Bölüm 6: Arm
Sırların ağırlığı ortadan kalktığında müzik tekrar başladı. Tekrar içeri giren Hiçler tatlıları servis ederken Gizler birbirini dans kaldırıyor, neşeyle laflıyor ve az önce konuşulan günahları hiç var olmamış gibi hayatlarının sefasını sürüyordu. Bu ışıltılı gecede sadece Gizlerin istediği gerçeklere izin vardı. Oysa salonun duvarları dans ve müzik ile döndüğü sırada Arm’ın aklı bambaşka bir diyardaki bambaşka bir anıdaydı. Belki de ömrü hayatında sahip olduğu en gerçekçi ve huzurlu hatıralardan birinde… Esasında bu tozlu anısı, Lunu ile Kaya Şehrileri’nde geçirdiği sıradan bir akşamdan ibaretti. Normalde hep yaptıkları gibi kamburu çıkmış bir ihtiyar olan Kör Kartal’ın kendi mayaladığı ekşi ispirtoyu yuvarlamak yerine bu sefer biraz macera arayıp Kılıç’ın adamlarından Ark’ın sidiği aşırmaya karar vermişlerdi. Ark onlara bol bol bu içkiden yollasa da su gibi tüketilen bu meret bitmesin diye kontrolü hep Kılıç gibi zorbaların elinde olurdu. O yüzden de tadı herkese daha bir tatlı gelirdi. Eh, Kılıç gibi bir haydut elbette Arm ve Lunu gibi sopa arsızı tiplere zırnık koklatmıyordu. Arm ve Lunu’nun o zamanlar haytalık yapmaktan başka bir işi yoktu. O yüzden zorbaların meskenleri olan Ağıl’ın altından girip üstünden çıkmış, iki şişe tertemiz Sidik bulmayı başarmışlardı. Ama elbette son üç gündür bir şey yemedikleri için hemencecik sarhoş oluvermişlerdi. Ağızları yamulmuş, sözleri yuvarlanarak kahkahalara dönmüştü. Mercan’ın en kalabalık açıklığında diğer Kayalılarla birlikte dans ederek oradan oraya savruluyorlardı. Arm, Lunu’yu etrafında döndürürken kız çılgınlar gibi gülüyor, bir yandan da durması için onu azarlıyordu. Ama Arm’ın durmaya niyeti yoktu. Lunu’nun gülüşüne bayılıyordu. Kayalarda ruhunu kaybetmemiş nadir kişilerdendi Lunu. O yüzden kızı güldürebildiği kadar güldürmek istiyor, bu enfes anın tadını çıkartırken de hiç suçluluk duymuyordu. Sonunda Lunu içindekileri fışkırtarak üzerine kustuğunda Arm da kahkahalara boğulmuştu. Çıkan şey sadece içtikleri içkiydi çünkü karınları günlerdir bomboştu. İkisinin de yapacak daha iyi bir işi ya da bekleyecek bir yarını yoktu. Yine de bu, Arm’ın en sevdiği anılarından biriydi. Çünkü birlikte yalpalayarak yaşadıkları mağaraya dönerlerken Arm kız kardeşine sahipti. Tüm yol boyunca bacakları pelteye dönen Lunu’yu sırtında taşıması gerekmişti. Kız da ona meydanda duyduğu dedikoduları bir bir anlatmıştı. Dünyaları bundan ibaretti. Sadece ikisi vardı ve böyle olduğu sürece, geri kalan hiçbir şeyin de önemi yoktu. Aynı denizin tuz kokusunu içine çekse deve aynı bulutlu göğün altında dursa da Arm bir daha o kadar huzurlu olamayacağını biliyordu. Lunu’yu özlüyordu. Kardeşi burada yanında olmalı, tatlı şarabın etkisiyle onunla dans etmeliydi. Bu en başından beri Lunu’nun hayaliydi. Ama bir hayali kurmuş olmanız onu sizin yapmazdı. Önemli olan o hayal için ne kadar ileri gidebilmeyi göze alacağınızdı. İşte bu yüzden bu ışıltılı gecede yapayalnız duran Arm, artık huzurlu bir adam değildi. Onunla ilerleyen tek insanı geride bırakırken ve yanında yürüyen cesetler de epeyce bir artarken artık hep karanlık olan göğünde ona yol gösterecek bir yıldız bile kalmamıştı. Gözleri, bulutların ardına saklanan ve ona ışığından bir parça bile bahşetmeyen zalim aydan dans eden insanlara kaydı. Kahkahalar atan bu Gizler ile babasını kazığa geçiren eli kanlı caniler nasıl aynı olabilirdi? Huzurla yemek yiyen, kibarca gülümseyen bu insanlar mı onun hayatını mahvetmişti? Bakışları hepsinin üzerinde gezinirken Arm,hiddet, nefret ve özlem doluydu. O sahnede gerçeğin bir kısmını açıklarken hiç zorlanmamıştı çünkü Gizlerin hak ettiğinin bundan fazlası olmadığını biliyordu. Aslında şehirleri, Arm’ın artık renkleri seçemeyen