Bölüm 5: Dante

Rivayetlere göre gece yarısıyla birlikte tüm Gizliman’da kutlanmaya başlayacak olan Karakırk Bayramı, Yerdengezen’in yerin göbeğinden çıktığı kutsal bir tarihti. Eskiler bilirdi ki sıcak yaz yerini yavaş yavaş sonbahara bırakırken yeni bir yılın doğum döngüsü başlar, Yerdengezen de bu talihli vakti kutlamak için dünyayı gezdiği yolculuğuna ara vererek yuvasına dönerdi. Kutlukan festivalinin birkaç hafta sonrasına denk gelen bu kutlamalar gece ve gündüz olmak üzere aralıksız üç gün boyunca devam ederken hem Hiçler hem de Gizler tanrılarına saygılarını sunmak için kendi adetlerini yerine getirmekle yükümlüydü. Bu bir yandan da en yeni Gizlerin bir şölenle eskilerin hikmetine takdim edilmesi için bir fırsattı. En azından Dante, Hodbin’in yalancısıydı. Tüm bildiklerine rağmen Dante odasından çıkıp uzun koridorun ardındaki yoldaşlarına katılırken ait olmadığı bu dünyada kendini yabancı hissetmesine engel olamıyordu. Nasırlı ellerinin değdiği ipek kumaş yara dolu bedeni için fazla yumuşak, kendi hırçın doğası da bu gösterişli renk için fazla karanlıktı. Taşlarla örülü koridorun ucunda onu bekleyen oğlanları gördüğünde yorgun bir nefes verdi. Bir dünyanın onu kabul etmemesine alıştığından olsa gerek onu isteyen bir yerde var olmak omuzlarına ayrı bir yük gibi gelmişti. Arm başını çevirdiğinde yaklaşanın Dante olduğunu fark eden gözleri parladı ve “Çok güzelsin,” dedi usulca. Dante beklenmedik iltifatın gölgesinde kıpırdandı. Sarı elbisesi iyice incelen beline tam oturmuş, dalgalanan etekleri ise çıplak bileklerine kadar inmişti. Çok uzamış olan keçeleşmiş saçlarını zar zor açarak sırtından aşağı salmıştı. Güzelden ziyade kendini hayatının gösterisi için süslenmiş bir kukla gibi hissediyordu. Yine de kendiyle barışmayı kafaya koyduğundan olsa gerek oğlana itiraz etmek yerine “Teşekkür ederim. Sen de öylesin,” diye mırıldanmakla yetindi. İçine yayılan sıcaklık yeniydi. En az koridorun sonunda onu bekleyen birileri olmasının rahatlatıcılığı kadar yeniydi hem de. Arm kızın bu iltifatına keyifsiz bir şekilde güldü. Ama Dante sözlerinde ciddiydi. Tertemiz beyaz gömleği, sarı yenli kolları ve dağınık saçlarıyla Arm kusursuz bir heykel gibiydi. Cansız ama muhteşem. Bakışları mesafeli ve puslu, solgun teni ise mermer gibi pürüzsüzdü. Boynundaki Çürük mührü bile göze kaba gelmiyor, sanki onun eksik bir parçasını tamamlıyordu. Hodbin duvara yaslandığı yerden onları süzdü ve “Ben de çok güzelim,” diye belirtti. Kurumlu oğlanın dağınık saçları, çarpıcı mavi gözlerini belirginleştiren siyah sürmeleri ve neredeyse dizlerine gelen deri botları Gizlerin zarif şıklığından çok farklı olsa da Gezgin haksız da sayılmazdı. Yine de onu sinir etmekten büyük bir keyif alacağını bilen Dante “Hayır, sarı seni boğuyor,” diye yanıtladı tüm ciddiyetiyle. Hodbin kıza gözlerini devirdi ve gömleğinin kıvrılmış kollarını düzelterek dövmelerini biraz kapattı. “Sarıdan değil, paçalarından akan kibirden,” diyerek sataşmayı sürdürdü Arm. Dante memnuniyetle fark etti ki Kayalı arkadaşının yüzünde dudaklarını çekiştiren ufak bir gülümse vardı. Arm Dante'ye bir adım yaklaştı ve kibarca sol kolunu kıza uzattı. Dante de kendi gülümsemesini bastırmaya çalışarak oğlanın koluna girdi. Hodbin’in asık suratında bezgin bir ifade vardı. “Siz ikiniz sadece kıskanıyorsunuz.” Dante kendini bir rüyada gibi hissettiği o anda diğer elini uzattı ve Gezgin’in boşta sallanan kolunu tutup oğlanı öbür yanına çekti. Aşağıda bir yerden gelen boğuk müzik sesleri ve konuşmalar etraflarında dans ederken Hodbin Dante’ye meraklı bir bakış attı. Yine de kızın kolundan çıkmak için bir hamlede de bulunmadı. Dante iki oğlanı da yarı çekiştirerek yarı sürükleyerek müziğin aksi yönüne doğru çekiştirdi. Altında uzanan zeminin sert taşları adımlarıyla inledi. Sönmeye yüz tutan güneşin ışıkları duvarları süsleyen altın çerçeveli tablolara dokunuyordu. Başka bir gün, o tabloları incelemek isterdi ancak şu an bunun için bir vakit yoktu. Üç kapıyı daha geçtiklerinde birilerinin yumuşak koltuklarda yayılıp manzarayı seyretmesi için yapılmış gibi gözüken daha mahrem bir balkona vardılar. Kocaman kalenin odalarından uzaktı ve denizden gelen dalga seslerinin de konuşmalarını bastırabileceği kadar kıyıda köşede sayılırdı. Balkonun etrafını saran uzun yapraklı birkaç bitki ile de gözlerden epeyce saklanıyorlardı. Dante’nin ihtiyacı olan tam da buydu. Evet koridor boştu boş olmasına ancak duvarların ardından kimlerin onları dinlediğini bilmesinin bir yolu yoktu.

