Bölüm 7: Lunu
Lunu’nun Yureken ve İsimsizler ile yaptıkları yolculuk epeyce bir vakit almıştı. Öyle ki Başkent’in devasa taş surlarına vardıklarında gök çoktan kararmış, ormanın yuttuğu kalenin silüetini görmek iyi gözler için bile hepten güç bir hâle gelmişti. Yine de meraklı gözleri gece bile durduramazdı. Suru yaptıkları taşların sadece bir tanesi bile Lunu’nun hayatında gördüğü en tuhaf şeydi ve bu kadarı bile kalbinin hızla çarpmasına sebep olmuştu. Bir kere insan elinin bu denli büyük şeyleri birbiri üstüne yığabilmesi ihtimali ona imkânsız gibi geliyordu. Aklı ise Gizlerin bu kadar koca duvarlara neden ihtiyaç duyduklarını bir türlü anlamıyordu! Devlerle mi güreş tutuyordu ki bu insanlar, böyle bir yere sığınmışlardı? Ancak kafasındaki soruların birini bile birine sorması mümkün değildi. Onun dışında herkesin ruh hâli gölgeliydi ve öfkeleri de aralarında gezinen bir vızıltı gibi kulak tırmalıyordu. Bir de üstüne üstlük tepelerinde yaklaşan fırtınanın vaadi asılı duruyor, Lunu’nun tenini huzursuzlukla ürpertiyordu. Bu yeni maceralar için son derece korkunç, yine de kaçınılmaz hissettiren türden bir geceydi. Yureken hepsine beklemelerini işaret ederek surun duvarını yoklamaya gittiğinde Lunu çenesini kapalı, gözünü açık tutarak vaziyetini almıştı. Her an bir Giz muhafızıyla karşılaşmayı bekliyor, kendi soluklarını sayıyordu. Dağ Anası henüz Sığınak’tayken onu yatıştırmayı umarak bütün Hiçleri omuz omuza dizseler bile tüm suru insan gözetiminde tutmanın mümkün olmadığını anlatmıştı. Nitekim bazı kısımlarda surun dışında, bazı kısımlarda da içinde belli aralıklarla nöbetçilerin dolandığı karakolları vardı. Dışarda kalan en yakın sınır karakolu ise buradan neredeyse çeyrek günlük mesafedeydi. Bu da demek oluyordu ki içerde bir karakola denk gelmesi hiç de imkânsız değildi. Dağ Anası onun tatsız gerçekleri sakınmaları gereken küçük bir kız olduğunu düşünüyor olabilirdi ancak Lunu tüm bu olasılıkların gayet farkındaydı. Burası, kayıt tutmaya zahmet eden ataları tarafından Hiçlerin yaşadığı bir bölge olarak işaretlenmiş olsa da kimse aradan geçen yılların ardından Başkent’in ne kadar değiştiğini bilemezdi. İsimsizlerin atalarının hatıralarının çoğu zamanın pusuyla silinip gitmiş, geriye bölük pörçük hikayeler kalmıştı. Hikayeler ve bir de bu yaşlı geçit. Dağ Anası’nın anlattıklarına göre, Gizler ile İsimsizler arasında mesafelerini korudukları müddetçe nesiller boyu geçerli olan bir barış hâli söz konusuydu. İsimsizler Tören’e, Hiçlere ve Başkent’e yaklaşmazsa bu anlaşma daha yıllarca sürebilir, herkes kendi hâlinde yaşlanıp gidebilirdi. Ancak anlatılanlara göre yıllar yıllar evvel İsimsizlerin ekinlerine musallat olan bir hastalık hem insanlarını hem de hayvanlarını zehirlemiş, birçoğunu da öldürmüştü. Çaresiz kalan İsimsizlerin bir kısmı kendi bölgelerini aşarak Hiç köylerinden erzak çalmak ve Giz arazilerinde avlanmak zorunda kalmıştı. Bu da Lunu’nun bütün planını üstüne kurduğu bu küçük tünelin devriye gezen İsimsiz nöbetçileri tarafından bulunmasına vesile olmuştu. Yine de halk arasında o vakitler kıtlık çokça can almış olsa bile kimse Başkent’e girerek hayatını riske atmak istememiş. Sadece o vakitlerin pervasız bir genci olan Deliduman lakaplı bir İsimsiz bunu deneyecek kadar gözü karaymış. Ufak tefek olan bu oğlan Başkent’e girmeyi ve oradan sağlıklı tohumlar çalmayı kafaya koymuş ve onu yıldırmaya çalışan insanlara da kulaklarını tıkamış. Bu genç adamın çiroz, çelimsiz bir görünüşü olsa da yüreği kocamanmış ve halkını kurtarmak için de her şeyi göze almaya razıymış. Eh, Deliduman ilk denemesinde epeyce bir yol gitmiş ve sonra gerisin geri çıkıp onunla gelen dostlarına tünelin surun tam altından yatay devam ettiğini anlatmış. Dostları onun tekrar girmesini istemese de Deliduman onlara yol boyunca bir taze rüzgârın ona rehberlik ettiğini, böylece ucunun açık olduğuna emin olduğunu söylemiş. Bir sonraki gün de bir kez daha şansını denemiş. Köye dönen dostlarının anlattığına göre Deliduman tünelin ucundan dışarı çıkmayı başarmış. Ancak bir daha da geri dönmemiş. Dağ Anası bunun yirmi kış önce olduğunu söyleyip yorgun bir kadının yapacağı kadar ağır bir iç geçirmişti. Epeyce meraklanan Lunu ondan tamamen nefret etmeyen birkaç kişiye sormak zorunda kalarak hikâyenin devamını güç bela öğrenebilmişti. Çoğu kişinin anlattığı ortak hikâyede Deliduman Başkent’te girmeyi başarmış ancak tohum aradığı çiftliklerden birinde gördüğü güzel bir Hiç kızına âşık olup geri dönmekten vazgeçmiş. Kendini bir Hiç gibi göstermiş, âşık olduğu dilberle evlenmiş ve hayatına da orada devam etmiş. Hatta bazılarına göre Başkent’teki bağlantıları içerde onlar için çalışan Deliduman’ın ta kendisiymiş. Başka bir hikâyede ise Deliduman Başkent’e sızdıktan birkaç gün sonra şehir muhafızları tarafından yakalanmıştı. Oğlan türlü işkencelere direnmiş, yine de onlara nasıl içeri girdiğini söylemeyi reddetmiş. Bundan hoşlanmayan muhafızlar onu Başkent meydanında sallandırmış, cesedini de köpeklerine yedirmiş. Lunu bu hikayelerin kırk farklı versiyonu daha olduğunu duysa da kalanını dinlemek istememişti. Zaten en başından kararını vermişti. Gel gelelim yirmi sene evvel biri bunu başarmış olsa da Lunu’nun bu yılların eskittiği delikten geçebileceği tamamen bir varsayımdan ibaretti. Her