gözlerine rağmen bile hoştu. Kimse ondan aptal bir form doldurması dışında bir şey beklememiş, ne yapması gerektiğini söylememişti. Ona Gizlerin kaldığı görkemli kalede kocaman bir oda ve kendine ait bir yatak bile vermişlerdi. Arm, o yatakta bir gece bile yatmamıştı. Canı çektiği için değil, sadece mecbur olduğu için yemek yemiş, çoğunlukla Dante’yi ve kızın uykusunda savaştığı iblisleri izlemiş, etrafta boş boş dolanmış ve tüm Gizleri bir arada görmek için bugünü beklemişti. İşte buradaydı. Ama hangi yüz babasının ölüm emrini vermişti? Suratına bakınca bir katili tanıyabileceğini düşünmüştü. Elbette baktığı gibi onun kim olduğunu anlayacağına emindi. Ancak hepsi birbirinin aynısıydı. Yapmacık veabartılı. Oysa bugün bir anlığına, sadece bir an için bile olsa Arm kendi bedeninin sahibi yine kendi olmuş gibi hissetmişti. Dante ve Hodbin’e sığınmak ona iyi gelmişti. Yapacağı şeyi itiraf ettiğinde yüzlerinde beliren duygu tiksinti değildi. Hayır, o yüzlerde sadece hayal kırıklığı vardı. Onu sevebileceklerini bilmek güzel olsa da Arm'ın artık sevilmek istemediğinden bihaberlerdi. Kendi yansımasının karanlığını tanıdıktan sonra midesi birinin sevgisini kaldıramıyordu. Ama o sahneye çıktığında söylediklerinin bir kısmı onlar içindi. Sonuçta babasının intikamı için birini öldürmek istemediğine emin olmasını onlar sağlamıştı. Babası onun bu sadakatini hak edecek bir şey yapmamıştı ve Arm ruhunu Gazap’a o adam için teslim etmeyecekti. Öte yandan hâlâ alınacak bir intikamı vardı. Arm kendinden çalınan ihtimaller için bile olsa bu pisliklerin canını yakmak istiyordu. Rüzgârın sırtına vurduğu pencereden altlarında uzanan Başkent’e baktığında bir şimşek çaktı. Yağmaya başlayan yağmur ufak çatılı evleri, dar sokakları ve uzak bir köşede birlikte ilahiler söyleyen insanları yutarken Arm, o küçücük varlıklarına acıyarak öylece durdu. Hiçler bu insanlar için ne denli önemsiz olduklarını göremeyecek kadar körlerdi. Hangisinin karnı bu gece bir Giz’inki kadar tok olacaktı? Hangisi yarın kendi hayatı için planlar yapabilecek kadar özgür olacaktı? Duvar dibindeki sığınağına yanaşan oğlan olmasa bütün gece bu şehri yıktığı hayaller kurabilirdi. Ancak gök gürültüsü kemiklerine sızarken uzun boylu, yapılı oğlan yanına gelip beklentiyle ona baktı ve Arm’ı kendi düşüncelerinden sıyrılmak zorunda bıraktı. “Sıkıcı değil mi?” diye sordu Kai. Gazap içine sızan öfkeye sarılırken Arm’ın bakışları hâlâ önündeki şehirdeydi. “Ne istiyorsun?” Soğukluğu Kai’nin küstahça nefes vermesine sebep oldu. Arm’dan daha uzun ve çok daha yapılıydı. Bronz teni ve sarı takım elbisesi içinde kendini yenilmez gördüğü de kesindi ve bu kibir Arm’ın çarpık nefretini körüklüyordu. “Nezaket gösteriyorum. Giz olacaksan öğrenmen gereken bir şey.” Gazap içinde bu aşağılamaya karşı kükrerken Arm, soğuk bakışlarını Kai’nin gözlerine dikti. “Hayır, çenemi kapalı tutup tutmayacağımı bilmek istiyorsun. Artuk’a, Pim’i timsahlara senin yedirdiğini söyleyip söylemeyecek miyim?” Odanın ısısı bir anda düşmüş gibiydi. Belki de bunun sebebi rüzgârın onlara savurduğu yağmur damlacıklarıydı, belki de Kai’nin gözlerine sızan panikti. Nedeni ne olursa olsun bir insanın canının dilinin ucunda olması Gazap’ın hoşuna gitmişti. Ya da belki de bununla keyiflenen Arm’ın ta kendisiydi. “Herkes birini öldürdü. Mecburduk,” dedi Kai yanında rahatsızca kıpırdanarak. Ama Arm onun korktuğunu anlamıştı. Her yalanı göremeyebilir, her niyeti sezemeyebilirdi ama endişeli bir insanın kaçamak bakışlarının neye benzediğini çok iyi biliyordu. Ve Kai sürekli onu bu bakışlarla süzüyordu. O günden beri her an gözleri Arm’ın üzerindeydi. “Hayır. O anda buna mecbur değildin. Bunu sen istedin Kai. Pim’i incitmek istedin. Ve herkesin öldürdüğü kişinin