Yol onları bu yere, tam da bu ana getirmişti. Artık ne olacaksa olacaktı ancak Dante bunu tek başına göğüslemeyecekti. Belki her sırrını paylaşamaz, onlara gerçeğin tümünü söyleyemezdi. Ama kendini tutsak ettiği bu surları yıkma vakti çoktan gelmişti. Balkonun uçsuz bucaksız Derin Deniz manzarasına özlemle bakış attı. Tanıdık tuz kokusu yüzlerine çarparken Dante içinde, aşina olduğundan çok farklı türden bir cesaret aradı. Birilerine güvenme cesaretini. Güç bir işti lakin inatçı ruhunu dizginlemeyi başardı ve “Ne olursa olsun birlikte kalacağız,” deyiverdi . Tamam, bu da bir başlangıç. Dante’nin lafı ağzından bir sözden çok emir gibi çıkmıştı. Yine de bunun nedenini açıklamak zorunda kalmadan anlamalarını ummaktan başka şansı da yoktu. Bu onun yüküydü. Onun seçimi. Getireceği bela da sadece ona dert olacaktı. O yüzden bir daha denedi. “Size güvendiğimi göstermek için Lunu’nun hâlâ hayatta olduğunu söyledim. Bu artık sadece benim değil bizim sırrımız. Çok farklı insanlar olduğumuzu biliyorum ama şimdi bir takım olmak zorundayız.” Evet, bu çok daha iyiydi. Takım kulağa suç ortağından daha makul geliyor. Şimdi işin zor kısmına gelmişti. Yanında duran iki oğlanın da kendi dertleri ve planları arasında onun sözlerini umursayacaklarını düşünmek fazla iyimserdi. Biri muhakkak onunla alay edecek, mesafesini korumayı seçecekti. Eh, bu kişinin Hodbin olacağı da neredeyse şüphesizdi. Dante Gezgin’e kaçamak bir bakış attı. Hodbin fark edilmeyecek kadar küçük bir iç geçirse de kızın sözlerini alaya almaya kalkışmadı. Aksine hep dimdik duran omuzları biraz düşmüş, cakası ise yerini çok daha takatsiz, mahcup bir tavra bırakmıştı. Neyi var bunun böyle? “Benim gibi biriyle ortak olmak istemezsin inan bana,” diye mırıldandı Hodbin çoğu kulağın işitmeyeceği bir fısıltıyla. Bir anlığına Dante dalgaların ona oyun oynadığını, konuşanın yaramazlıktan hoşlanan okyanus ruhları olduğunu sanarak kaşlarını çattı. Yoksa Hodbin’in ağzından alay içermeyen bir cümle çıktığı görülmüş şey değildi. Ancak konuşan gerçekten de Gezgin’di zira oğlan kendinden usanmış gibi sözlerine devam etti. “İnsanları sadece hayal kırıklığına uğratıyorum.” Bir sürü boş lafa ve zalim açıklamaya kendini hazırlayan Dante bu beklenmedik itiraf karşısında bir anlığına afalladı. Hodbin ikisine bakmak yerine gözlerini olmayan bir gemiyi arayan meczup bir korsan gibi ızdırap içinde ufka dikmekle yetindi. Demek gerçekten de oğlanın içinde bir şeyler değişmişti. Dante bunun aradığı işaret olduğunu umarak heyecanlanmamaya çalıştı. “Sadece sen değilsin merak etme,” dedi Arm, şimdi o da denize doğru konuşur olmuştu. Belki de derdini, dinleyen bir denize söylemek bir insana içini dökmekten çok daha kolaydı. Dante hiçbir zaman derdini anlatan yahut birine teselli omzu sunan biri olmamıştı. Oysa tam da şu an ne yapması gerektiğini bildiğini hissediyordu. Liderlik belki de böyle bir şeydi. Yükü nerede ve ne zaman devralman gerektiğini bilmekti.. Aslında Dante henüz farkında olmasa da bu, sadece arkadaşlıktı. Her insan zaman zaman tüm varlığıyla kabul edileceği bir sığınağa ihtiyaç duyardı. Bu bir omuz, bir kalp ya da paylaşılan bir an olabilirdi. Aranan bir liman, birlikte çıkılan bir yolculuk ya da sadece sorun yok diyen bir ses de olabilirdi. “Hepimizin hataları oldu. Ama artık buradayız, bu andayız ve bundan sonra yapacağımız her seçim, hepimizin kaderini belirleyebilir. Birlikte durmak zorundayız,” dedi Dante. Ağzından dökülen kelimeler ona doğru hissettirmişti. Geçmişi değiştirmezdi evet, ama bundan sonra yapacağı her seçim onun elindeydi. “Sen bir hata yapmadın. Kimseyi incitmedin ya da yarı yolda bırakmadın,” diye itiraz etti Hodbin. Oğlanın mavi gözleri Dante’ye değer biçer gibi bakarken Dante de onun içindeki fırtınayı görebiliyordu. Hodbin’in çelişkileri oğlanın canını yakıyordu oysa bunlar sadece büyüme sancılarıydı. Kendine hissetme izni veren herkes vakti gelince bunu yaşardı. Adını koymayı öğreneceği bir sürü duygusu vardı ve önce onları kabul etmesi gerekiyordu. Pişmanlık da onlardan biriydi ve özgür olmasının tek yolu da buydu. O yüzden Dante de ona karşı dürüst olmak istedi. “Benim hatam kendimi sizden uzak tutmaktı.” Yine de cümlesini bitiremeden sesi kısılmış, sözleri ise rüzgâra karışıp gitmişti. Dürüst olmak hiç de göründüğü kadar külfetsiz değildi. “Kolay biri olmadığımın farkındayım. Yine de bunca yolu birlikte aşmışken kendimi sizden uzaklaştırmayı seçtim çünkü…” Bedeni kendi sırrını açık ederken ellerinin titremesini bastırmak için oğlanların kollarını sıkıca kavradı. “Sizin de benim gibi özgür olmak istediğinizi unutmak kolayıma geldi. Hepimizin aslında aynı şey uğruna yaşadığını unuttum. Ama artık korkmuyorum. Biz Derin Deniz’i birlikte aştık. Bunun bir anlamı olmalı.” Dante düğümlenen boğazıyla yutkunurken iki oğlanın da okunmaz yüzlerle onu izlediğini farkındaydı. Yanakları utançla yanıyordu yanmasına ama yine de dişlerini sıkıp öylece bekledi. Sevmek zayıflık değildi. İnsanları hayatına almak zayıflık değildi. Bir kere böyle düşünme iznini kendine vermişti ve bu ona sadece ıssız bir ömür getirmişti. İsterse hislerinden kaçmaya çalışarak tüm dünyayı gezebilir, her zırhı kuşanabilirdi ama vardığı yerde yine kendiyle bir başına olacaktı. Bunun artık bitmesi gerekiyordu. “Birine güvenmek bana göre değil,” diye mırıldandı Hodbin ve gözlerini tekrar denize sabitledi. “Ya da... öyle sanıyordum,” diye geveledi sinirle. Çatık kaşlarla hislerini kelimelere dökmeye çalışırken Dante onun dişlerini gıcırdattığını duyabiliyordu. Bir dalga sertçe altlarındaki kayalıklara çarparak minicik damlalarla onların etrafını sardı. Bu da oğlanın uyuşuk cümlesini tamamlamasına vesile oldu. “Yine de çıkarlarımız çatışmadığı sürece takım olmak sorun olmaz sanırım.” Dante bedenindeki ani gevşemeye hayret etti. Bakışları hemencecik diğer yanında duran Kayalı’ya kaydı. Arm’ın kısık, düşünceli gözleri ise Hodbin’in üzerindeydi. Kayalı oğlan bir süre bekledi ve “Ben sürekli senin suratına yumruğumu geçirmeyi düşünüyorum ama sanırım ölmeni de istemem,” diye gönülsüzce ekledi. Dante ketumlukları yüzünden neredeyse iki oğlanın da kafasını birbirine vuracaktı. Yine de kendini tuttu ve dalga seslerinin aralarında yeni kurulan bağı onurlandırmasına izin vererek konuşmaya devam etti. “Bu da bir