şeye rağmen Lunu, tünelin varlığını öğrendiğiandan itibaren şansın ayağına geldiğini biliyordu. İsimsizler çaresizce Başkent’e girmek istiyordu. Lunu ise yeterince ufak tefek ve bir çocuktan çok daha akıllı olan bir yabancıydı. Ellerine böyle bir fırsat geçmişken kullanmamaları delilik olurdu. Lunu onları bu ihtimale oynamalarına ikna etmekte zorlanmamıştı. En azından Dağ Anası bu planı denemeye çok hevesli gibiydi. Geri kalanlar ise kızın bir muhafızın elinde öleceğine neredeyse emindi. Lunu İsimsizleri, onların planlarını, acelelerini ve sırlarını hiç ama hiç umursamıyordu. Onlar Lunu’yu kullanmak istiyordu, Lunu’da onları kullanmak istiyordu. Bu da bu işi yeterince adil kılıyordu. Yureken bir çalının ucunu çekiştirerek etrafı iki kez daha kontrol etti. Ardından da surdan birkaç kırık taş çıkartıp çatlağı karanlık gecedeki bir kuyu gibi gözler önüne seriverdi. Küçük delik Lunu’yu yutmak ister gibi aç gözlerle bakarken adam eliyle ona yaklaşmasını işaret etti. Lunu adama doğru yürürken yüzünü ifadesiz tutmaya çalıştı. Korkmuş ya da tedirgin görünüp adamı keyiflendirmek istemiyordu. Gerçi Yureken’de keyiflenecek küçük bir parça bile hayat olmadığından oldukça emindi. “Surat asmayı bırak,” diye seslendi Lunu kollarını göğsünde kavuşturmuş adama. Sonuçta hayatını tehlikeye atan kişi Lunu’ydu. Buna da bir hayli gönüllüydü. Ancak Yureken sadece mutsuz değil, aynı zamanda öfkeliydi. O yüzden kızı yakasından yakalayıp surun duvarına yapıştırıverdi ve vahşi bir hayvan gibi hırladı. Lunu’nun hiç beklemediği bu darbenin şiddeti kızın kemiklerine kadar titremesine neden oldu. Adam ağzını açıp konuştuğunda soğan ve içki kokan boğucu nefesi büyük bir nefretle Lunu’nun yüzünü yalıyordu. “Bana bak tahta kurusu. Sen hazır falan değilsin. Bu işe seçilmenin tek nedeni bu delikten geçecek kadar sıska olman. Sıçıp batırırsan sadece kendini değil hepimizi öldürürsün. Anladın mı?” Lunu tiksintiyle yüzünü buruşturdu ve bir anlığına cevap vermemeyi düşündü. Ruhunun asi kısmı adama siktirip gitmesini haykırmak istiyordu. Neden ona eziyet etmekten bu denli keyif alıyordu? Ama Yureken’in sulanmış gözleri Lunu’yu görmüyor gibiydi. Karanlık bir ormanda ondan nefret eden Yureken ve onun dalkavukları olan İsimsizler ile geçireceği her dakika gözüne daha da korkutucu gelmeye başladığında Lunu gururunu bir kenara bıraktı ve ürkekçe “Anladım,” demekle yetindi. Yüreği incinen gururundan taşan utançla dolmuştu. “Gir ve çık. Dışarda bekliyor olacağız. Sabaha kadar dönmüş olmazsan seni Gizlerin insafına bırakırım. Yakalanırsan onlar seni parçalamadan kendini öldür. Yapacakları eziyetlere dayanamazsın,” dedi Yureken. Ekşi çehresi tiksintiyle buruşmuşken bir de umurundaymış gibi ona ne denli kırılgan olduğunu hatırlatmaya cüret ediyordu. Lunu yutkundu ve uslu bir kız gibi başını salladı. Beklemeye devam et sefil pislik. Umarım bütün gece götün donar.
*
Surdaki bir yara izine benzeyen delik, gerçekten de bahsedildiği kadar ufaktı. Yıllarını sarmaşıklara ve çalılara yuva olarak geçirdiği için insan eliyle mi açıldığı yoksa tamamen bir tesadüfün eseri olarak mı ortaya çıktığı ise azıcık bile anlaşılmıyordu. Lunu, içerde başka nelere yuva olmuş olabileceğini düşünmemeye çalışarak derin bir nefes aldı. Elbette karanlıktan korkmazdı ancak dar alanların da pek hoşuna gittiği söylenemezdi. O yüzden içeri girerken bunu neden yaptığını kendine birkaç kere daha hatırlatması gerekti. Evet, bir deliğe sıkışma fikri korkunçtu. Nitekim Lunu yaşayamamaktan daha çok korkuyordu. O yüzden yumruklarını sıkarak küçük oyukta sürünmeye başladığında ciğerlerini bol bol havayla, kalbini de cüret edebildiği kadar umutla doldurdu. Kayalar aşkına! Tünel aşırı derecede havasızdı! Öncelikle çenesi toprağa değecek kadar başını eğmek zorunda kalıyordu ve Lunu sağlıksız derecede ince yapılı olmasına rağmen her ilerleyişinde sırtına batan taşları hissedebiliyordu. Bu işe neden başka kimsenin gönüllü olmadığı kolaylıkla anlaşılıyordu. Çünkü bu kahrolası bir delinin yapacağı türden bir işti! Lunu eğer hayata susamış, katıksız bir açgözlü olmasaydı kimse onu bu küçücük mezarın yanına bile yaklaştıramazdı. Yine de yavaş yavaş ilerlemeye devam ettikçe gerçekten Deliduman’ın bir konuda haklı olduğunu fark etmeden duramadı. Bu geçit dümdüz gitmiyor, sağa kıvrılarak yolu bir hayli uzatıyordu. Karanlıkta yön bulmak kolay iş değildi tabii ama en azından tepesinde kaybolan pürüzsüz kale surları ve aşağı eğimli yol Lunu’yu buna ikna etmişti. Ancak bu bilginin kötü tarafı mesafeyi hesaplamanın imkânsızlığındaydı. Bir diğer sıkıntı ise tünel eğilip bükülürken karanlığın Lunu’yu sardıkça sarıyor olmasıydı.. İçerideki hava gittikçe azalıyor, yokluğu boğazını kuruturken sıcaklık da giderek artıyordu. Bu toprağın altında bir ateş mi yanıyordu? Lunu’nun göğüs kafesi zemine değdikçe daralan nefesi kızın içinde tutmaya çalıştığı tüm paniği gerisin geri ortaya çıkarıverir olmuştu. Sahi, bu yolun sonu olduğu kesin miydi? Yıllar önce, besbelli İsimsizlerden kaçmak için Lunu kadar çaresiz olan bir yeniyetmenin yüzüne değen rüzgâra güvenmek nasıl bir akıl işiydi? Eh, bu yol böyle boğazını sıkar gibi bir darlıkta devam ediyor ise Lunu aklını hepten yitireceğine emindi. Tünel uzadıkça uzuyor, gözleri ise körlükten uyuşmaya başlıyordu. O yüzden