kardeşi burada değil,” diye açıkladı Arm. Kai’nin sıktığı çenesini oğlanın da aynı şeyi düşündüğünü ele verdi. Arm artık Lunu’nun ne demek istediğini anlamaya başlıyordu. Bilgi gerçekten güçtü ve yanında duran bu adam çaresizce kıvranırken ona zevkle bakmasını da bu sahip olduğu güce borçluydu. Kai’nin korkusu sahiciydi ve Gazap o korkunun tadını alabiliyordu. Arm oğlanı yeterince rahatsız ettiğine emin olunca tekrar konuştu. “Gevşe. Seni ele verecek olsam baştan verirdim, değil mi?” Ama bu tatmin edici bir yanıt değildi. “Benden ne istiyorsun?” diye sordu Kai sinirle. Muhtemelen Arm’ın niyetlerini düşünerek pek çok geceyi uykusuz geçirmişti. Ya da belki de onu uyutmayan Pim’in hayaletinden başkası değildi. Belki o da Arm gibi peşinden cesetler sürüklüyordu. “Yakında öğrenirsin. O zamana kadar gözünü dikip beni izlemeyi bırakmanı tavsiye ederim. Yoksa biri bana âşık olduğunu düşünebilir,” dedi Arm mesafeli bir sesle. Kai, Arm’ın beklemediği kadar kızarırken sarı elbisesinin içinde eşsiz bir mücevhere benzeyen Nikita süzülerek yanlarına geldi. Gökteki en parlak yıldız gibi gözüküyor olsa da kızın yüzünde vahşi bir bakış vardı ve Gazap bu bakışa bayılıyordu. O gözlerde af yoktu, unutmak ve devam etmek yoktu. Nikita’da en az Arm kadar bitmemiş işler ve yarım kalmış intikamlarla doluydu. “Babam bizi çağırıyor,” dedi kız yavaşça. Arm Kai’yi geride bırakmaya hazır bir şekilde öne çıktı ve kolunu Nikita’ya uzattı. “Gidelim.” “H-hayır üçümüzü de,” diye açıkladı Nikita kollarını göğsünde kavuştururken. Kız Kai’ye nefretle bakarken oğlan gardını aldı ve “Neden?” diye sordu. “Ben nereden bileyim? B-benimle konuşma zahmetine girdiğini mi sanıyorsun?” diye tersledi onu Nikita. Sonra gösterişli bir baş hareketiyle saçlarını savurdu ve Arm’ın koluna girdi. Arm onun titreyen elini sıkıca koluna bastırdığını hissetmese kontrol hâlâ kendisindeymiş gibi davranan bu kıza inanabilirdi. Ama Nikita korkuyordu. Babasından, onu yargılayan halkından, hatta peşlerinden gelen Kai’den bile çok korkuyordu. Dünyanın ona ne denli zalim davranabileceğini gördüğünden beri Arm dışında kimsenin yanında gardını indirmek istemiyor gibi görünüyordu. Hem Arm hem de Gazap,bu durumdan hiç şikayetçi değildi. Hep birlikte sessizlik içinde yürüyerek kalabalığın arasından sıyrıldıklarında Arm, bir nebze gevşemesi için kendine izin verdi. Sonuçta burada bir geceyi daha atlatmıştı ve bu onu intikamına yaklaştıran küçük bir zafer sayılırdı. Büyük salondan çıkıp avluyu usulca aştıklarında soğuk yağmur damlaları üzerlerine çiseliyor, rüzgâr onları başka bir yöne savurmak ister gibi sertçe esiyordu. Baştankara’nın onları beklediği kapıya vardıklarında Arm’ın ıslak gömleği üzerine yapışmıştı. Kendi de ıslanmış olan adam onlara acele etmelerini işaret etti ve doğruca kapıdan geçip onları ardında bırakıverdi. Arm tam şu anda korkması gerektiğini düşünüyordu. Yine de hissettiği şey korkuya yakın bile değildi. Yol göstericileri eşliğinde bir köşeyi döndüler ve başka bir koridoru geçerek kalenin derinliklerine iniyormuş gibi tozlu görünen eski merdivenlere ulaştılar. Burada, bu unutulmuş meskende sonsuz sayıda basamak onları daha da derinlere indirirken pencerelerden süzülen ay ışığı yerini karanlık bir belirsizliğe bırakmıştı. Arm taş zeminli koridorları geçerken yanında yürüyen Nikita’ya bir bakış attı. Islak saçları yüzüne yapışmış kız sadece önüne bakarak somurtuyordu. İnce uzun parmakları hâlâ Arm’ın gömleğine gömülüydü. Arm ses etmenin vakti geldiğine karar verdi ve “Nereye gidiyoruz?” diye sordu. Baştankara eliyle bu soruyu savuşturdu. “Ah, çıraklık seçimlerinizle ilgili. Küçük bir görüşme.” Oysa örümcek ağı dolu koridorlar aksini söylercesine daralırken kale onları açık bir boğaz gibi yutmaya