başlangıç. Eğer birlikte kalmayı başarabilseydik bugün hepimiz burada olabilirdik. Aynı hatayı tekrar yapamayız. Bu insanlara güvenmiyorum. Kendi çocuklarını öldürdüler. Bizi kolayca harcayacaklardır,” dedi gürleyen denizin sesini bastırmasına izin vererek. Bu konuşan kişi içinde uyanan askerden başkası değildi. Ancak bu sefer ordusu bu iki adamdan ibaretti ve Dante şaşırarak bundan gayet memnun olduğunu fark etti. İşlevsiz bir ordu. Ama yine de benim ordum. Hodbin bu yoğun anı kuru bir öksürükle dağıttığında Dante’nin dudakları ufak bir tebessümle seğirdi. “Henüz değil. Önce bizi kullanacaklar. Tüm toplumlar böyle işler. O yüzden ayak uydurun,” diye tavsiye verdi oğlan. Dante, Gezgin’in denize dalan gözlerindeki ev özlemini kendi içinde hissedebiliyordu. Asker kız Gezgin Şehir’den ve içindeki pisliklerden ondan çaldıkları her şey için nefret ediyordu ama kalbinin ait olmadığın bir yerde atması ne demek, işte onu iyi biliyordu. Kaç kez Kaya Şehirleri’ndeki mağarasında, ailesinin yanında olmayı hayal etmişti kendi bile sayısını hatırlamıyordu. O yüzden eliyle oğlanın hâlâ tuttuğu kolunu hafifçe sıktı. Artık yalnız olmak istemiyordu. Hodbin ya da Arm’ın da yalnız olmasını istemiyordu. Dünya onları bir başına bırakırken onlar da buna izin vererek kendilerini ıssızlığa hapsetmişlerdi. Bağlanmamak belki sizi acıdan koruyabilirdi evet, gelgelelim hayatınızı batmamak için savrulup durduğunuz bir fırtınaya da çevirebilirdi. O fırtınada, sığındığınız limanda sizi bekleyen tek kişi ise içinizdeki zalim sesiniz olurdu. Böyle bir ömür, kimsenin hak etmeyeceği kadar korkunç bir sürgündü. “Ben birini öldüreceğim,” dedi Arm soğukkanlılıkla. Bu soğuk sözler bir dalganın daha kayaları dövme sesiyle aynı anda yankılandı. Hodbin ve Dante aynı anda irkilerek oğlana dönüverdi. Bu haber Dante’nin içten içe tahmin ettiği ama itirafını beklemediği bir gerçekti. O yüzden Arm’ın kalbinin en karanlık arzusunu onlara açmasını bir güven göstergesi olarak yorumlamayı seçti ve usulca devam etmesini bekledi. Ama Hodbin bu itiraftan hiç hoşlanmamış olacak ki aksi bir sesle “Kimi?” diye sordu. Bunun kendi için ne anlama geleceğini hesaplarcasına gözlerini kısmış Arm’a bakıyordu. Onun sert çıkışından hiç etkilenmemiş gibi tasasız görünen Kayalı oğlan “Henüz bilmiyorum,” demekle yetindi. “Ama onu bulduğumda bunu yapacağım ve sonuçlarının sizi etkilemesini istemiyorum. Benim kararımın bedelini ödemenizi istemiyorum.” Hodbin buna burnundan güldü ama yüzünde neşeden eser yoktu. “Kendini öldürteceksin çünkü yas tutmaktan bıktın öyle mi?” Hodbin’in sözleri bir sorudan çok suçlamayı andırıyordu. Yine de Dante sessiz kalmak için elinden geleni yaptı. İki oğlanı birbirine bağlayan köprü hâlâ kendisiyken taraf tutmak gereksiz bir risk olurdu. Arm hiddetle Gezgin’e döndüğünde daha demin balkonda filizlenen tüm o arkadaşlık tohumları sanki başka bir aleme doğru kaybolup gitmişti. Şimdi aşağılarında gürleyen dalgalar daha hırçın, koyulaşan gök ise çok daha karamsardı. “Sen yastan ne anlarsın ki?” Dante gözlerini yumdu. Başarmaya çok yaklaştığı o barış şimdi beyhude bir çaba gibi hissettiriyordu. “Öfke benim kardeşimdi!” diye çıkıştı Hodbin. Arm artık yüzyıllar öncesiymiş gibi gelen o günü hatırlayarak bir anlığına gözlerini kırpıştırdı. Hodbin Dante’nin elinden kurtuldu ve saçlarını sinirle dağıtarak onlara arkasını döndü. Gezgin konuştuğunda sesi boğuktu. “Yas hakkında birkaç şey biliyorum yani. Eğer sırf babanın intikamını almak için kendini öldürtürsen bu sadece bencillik olur. Madrabaz’ı öldürmek istemedim mi sanıyorsun? Ama o gemiyi idare edecek birine ihtiyaç vardı ve bu yüzden katlanmak zorundaydım.” Gezgin yüzünü tekrar onlara çevirdiğinde çenesi sıkılmaktan kasılmıştı. “Acıyı yaşamaktan kaçamazsın. Neden hâlâ direniyorsun ki? Baban öldü,” Hodbin bir nefes daha verdi ve sesini biraz daha yumuşatmayı denedi. “Ve sen hâlâ hayattasın Arm. Yaşamayı öğrenmek zorundasın. Kendin için yapamıyorsan bile kardeşin için bunu yapmalısın.” Arm kabullenmek istemediği bu ihtimalle başını iki yana salladı. “Lunu başının çaresine bakabilir. Bana ihtiyacı yok,” diyerek Dante’nin kolundan kurtuluverdi. Yüzü ateşe tutulmuş bir tablo gibi çarpık ve acı doluydu. Dante oğlanın uzaklaşmasına izin vermeden elini tekrar yakalayıp sıkıca tuttu. Bu sefer kaçmayacaktı. Arm’ı yine tek başına yandığı o alevlerin arasında bırakmayacaktı. “Benim var,” dedi Dante usulca. “Benim sana ihtiyacım var Arm. Sen hangi yolda yürümeyi seçersen seç, ben seninle yürürüm. Yalnız olmak zorunda değilsin.” Bu itirafı gözlerini yakarken Arm bir anlığına ona benzer bir çaresizlikle baktı. “Anlamıyorsunuz…” “Kendini yaşamayı hak etmeyecek kadar değersiz hissetmeyi mi? İnan bana ara sıra düşünmediğim bir şey değil,” dedi Hodbin tiksintiyle. “Herkes sana bunu hatırlatırken her an mükemmel olmaya çalışıp sürekli başarısız olurken aksini düşünmek zor oluyor.” Aralarına ızdırap verecek kadar uzun bir sessizlik çöktü. “Bence anlayacak biri varsa o da biziz,” diye devam etti Dante. Kaç yılını kendinden, yüzünden, bedeninden nefret ederek geçirmişti? Kaç eksikliğini öfkesiyle, nefretiyle, kendine olan kiniyle kapatmaya çalışmıştı? Ama bu oydu. Bu beden onundu ve aldığı her yaraya rağmen değil, tüm kırık parçalarıyla birlikte, hatta onlar sayesinde değerliydi. Bu hisler ona aitti ve hepsi inkâr edilip duvarların ardına saklanmayacak kadar kıymetliydi. Dante hâlâ kendini sevmemek için binlerce neden bulabileceğini biliyordu ama artık bunu yapamazdı. Kendinin en büyük düşmanı olmaya devam ederek yaşayamazdı. Arm’ın omuzları çöktüğünde Dante kendine düşünme fırsatı bile vermeden öne atıldı ve oğlana sarıldı. Eğer bir an bile olsun düşünürse bunu yapamayacağını, tutulup kalacağını pekâlâ biliyordu. Bedeni bunun nasıl yapıldığını hatırlarken bir anlığına kasıldı ama ardından yavaş yavaş kolaylaştı. Güzel bir histi bu. Belki de baştan beri yapması gereken tek şey buydu. Arm’ın acısını görmüş, kendi öfkesi içinde boğulurken oğlanın girdiği karanlık yolu umursamamıştı. Hodbin rahatsızca kıpırdanarak yanlarında dikilirken Dante uzandı ve oğlanın yakaladığı yakasını çekip onu da bu absürt ana ortak etti. Üçü yalı kazığı gibi dikilip bunun bir sarılma olduğundan şüphe ederek öylece beklerken Dante de sonunda kendi kadar harap olan bu