delik, Lunu’yu içinde gezinen bir solucana çevirirken kızın gün boyu tuttuğu yaşlar yavaş yavaş akmaya başladı. Panik ise zaten oradaydı ve fark ettirmeden tüm bedenini sarmıştı. Önce Lunu’nun azar azar aldığı nefesi hızlanmaya başladı sonra da hâlâ görmeyen gözleri ile tünelin ortasında donup kaldı. Lunu yola devam etmek isteyerek debelendi ama bacakları uyuşmuş, sanki bir zincirle ardından bağlanmış gibi ağırlaşmıştı. O yüzden zangır zangır titreyerek öylece durdu. Bu gece o yol gösterici lanet rüzgâr neredeydi? Geri dönmek istiyorum! Siktir, bu benim için bile berbat bir fikirdi! Geri dönmek istiyorum! Eve, mağarasına kaçıp saklanmak istiyordu. Düğüm olan bacaklarıyla öylece yüzü koyun yatarken hava sanki onu terk etmeye yemin etmişti. Bir insan toprak altında ne kadar nefessiz kalabilirdi ki? Bu düşünceyle hüngür hüngür ağlamaya başladı. Hıçkırıkları boğuk nefeslerine karıştı. BU GELMİŞ GEÇMİŞ EN KÖTÜ FİKRİM! Nefes almayı denedi ama kuru bir öksürük boğazını yaktı. Bir parça toprak yutmuştu ve ilerlemeye devam edemiyordu! Çok dardı! Çok havasızdı! Yine de dişlerini sıktı, madem bacaklarından bir hayır yoktu o zaman başka bir şey deneyecekti. Lunu kollarıyla kendini öne çekmeye çalıştı. Sonra biraz daha. Ve bir kez daha. Ölecekti, değil mi? İsimsizler onu burada bir solucan yemi olarak bırakacaktı. Herkes Lunu’yu unutacak, ömürleri şölen olurken onun kemikleri de Yılan Tanrı’ya adak olacaktı. Lunu bayılmak üzere olduğunu hissedebiliyordu. Önünü görmeyen gözler kararabilir miydi? Kararabiliyor gibiydi. Nefesi daha da hızlandı ama ciğerlerine dolacak hava yerini boğazına dolan toz ve toprağa bırakmıştı. Hodbin ona bir keresinde tanıdığım en cesur Kayalısın demişti. Acaba Lunu’yu terk ettikten sonra bir kez olsun onu düşünmüş müydü? Elleriyle onu gömdüğü mezarı hayal ederken içi sızlamış mıydı? Onu arkasında bırakıp giderken hiç dönüp ardına bakmış mıydı? Lunu korkusuna biraz daha direndi ve kendini tekrar öne çekti. Ancak yumruk yaptığı eli kocaman bir şeye değmişti. Tüylü şey dokunuşu altında panikle cıyaklayarak kımıldanmaya başladığında Lunu çığlığı bastı ve suratını toprağa yapıştırdı. Ağzı ve burnu Gizliman’ın bereketli arazisiyle dolarken onlarca minik ayak saçlarının, sırtının ve bacaklarının arasında dolanmaya başladı. Lunu bir çığlık daha atmamak için direnerek Hodbin’in yakışıklı ve yumruklanmayı hak eden yüzünü gözünün önüne getirmeye çalıştı. Artık hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Toprak nemli yanaklarına yapışıyor, küçük yaratıklar ise tepesinde bağrışarak davetsiz misafirlerinden kaçışıyordu. Bir karınca yuttuğundan bir hayli emindi. Evinizin ortasına daldığım için özür dilerim. Lütfen beni yemeyin! Talih buydu ya korkuyla tünelden uzaklaşan farelerin hiçbiri gitmeden önce Lunu’nun diri etinden bir parça koparmaya yeltenmemişti. Lunu ağlamasını durdurabilseydi, işte buna gülebilirdi. Ben en cesur Kayalıyım. Ben Lunulata’yım. Kaya’da doğmuş en cesur kızım. Lunu kendini sürüklemeye devam ederken hıçkırıkları birazcık olsun azalmaya başladı. Evet, o koskoca Lunulata’ydı. Kendi kendini büyüten olmayan bir adaya ulaşan Lunu’ydu! Fare korkutan cesur kayalı! Belalı bir karıncayiyen! Toprağa saplanmış taşlar kollarını çiziyordu ama bu acıya odaklanmak daha iyiydi. Yoksa Lunu, başka kimlerin evinde gezindiğini düşünmeye başlayabilirdi. Bu kadar fare hayattaysa herhâlde yakınlarda yırtıcı bir yılan olamazdı, değil mi? Bir vakit sonra, önünü yoklayan elleri başka bir keşif yaptı. Lunu ilk başta bu yumuşaklığı bir yaprağa benzetse de dokusu damarlı değil pürüzsüzdü. Hem burada bir yaprağın ne işi olabilirdi ki? Çok hevesli olmasa da biraz daha dokunarak önünde onu bekleyen gizemi çözmeye çalıştı. Yanında çok daha sert uzun, ince ve sivri sopalar uzanıyordu. Lunu bir sopayı kavradığında bedeni tiksinti ile kasılırken elinde tuttuğu şeyin bir yığın parça pinçik kumaşın arasında duran kemikler olduğunu fark etti. Ardından ağlamaktan tıkanmaya başlamış burnu, çürümüş etten kalan ağır kokuyu aldı. Lunu öğürdü ama boğazına kadar gelen öğle yemeğini çıkarmamayı başardı. Deliduman bir dilbere âşık olmamış, yuva kurmamış ya da halkının sırlarını saklarken cesurca ölmemişti. Hayır, o zavallı oğlan buradan hiçbir zaman ayrılamamıştı. Onu heyecanlandıran, belki de umut olan tünelin sonunu bile görememişti. Lunu ürpertisini bastırmayı deneyerek kırık kemiklerin üzerinde sürünürken nefesini tuttu. Gözyaşları yanaklarından aşağılara iniyor, Deliduman’ın paçavraya dönmüş kıyafetlerine damlıyordu. Oğlandan geriye yolunu tıkayacak kadar bile bir şey kalmamış olduğunu fark etmek yumruk yemiş gibi hissetmesine neden oldu. Arkadaşları onun tünelden çıktığını söylemişti ama kimse sonrasında bir kontrol edecek kadar umursamamış mıydı? Deliduman’ın ardından hikayeler anlatacak bir halkı vardı ama ona ne olduğunu merak edip peşinden gidecek bir tane bile gerçek dostu olmamıştı. Lunu kemiklerin altında kalan toprağı tekmeleyip öne doğru atıldı ve mezarında rahatsız ettiği adamı ardında bırakarak biraz daha süründü. Az kalmış olmalıydı. Birazcık daha dayansa yeterdi. Göğsü hızla inip kalkarken karnı toprağa saplanmış bir taşa, sırtı ise tepesindeki sura hızla çarptı. Sürtünmeyle gelen acı Lunu’nun tüm bedenini yakacak kadar keskindi. Omuzları artık