başlamıştı. Arm üçünün de aynı mesleği seçmiş olmadığının farkındalığıyla çenesini sıktı. “Askerlik işlerine de mi siz bakıyorsunuz?” Beklediği korku hâlâ bu ıssızlıkta bile yoktu ama içi şimdi daha karamsar, kötücül bir hisle doluydu. Ona yanlış hissettiren karanlık bir dürtüydü bu. Baştankara keyifsiz bir kahkaha patlattı, öyle ki yankısı duvarlarda asılı kaldı. “Sayılır evladım. Sayılır. Ordu da politikanın bir kolu neticede, değil mi?” “Olmamalı gibi,” diye homurdandı Arm. Sonra her şey göz açıp kapayacak kadar hızla oldu. Altlarındaki kale bir yaratık kükremesini andırırcasına titremeye başladı. Zemin ayaklarının altından kayarken savrulan Nikita duvara tutunduğunda panik sonunda Arm’ın bedenine geri döndü. Arm ayakları üzerinde kalmak için hafifçe eğildi ama dengesini bulmak imkânsızdı. Zeminin içindeki korkunç yaratık hepsini ezmek isteyerek gürledikten sonra tüm bu dehşet verici an başladığı gibi aniden bitmişti. “Bu neydi?” diye sordu Arm şüpheyle. Başına ilk defa böyle bir şey geliyordu. Toprak sanki içindeki kendi Gazabını salmak isteyerek inlemişti. “Artık buralarda daha sık oluyor. Yerin göbeğinde yaşayan Yerdengezen bize dikkatli olmamızı hatırlatıyor. Yakında alışırsın,” dedi Baştankara eliyle devam etmelerini işaret ederken. Arm, Nikita ile göz göze gelmese ve o gözlerdeki korkuyu görmese belki adamın sözlerine inanabilirdi. Yine de Arm’ın içinde ne yerden ne de gökten gelecek bir felaket için endişelenecek hayat ışığı vardı. O yüzden elini uzattı ve Nikita’yı kendine çekti. Kızın hafif titremesi eşliğinde devam eden yolculukları ancak kalenin en derinlerindeki bir dehlize vardıklarında son buldu. Dehlizin zemini deniz seviyesine yakınlaşmışlar gibi suyla kaplıydı ve geniş kemerler ortama ürkütücü bir atmosfer veriyordu. Terk edilmiş gözüken bu alanın eski amacı her neydiyse geriye sadece yosunla kaplanmış birkaç kereste kalmıştı. İçerideki nemli hava çürümüş et ve is kokuyordu. Arm yoğun kokuyla dolan burnunu kırıştırdı. Gözleri ortamın az ışığına alışınca bir sütuna sırtını dayamış usulca fark edilmeyi bekleyen Sedir’i görüverdi. Kızın şimdi hangi oyunun hangi maskesini taşıdığını bilmediği yüzü ifadesiz bir taş gibiydi. Nikita, Arm’a biraz daha yaslanırken birkaç adım gerilerinde kalan Baştankara’ya döndü ve endişeyle “N-ne oluyor baba?” diye sordu. Arm kaşlarını çattı ama bir an sonra Nikita’nın neyden bahsettiğini anlamıştı. Karanlık dehlizin orta alanında üç kişi tüm vücutları bağlı ve başlarına çuval geçirilmiş bir şekilde Sedir’in az ilerisindeki ıslak zeminde oturuyordu. Gazap, içinde merakla kıpırdarken Arm önündeki adama kaşlarını çatarak baktı. “Bugün çıraklığınızın ilk günü,” dedi neşeyle ellerini ovuşturan Baştankara. Bu sözlere vücudu hemen bir tepki verdi ve Arm anında gerildi. Burada başka bir oyun, çevrelerinde eğlenen başka Gizler görmeyi bekleyerek onları izleyen sinsi gözler aradı ancak bu unutulmuş mahzende onlardan başka kimsecikler yoktu. “Ben babamın sığır işi için tüccarlık seçmiştim efendim,” dedi Kai saygılı bir sesle araya girerek. Ama Arm oğlanın küçük bir adım gerilediğini de gözden kaçırmadı. Sonuçta Kai de bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünüyor olsa bile tedbiri elden bırakmayacak kadar Giz numarası görmüştü. “Babanla görüştük. Hepiniz seçimlerinizi yaptınız ama biz sizin çok daha fazlası olabileceğinizi düşünüyoruz.” Adam sustuğunda Sedir sırası gelmiş gibi ilerledi ve bir beze sarılı üç bıçağı onlara doğru uzattı. Ölüm peşimi bırakmıyor, değil mi? Arm sadece gözlerini kırpıştırdı. Rahatsızlığını ele veren tek şey buydu ve Gazap içinde kahkahalar atıyordu. Tüm duygular akın akın bedenine sızarken kendini aynı anda hem dehşete düşmüş hem de heyecanla dolmuş gibi hissediyordu. “Ne