oğlanların kalbinde köklenmelerine izin verdi. Gördüğü onca savaş ve ölüm arasında belki de yaptığı en zor şey buydu. Yine de Dante, hafif bir heyecan duymasına da engel olamıyordu. Yıkılan duvarlarının kalıntıları arasından gün ışığının tekrar ruhundan içeri dolduğunu hissedebiliyordu. “Beni ağlatıp savaş boyalarımı akıtmaya çalışıyorsanız kolay kolay ağlamam,” dedi Hodbin dümdüz dikilmeye devam ederek. Kolları gönülsüzce ikisinin omuzlarına değse de sarıldıkları anı bozmaya yeltenmemesi bile yeterince etkileyiciydi. Arm ve Dante “O bir sürme,” diye itiraz etti aynı anda. Sonra da bir anlığına durup boş boş birbirlerine baktılar. Dante gülümsemesini bastırmaya çalışırken hafifçe bulanıklaşan gözlerini kırpıştırdı. Ardından üçü de aynı anda kahkahalara boğuldu. Kalenin duvarlarında yankılanan, denizi aşan ve göğe varan sesleri bir savaş çağrısı değil yeni başlayan bir hayatın umut dolu şarkısından ibaretti. Gün batmak üzereyken bu üç harap genç, hayatlarının bir sonraki macerasına doğru başları dik ve kolları bir zincir gibi birbirine dolalı hâlde yola düştüler. Sarmal merdivenlerden inerken yeni uyanan gece hoş bir rüzgârla onları sarmalıyor, sanki tabiat da onlara peşi sıra eşlik ediyordu. Dante bulunduğu yerin varlığına hayret ederken gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Onları karşılayan geniş avlunun muhteşemliği kızı hazırlıksız yakalamıştı. Kalenin bu en tepede kalan avlusu rengarenk çiçek tarhlarıyla ve mermer bankalarla dolu kocaman bir bahçeydi. Tepelerinde arsız bulutların toplaştığı bu kocaman bahçe akşam rüzgârı altında mis gibi bahar kokuları yayıyordu. Surların ardından aşağılara inen teraslar, bir yandan şehre ve uçsuz bucaksız ormanın çevirdiği kudretli bir dağa tepeden bakıyor, öbür yanda ise dalgaları altına alarak denizi seyretme imkânı sunuyordu. Burası tehlikenin olmadığı, kimsenin ölmediği ve kayıpların yaşanmadığı bir rüya gibiydi. Babasının ona anlattığı masallarda geçen şanlı bir yurdun kalbi. Dante adını bilmediği onlarca renkli çiçeğin arasından ilerlerken diğer insanlara heyecan dolu bir merakla bakmasına engel olamıyordu. Tepesi açık avlunun açıldığı onlarca kemerli kapıdan en geniş olanının önünde içeri girmek için bekleyen Gizlerin oluşturduğu düz bir sıra uzanıyordu. Zarif, uzun elbiseleri içindeki Giz kadınları saçlarına çiçeklerden taçlar, omuzlarına şeffaf tüller kondurmuşlardı. Erkekler ise yakası fırfırlı gömlekler ve bellerine sardıkları sarı kuşaklarla onların yanında yerlerini almıştı. Her biri mutlu, her biri güler yüzlüydü. Bu insanlar akın akın müziğe çekilen böcekler gibi ilerlerlerken Dante şaşkınlıkla yanında yürüyen arkadaşlarına baktı. Burası nasıl bir yer böyle! “Biliyorum. Sadece gülümse,” diye uyardı Hodbin onu dişlerinin arasından. Dante bir gülümsemenin onların buraya ait olmadığı gerçeğini nasıl saklayacağından emin olmasa da oğlanın sözlerine uydu ve meraklı bakışlar onları incelerken kibar olduğunu düşündüğü bir şekilde her birine tek tek gülümsedi. Sol yanındaki Hodbin de aynısını yaparken keyfi epey yerinde gibiydi. Sadece Arm nezaket maskesini takmak yerine düşünceli bir şekilde yanlarında dikilmeye devam ediyordu. Ama insanların takdir içeren bakışları oğlanın kabalığındansa yakışıklı yüzündeki kederli ifadeye odaklanmış gibiydi. Tam önlerinde duran bir grup kadından en uzun boylu olanı Dante’nin meraklı bakışlarını yakalayınca kıza hevesle gülümseyiverdi. Kadının kıpkırmızı yanakları ve bembeyaz kocaman dişleri vardı. “Ah tatlım. Çok yazık, gel buraya da senin için şunu halledeyim,” dedi cıvıldayarak. Mavi boyalı gözlerinde üzgün bir ifade oturmuştu ancak Dante onun neye üzüldüğünü anlayamayarak öylece durdu. Giz kadın küçük çantasından küçücük bir kutu çıkarırken Dante çaktırmamaya çalışarak üstüne başına bakmaya yeltendi. Elbisesini mi kirletmişti? Giz kadın, -Dante itiraz bile edemeden yüzüne yuvarlak bir pamukla pat pat vurmaya başladığında Dante tüm eğitimini ve öfkeli komutanlarını hayal kırıklığına uğratacak şekilde donakaldı. Gözlerini yakan beyaz tozun burnuna doluşmasına da epeyce hazırlıksızdı. O yüzden Dante hiç zarif gözükmeyecek bir gürültüyle hapşırıverdi. Ancak etraflarındaki Gizler onu ayıplamak yerine bu sersemlemiş hâline içten kahkahalar atmaya başladı. “Şuna bakın, çok daha iyi değil mi? Endişelenme ilk seferinde herkes hapşırır. Şimdi çok daha güzelsin,” dedi Giz kadın onu telkin etmeyi umar gibi omzunu sıvazlarken. Dante irkilse de zoraki gülümsemesini yüzünde tutmak için gayret ederek dişlerini sıktı. Herkes ona bakıyor, bir tepki vermesini bekliyordu. Belki onları daha fazla eğlendirecek cahilce bir maskaralık yapmasını umuyordu. Her bir göz onu izlerken Dante’nin kalbi göğsünde çırpınmaya başladı. Sağında ve solunda acıma, sempati ve neşe dolu bakışlardan bir deryanın ortasına sıkışmış gibiydi ama elinden gelen tek faydalı beceri saldırmaktı. “Ben de yapmalı mıyım efendim? Nazik parmaklarınız bu gencin yüzünü de güzelleştirmek ister mi?” diye sordu Hodbin çapkın bir sırıtmayla. Bu, orta yaşlı birkaç kadının kıkırdamasına neden olduğunda ilgi Dante’nin üzerinden kayıp gitti. Yüzü kaşınmaya başlayan Dante suratını silmemek için kendini zorlayarak burnunu kırıştırdı ve bir soluk verdi. “Hiç ihtiyacın yok delikanlı ama madem istedin, gel bakalım,” dedi Giz kadın ilgi odağı olmanın verdiği keyifli bir sesle. Aynı işlemi Hodbin’e tekrarlarken Dante oğlanın yüzünü pürüzsüzleştiren toza ağzı açık bakakaldı. Demek kadın yara izlerine acımış ve onların üstünü kapatmak istemişti. Daha önce yaralarından utanç yahut rahatsızlık duymayan Dante alıngan görünmemek için kendini zorlayarak yumruklarını sıktı. Küstah yaşlı cadaloz. Hodbin “Harika hissediyorum,” diye göz kırparak kadınları şımartmaya ve sıradakileri eğlendirmeye devam ederken Arm, Dante’nin kulağına doğru eğildi ve mırıldandı. “Ben hiçbiriyle göz teması kurmuyorum. Yoksa hemen konuşmaya çalışıyorlar.” Bu tavsiyeyi kulağına küpe eden Dante de içeri girene kadar bir daha gözlerini yerden ayırmadığına emin oldu. Sonunda salona alındıklarında, Dante dışardaki havaya göre serin olan taş binanın tavanının rengârenk çiçeklerle süslenmiş olduğunu fark etti. Etrafında kalabalık insan toplulukları kahkahalar atıyor, ipek kumaşlar denizi çevrelerini taç yaprakları gibi sarıyordu. Masaların