acımasızca daralmış olan tünelden ucu ucuna geçer olmuştu.Lunu canı yanmasına rağmen kendini biraz daha zorlasa da hâlâ yerinden kıpırdayamıyordu. Hayır, hayır, hayır. Burada ölmeyeceğim! Hayır! Beni de yutamayacaksın Gizliman’ın göt deliği! Ancak kanında gürleyen bu panik ona ihtiyacı olan gücü vermişti. Lunu içinden çığlıklar atıyor, haykırıyor ve direniyordu. Karnını iyice içeri çekti ve vücudunu bükerek çıkabileceği başka bir açıklık aradı. Sonunda karnını sıkıştıran taşın bir kenarı ardında kanlı bir çizik bırakarak ona geçmesi için bir fırsat sunduğunda iyice küçülttüğü bedenini hızla öne ittirdi. Şimdi omuzlarını sıkıştıran basınç azalmıştı. Lunu derin bir nefes alırken önünden gelen hafif bir rüzgâr onu selamladı. Bu kadar yakın olduğunu bilirken çıkışa varamamak ne kadar da boktan bir histi. Acaba Deliduman da son anlarında aynı rüzgâra karşı mı ağlamıştı? Lunu cevabını alamayacağı tüm sorularla beraber çırpındı. Sırtı sürtünmeyle yansa da bir an bile oyalanmaya niyeti yoktu. Hızla sürünürken başka hiçbir engelin bedenini yakalamasına izin vermeyecekti. Öyle ya, kendini oyuğun karnından öylesine bir hırsla itti ki sanki Sur onu doğurmuş gibi aynı anda tepesindeki göğün acı bir şekilde gürlemesine sebep olmuştu. Lunu açık havadaki uzun çimenlerle kaplı, hoş kokulu bir bahçeye düştüğünde neredeyse hayatta olduğunu haykıracaktı. Ama onun yerine upuzun sazlıkların verdiği gizlilikle öylece yığıldığı yerde kalıverdi ve yüzünü şimdi gözyaşlarına karışan yağmurun geldiği göğe çevirdi. Damlalar sevincine yoldaş olurken Lunu da sessizce ağladı. Teşekkür ederim, teşekkür ederim. Oysa kime teşekkür ettiğini bile bilmiyordu. Tek yapabildiği hıçkırıkları duyulmasın diye yumruğunu ısırmak ve doya doya nefes alarak yağmurun bedenindeki toprağı arındırmasına izin vermekti. Yaşıyorum. İyiyim. Ben en cesur Kayalıyım. Bir vakit sonra kendine geldiğinde yağış iyicehızlanmaya başlamıştı. Lunu otların arasından başını uzattı ve yavaşça etrafını kontrol etti. Bulutların yutamadığı kocaman ayın ışığı sayesinde birkaç gecekondunun paylaştığı büyük bir bahçede dikildiğini fark etti. Ancak evlerden hiçbirinin ışıkları yanmıyordu. Yavaşça doğruldu ve sazlıkların ardında kalan tünel baktı. Gerçekten de bu oyuk bir sır gibi doğa tarafından özenle saklanmıştı. Yine de ne olur ne olmaz diye yanında getirdiği bir küçük bıçakla surun üstüne bir işaret kazıdı. Lunu ne kadar vakit geçtiğini anlamaya çalışsa da bunu yapamadı. Yolu ona asırlar sürmüş gibi gelmişti ama muhtemelen sadece denizin birkaç dalgası kayalara çarpıp geri çekilmişti. Karakırk kutlamaları çoktan başlamış olmalıydı! İsimsizler bile bu bayramı kutsarcasına toprağa zaten az olan erzaklarını bırakarak Yerdengezen’e minnetlerini sunuyordu. Kimse gerçek olsun ya da olmasın, yerin altında gezinen bir tanrıyı kızdırmak istemiyordu. Lunu aklını tekrar çalışır hâle getirmek için ıslak kafasını salladı ve elinin tersiyle burnunu sildi. Sonra hızlıca bedenini yokladı. Karnındaki ufak kesik ve sırtındaki sızlama dışında iyi durumdaydı. Ardından temkinli adımlarla evlerden birine yanaştı. Evin verandasında ipe dizilmiş boy boy kıyafetler asılı duruyordu. Sessizce sundurmanın altına girdi ve kendine olacak birkaç parça kıyafeti seçti. Dikkat çekmeyecek kadar az şey almaya özen gösterdi. Üzerine tam oturan dar, kahverengi bir pantolon ve beli korseyi andıran askılı bir bluzu kaptı ancak açıkta kalan kolları üşüyünce parmağı delinmiş eski çorapları koluna geçirip uzun bir tozluğa çevirdi. Yerde bir paçavra gibi kenara atılmış duran yamalı uzun pelerinle de başını sımsıkı örterek kendi giysilerini tortop ettikten sonra gerisin geri koştu ve geldiği tünele sıkıştırmadan önce yırtık şalvarının cebinden Aspen’in çiziktirdiği haritayı alıp pantolonunun cebine koymayı unutmadı. Başarmıştı! Başkent’e gizlice girmişti ve bu bile başlı başına bir mucizeydi. İçi yaşadığı dehşeti geride bırakmaya çalışarak ısındı. Kendini hâlâ biraz sersem gibi hissediyordu. Gecekonduları arkasında bırakarak ilerlemeye başladığında içinde bulunduğu yerin büyüklüğü kafasına dank etti. Burası ömründe gördüğü en büyük şehirdi ve Lunu, yolunu arayan bir karıncadan farksızdı! Toprak yol, küçük taşlarla döşenmiş nispeten daha düzenli sokaklara dönerek diğerlerinden daha geniş bir caddeye açıldığında etrafa yayılan yemek kokuları Lunu’nun karnını guruldattı. Korumasız ve bomboş duran evlere sızıp biraz yiyecek aşırma fikri ağzını sulandırsa da buna direnmek zorundaydı. O yüzden avare adımlarını hızlandırdı ve tüm evlerin karanlık pencerelerini tek tek yoklayarak ilerledi. Bu taştan yapılma iki katlı evlerin muntazamlığı dikkat çekiciydi. Her biri gerçek bir yuvaya benziyor, birbirinin tıpkısı suretleri ile nizamlı bir güzellik sunuyordu. Dev gibi sütundan kemerlerle birbirine açılan sokakların bir ucunda binaların tepesinden bakan insan yüzlerinden heykeller vardı. Doğrusu şehri gözleyen bu büstler Lunu’nun tüylerini ürpertecek kadar gerçekçiydi. Burada yaşamak, bu sevimli taş yollarda yürümek nasıl huzurlu bir histi kim bilir. Son zamanlarda sık sık yaptığı gibi Lunu bu hayale kapılmaktan da kendini alamadı. Kahverengi giysileri ile meydandan yürürken kendini düşledi. Sıcacık güneş yanaklarını ısıtırken çok sevdiği ve pek bir becerikli olduğu işine