gibi?” “Bir Gözetmen elbette.” “Sınava girenleri mi kontrol edeceğiz?” diye sordu Arm, Sedir’i tartan bakışlarla süzerken. Ama kızın elinde duran bıçaklar ona istediği cevabı çoktan vermişti. Baştankara küçük bir kahkaha patlattı. Adamın çınlayan sesi bu unutulmuş dehlizde yankılanırken Arm, oturan mahkûmlardan birinin yerde debelendiğini fark etti. Tanrıların ölüm emrini verdiği bir karıncaydı ve öylece ezilmeyi bekliyordu. “Bu da Gözetmenlerin işlerinden biri diyebiliriz sanırım. Gördüğünüz gibi bazı işlerin daha sessiz halledilmesi gerekir. O zaman devreye Gözetmenler girer. Gizliman için, Başefendi için, bazen bizim senatomuz adına özel ve gizli bazı işleri hallederler. Bir de her sene sınavları kontrol edip gerekli önlemleri alırlar,” diye açıkladı adam hep babacan olano sıcak tavrıyla. “Hiçler Giz olamasın diye mi?” diye sordu Arm hırlamayı andıran bir sesle. Gazap onu harlarken olduğu yere sağlam basmaya çalıştı ancak öfkesi çok yıkıcıydı. Yalanları, planları ve oyunlarıyla bu Gizler canını çok yakmıştı. “Hak etmeyenler bu ayrıcalığa erişemesin diye,” diye düzeltti Sedir, ilk kez konuşmuştu. Ama Arm kıza aldırmadı ve devam etti. “Yani sınavlar hileli mi? Kaç Hiç’i çok yaklaştığı için öldürdünüz?” “Bu sene mi? Senin öldürdüğünden daha az sevgili Arm. Normalde Gözetmenlik için başvuru kabul etmeyiz. Biz seçeriz. Sizin gibi tabiatında şiddet olan çocuklarımızdan. Yani diğerlerine göre daha çok şiddet olanları diyelim,” dedi Baştankara tatlı bir gülümsemeyle. Arm ondan istedikleri şeye gülse mi haykırsa mı bilemiyordu. Aynı anda hem öfkeli hem de şaşkındı. Arm’a bir bıçak vermek istiyorlardı. Onca kişi arasından Arm’ın eline! Belki de onların kanını akıtmak isteyen tek kişinin eline! “Neden Hoki burada değil o zaman?” diye sordu Kai. Birini elindeki kana göre yargılayacaklarsa bu tabii ki Hoki olmalıydı. “Açık değil mi? B-babası senatoda. Bir sığır yetiştiricisinin torpilinden daha geçerli sanırım. Onun, oğlunun katil olmasını istememe hakkı var. D-değil mi baba?” dedi Nikita sertçe. Kız neden ona aynı ayrıcalığın bağışlanmadığını anlamış gibi buz gibi bir soğukluk yayıyordu. Şimdi titreyen bedeni Arm’dan uzaklaşmış, gözleri ise babasını rehin almıştı. Arm ve Kai seçilmiş olabilirdi ama Nikita bu karanlığa hapsedilen bir canavardı. Baştankara bile buna itiraz etmeye kalkmadı. “Peki ben neden buradayım? G-gölgelerde saklanmam için mi? Y-yüzümü görmekten bu kadar mı iğreniyorsun?!” Kızın sesindeki çaresizlik Arm’ın bir adım daha ona yaklaşmasına sebep oldu. Ama Nikita’nın bedeni bu sefer korkuyla değil öfkeyle titriyordu. “Sana bir fırsat sunuyorum Nikita. İşime yarama fırsatı. Çeneni kapatıp bunu değerlendirirsen çok büyük bir güce sahip olabilirsin,” dedi Baştankara saklamaya zahmet etmediği bir tiksintiyle. Oysa Arm’ın kafasına yatmayan şeyler vardı. Baba kızın kendi meseleleri başka bir vakitte konuşulabilirdi. O yüzden araya girdi. “Neden sınav yapmaya zahmet ediyorsunuz ki? Giz çocuklar Giz kalsın olsun bitsin.” Baştankara’nın ona dönen bakışları bu konuşmayı yüzlerce kez yapmış bir adam gibi gamsızdı. Belki de sahiden yapmıştı. Belki de kendi haklı gerekçeleri buradaki her duvarın hafızasına kazınmıştı. Yine de Arm bu riyakârlığın ardındaki gerçek nedeni öğrenmek zorundaydı. Bir cevap ve bir intikam istiyordu. Baştankara rahat bir tavırla iç çekti ve takım elbisesinin yenlerini düzeltti. “Kontrollü bir umut iyidir çocuğum. İnsanlara kazanma ihtimalleri olduğunu hissettirirsen tüm ömürlerini sana verip ellerine bir şey geçmediğini fark ettiklerinde sadece şanssız olduklarını düşünürler. Köle değil. Arada bir birkaç Hiç sınavı geçer ve aileler bunun kendi çocuklarının da talihinde olabileceğini düşünür. Onlara gece yorgunluktan bayılmadan