üstü, Dante’nin ömründe görmediği kadar yiyecekle doluydu ve neşeli ezgiler çalan bir grup müzisyen herkese her şeyin yolunda olduğunu hissettiriyordu. Dante şaşırarak onlara hizmet eden Hiç soyluların bile mutsuz ya da sağlıksız görünmediklerini fark etti. Kahverengi şık ceketlerin içerisindeki durgun yüzleri neredeyse huzurlu bir ifade ile işlerine odaklanmıştı. Dante bu cümbüşün içinde zalimliğin izlerini arasa bile tek gördüğü şey keyifleri epeyce bir yerinde olan bir sürü insandan ibaretti. Yine de hayatın bazıları için nefes almak kadar kolay olduğunu görmek canını yakmıştı. Yaklaşan kinini yutmak için gayret ederek tavanda sallanan yüzlerce çiçeğe odaklandı. Bu da neredeyse işe yaradı. “Gördüğüm hiçbir yere benzemiyor,” diye mırıldandı Dante. Tak ve Dak aşkına onları oraya nasıl yerleştirmiş olabilirlerdi ki? Bir Hiç garson hepsinin eline birer köpüklü kadeh tutuşturduğunda Dante kuruyan boğazını rahatlatmak için tatlı içeceği tek seferde kafasına dikti. Bu yaptığı kabalık mıydı bilmiyordu ama vücudu kaybettiği sıvıyı yerine koymak istercesine daha fazlası için yalvarıyordu. Hodbin kendi içeceğinden büyük bir yudum alırken “O açılan ağzını kapat. Hepimizi sefil gösteriyorsun,” diye azarladı kızı. Dante sinirle Gezgin’e döndü ama cevabını vermeden Hodbin başka bir Hiç’in elinden kaptığı küçücük bir ekmek topunu Dante’nin ağzına tıkıştırdı. “Yemek yemedin,” dedi başka tarafa bakarken. Dante ağzındaki yumuşak lokmayı sinirle çiğnerken Hodbin’e ters bir bakış atmakla yetinmek zorunda kaldı. Tak ve Dak aşkına! Gerçekten çok acıkmıştı! Midesi daha fazlasını dileyerek kasılıverdi. Dante neredeyse tüm ekmeği çiğnemeden yutacaktı! Arm’ın dudaklarını çekiştiren gülümsemesini saklamak için kendi kadehinden bir yudum aldığını görse de Dante oğlana aldırmayarak başka bir tepsideki küçük hamur işlerine saldırdı. Onunla dalga geçmek istiyorlarsa keyifleri bilirdi. Sonuçta bu barış hâli Dante’nin sonrasında ukala kıçlarını tekmelemeyeceğini anlamına gelmiyordu. Bir el açıkta kalan sırtına dokunduğunda Dante son lokmasını henüz yeni yutmuştu. Tüm vücudu gerilirken çevik bir hareketle arkasına hamle yaptı. Refleksleri hantallaşan bedenine göre hâlâ çok hızlıydı. “Yerdengezen aşkına, sadece benim çocuğum. Sakin ol,” dedi Baştankara. Adam, Dante’nin sıkıca büktüğü kolunu kurtarmak için faydasızca debelendi. Yüzünde çok sevdiği kocaman gülümsemesi olsa da kaşları acıyla çatılmıştı. Dante adamın kolunu bırakırken tehdit altında hisseden kalbi çıldırmış gibi atmaya devam ediyordu. Sakinleşmek için bir küçük nefes aldı ve ürpermemeye çalıştı. Oysa Rollo’nun ellerini hâlâ vücudunda hissedebiliyor, bunaltıcı ölüm kokusunu da gayet rahat alabiliyordu. “Kimseye izinsizce dokunmamalısınız,” diye tersledi Dante mesafeli bir sesle. Ağzından çıkacak en kibar sözler bunlardı. Ve bunu iğrenç çocuklarınıza da öğretin yoksa ben öğretirim. Baştankara’nın yanında solgun bir çiçek gibi duran Nikita, gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Adam rahatsızca kıpırdansa da etrafında merakla onlara bakınan insanlara hiçbir şey olmamış gibi gülümsemeye devam etti ve Dante’nin uyarısına aldırmayarak “Nasılsınız çocuklarım? Eğlencenin keyfini çıkarıyor musunuz?” diye sordu. Hodbin, Dante’nin kabalığını affettirmek için telaşla lafa atıldı ve Baştankara’yı, “Evet efendim. Bu muhteşem bayramınıza bizi de davet ettiğiniz için Yerdengezen sizi kutsasın,” diye şımarttı. Ne de tatlı yalanlarla dolu sözlerdi bunlar. İsimsizler kendisine verdikleri görev için asıl Hodbin’i seçmeliydi. “Bakıyorum biri tapınakta geçirdiği vakitlerin hakkını vermiş. Yerdegezen seni de kutsasın oğlum. Artık Karakırk sizin de bayramınız,” dedi Baştankara babacan bir sesle. Hodbin ona ışıldayan bir yüzle bakarken Dante neredeyse kusacaktı. Gerçi Dante, Hodbin’in sinsi sinsi etrafta gezmesine hiç mi hiç şaşırmamıştı. Hodbin dinini değiştirmekte bir sorun görmüyorsa bu da onun bileceği bir işti. Gezgin oğlan tıpkı deri değiştiren bir yılan gibi her rolü kolaylıkla üstleniyordu ve artık Dante o yılanla dost olmuştu. “Kızımla tanışmış mıydınız?” diye sordu Baştankara. Arm kaşlarını çatarak Nikita’ya baktı. Dante bu bilgiye şaşırsa da yüzünü ifadesiz tutmayı başardı. İkili arasında gözle görünen hiçbir benzerlik yoktu. Kızın yüzündeki derin yaralar Dante’nin suratındakine benzer bir toz tabakasının altında küçük izlerden ibaret görünüyordu. Gözündeki kanın miktarı da biraz olsun azaldığı için Nikita eskisi kadar korkunç bir surette değildi. Ancak Dante sıkıntıyla fark etti ki kız hâlâ kekelemeden konuşamıyordu. “E-evet baba. Sınavlara birlikte g-girdik unuttun mu?” dedi Nikita rahatsız olmuş gibi kıpırdanarak. Baştankara hışımla Nikita’ya döndüğünde yüzünde affetmez bir ifade vardı. “Tören bittikten sonra tören hakkında konuşulmaz. Bir daha sınavlardan bahsetmeyeceksin. Hatta bana bir iyilik yap ve sessiz kal. Konuşman sadece moral bozuyor.” Tıslayan öfkeli bir kurbağa gibi kızını azarladığında adamın sürekli gülümseyen yüzündeki tiksinti Dante’yi hazırlıksız yakalamıştı. Yanakları ve boynu kızaran Nikita sadece başını sallamakla yetindi. Dante’nin içinden adama bir yumruk savurmak geldi. Belki de büktüğü kolunu kırmalıydı. Neyse ki Baştankara bir tanıdığını gördü ve coşkuyla selam vererek onlardan uzaklaştı. “Baban götün tekiymiş,” dedi Dante içkisinden bir yudum daha alırken. Mavi gözler hülyalı bir ifadeyle yavaşça ona döndü. “B-bu mutlu hâli. H-hiç olsaydım muhtemelen u-utancından b-eni öldürtürdü.” Konuşurken dudaklarının kımıldadığını görmeseydi Dante cevabın Nikita’dan geldiğini anlayamazdı bile. Sözleri ağzından parmak uçlarında yürümeye alışmış birinin fısıltısı gibi çıkmıştı. Bunu fark etmiş gibi görünen Arm araya girdi ve “Çıraklık seçimini yaptın mı?” diyerek konuyu değiştirdi. “Politika seçmeyi p-planlıyordum ama formumu elimden aldı. Babam ortalıkta görünmemin onu kötü göstereceğini düşünüyor. B-belki fark etmişsinizdir ama Gizler için güzellik önemli,” diye belirtti Nikita ekşimiş bir sesle. Dante bunu her biri boyalı ve tatlı gülümsemeli yüzlerin ardına saklanmış onlarca kişiden anlamıştı. İkiyüzlü pislikler. “Babanın pek güzel olduğu söylenemez,” diye belirtti Arm. Nikita cansızca güldü. “T-toprak sahipliği seçip b-beni adanın öbür ucundaki bir köye süreceğine