doğru gidiyordu. Onu gören her yüz gülümsüyor, o yanlarından geçerken selam vermek için duraksıyordu. Sevilmek ve ait olmak can sıkıcı derecede güzel bir hayaldi ve Lunu da gerçekten becerikli bir hayalciydi. O yüzden Lunu, başını kendi kurduğu düşünden kaldırdığında göreceği manzaraya hiç de hazırlıklı değildi. Bu sahnenin eh, kesinlikle eşsiz olduğu söylenebilirdi. Göğün ucunda konuşlanmış devasa kale, sütunlarla sarılı sivri bir dağ gibiydi. Etrafını çepeçevre dolaşan görkemli surları ise ay ışığı altında parlıyor, kalenin siluetine efsunlu bir hava katıyordu. Lunu binlerce penceresi varmış gibi gözüken bu muhteşem yapıya bakarken ağzı bir parça açık kaldığını hissetse de hayretine engel olamadan bön bön bakmayı sürdürdü. Bu onun kısacık ömründe gördüğü en heybetli şeydi. Uyuyan şehrin tam aksine kalenin içi cıvıl cıvıl bir kehribar renginde parlıyordu. Ara sıra ışığın içinde süzülen küçük karanlık silüetler ise o vahada hayatın tadını bir hayli çıkarıyor gibiydi. Bir şimşek çaktığında Lunu hâlâ büyülenmiş bir böcek gibi kalenin açık camlarından sızan ışığa hevesle baktığını fark ederek hemencecik toparlandı. Gök korkutucu bir sertlikte tekrar gürlediğinde Lunu, bütün şehri tepeden izleyen kalenin ihtişamlı gözlerine yakalanmamak için hızla başka bir sokağa koşturdu. Gizler gerçekten de orada mı yaşıyordu? İçi farkındalıkla gelen buruk bir üzüntüyle dolmuştu. Bir de zavallı gibi dümdüz bir sokak için düş kurmuştu! Gelgelelim Lunu da şimdi orada, o tanrısal kalede olabilirdi! O ışıltılı masalın bir kahramanı olabilir, sonsuza kadar mutlu yaşayabilirdi! Yoluna devam ederken hayal kırıklığını ardında bırakmaya çalıştı. Bari paçalarına kadar akan hüsranı ardında ıslak bir iz bırakmasaydı! Umutsuzluk katlanılır gibi değildi o yüzden Lunu başını dikleştirdi. Onun mükafatı yalanlar üzerine kurulmuş masallardan daha fazlası olacaktı. Zaten hayallere dalmak yerine yapması gereken bir ton işi vardı ve bunların arasında kendine acıyacak vakti yoktu. Sokaklar beklediği gibi bomboştu. En azından Dağ Anası, Gizlerin ve Hiçlerin ritüelleri konusunda haklı çıkmıştı. Lunu, Aspen’in ona verdiği haritayı sokuşturduğu cebinden çıkardı. Kâğıdın köşesi üstünü değiştirirken ıslanmış ve kalemin çizgileri de dağılmıştı. . Lunu kuru bir köşede haritasını inceledi ve gideceği yönü gösteren kaba çizimi kaleye göre hizalayarak ilerlemeye başladı. Sırtına attığı siyah uzun kumaş üşüyen bedenini ısıtırken büyük kukuletası da yolunu arayan yüzünü saklıyordu. Belki de Lunu, gölgelere ait bir gece ruhuydu. Kimseciklerin uyanık olmadığı saatlerde usul usul gezinen, uyandıklarında insanların sahip oldukları hayatları değiştiren türden hem de! Ya da sadece kendini abartmayı seven genç bir kızdı. Sokakları telaşlı adımlarla geçtiği sırada bu düşünce sayesinde korkusu ve üzüntüsü yerini heyecana bırakıyordu.. Bu yüzden de Lunu artık her ikisi de olabileceğinden pek bir emindi. Ne maceraydı ama! Eğer Lunu’nun tüm geleceği buna bağlı olmasaydı kesinlikle daha fazla bile tadını çıkarabilirdi. Ancak sonra işitti. Çok ağır, neredeyse kederli bir ağıttı kulaklarına ulaşan uğultu. Elbette Lunu’nun gittiği yönün tam aksinden geliyor olması ayrı bir meseleydi. Lunu tekrar haritasına baktı ancak kafası karışarak durakladı. Hemen sonra elindeki kâğıdı ters tuttuğunu fark etti. Aspen’in çizim becerileri kesinlikle bir kalenin başını ve sonunu çizmeye yetecek türden değildi. O yüzden sinirle iç çekerek haritayı tekrar cebine sokuşturdu. Eh, madem öyle, bundan sonra doğaçlama yapacaktı. Zaten sokak sokak bir Hiç yerleşkesi aramak yerine kalabalığın onu doğruca oraya götürmesi çok daha zahmetsiz olurdu. Tek başına gezinen birinin boş sokaklarda dikkat çekmesi kaçınılmazdı. Lunu planlarının böyle bozulmasını göze alamazdı. Hele hedefine bu kadar yaklaşmışken asla. Lunu sadece iki sokak daha geçmişti ki onları gördü. Koyu renk kukuletaları içinde birbirine sokulmuş insan cümbüşü inanılmaz bir kalabalık oluşturarak uyum içinde ilerliyordu. Aynı anda hem korkutucu hem de büyüleyici görünüyorlardı. İnancın yarattığı huzur bu insanlara Lunu’nun sahip olmadığı bir sükûnet veriyor gibiydi. Gök tepesinde yaralı bir hayvan gibi kükrerken Lunu da derhâl harekete geçti ve kendini şarkıya kaptırmış Hiçlerin arasına bıraktı. Anneler kaybolmasın diye pelerinleri yerlerde sürünen ufaklıkların ellerinden tutuyor, iri yarı boz bıyıklı adamların bazıları gür sesleriyle bazıları ise cılız fısıltılarıyla Yerdengezen’e feryat ediyordu. El ele, kol kola, omuz omuza duran yüzlerce insanın aynı acıklı sözleri söylemesinin gerçekten de dokunaklı bir tarafı olduğunu Lunu bile inkâr edemezdi. O yüzden o da dudaklarını oynatarak Hiçlere katıldı ve başını aşağıda tuttu. Herkes kendi adımlarını önündekine uydururken Lunu da göz ucuyla kalabalığın arasından seçtiği yüzleri inceliyor, bir ipucu bulmayı umuyordu. Ama her yaştan insanın yürüdüğü bu meydanda aradığı kişiyi bulması neredeyse imkânsızdı. Caddeleri ve ara sokakları şarkılarla kutsayarak usulca yürüdükleri kısa anlar bir Gezgin’in kolyesindeki boncuklar gibi ipe dizilmişti. Lunu göz ucuyla bir şeylerin değiştiğini fark etti. Bir grup küçük çocuklu aile başka bir sokağa dönerek yanlarından ayrılırken kalan bir grup Hiç ise sarı şeritli ceketler giyen muhafızların gözetiminde