önce dileyecekleri bir dilek vermelisin çocuğum. Unutma, sadece sabah yataklarından kaldıracak kadar, daha fazlası değil. En umutsuz insanların bile hayat denen zalim oyunu yenme şansı olduğuna inanmayı ne kadar istediklerini bilsen şaşarsın.” Arm bu gerçekçilik karşısında irkildi. Baştankara yıllarını aynı martavalı binlerce insana satarak geçirmiş bir adam kadar ustaca konuşuyordu. Aslında Arm, Hodbin ve Dante de kazanması izin verilen birkaç oyuncudan ibaretti.. Kontrollü bir umut. Arm’ın istediği gerçek sadece birçok yalanın mazeretiydi. “Sınavlarda Gizler de öldü. Arkadaşlarım…” dedi Kai yumruklarını sıkarken. Onlara büyük bir şeyin parçası oldukları söylenmişti. Tanrılarının bunu istediği ve kutsal bir şey uğruna savaştıklarına inandırılmışlardı. Oysa Arm tanrıların kan isteyecek kadar dünyada yaşananları umursamadığına epeyce bir emindi. Kan ve güç arzusu iradesi çok daha zayıf olan insanlara mahsus bir delilikti. Bu yalanla yüzleşmek Arm için rahatsız edici olduğu kadar Kai için de ızdırap verici olmalıydı. Artık tanrısı için savaşan bir asker değil sadece fazlalıkları ayıklayan bir katildi. “Olur öyle şeyler. Hayat bu, bazıları erken gider. Törenin dengeli olması adına zayıf olanların elenmesi herkesin hemfikir olduğu küçük bir bedel,” diye omuz silkti Baştankara. Adamın bu duygusuz sözleri Sedir’i kıkırdattı. Arm ona baktığında kız da ona göz kırparak karşılık verdi. Sedir’in en maskesiz yüzü belki de şu an gördüğü saf mutluluk dolu hâliydi. “Ya bunu istemezsek?” diye sordu Arm. Ama bunu sorarken bile kararını çoktan vermişti. Bıçağın ucundaki kişilerin Arm’ın seçtiği kişiler olmaması şimdilik ödemek zorunda olduğu küçük bir bedel olurdu. Arm bir süreliğine buna razı gelebilirdi. Sonuçta Gizler ona bir bıçak veriyordu ve bugün hedefi onlar seçse bile, yarın kimin kanını akıtacağı Arm’ın kararı olacaktı. Rüzgâr onu intikamına doğru savururken Arm’ın sadece oyunu oynamaya devam etmesi yeterliydi. “Gözetmenlik tercih edilmez. Verilir. Ayrıca içinizi rahatlatacaksa bu kişilerin Gizliman’ı tehdit eden suçlular olduğunu size söyleyebilirim. Şehrimizin güvenli kalması için bu görevlerinizi sessizlik içinde yerine getirmeniz çok mühim. Yüzlerine bakmayın. Onlar insan değil, sadece suçlu. Ee? Şimdi ilk görevine kim hazır bakalım?” Adamın heyecanlı gözleri üçü üzerinde gezinirken ilk öne çıkanın Arm olmasıyla yüzü aydınlandı. Bu insanların durdurulması gerekiyordu. Sadece babası ya da kendi için değil. Tüm bu zulümler için biri bir şey yapmak zorundaydı. Köleleştirdikleri halk için, oynadıkları oyunların bedelini biri onlara ödetmeliydi. Ve vakti geldiğinde bunu yapan kişi Arm olacaktı. Sadece intikam için değil doğru olan bu olduğu için. Arm bıçaklardan birine uzanırken elinin titremesine aldırmadı. Bu sefer eli keskin metalin soğuk sapına değen kişinin sadece Gazap olmadığını biliyordu. Artık bu yol ikisinin de yoluydu o yüzden Arm tek bir kelime daha etmedi ve ondan bekleneni yaptı. Aradan geçen kahredici uzun bir sürenin sonunda Sedir onları dehlizin derinliklerindeki bir odacığa yönlendirdi. Odacığa yaklaşırlarken is kokusu arttıkça arttı ve nefes almayı imkânsız hâle getirdi. Herkes kendi öldürdüğü mahkûmu taşıyordu. Arm sırtındaki cesedin ağırlığı altında bacaklarının titremesini görmezden gelmeye çalışarak ilerlemeye odaklandı. Bırak rüzgâr seni intikamına götürsün. İki adım gerisinden gelen Nikita ondan çok daha ağır olan adamı bacaklarından tutmuş yerde sürüklerken aralarındaki sessizlik ise dayanılmaz olmaya başlamıştı. Sedir çalımlı bir tavırla, çok eski, demir bir kapıyı açtı ve onlara döndü. “Sırayla kurtulun. Acele edin ve aynı yoldan geri dönün. Koku midemi bulandırıyor, o yüzden sizi merdivenlerin başında bekleyeceğim.” Ardından