eminim.” “Bunu yapabilir mi? O kadar gücü var mı?” diye sordu Hodbin. Kafasında herkesi bir yere oturtmaya çalıştığı belliydi. Dante, oğlanın oyununu görememekten nefret ediyordu ama Gezgin artık kararlarına güvenmesi gereken bir müttefikti. Belki de bir dosta sahip olmanın bedeli yalın ayak kör bir yürüyüştü. Dostuna güvenip canını yakmayacağını ummaktan başka bir şansın yoktu. Ya da beni bir uçurumdan aşağı yuvarlamayacağını ummaktan. “O senato sözcüsü, istediği her şeyi yapabilir. B-başefendi’den sonra burada en çok saygı gören kişilerden biridir,” diye açıkladı Nikita, kendi köpüklü içkisini yavaşça yudumlarken. Müziğe rağmen arkalarından gelen gürültülü kahkahalar hepsini aynı anda geniş salondaki kalabalığa yeni katılan Giz gençlerine döndürdü. Dante bir avcının dikkatiyle her birini tek tek tartarken üzerine bol gelen beyaz takımıyla Tamu yanında bir kral gibi kasılan Hoki’yle birlikte yürüdüğünü fark etti. Öfkesi beklemediği kadar süratle göğsünü sarıverdi. Hainler. İkilinin hemen ardından ketum bir ifadeyle Arm’ı süzen Kai içeri girdi. Dante onların arkadaşları Rollo’yu öldürmüştü. Bunu biliyorlar mıydı? İntikam almak istiyorlar mıydı? Mağarayı düşünmek ızdırap verici derecede yoğun hisleri de beraberinde getirirken yanıtı yalnızca tahmin edebilirdi. Ancak ondan başka kimse geride kalan bu açık yaranın varlığını kabul ediyor gibi de gözükmüyordu. Bir kıyımın galipleri değil de failleri oldukları gerçeğine bu denli kör olmaları sahiden de mümkün müydü? Dante kendini zorlandığı bir hayat için yıllarca cezalandırmışken Gizlerin bu gamsızlığından tiksinmesine engel olamıyordu. Gözleri uzak bir köşede yaşça büyük bir Giz ile konuşan Artuk’a takıldı. O gün onun da sınavı geçtiğini fark edemeyecek kadar zihni zehre bulanmıştı. Artuk, onunla göz göze gelince kısa bir baş selamı vermekle yetindi ve sohbetine döndü. Pim ölürken yanında oğlanın güzel gülümsemesini de götürmüştü. O günleri bir vakit sonra unutabilecekler miydi? Bu sınavlar sırasında herkes kendinin en kötü hâliyle tanışmıştı. Kendi çıkarları için her şeyi yapabilecek o gölgeleriyle. İçlerinde böyle bir canavar yaşadığını bilerek nasıl hayatlarına aynı şekilde devam edebileceklerdi? Müzik kulaklarında bir uğultuya dönerek artarken Dante boş boş dikildi ve etrafındaki coşkulu hayatı izledi. Dans edenlerin ritmik hareketlerinin artan temposu, sohbet edenlerin gürültüsüne karışıyordu. Geniş salonda kendini bu cümbüşe kaptıran kalabalık sanki her an ona daha da yaklaşıyor gibiydi. Dante artan sıcaklıkla birlikte boğulduğunu hissedebiliyordu. Ait olmadığı bu dünyada sıkışmıştı ve nefes almak giderek zorlaşırken salon daraldıkça daralıyordu. Kulağında çınlayan kahkahalar çok yakın, fazlasıyla da tizdi. İnsanların canlı güzelliği artık çirkin bir gösteriş gibi bayağı görünüyordu. Tavırlarındaki samimiyet fazla yapay, nezaketleri ise pek bir abartılıydı. Müzik daha da hızlanırken Dante’nin başı yetişemediği bu hengamenin ortasında dönmeye başladı. Birden fazla sevecen el yanından geçerken saçlarını okşadı, onu kucakladı ve selamladı. Yüzündeki kaşıntı artıyor, yüzüne sürülen toz ise insanların görmek istediği bir maskeye dönerek ağırlaşıp ona rahatsızlık veriyordu Dante her dokunuşun ardında bıraktığı kan lekeleriyle kirleniyor ama ona dokunmak isteyen ellerden kaçamadan öylece duruyordu. Bir an evvel bitsin istiyordu. Bitsin ve buradan gideyim. Ama bitmek şu yana dursun gürültü arttıkça arttı ve içkiler de birbiri ardına yuvarlandı. Nefes alamıyorum. Nefes alamıyorum. Nefes alamıyorum. Müzik aniden durduğunda Dante yutkundu. Alnından akan incecik bir damla ter yanaklarına süzüldü. Gelgelelim rahatlama yerine korkunç bir panik göğsünü sardı. Dante’nin içgüdüleri uyanırken tehlikenin yaklaştığını anlayan bedeni de gerilerek gardını aldı. Duvarlar her kalp atışında üstüne üstüne geliyordu. Gözü çevresindeki her düşmanı kontrol etmeye çalışarak bir o yana bir bu yana kayıp duruyordu. Yüzleri hep bu kadar büyük ve çirkin miydi? Aç ağızlarındaki keskin dişleri Dante’nin bir düşü olabilir miydi? Ancak insan uyanıkken bir düşe esir düşebilir miydi ki? Dante’nin bildiği tek şey buradan hemen çıkması gerektiğiydi. Kapılara doğru kaçamak bir bakış attığında Hiç hizmetkarların hepsinin aynı anda salondan ayrıldığını fark etti. Hepsi tek sıra hâlinde giderken en sona kalan iki hizmetkar kapıları arkalarından kapattı ve onları bu kafesin içinde bu aç avcılarla baş başa bıraktı. Hayır, hayır, hayır. Dante’nin teni açık pencerelerden gelen rüzgârla ürperirken artık tepesindeki çiçekler eskisi kadar ferahlatıcı görünmüyordu. Ensesindeki tüyleri diken diken olmuştu ve içindeki huzursuz his onlara heyecanla bakan gözleri fark ettiğinde katlanarak arttı. Baştankara onu alkışlayan bir sürü yüzün arasından platform sahneye çıktığında loş mumların bazıları söndürülüp salon biraz daha karartıldı. Dante tırnaklarını avucuna batırarak ayılmaya çalıştı ancak korku çoktan kalbine sızmıştı. “Karakırk bayramımız kutlu olsun sevgili ailem. Bu özel gecede sizinle ve aramıza yeni katılan biricik evlatlarımızla olmaktan dolayı ne kadar mutluyum anlatamam. Şimdi onları kucaklamadan önce, iki çift nasihat etmemi mazur görün,” Boğazını temizledi ve, “Evlatlarım, şaşkınlığınızı anlayabiliyorum ancak şunu bilmelisiniz ki biz size potansiyelinizi göstermeniz için bir şans sunduk. Yaşamayı hak ettiğinizi kanıtlamanız için bir fırsattı bu. Kutlukan festivali sadakat sınavınızdı. Tanrınıza olan bağlılığınızı gösterdiniz. Gizliman’a ait olduğunuza bizi ikna ettiniz. Karakırk’ın başladığı bu kutsal gecede ise artık tamamen bizden biri olacaksınız. Daha fazla sınav yok. Bundan böyle hayatınızda sadece refah ve huzur olacak,” dedi. Beklenti sessizlikle birlikte büyürken Baştankara memnun bir ifadeyle sözlerine devam etti “Tabii bunun için tek yapmanız gereken bize kendi gizinizi vermek.” Dante karışan kafasıyla etrafına bakındı ve yakınında olan diğerlerinin de en az onun kadar boş gözüken bakışlarını fark etti. Lütfen başka oyun olmasın, İkizler aşkına lütfen. Baştankara yapmacık bir kıkırdamayla ortamdaki gerginliği dağıtırken diğer Gizler de gençlerin bu şaşkın suratlarının keyfini çıkartarak gülmeye başladı. “Aslında bu bir istek değil. Bizden biri olmak için bize en büyük, en korkunç sırrınızı vermeniz gerekiyor