Bölüm 4: Lunu
Kaya Şehirli ufak tefek hırsız Lunulata, bir metcezir. Avuçları çaldığı parlak şeylerle, tatlı yalanlarla ve sonsuz hayallerle dolu olarak size gelir, bir anlığına gözünüzü kamaştırırdı. Sonra bir şeyleri değiştirir, bulunduğu yerde genelde tatsız sayılan bir iz bırakır, duran taşları ilerletir ve dalga olup giderken varlığı sadece nahoş hatırlanırdı. Lunu herkes için kaçınılmaz bir belaydı ve tüm hayatı buna bağlıymış gibi koşarken bunun da gayet farkındaydı. O yüzden Lunu, dönüp ardına bile bakmadı ve bir akıntı gibi kendini rüzgâra bıraktı. Onu izleyen kadim orman da bu azimli kızın hırsına ayak uydurmakta hiç zorlanmadı. Bu yüzden de Lunu geçerken bastığı kuru dallar ses çıkarmadı, kaygan çamur ayakları altında şapırdamadı. Lunu’nun dalgaları rüzgâra karışırken rüzgârın ta kendisi olurken sanki doğa da onunla koşuyor, zaferini paylaşıyordu. Kalbi kulaklarında gümbürdüyor ve ona yaşadığını hissettiriyordu. O anda Lunu büyük bir şeyin parçası olduğuna ve yolun onu doğru yere götürdüğüne yürekten inanıyordu. Bundan dolayıdır ki nefes nefese kalsa bile çevik hareketlerle zıplayarak önündeki her engeli geçebiliyor, hızla ileri atılırken hiç ama hiç korkmuyordu. Ciğerleri yanmaya başladığında bedeni ona artık durmasını söyledi ama ruhundaki metcezir inatçıydı. Kazanmak, başarmak ve bu dünyaya bir iz bırakmak isterken kim onu durdurabilirdi ki? Fani bedeni mi? Hayır. Bugün değil. Geçmesi gereken son bir engel kalmıştı ve ardından bitecekti. Bittiğinde de herkes onu görecekti. Lunu değerliydi. Kıymetliydi ve bir yere aitti. Ancak her işin en zor kısmı sonunu getirmekti, o yüzden önündeki engele temkinle girdi ve incecik iplerin arasına dalarken nefesini tuttu. Eğildi ve savruldu. Bu bir danstı ve Lunu’nun bedeni bu dansa aşinaydı. Dalga, rüzgâr ve orman Lunu’nun dansına eşlik ederken kız gerçekten de nerdeyse başarmıştı. Eh, neredeyse. Tiz bir çın sesi geldiğinde Lunu’nun kalbi, ayaklarıyla aynı anda tekleyiverdi. Yıllar süren hayallerin sönmesi için bir ufacık bir anın bile yetmesi ne garip işti. Küçük zil, pantolonundan çıkan ince ipliğe takılıp savrulurken Lunu dengesini kaybetti ve dizine kadar çamura gömüldü. Düşüşü zarif olmaktan çok uzak, attığı öfke çığlığı da hayal ettiği tüm büyülü yanılsamayı bozacak kadar acı doluydu. Lunu bir dalga değildi ve rüzgâra karışıp bir ormanla dost da olmamıştı. Hayır. Lunu sadece düşmüş, aciz bir kızdı. Kimse de onu kaldırmak için elini uzatmayacaktı. O yüzden Lunu hınçla bağırarak toprağı yumruklaya başladığında gözleri akmayan yaşlar ve doymayan bir hırsın açlığıyla yandığında kimse de gelip ona her şeyin yoluna gireceğini söylemedi. Toprak ona sarılmadı, rüzgâr da ona bir teselli sunmadı. Daha da fenası, şimdi ağaçların arasından gelen ses kalbindeki son güveni de yıkmak için oradaydı. “Yeterince iyi değilsin.” Ne zaman oldum ki? “Neredeyse sonuna kadar geldim,” diye itiraz etti Lunu ama yüzü çoktan hissettiği utançla yanmaya başlamıştı. Kelimeleri kulaklara ulaşmayan bir çığlık gibiydi. O aptal iplik olmasa tüm engelleri sorunsuzca geçmiş olacaktı! O aptal iplik ve bütün adi Gizler olmasa Lunu sonunda bir şeyde en iyi olacaktı! Birileri için yeterli olacak ve bir yerde istenecekti! Lunu bir şey olacaktı! Biri! İstenecek ve var olacaktı…Değil mi? Her şey bunun için değil miydi? Cehennemi bir arafta sıkışmak için mi geçmişti? Gözlerinden birkaç damla akarken Lunu kol yeniyle hemen yaşları yok etti ve adamın ağladığını görmediğini umdu. Ayağa kalkıp