öylece karanlığa karıştı. Arm kulakları uğuldarken sırtındaki adamı yere bıraktı. Kapısı açık odacıktan gelen sıcaklığa doğru bir adım daha yaklaştığında Kai ve Nikita geride kalıp beklemeyi seçmişti. Arm odanın açık kapısından baktı ama Gazap onu göreceği şeye çoktan hazırlamıştı. Yine de kocaman fırının aralık kapısını ve bir insan boyutundaki döküm tepsiyi gördüğünde midesinin bulanmasına engel olamadı. Bir süre öylece durdu, terleyen sırtı yeni yeni kuruyan gömleğine yapışmıştı ama Arm kımıldayamıyordu. Sonra küçük adımlarla yanına yaklaşan Nikita’nın kesilen soluğunu duydu. “Ne yapacağız?” dedi Nikita çaresizce. Arm ona bakamadı. Uyuşmuş bedeniyle gözlerini fırından ayıramıyordu. “İstediklerini,” diye fısıldadı yavaşça. Bir öğürme sesiyle birlikte yere çöken Kai duvarın dibine kusuverdiğinde Arm’ın gözlerini efsunlayan ateşin büyüsü bozuldu ve Nikita ile Kai’ye baktılar. Arm oğlanın titreyen sırtını seyrederken kendini bedeninin içinde dikilen bir yabancı gibi hissediyordu. “Bunu yapamam,” dedi Kai. Giz oğlan olduğu yere çökerken histerik bir şekilde başını iki yana sallıyordu. Paçalarına bir parça kusmuk bulaşmış, suratı ise kıpkırmızı olmuştu. Oğlan dizlerine kapanıp ağlamaya başladığında bir süre üçü de sessizlik içinde öylece durdu. Sadece ateşin çıtırtıları vardı ancak o da huzur yerine habis varlıklarla dolu bir karanlık vadediyordu. Arm, Kai’nin kendi bıçağını mahkûmun kalbine isabet ettirene kadar debelendiğini görmüştü ve görevlerinin ne anlama geldiğini ise tam olarak şimdi anlıyordu. Görev bir kere verilmişti. Kabul edip etmeme seçenekleri vardı. Ama kabul etmezlerse bu yolun dönüşü yoktu.. Arm, Nikita’ya baktı. Kız da anlamış gibi yüzünü buruşturdu. Bir geceye çok fazla ölüm sığdırılmıştı ve bu vahşet Arm’ı tüketirken Kayalı oğlan bir nefes verdi. Küçük adımlarla Kai’nin önündeki cesede doğru ilerledi. Yere çöktü ve adamın başındaki çuvalı çıkardı. “N-ne yapıyorsun? Bakmayın dedi duymadın mı?” diye itiraz etti Nikita. Ancak Arm eliyle kızı susturdu ve Kai’nin yakasını çekiştirip perişan yüzünü ortaya çıkardı. “Bak ona.” “Kapa çeneni. İstemiyorum.” Kai onu itse de oğlanın direnecek bir gücü kalmamıştı, Arm çömelerek onun ensesine yapıştı ve kaçmasına izin vermedi. “Yaptığın şeyle yüzleş. O bir insandı ve onu öldürdün. Ya bunu kabullenir ve başladığın işin sonunu getirirsin ya da burada dağılıp kendi kendini yok edersin. O bıçağı bir kere eline aldın ve bir karar verdin. Şimdi işini bitir ve hepimiz buradan siktir olup gidelim.” “Katil olmak istemiyorum seni psikopat pislik!” Kai’nin umutsuz haykırışı dehlizin duvarlarında çınladı ve Arm’ın kalbini gömdüğü kendi mahzeninde bile duyuldu. “Onun için geç kaldın.” İki oğlan da Kai gözlerini kaçırana kadar bir anlığına bakıştılar. “Onu öldürmek istememiştim. Bana ne olduğunu bilmiyorum,” diye itiraf etti Kai cılız bir sesle. Arm onun Pim’den bahsettiğini anladı ve Kai’ye inandığını fark etti. Bazı insanlar bağışlanmadan yaşamaya devam edemezdi ve Arm da bunu gayet iyi biliyordu. Kendi de döne dolaşa asla sahip olamayacağı bir affı arayıp duruyordu. O yüzden oğlanın pişman yüzünden nefret etse de ayağa kalktı ve elini uzattı. Bu gece başka kimse ölmeyecekti. Kai bir anlık tereddüttün ardından Arm’ın uzattığı eli minnetle tuttu. “Birlikte yapacağız,” dedi Arm oğlanın omzuna vurarak. Kai daha deminkinden daha az perişan görünerek başını salladı ve kolunun arkasıyla yüzündeki yaşları uzaklaştırdı. Arm, Nikita’ya baktı. Kızın gözleri Kai’yi diri diri fırına itmekte hiç sakınca görmezmiş gibi parlıyordu. Ama içinde başka bir şey galip gelmiş olacak ki gönülsüzce başını sallayarak Arm’ı onaylamakla yetindi. Üçü de bir ucundan tutup Kai’nin yükünü birlikte fırına doğru taşıdılar. Sırasıyla