evlatlarım. Sizi biraz teşvik etmek adına kokteyllerinize dil çözücü koyduk. Yani boşboğazlık etmenizin tam zamanı. Artık biz hepimiz bir aileyiz ve bu ailede sırlara yer yok. En karanlık olanlara bile.” Siktir. İşte Dante şimdi sıçmıştı. Panik bedenini sıkıştırırken sakin kalmaya çalıştı ama bu ne mümkündü! Bu herif ciddi miydi? İkiz tanrılar aşkına burada Dante’den büyük bir sırrı olan kimse yoktu ve şimdi ona bunu zorla öğrenebileceğini mi söylüyordu? Siktir, siktir, siktir! Dante yataktan kalkmak için bugünü seçtiği için kendine lanetler ederek kaçacak bir delik aradı. Ama neşeli yüzler denizi onu boğarken ve her bir heyecanlı göz onun üzerindeyken saklanacak bir yer yoktu. Bir an süren sessizlik kalabalığın arasından birinin öne doğru yürümesiyle dağıldı ve ilgi tekrar platforma yöneldi. Odanın ısısı daha da mı artmıştı yoksa Dante’yi terleten şey hissettiği telaş mıydı? Sahte tebessümler şimdi ona birer yaratığın dişleri gibi kana susamış görünüyordu. Sadece nefes al. Tamu kibar bir ifadeyle platforma çıkıp Baştankara’nın yanına geçerken herkese nazikçe gülümsediğinde Dante nasıl nefes alındığını hatırlamaya çalıştı. Mumların ışıkları başını döndürüyordu. Acaba pencereden atlasa altındaki uçurumdan sağ çıkabilir miydi? O zaman Lunu’ya, Aspen’e ve Beau’ya ne olurdu? Ama bu mümkün değildi. Artık Arm ve Hodbin’i de geride bırakması söz konusu bile olamazdı. Dalgalar boğsun! Tüm bu lanet şehri dalgalar boğsun! “Sanırım ben başlayabilirim,” dedi Tamu boğazını temizleyerek. “Hem bir Güneş Soylu olarak hem de sersemlemiş arkadaşlarımı rahatlatmak için,” Işığın gölgeleri arasında dalgalanan yanık yüzü daha da çarpılırken oğlan donuk bir ifadeyle izleyen kalabalığa baktı. Gözlerinden birinin ucunda deliğe benzer çirkin bir yara izi kalmıştı. “Belki tahmin etmişsinizdir, kendi kardeşimi öldürdüm. Elbette büyük çoğunlukla tanrımız için. Tabii bir parça da kendim için. Madem dürüst olacağız. Bazılarınızın tatlı, budala Aspen’i benden çok daha fazla sevdiğini biliyorum. Ancak ben böyle amaçsız bir rekabeti ilkel buluyorum,” Gizlerden bir kısmı yerlerinde rahatsız olmuş gibi kıpırdanırken Tamu özellikle onları hedef alarak biraz daha öne eğildi ve ölgün bakışlarını merakla onlara dikti. Bu hâliyle küçük, ürkütücü bir iblisi andırıyordu. “Bu kabalığınızı unutmaya çalışacağım. Muhtemelen,” dedi ve hepsinin ödünü koparmaktan gayet memnun bir şekilde sırıttı. Dante’ye göre bu bir gülümsemeden ziyade diş göstermeye daha yakındı çünkü oğlanın yüzünde ağzı dışında tek bir kas bile oynamamıştı. Kimse bir tepki vermeyince Tamu hafifçe kaşlarını çattı ve “Hadi ama bu kadar şaşırmış görünmeyin. Sonuçta hepiniz katilsiniz. Burada birini öldürmeyen tek bir kişi bile yokken beni kınamanız çok ikiyüzlüce olur, öyle değil mi amca?” diye sordu. Herkes aynı anda odanın uzak bir köşesinde gösterişli bir sandalyede oturan yaşlı adama döndü. Bu heybetli ihtiyar Başefendi’den başkası değildi. Başefendi suratında taş gibi bir ifadeyle kucağındaki kediyi sevmeye devam etti ve hiçbir şey söylemeye yeltenmedi. Dante kedinin Otto olduğunu fark ettiğinde ağzı hayretle açıldı. Otto cidden yaşıyordu ve her nasılsa hepsinden önce Giz olmayı başarmıştı? Başefendi’nin yan tarafındaki yaşlı kadın oturduğu yerden ayaklandığında bu sefer tüm gözler kadına kaydı. Belki altmışlı yaşlarının sonlarında gözüken kadının gri saçları sıkıca tepesinde toplanmıştı ve buz gibi bakan gözleri Tamu’nun suratına kitlenmişti. “Böyle şeyler söyleyemezsin çocuk. Biz canilikten kan döken hayvanlar değiliz. Yerdengezen bizi tanıdıklarımızın canıyla sınar çünkü buradan çıkarılacak dersler vardır. Görüyorum ki sen henüz bunları öğrenecek kadar büyümemişsin.” Sözlerinin ağırlığı kalabalığın korkusunu saygıya çevirirken Gizlerin birçoğu başını sallayarak bu bilge kadını onayladı. Tabii ki onlar cani değildi. Hayır, inandıkları bir şey vardı. Bunu tanrıları için yapmışlardı, değil mi? Aynı yalanı binlerce kez tekrar edersen neredeyse gerçek olması kaçınılmazdı. Onlara katil demek kabalık olurdu çünkü sadakat, soylu bir eylemdi. “Tamu henüz çok toy Gölgedar. Güneş Soylu olmasının kibrini bırakabilirse bir gün zeki bir lider olabilir,” diye açıkladı Başefendi isteksizce. Hamlesini harcamak istemediği bir oyundaymış gibi temkinli görünüyordu. Belki de bunun sebebi, elinde kalanın istediği taş olmamasıydı. Dante aralık kalan ağzıyla bu güç gösterisini izlerken şaşkınlık içindeydi. “Ya da gelecekteki zeki liderimizi öldüren bir aptal da olabilir,” dedi Gölgedar isimli kadın ketum bir sesle. Odada fısıldaşmalar artarken Tamu’nun gözleri her birinde tek tek gezindi. Dante memnuniyetle fark etti ki o gözlerde ufacık da olsa bir panik vardı. Rüzgâr tersine esiyordu ve buna hazırlıklı değildi. “Aspen de bir eklem bacaklı kadar akıl yoktu ve bunu siz de gayet iyi biliyorsunuz. Ama sorun değil. Siz yaşlıları etkilemek çok zor farkındayım. İnsan kutsal kan akıtınca suratınızı biraz güldürebileceğini sanıyor,” dedi Tamu durgun bir ifadeyle. Oğlan memnun görünmeye çalışarak yerine geçerken Gölgedar isimli kadının temkinli gözleri de onu takip etti. Az önce ne olmuştu böyle? Tamu tüm Gizlere gelecekteki liderin kendisi olacağını hatırlatıp göz dağı mı vermişti? Yoksa Gölgedar, Tamu’nun itibarını mı sarsmıştı? Taht oyunları Dante’nin anladığı bir konu değildi ama buradan kurtulmayı başarırsa ne döndüğünü Hodbin’e sormayı aklına yazıverdi. Belki de burada olanlar İsimsizler’in bilmek isteyeceği kadar önemli bir şey olabilirdi. Baştankara sinirle kaş göz işaretleri yapınca Dante’nin üç adım ötesinde dikilen Nikita, somurtarak öne çıktı. Kızın isteksiz ayakları sahneye vardığında Dante onun elbisesinin iki yanını sıkıca tuttuğunu gördü. En az Dante kadar buradan kaçmak istediği her hâlinden belliydi. Bunu fırsat bilen Dante tekrar kapılara doğru bir bakış attı ama onlarca Giz’in arasından dikkat çekmeden oraya ulaşması mümkün değildi. İçindeki sıkıntı artarken Dante nefes almak için kendini zorladı. Bir silah bulmalıydı. Evet, bir silaha ihtiyacı vardı. Nikita’nın titrek sesi zorlukla konuşmaya başladığında Dante’nin gözleri tüm masaları talan ediyordu. “E-en yakın arkadaşımın mühürlerini ç-çaldım. O uyurken aldım ve son sınava bu şekilde katıldım. Herkese onun artık sınavlara dahil olmak istemediğini