dimdik karşısına geçtiğinde ellerindeki çamurları pantolonuna sildi. Oysa utancın izi üstüne bir kez yapıştı mı kolay kolay çıkmazdı. “Yakalandın. İyi ihtimalle de öldün,” diye tersledi onu süzen İsimsiz. Lunu’nun kaçıncı kez yenildiğini ve kaçıncı kez ayağa kalktığını bilmediği için şüphesiz ki kıza biçtiği değer kusurluydu. Yine de sözleri Lunu’nun gözlerini tekrar yakmaya yetmişti. Tüm dünya size aksini söylerken bir şeylere inanmaya çalışmak herkes için güç bir işti. Hele ki bu inanmaya çalıştığınız şey kendinizse. “Yakalanmayacağım,” diye ısrar etti Lunu belki de bininci kez. İsimsiz komutanlarından biri olan bu adamın adı Yureken’di. Yassılaşmış bir yüze sahip, uzun boylu ve hırçın bir tipti. Lunu onun kel kafasının engelli talim alanına vuran yoğun öğlen güneşinin altında parlayan pürüzsüz yüzeyine baktı ve çenesini sıktı. Haftalardır Lunu’nun adama kendini gösterme çabaları hezimetle sonuçlanıyordu. “Daha fazla zamana ihtiyacımız var,” diye homurdandı Yureken kızı duymazdan gelerek. Yanakları başarısızlığının getirdiği utançla yanarken Lunu ne kadar üzüldüğünü ve içine karışmayı umduğu dünya tarafından sürekli dışlanmanın artık ona ne kadar ağır geldiğini belli etmemek için nefesini tutarak bekledi. Sonuçta kendini asıl kanıtlaması gerektiği kişi Yureken değildi. Hayır, Yureken sadece bir engeldi. Lunu’nun asıl ikna etmesi gereken kişi adamın arkasından onlara yanaşan uzun boylu kadındı. Bir geyiğin boynuzlarından yapılmış maskesi olmadan da unutulmayacak bir biçimdeydi bu kadın. Gök rengi gözleri Kayalı kıza kitlendiğinde Lunu, kararlılığını göstermeyi umarak bakışlarına karşılık verdi. İsimsizler’in lideri olan Yakut Hara isimli bu kadın, Lunu’nun hâlâ burada barınabilmesinin tek sebebiydi. “Daha fazla vaktimiz yok. Karakırk bu gece başlıyor. Daha uygun bir vakit olmayacak,” dedi kadın gür sesiyle. Uzun çuval bezi giysilerine ve sarmaşıklarla örülmüş bluzunun altındaki asker bedenine nasıl da uygundu sesi. Lunu bazen kadına ufacık bir çocuğun hayran gözleriyle bakmaktan kendisini alıkoyamıyordu. Kadın gerçekten de unutulmuş masallardaki devler gibiydi! Kayalarda böylelerine Dağ Anası denirdi ve Lunu da içinden kadına böyle seslenmekten arsız bir zevk aldığını fark etmişti. “Hazırım,” diye onu onayladı Lunu hevesle. Bu görevi almak için haftalardır uğraşıyor ve her gün ter döküyordu. Yureken’in ya da önemsiz bir hatanın bunu ondan almasına izin veremezdi. “Hayır değilsin,” diye itiraz etti Yureken. “Başka bir gece yaparız. Ya da Nadas’ı gönderebiliriz. Her ihtimal bu sefil fareden daha iyidir,” diye önerdi adam, ekşi suratını Dağ Anası olacak kadına çevirerek. Lunu sinirle kaşlarını çattı. Gidip adamı tekmelemek, onu hor gördüğü için yumruklarıyla o aptal suratını dağıtmak istiyordu ama dizleri yorgunlukla titrerken kadının kararını beklemekten başka bir şansı olmadığını da biliyordu. Bu görev ona bahşedilen bir lütuftu ve Lunu da buna layık gözükmek zorundaydı. Uysal ve kurallara uyan biri gibi. “Nadas sadece on üç yaşında ve kimseyle bağlantısı yok. Lunulata bunu halledecek. Neleri riske attığımızı biliyor. Yakalanırsa öleceğini ve bizim de arkadaşlarını öldüreceğimizi biliyor,” diye duygusuzca açıkladı Yakut Hara. Eh, Dağ Anası bu konuda da haklıydı. Lunu harcanabilir bir kayıptı ve kadın kendi planları arasında böyle bir tavizde bulunmayı dert etmiyordu. Belli ki herkes için öyleyim. Lunu, Hodbin’i ve Arm’ı düşünmemek için yanağının içini ısırdı. Ağzı kanla dolarken iki İsimsiz yine