herkesin yüzlerini açtılar ve aldıkları canlara baktılar. Arm sıra kendine geldiğinde içinde onu ayakta tutan tüm gücün tükendiğini hissedebiliyordu. Gelgelelim çuvalı açtığında kendiyle aynı yaşlardaki bir oğlanın yüzüyle karşılaşmaya hiç ama hiç hazır değildi. Bu Arm’ın son soğukkanlılığını da alıp götüren şey olmuştu Çok gençti. Arm’ın göğsü sert bir baskıyla sıkıştı. Çöktüğü yerden kalkamadan öylece kalakalmıştı. Onlardan biri olabilirdi. Belki kendi Temizlik Töreni’ni yeni geçmiş, belki de sınava bile girememişti. Arm’ın dizlerinde ne omzundaki yükleri ne de ettiği yeminleri taşıyabilecek kadar güç kalmıştı. Nefesi göğsünü yakıyor, burnuna dolan is ve yanık kokusu midesini bulandırıyordu. O burada, bu cehennemde ne yapıyordu? Nasıl bu tanrılara boyun eğdirebileceğini düşünebilmişti ki? O sadece aciz, yetersiz bir adamken hangi gücüne güvenerek bunu yapabileceğini sanmıştı? “Ben hallederim,” dedi Kai. Sanki az önce kendini kaybeden o değilmiş gibi ağırbaşlı bir adımla öne çıktı. Ama Arm buna izin veremezdi. Bağışlanmak, sevilmek ve istenmek onun için bir zulümken bunu yapamazdı. Bu onun yüküydü. O bu cehennemde bir iblisti. Tanrıların kuklası. “Hayır. Bu benim sorumluluğum,” diye itiraz etti Arm. Yine de bacakları ona itaat etmedi. Arm ne yapmıştı? Kime dönüşmüştü? Bunu ona Gazap mı yaptırmıştı? Yoksa Arm en başından beri o Gazap’ın kendisi miydi? Bu düşünceyle içindeki milyonlarca kırık parça aynı anda göğsüne saplandı. Onu kontrol eden ayrı bir yaratık yoktu. Arm zaten o yaratığın ta kendisiydi. Eciş bücüş, yetersizliğine öfkeli ve kin dolu bir umacıydı. Belki de karanlıkta saklanması gereken kişi Nikita değil Arm’dı. Nikita diğer yanına çömeldi ve bir kolunu oğlanın omzuna doladı. Yumuşak saçları Arm’ın yüzünü gıdıklıyordu. Ancak kızın hoş, çiçeksi kokusu bile ortamdaki ölüm kokusunu bastırmaya yetmiyordu. Yaşananların hepsi soluk borusuna dizilmiş nefes almasını engelliyordu. “B-bu yüzden yüzlerine bakmamızı i-istemiyorlar. Gerçek gelmesin diye,” dedi Nikita usulca. Arm başını kızın alnına yaslarken “Ama bu gerçek. Ellerimizdeki kan gerçek.” diye mırıldandı. Arm artık nefes alamıyordu. Boğazına çökmüş ellerin ardında ruhu boğuluyor, döktüğü her kanla içi daha da kirleniyordu. Girdiği yolun bir çıkışı yoktu. Arm yanaklarının ne zaman ıslandığından emin değildi. Aslında ağlayabildiğinden bile haberi yoktu. Nikita yüzündeki yaşları elleriyle silerken eğildi ve Arm’ın dudaklarına bir öpücük kondurdu. Kızın tüy kadar hafif olan dokunuşu Arm’ı sarmak isteyen bir teselli gibiydi. Bu gerçek. Gazap benim ve bu gerçek. “Birlikte taşıyacağız,” dedi Kai. Arm bitkince ayağa kalkarken Nikita ve Kai belki de oğlanın en büyük pişmanlığını taşımasına yardımcı olmak için oradaydı. Oysa üç kişiye rağmen çok ağır olan bu yük, alevlere karıştığında yan yana duran gençlerin omuzlarındaki baskı hiç ama hiç azalmamıştı. “Dua bilen var mı? B-belki de bir şeyler söylemeliyiz,” dedi Nikita uzanıp Arm’ın elini tutmadan hemen önce. Sarı elbisesinin önüne kan bulaşmış, saçları nemden kabarmıştı. Arm parmaklarını kızın parmaklarına geçirirken Kai tükenmiş bir hâlde ellerini gözlerine bastırdı ve bir nefes verdi. “Artık Yerdengezen’e inandığımı sanmıyorum. Beni buna zorlayan bir tanrıya inanamam. Böyle nasıl yaşanır ki?” Çaresiz sorusuna rağmen Kai’nin sesi donuktu. Arm oğlanın bu kadar açık sözlü olmasına şaşırdı ama yine de cevap verdi. “Seni buna tanrın değil insanların zorladı,,” dedi bitkince. “Geldiğim yerde İnleyen Uçurum’a dönenlerin ardından Zamanın suları hepimizi yutacak, derdik. Ölümün kaçınılmaz olduğunu unutmayalım diye. Bizim için bir teselli, bir bitiş vaadi olurdu bu. Yani merak etme. Zamanın suları hepimizi yutacak Kai. Sana bunu yaptıran Gizleri bile.”