söyledim. Ama aslında onu kulübemizdeki dolaba kilitlemiştim.” Yanakları kızarsa da Nikita takdir edilesi bir şekilde başını dik tutmayı başarmıştı. Kalabalıktan Porsuk’a çok benzeyen bir kadın sinirle bir şeyler homurdandı ve Dante’nin küfür olduğuna emin olduğu kaba bir laf etti. Ama kalabalık buna hazırlıklıydı. Kadının etrafı bir sürü dost görünümlü yüzle sarılırken sesi kaybolana kadar onu sıkıca tuttular. Öyle ki bir anlığına sanki tek bir beden olmuşlardı. Dante Başefendi’nin hesaplı gözlerinin kızı için isyan eden kadının üzerinde olduğunu fark etti. Evet bu işlerden anlamıyor olabilirdi, ancak o bile kadının yanlış yerde konuşmasının bedelini ödeyeceğini içten içe hissetmişti. Demek ki Giz olmak tamamen güvende olmak anlamına gelmiyordu. Arm arkasından geçip öne çıkınca Dante salonun giderek küçüldüğüne emin oldu. Ya da belki onu boğmak isteyen bu insanlar gitgide yakınlaşıyordu. Arm’ın asil yüzü sahnede yerini aldığında Dante ve tüm salon nefesini tutarak beklemeye başladı. “Kardeşim için birini öldürdüm. Kendim için birini öldürdüm. Ve babam için birini öldüreceğime söz verdim. Ama artık bunu istemiyorum,” dedi Arm sakin bir itirafla. Koyu renk gözleri sadece bir saniyeliğine Dante ve Hodbin’in üzerinde durakladı. Gizler anlayışla başlarını sallarlarken Dante bir damla soğuk terin elbisesinin açık sırtından aşağı aktığını hissetti. Kalbi kulaklarında deli gibi atarken kalabalığın arasındaki siyah giysili Giz askerlerini ve komutanlarını seçebiliyordu. Sayıları silahı olmadan bir şansı olamayacağı kadar fazlaydı. Yan tarafında duran Hodbin belli belirsiz bir adımla ona doğru yaklaştığında Dante birilerini rehin alma şansı olup olmadığını kafasında tartmakla meşguldü. Hodbin, Dante’nin bir adım arkasına geçip kulağına eğildi ve “En karanlık sırrını bulacakları bir iksir yok. Bizi gevşetip konuşkan yapmak için bir şeyler vermiş olmalılar. Sakin ol ve onlara herhangi bir gerçek ver. Kulağa kötü gelsin. Ve suratına pişman bir ifade koymayı unutma. Anlamayacaklar bile,” diyediye fısıldadı. Dante hafifçe dönerek kendinden emin bir ifadeyle ardında dikilen oğlana baktı ve şaşırtıcı bir şekilde ona inandı. Göğsünden kocaman bir kaya kalkmış gibi derin bir nefes koyuverdiğinde kendi aptallığına sinirlendi. Evet, elbette Gizler onun içini okuyamazdı. Bu ahmakçaydı, değil mi? Verdikleri içkinin içinde kafalarını bulandıran bir şeyler olmalıydı. Korku, Gizlerin silahıydı ve Dante sadece korkunun esiri olursa yenilirdi. O yüzden aklını toplamaya çalıştı ve içkinin yarattığı sersemlikten kurtulmak için odaklanmayı denedi. Bu da herhangi bir çatışmadan farklı değildi. Daha önce de düşmanının gözlerinin içine bakmıştı ve Dante bunu yine yapabileceğini biliyordu. Onlara gerçeğin sadece bir kısmını verebilirdi. O yüzden bedeni itiraz etse de bu işkenceyi uzatıp aklını iyice kaybetmemek için bir çırpıda sahneye yürümeye başladı. Yol bir ömür gibi uzadıkça uzarken her bir gözün onu incelediğini, görüntüsüne, mühürlerine ve sırrına değer biçtiğini hissedebiliyordu. Platforma çıktı ve derin bir nefes verirken duruşunu dikleştirip ona bakan yüzlerce Giz’e döndü. Sizden korkmuyorum. “Ne kadar güçlü görünsem de aşk için ailemin intikamından vazgeçtim. Aşk için gururumdan vazgeçtim. Mahkûm oldum. Savaştım ve tekrar tekrar kaybettim. Aşkın beni zayıflatmasına izin verdim ve bunun tekrar olup olmayacağından emin değilim.” İtirafı bir çırpıda ağzından döküldüğünde Dante utançla yandığını hissetti. Yanaklarının açık ettiği zayıflığıyla kızardığını hissedebiliyordu. Kendini aptal bir âşık gibi gösterdiğinin ve güçsüz göründüğünün de gayet farkındaydı. Ama tüm bunlar onun aralarındaki hain olduğu gerçeğinden çok daha iyi olmalıydı. Kimse ona yalancı diye bağırmadı. Kimse öne çıkıp onu yakalamaya kalkmadı. Dante onu anlayışlı bir sessizlikle izleyen kalabalığa baktığında bazı yüzlerde sempati bile gördüğüne yemin edebilirdi. Onlar kadınsı bir acizlik gibi olarak yorumladıkları sırrını arsız bir zevkle yutarlarken Dante de platformdan inip telaşa kapılmadan geri yerine yürüdü ve önce ruhlarını, sonra kanlarını, en son da sırlarını toplamış olan bu açgözlü yaratıkların hiçbirine korkusunu göstermedi. Başarmıştı. Onlara bir gerçek vermişti. En azından Hodbin’in yüzündeki siniri görmeseydi Dante buna inanıp rahat bir soluk alabilirdi. Ancak Gezgin ona öfkeyle bakarken Dante’nin tüm endişeleri tekrar midesine çöreklendi. “Ne yaptın sen?” dedi oğlan sinirli bir fısıltıyla. Bakışları hâlâ tam karşısındaki platforma odaklıydı. Dışardan bakan biri onun sadece sıkılmış göründüğünü düşünebilir, hatta uykusunun geldiğini bile zannedebilirdi. Ama Dante oğlanın kasılan çenesini ve gerilen omuzlarını görebiliyordu. “Söylediğini! Onlara bir sır verdim,” dedi Dante dişlerinin arasından. Ne demeye bu kadar sinirlenmişti ki böyle! Dante aptal sınavlarını geçmişti değil mi? Kimse onun yalan söylediğini düşünmemişti. Çünkü onlara bir gerçek vermişti. O zaman sorun neydi? Dante yanında dikilen oğlanın uğradığı hüsranı hissederek kaşlarını çattı. “Basit, aptalca bir şey söylemen gerekiyordu. İlk kez birini öldürdüğünde ağladığın gibi genel bir şey.” “Ben de öyle yaptım zaten!” Gözleri sert çıkışını duyan var mı diye kalabalığı tarasa da herkes platformdaki kişiyi izliyordu. “Hayır. Onlara seni yaralayabilecekleri bir açık verdin. Doğruca yönünü gösterdin seni budala,” diye mırıldandı Hodbin. Artık yüzünde gezinen sinir Dante’ye acıyan bir ifadeye dönmüştü ve Dante hangisinden daha çok nefret ettiğine emin değildi. Ne cüretle ona acırdı? “Neresiymiş yönüm?” diye sordu sakin kalmaya çalışarak. Ama öfkesi artarken Gezgin’i yumruklama arzusunu dizginlemek giderek zorlaşıyordu. Hodbin kısılmış gözlerle bir süre onu inceledi ve ardından “Kalbin tabii ki sersem. Umarım en karanlık sırrın saklanmaya değerdir. Yoksa kalbini korumanı tavsiye ederim. Seni oradan vurmaları gerektiğini onlara kendi ağzınla söyledin,” demekle yetindi ve kendi sırrını söylemek için öne çıkarken onu bir başına bıraktı. Dante bir anlığına öylece donakaldı. Bu sıkışık insan ormanında ne denli savunmasız olduğunu fark ettiğinde tüyleri ürperdi. İçgüdüleri ona hemen kaçmasını söylüyordu. Hemen buradan gitmeliydi. Üstelik kalabalıkta onu izleyen bir çift avcı gözden henüz tamamen habersizdi.

Yorumlar

0/2000