ortamda o yokmuş gibi hararetle konuşmaya dalmıştı. Bu aslında iki haftadır herkesin sık sık yaptığı bir şeydi. İsimsizler arasında yüksek rütbesi olan hiç kimse onları Sığınak isimli köylerinde görmek istemiyordu. Güvenilmez misafirlerinin bir de doyuracak fazladan üç boğaz ediyor oluşu bu küçük halkın sürekli bir gerginlik yaşamasına neden oluyordu. Yine de Yakut Hara’nın sözü burada kanundu ve kadın da onlara ihtiyaçları olduğu konusunda kararlıydı. Lunu halk içinde gördüğü zorbalıklara ya da sessiz aşağılamalara katlanmak konusunda deneyimliydi. Sonuçta bu zorunluluktan gerçekleşen gönülsüz bir ittifaktı ve Lunu oyunun sonunda kazanacaksa mazlum rolünü oynamaya devam edebilirdi. “Yakalanmayacağım,” diye tekrarladı inatla varlığını hatırlatarak. “Umarım ikna yeteneklerin bundan daha iyidir. Çünkü başarısız olman bir seçenek değil. Bizi satarsan sevdiğin herkesi öldürürsün,” dedi Yakut Hara onu ruhuna işleyen bir bakışla süzerken. Kadının ona güvenmeyi seçmek zorunda olması Lunu’yu heyecanlandırıyordu. Çaresiz insanların ne kadar kolay manipüle edildiğini unutmuştu. Yine de o fırtınayı andıran gözlerin ağırlığı altında ezilirken Lunu hissettiği kadar korkmuş göründüğüne epeyce bir emindi. Dağ Anası sonunda ikna olmuş olacak ki kızı eliyle kışkışladı ve tekrar Yureken’le hararetli bir tartışmaya girdi. Lunu, İsimsiz askerlerinin eğitim aldığı bu engelli koşu alanını geride bırakıp köye dönerken kendine onların ne düşündüklerinin bir önemi yok diye hatırlattı. Keşke buna inanmak eskisi kadar kolay olsaydı. Sığınak bundan yüzlerce yıl evvel kurulmuş derme çatma bir köydü. Lunu’nun öğrendiği bölük pörçük eski hikayelere bakılırsa Başkent’te isyan çıkarıp kaçmayı başaran bir grup Hiç’in torunlarıydı İsimsizler. Lunu meydana giden tahta köprülü yola girdiğinde tüm vücudu buraya geldikleri o korkunç günü hatırlayarak ürperiverdi. O sisli, kara gün geceye dönmeden çok önce, Yakut Hara köye varana kadar hepsinin gözlerinin bağlı kalmasını emretmişti. . Lunu ölüme mi yürüdüğünü bilmediği tüm o yolculuk boyunca mağarada yaşanan dehşetin anısıyla zangır zangır titremiş ve varlığına inanmadığı her tanrıya isyan etmişti. Omzuna değen Beau’nun sıcak kolu olmadan Lunu’nun güveneceği bir yönü de yurdu da yoktu. Hayatının en uzun yolculuklarından biri gibi hissettiği o anlarda Aspen belki de can veriyor, korku ve hayal kırıklığı ise kızın midesini boğazına kadar sıkıyordu. Sonunda kör geçen yolculukları Sığınak isimli bu İsimsizler köyünün girişine geldiklerinde bitmişti. Ama kocaman bir tepenin yamacındaki bu köy Lunu’ya kendini güvende hissettirmekten çok uzaktı. Aksine onlarca insanın gözü onların üzerinde gezinirken Lunu sadece başlarına gelebileceklerden korkarak bakışlarını kaçırmıştı. Onlar geçerken bir kadının kaynaklar zaten kısıtlı diye sitem ettiğini duymuştu.. Bir başkası ise bir küfür homurdanarak yere tükürmüştü. Lunu, ilk başta evleri göremediği için anlam veremeyerek boş boş ormanın içindeki bu alana ve etraflarını çevreleyen bu aksi halka baksa da sonra yukardan gelen sitemli fısıltılar sayesinde başını kaldırmış ve gözleri ağaçların tepesine inşa edilmiş onlarca eve ve onları memnuniyetsizce izleyen diğer insanlara kaymıştı. Toprağa sahip olmakla onu hakkıyla işlemek belli ki aynı şey değildi ve Lunu da İsimsizler’in Denizden Gelenleri adalarında istenmediğini böyle öğrenmişti. O yüzden evleri hep göğe yakın, topraktan uzaktı. O yüzden kalpleri hep kapalı ve yüzleri de küstahtı. Ağaçlara asılmış