caddenin ilerisine geçiyordu. Lunu oyalanmadan bu Hiçlerin peşlerine takılırken kalbi kulaklarında gümbürdemeye başladı. Heyecanla aradığı yüzü görmek için bakındı gelgelelim ilk yaklaştığı ekip ondan yaşça daha büyük erkeklerden ibaretti ve yalpalayan adımları ise sarhoş savrukluğundaydı. Hayır, o burada olamazdı. Adamların gür sesle söyledikleri şarkılar biraz daha hareketlenirken Lunu kocaman demir bir kapıyla şehrin nezih görünen kesiminden ayrılan genç Hiçlerin yerleşkesine geldiğini fark etti. Kül Mahallesi. Tam da Aspen’in anlattığı gibi üst üste binmiş nispeten daha küçük yapıların oluşturduğu gösterişsiz, kasvetli evlerle doluydu. Burası şehrin ailelere ayrılmış sevimli yuvalardan çok daha uzakta olması da cabasıydı. Lunu neden böyle güzel bir şehirde bu kadar karanlık bir yer olduğuna anlam veremedi. Sokaklar sidik ve tütün kokuyor, toprak yollar çatlaklarla bölünerek yürümeyi güçleştiriyordu. Lunu burayı biraz Kaya Şehirleri’ne benzetti. Yine de kız, soğukkanlılığını azıcık daha koruyabilirse amacına ulaşacağını hissedebiliyordu. O yüzden derin bir nefes aldı ve diğerlerinden daha avare gözüken ve meydanın en uzağına yürüyen grubun peşine takılarak adımlarını hızlandırdı. Kulaklarında solup giden ve yavaş yavaş detone olan şarkılar çınlıyordu. Orada olmalıydı. Orada olmak zorundaydı. Beklentisi ve heyecanı artık ahmak ıslatana dönen yağmura karışmıştı. Ardından ayağı kayan bir kızı yerden kaldırırken onu gördü. Aradığı Gezgin’i. Lunu neredeyse koşar adımlarla onların oluşturduğu sıkışık gruba doğru yürüdü ve arkasından kıskıvrak yanaşıp oğlanın elini tuttu. Oğlan irkilerek ona baktı ve kızı gördüğü gibi gözleri kocaman açıldı. Sadece bir anlığına önlerinde ilerleyen iki muhafıza kısa, kaçamak bir bakış attı. Muhafızların koyu bir sohbete dalmış olduğunu görünce de tekrar kıza döndü. Hâlâ elini çekmemesi neredeyse umut vericiydi. Devam eden şarkıyla meydan boyu turlayan, artık biraz sarhoş gözüken diğerlerinin geçtiği bir başka sokağa ilerlediklerinde Lunu, oğlana kaş göz yaparak onu takip etmesini işaret etti. Ardından Gezgin’in tepkisini beklemeden birkaç adım attı ve hızla gördüğü ilk küçük ara sokağa girdi. Oğlanın peşinden geldiğini fark ettiğinde neredeyse mutluluktan ağlayacaktı. Ne var ki, bir grup bıçkın tipli Hiç onların daldığı çıkmaza bakıp bundan kendilerince anlamlara vararak ıslık çalmaya başladı. Oğlanlar Lunu’nun yanaklarını kızartacak hareketler yaparken Beş Beter onlara ters bir bakış attı ve Lunu’yu tutup bir binanın arkasına çekiştirdi. Sanki herkesin kıçını kurtarmaya çalışırken aşka meşke zaman kalıyormuş gibi! İşte şimdi gösteri vakti gelmişti. Lunu, Gezgin’den bir tepki gelmesini beklemeden oğlana sıkıca sarıldı. Bu ani hareket karşısında Beş Beter donup kalıverdi. Eh, elbette Lunu da böyle olacağını tahmin etmişti. Gezgin ile bir bağı olmasa da Lunu’nun ona ihtiyacı vardı. O yüzden işe yarayacağına emin olduğu her silahı kullanmaya kararlıydı. Samimiyet, tatlılık ve dostluk bu silahlardan bazılarıydı. Lunu sadece gözyaşlarına ihtiyacı olmayacağını umuyordu. Hâlâ kaskatı dikilen oğlandan uzaklaştığında Beş Beter boğazını temizleyip konuştu. “Öldüğünü düşünmüştüm,” Fakat yaşamasını da umursar gibi bir hâli yoktu. “Ben de Hoki’nin seni öldürdüğünü düşünmüştüm,” dedi Lunu. Gerçekten de Beş Beter’i o mağarada görememişti. O an bunu düşünecek kadar kafası yerinde değildi ve eğer töreni izleyen İsimsizler’den biri Hiç olan birinin denizden gelen olduğundan bahsetmeseydi gerçeği de asla öğrenemezdi. “Şansını denedi ama Gezginler kolay ölmez,” dedi Beş Beter sert bir sesle. Daha çok kendiyle konuşur gibi bir hâli vardı ve bakışları puslanmıştı. “Kayalılar da öyle,” diye onayladı Lunu gururla. Bu yenilgiye yakın hissettirse bile aslında bir zaferdi. Ben en cesur Kayalıyım. Lunu sessizlik içinde dikildikleri bir rahatsız edici an boyunca oğlanı inceledi. Beş Beter’in görünürde bir yarası beresi yoktu ancak yeni kıyafetleri içinde tuhaf görünüyordu. Lunu’nun adını koyamadığı bir ağırlık taşıyormuş gibi omuzları çökmüştü. Gerçi pekâlâ bu Gezgin’in her zamanki hâli de olabilirdi, Lunu daha öncesinde oğlanı bu kadar bakacak kadar bile umursamamıştı. “Diğerlerini göremedim. Sonra duydum. Üç denizden gelen Giz olmuş,” dedi Beş Beter. Sesi buna biraz sinir olmuş gibi boğuktu. Eh, Lunu onun ne hissettiğini çok iyi anlıyordu. Zaten isimleri söylemek bile farklı sebeplerle canını yakıyordu o yüzden yutkundu ve “Evet, Hodbin. Arm ve Dante,” diye mırıldandı. Beş Beter’in duruşu aynı olsa da gözleri kararmıştı. “Şanslı pislikler.” Gezgin her zamanki ketumluğundan bin kat daha mesafeli olması işlerini zora sokuyordu. O yüzden Lunu da elindeki her kozu ortaya saçmaya karar verdi. “Şimdilik,” dedi zehir gibi bir sesle. Oğlanın gözlerinde bir parıltı görmeyi umsa da Beş Beter sadece tuzak arayan dikkatli bakışlarla Lunu’yu inceliyordu. Hırsları olmayan insanlarla oyunlar çevirmek gerçekten de güç bir işti. “Bu da ne demek?” “Yardımına ihtiyacım var demek.” Gezgin sinirle başını iki yana salladı, soğuk bakışlarını gizlemeye bile tenezzül etmiyordu. “Ben bir Hiçim, unuttun mu?” Kelimelerin hedefi Lunu olmasa da sesi zehirli bir suçlamayla doluydu. Öfkesi içinde kıvranan Lunu, asıl ben bir hiçim, dememek için kendini zorlamak zorunda kalarak