ve Dante onun hep biraz kafadan çatlak olduğunu düşünmüştü. Ayrıca bir de oğlanın burnuna taktığı şu çileden çıkartan halkası vardı! Bol gömleğinin katladığı kollarını göğsünde savunmacı bir şekilde birleştirmiş olan oğlan şimdi onu kavgacı bir edayla süzerken Dante gülümsememeye çalıştı. “Kapa çeneni de bana yardım et.” “Ben sadece yol göstericiyim efendim. İnce Hiç kollarım sizin yüklerinizi taşıyamaz. Vicdanınızdakileri bile,” dedi Boğar sırıtarak. Dante kaşlarını çattı ve muhtemelen bir küfür homurdanmaya hazırlandı ancak araya giren Porsuk, Beş Beter’e bakmak için eğilmişti.“Yerdengezen aşkına! Neden ona bu kadar sert davrandın ki!” diye inledi kız. Porsuk oğlanın diğer kolunun altına girerken Dante’ye hakiki bir öfkeyle bakmayı da ihmal etmedi. Kızın nazik mizacını ve merhametli doğasını köydeki revirde çalıştığı günlerden hatırlayan Dante, hiç beklemediği bir şekilde utandığını hissetti. Onların hikâyesindeki kötü karakter oydu, öyle değil mi? Kırbacı savuran onun eliydi. Bu insanların gerçek düşmanları olan Giz, Dante’nin üniforma giyen bedeniydi. “Eski meseleler,” diye mırıldandı ama sözleri kendi kulağına bile anlamsız geldi. “Senin bundan daha iyi biri olduğunu düşünmüştüm.” Dante kızın sözleriyle rahatsızca kıpırdandı. Beş Beter uzun boylu ve hatırladığından daha iriydi. Oğlanın ağırlığı bile tek başına yeterince azap vericiyken bir de yargılanmayı kabul etmek istemeyen Dante “Beni tanımıyorsun,” diyerek kızı tersledi. Ancak anında bundan da pişman oldu. Porsuk kötü biri ya da düşmanı değildi. Sadece arkadaşını savunan bir kızdı ve Boğar’ın peşinden şehrin içine yürüdükleri sırada da sadece endişeli ve yorgun görünüyordu. Bazen hepsinin aynı yola mahkûm olduğunu unutmak ne kolaydı. Farklı köşelerden yürüseler bile ikisi de aynı zincirlerle birbirine bağlıydı. “Aspen’in arkadaşıydın. Köyün tekrar iyileşmesi için çalışıyordun. Aksini düşünsen de seni tanıyorum Dante. Kimseyi tehlikeye atmamak için ikinci görevde tüm riski aldığını da hatırlıyorum. Biz bundan daha iyiydik. Hep birlikte çabalıyorduk. Birbirimizi korumak istiyorduk. Şimdi ne değişti anlayamıyorum,” diye mırıldandı Porsuk ağlamaklı bir sesle. Dante Porsuk’a haklı olduğunu söylemek istedi ama bunu yapamadı. Bundan daha iyi biri olmak istediğini, dünyanın daha iyi bir yer olmasını arzuladığından da bahsetmedi. Çünkü sessizlik içinde yürüdükleri sırada, yüreğinden geçen hiçbir kelimenin sığınacak güvenli bir limanı yoktu.

Yorumlar

0/2000