dilini ısırdı. En azından ona yemek ve kıyafet vermişlerdi. Aralarına almışlardı! Lunu bir tünelde solucan gibi debelenmeden böyle bir şehre giremezdi bile! Lunu gözlerini Beş Beter’in gözlerine dikti. “Sen Beş Betersin. Kardeşime imkânsızlıklar arasında bir kol yapan, herkesi korkutan Gezginsin.” Talihine öfkeli olsa da gerçekten de düşündüğü şey buydu. Beş Beter hep kendine güvenen bir tip olmuştu. Lunu’nun da şimdi bu güvenin yaratacağı ateşe ihtiyacı vardı. “Boş sözlerle beni kandırmaya mı çalışıyorsun?” diye sordu oğlan sesinde bariz bir tiksintiyle. Ancak görünenin ardındaki sırları arayan Lunu, o an bir şey fark etti. Oğlanın elleri sürekli kol bileklerini kaşıyor ve bunu her yaptığında da gölgede kalan yüzü acıyla seğiriyordu. O yüzden bu, Lunu’yu bir anlığına duraksattı ve “Hayır, aslında sana zehirli vaatler sunmayı planlıyordum,” diye itiraf etmesine sebep oldu. Oğlanın şişirilip pohpohlanacak bir egosu olmadığını anlamak güç değildi. Beş Beter gibi insanlar en acı dürüstlüğü nazik yalanlara tercih ederdi. Anlaşılan oydu ki, Lunu kandıramayacağı bir insana saygı duymayı öğrenecek kadar büyümüştü. “Bunca zaman nerede kalıyordun?” diye sordu Beş Beter. Kontrolü eline almak ister gibiydi. Lunu onun bu şekilde daha rahat edeceğini anladığı anda kararını verdi. Tamam madem Gezgin’in istediği yalnızca gerçeklerdi… “Gizliman'da İsimsizler diye bilinen bir topluluk daha var. Sayıları çok değil ve Başkent’e sızmanın yolunu arıyorlar. Planlarını ve nedenlerini bilmiyorum. Buraya sadece bir ulak olarak geldim ama bunu yapmak yerine seni bulmayı seçtim.” Sonunda ağzından doğru bir laf çıkması Lunu’nun göğsündeki baskıyı anında hafifletti. “Bu doğru mu?” Beş Beter ihtiyatlı bir şekilde duyduğu haberi sindirirken bunun gelebileceği anlamları kafasında tartarmış gibi çenesini sıvazladı. “Evet doğru. Ayrıca Beau da İsimsizler’in yanında.” Lunu şimdilik Aspen’den bahsetmemeyi tercih edereksessiz kalmaya karar verdi. Bu haber bir işine yarayana kadar sadece ona ait olacaktı. Beş Beter bir süre hiçbir şey söylemedi. Tekrar konuştuğunda sesi daha bitkindi. “Gittiğini sanıyordum. O zaman Madrabaz’ı da bulamadı demektir.” “Gidemez. Burada bırakamayacağı şeyler var.” “Bir kız için kaldı öyle mi?” diye sordu Beş Beter saklamadığı bir küçümsemeyle. Lunu oğlanın içinde neyin kırıldığını bilmiyordu ama bugün karşısında duran adam tanıdığını sandığı gamsız Gezgin değildi. Yine de Lunu muzip bir gülümsemeyle başını kaldırdı. “Bir kız için. Umut için. Özgür olmak için. Nasıl istersen öyle düşünebilirsin. Eğer soruların bittiyse benim de sana bir sorum var Gezgin. Bize katılmak ister misin?” Yalnızca Hodbin’in karşı koyamayacağı bu tehlike vadeden gülümsemeye Beş Beter aldırmadı bile. Demek ki en davetkar zehirler bile sadece dengine tatlıydı. “Bana umut satamazsın Kayalı. Ben öyle yalanlara inanmam,” dedi oğlan sinirle. Lunu oğlanın cüppesinin altında sürekli dokunup durduğu parlak çeliği görmemiş olsa buna inanabilirdi. O bileklikler eskiden Gezgin’in kollarında değildi. O kan oturmuş uykusuz gözlerdeki perişanlık da öyle. O yüzden risk aldı ve doğruca oğlanın kaşıyıp durduğu bileklerini yakalayıp yarasını ortaya çıkardı. “Ama zincirlerini çıkarma şansı sunabilirim.” Beş Beter bir anlığına hareketsiz kaldı. Lunu oğlanın kızarmış kollarına mühürlenmiş çelik kelepçelere bakamıyordu. O yüzden kendi boynundaki çürük mührü sızlarken sadece oğlanın hissettiği çaresizliği anladığını gösteren bir şekilde başını eğdi ve kendi mührünü gösterdi. Beş Beter kollunu Lunu’nun ellerinden kurtardığında Lunu zorlukla konuştu. “Dante’ye bir mesaj iletmek için gönderildim. Ama bunun yerine sana geldim. Ona ulaşamazsam bu mesajı sen iletmelisin. İşaret geldiğinde Yedinci Eşik’teki kapıyı açması lazım. Ne olursa olsun. Bunu iletmek zorundasın,” dedi Lunu. İsimsizler’e kazık atmak sadece Beau ve Aspen’i tehlikeye sokardı. Lunu geri dönmeyecek olsa bile en azından onların planladığı şey her neyse devam etmelerini sağlayabileceğini umuyordu. “Benden istediğin sadece bu mu? Bir mesajı iletmem mi?” Lunu oğlanın hayal kırıklığına uğradığını görebiliyordu. Umuda inanmazmış. Hadi oradan. “Bundan daha fazlasını istiyorum.” İçinde sızlayan parça bir anlığına onu duraksattı. Bu ona Hodbin’e savaş çıkarmayı teklif ettiği anı hatırlatmıştı. Hodbin’in o oyunbaz gülümsemesi… Işıldayan mavi gözleri…. Lunu onun da kendisiyle aynı şeyi hissettiğine emindi. Adını koyamasa da oradaydı işte. Onlara ait bir andı ve tamamen gerçekti. Lunu aklını, kalbini kıran Gezgin’den uzaklaştırıp önündeki Gezgin’e odaklanmaya çalıştı. “Başkaldırmanı istiyorum. İsimsizler sadece şehre sızmanın onlara bir zafer kazanacaklarını düşünecek kadar küstahlar. Ama zaferler halklar istemeden kazanılmaz. Sayıları yetmeyecek, çatışmalar olacak ve birçoğu ölecek. Hiçbir şey değişmeyecek. Zincirler kalacak, çocuklar kurban edilecek. Hem de ne için?” Lunu bu sözleri öyle inanarak söylemişti ki kendi bile içinde gürleyen tutkuyu bastıramıyordu. Bir şeyler değişmek zorundaydı ve bunu bilen kalbi gümbür gümbür atıyordu. “Bunları onlar göremiyor ama sen görebiliyorsun, öyle mi?” dedi Beş Beter bıkkınca. Yine de hâlâ gitmeye yeltenmediğine göre Lunu onun duymaktan hoşlandığı şeyler söylüyor olmalıydı. Tanıdığı tüm Gezginler açgözlüydü. Bu korsanlar hiçbir zaman ellerindekilerle yetinmemiş, hep Kayalılara zorbalık yaparak daha fazlasını almıştı. Beş Beter mazlum biri değildi. Yırtıcı bir hayduttu. Ona giydirdikleri bu itaatkâr Hiç postu elbette üzerine dar gelecekti. Lunu’nun tek yapması gereken oğlanı o postu yırtıp atmaya ikna etmekti. Lunu “Sen göremiyor musun? Hep aynı oyunu oynuyorlar. İsimler değişiyor, Ark oluyor, Gezgin oluyor, Giz oluyor ama yaptıkları tek şey bizi ezmek. Bizi kullanıyorlar. Gücümüzü, kanımızı, canımızı, gençliğimizi kendi savaşları için harcıyorlar. Ben Hiç olmak istemiyorum. Ben Çürük, Ayakçı,İsimsiz ya da siktiğimin Giz’i bile olmak istemiyorum. Ben Lunulata olmak istiyorum.” Bir anlığına söylediği şeyi oğlanın sindirmesi için durakladı. Ona teklif ettiği şey imkânsıza yakın bir şeydi. Gelgelelim bunu yapabilecek güçleri olduğu bile meçhuldü. Yine de sakin ve sağduyulu gözükmek istiyordu. Ardından “Bunu hak ediyorum. Özgür olmayı hak ediyorum. Peki Beş Beter, sen özgür olmayı hak etmiyor musun?” diye sormaya cüret etti. Göğsünün alev alev yandığını hissedebiliyordu. Lunu emeklemeye başladığından beri bir asiydi. Dünyada onu isteyen bir köşe bulacağını umacak kadar da hayalperest. Ama dünya onu istemiyordu. Bu liman onu istemiyordu. Bu yüzden Lunu’ya başka bir seçenek bırakmamışlardı. Ben en cesur Kayalıyım. Beş Beter kızın hararetli konuşmasının üstüne bir süre bunu düşündü. Sessizlik Lunu’ya ızdırap verecek kadar uzun gelmişti. Korkuları çırpınan yüreğini eziyor, onu çıkamadığı bir girdaba sürüklüyordu. “Peki Lunulata, senin önerin ne?” Lunu ismini Gezgin’in ağzından duyduğu anda bunun bir saygı ifadesi olduğunu anlayarak heyecanlandı. Neredeyse mutluluktan havaya sıçrayacaktı! Yine de gerçek bir liderin, muhtemelen Dante’nin yapacağı gibi vakur durmak için elinden geleni yaptı ve oğlanın soğukkanlılığını göreceğini umdu. “Hiçler uyanmazsa hangi savaş sonucu değiştirir ki? Üzerlerine basıldığı için öfkelenmezlerse bizi kimse kurtaramaz. O yüzden o öfke olmalısın Beş Beter. Başkaldırmalı, isyan etmeli ve onlara başka bir seçenekleri olduğunu göstermelisin.” Gezgin bir an hareketsiz kaldı. Ardından cansız bir şekilde güldü. Lunu’nun istediği şey aslında apaçık bir ölümdü. Beş Beter’in kendini hedefe koyması ve bu uğurda tüm tehdidi göze alması gerekiyordu. Bu herkesin yapabileceği türden bir şey değildi. Çoğu insan Lunu’nun kaçık olduğunu düşünür, bunun onların meselesi olmadığını iddia ederdi. Beş Beter’in nasıl bir hamurdan yoğurulduğu ise şimdi ortaya çıkmak üzereydi. “Beni dinleyeceklerini sanıyorsan aptalsın demektir,” diye mırıldandı Beş Beter. Şimdi Lunu’nun aklını kaçırdığına gayet emin gibi görünüyordu. Eh, oğlanın bilmediği şey şuydu ki, biraz delirmeyen hiç kimsede dünyayı düzeltecek cesaret çıkmazdı. “Belki hepsi dinlemez. Ama duyacaklar. Sen konuştukça duymak zorunda kalacaklar. En tatlı uykular bile bir noktada son bulmak zorunda. En azından gözleri henüz tamamen kapanmamış olanlar sana kulak verecektir. Çünkü onlar da yaşamak istiyor. Özgür olmak ve kendi hayatlarını seçmek istiyor. Kaderimizi bu şerefsizlerin eline bırakamayız. Yalnız değiliz. Benimle isyan edecek misin yoksa ilerde çocuklarını kurban etsinler diye onlar için çalışıponlar için ölüp gitmeyi mi tercih edeceksin?” Belki sıradan bir insan için ortada bir seçenek olabilirdi ama Lunu bir Gezgin için tek bir cevap olacağını düşünüyordu. Yine de kendi heyecanının parıltısını Beş Beter’in gözlerinde de görmeden aynı tarafta olduklarından tam olarak emin olması mümkün değildi. Beş Beter düşünürken yüzünü sıvazladı. Savunmada durmaktan vazgeçmiş gibi gevşeyen bedeniyle artık çok daha genç görünüyordu. Sonunda oğlan konuştuğunda Lunu boyundan büyük işlere kakıştığını düşünmemeye çalıştı. “Bak ben Hodbin gibi hile hurda bilen bir adam değilim. Senin gibi kurnazlık edemem. Yaşlı Adam aşkına, Beau gibi bir kahraman da değilim. Kafanda neler dönüyor bilmiyorum ama ben sadece Beş Beter’im. Senin isyanın için bir silahtan fazlası olamam.” Her şey benim boyumdan büyük zaten. O zaman neden sınırları zorlamayayım? Lunu sırtını dikleştirdi, bu sorunun cevabını uykusunda bile verebilirdi. “Daha fazla kahramana ya da dalavereciye kimsenin ihtiyacı yok. İnsanların sadece inanacakları birini görmeleri gerekiyor. Onlardan birini. Sadece farklı bir yol olduğunu bilmeliler. Bunu onlara göstermeliyiz. İhtiyaçları olan destek İsimsizler’den gelecek zaten. Öfkeleri ve umutları olduğunu hatırlatmalı, ateş olup kor gibi yanmalarını sağlamalıyız. Kendi geleceğimizi ancak o ateşle aydınlatabiliriz,” Derin bir nefes alırken Lunu’nun kalbi artık yerinden çıkacak gibi atıyor, kulakları uğulduyordu. “Bu bizim isyanımız Beş Beter.” Lunu’nun başı kendi cüretiyle döner bir hâldeydi. İlk taşını oynatmıştı ve şimdi beklemekten başka bir şansı yoktu. Beş Beter bir cevap vermeye yeltenmese de Lunu onun dudaklarında yaramaz bir gülümsemenin gezindiğini gördü. “Hazır olduğunda bana bir işaret ver. Büyük bir şey olsun. Seni bulurum,” dedi ve oğlanı düşünceleriyle baş başa bırakarak başka bir sokağa yöneldi. Karanlık sokaklar onu gölgelerine kabul ederken şehre göz kırpan yıldızların altında yürüyen Kayalı Lunulata hem kendine hem de üstüne bastığı toprağa bir yemin fısıldadı. Öyle ya da böyle bana yuva olacaksın Gizliman.