merdivenlerle tırmanarak ulaştıkları gizli sığınaklarda yaşayan mutsuz ve sefil bir halktı bu İsimsizler. Göğe yakın kurdukları bu dünyanın ne kadar inanılmaz olduğundan bile habersizlerdi. Lunu için bu ağaçlar birer mucizeydi. Bir ağaçta yaşamak ise… Anlatılamayacak kadar emsalsizdi. Ancak bu insanlar yüzlerce ağaç evi barındıran bu muhteşem ormanın güzelliğini bile göremeyecek kadar sefaletlerine odaklanmış hâldeydi. Yakut Hara onları sorgulamak için kendi evine götürürken Lunu soru sormayı kesemeyen bir çocuk gibiydi. Saatler önce yaşadığı ihanete rağmen merakını susturmamış, dinmeyen bir açlıkla her bilgiye saldırmıştı. Burasının bir sığınak olmadığını anladığı andan beri kafasını kurabileceği planlara odaklamaya çalışıyordu. Yoksa aklı hep aynı yöne kayıyor, bu da onun dengesini alt üst ediyordu. Hodbin… Lunu Hodbin’i düşünmediği, ona öfkelenmediği bir gün bile geçirmemiş olsa da oğlanın kararını anlıyordu. İnsanları kendi çıkarlarını koruduğu için suçlayacak belki de en son kişiydi. Gelgelelim Lunu sadece bir kez olsa bile biri tarafından seçilmek istemişti. Hayır, bu bir yalandı. Birinin değil, Hodbin’in onu seçmesini istemişti. Aynı ruhu paylaştıklarına inandığı o budala Gezgin'in. Onun doğasından korkmayan, onu aşırı ya da rahatsız edici bulmayan, dengi sandığı o ahmak adamın. Eh, bu üzücü olsa da eş bir ruhu paylaştıkları böylece kesinleşmişti çünkü Lunu da seçme şansı olsa oğlanla aynı kararı vereceğini biliyordu. Yıllardır kolladığı bir umudu öylece alelade bir duyguya tercih edemezdi. Hele o küçük, kıpır kıpır ve huzursuz edici o duyguya! Midesini yakan, aklını bulandıran ve Lunu’yu itiraf edemeyeceği kadar heyecanlandıran o denize batasıca duyguya. Bu yine de canının acımadığı anlamına gelmiyordu tabii. Çünkü Lunu en azından kararını verirken tereddüt edeceğini düşünüyordu. Aralarında kurduklarına inandığı ortaklık Lunu’yu kuşkusuz ki şüpheye düşürür… Hatta belki… Belki her şey bu kadar belirsiz olmasa, o duygunun bir adı olsa, Hodbin’i bile seçmeyi düşündürürdü. Ama Hodbin Lunu’yu seçmemişti. Şaşalı hayatı, zaferleri ve görkemi seçmişti. Lunu oğlana bunların yanından geçecek bir şey sunamayacağının gayet farkındaydı. Yine de aralarında bir şeylerin değiştiğine inanacak kadar saf olmaktan nefret ediyordu. Gördüğü ilk andan beri aklının kıyısını hem huzursuz eden hem de cezbeden bu adamdan nefret ediyordu. Hodbin onun kurtulamadığı bir istila gibi düşüncelerinin arasına sızmış, onu zayıflatmıştı. En kötüsü de Lunu’nun ilk defa bir insana karşı tamamen silahsız kalması olmuştu. Marul ve sebze tarlaların arasında ilerlerken etrafta yürüyen keyifsiz yüzleri inceledi. Bu senenin hasadından memnun olmayan İsimsizler, kendi hâlinde günlük koşuşturmalarına kapılmıştı. Kız ağır kalasları taşıyan ve belinde baltayla gezinen birkaç adamı geçti. Meydan ateşin başında kocaman iç içe çemberler hâlinde dizilmiş kütüklerle çevriliydi. Burası daha çok akşam vakitleri şikayetlerin havada uçuştuğu bir toplanma alanıydı. Sol yanında kalan görkemli orman ve ağaç evlerin, sağ yanında kalan bereketli tarlaların ve tam karşılarındaki dev dağın gölgesi altında işe yaramaz insanlarla dolu umutsuz bir bok çukuru. Elleri tarlaları meydandan ayıran kıymıklı çitlerde gezindi. İnsanlar olmasa burayı sevebilirdi. O geçerken kafalarındaki hasır şapkaların ardından ona ters ters bakan birkaç çiftçiyle göz göze gelen Lunu olanca siniriyle onlara kaba bir hareket çekiverdi. Sanki marullarını yiyen böcek Lunu’ydu! Sanki beceriksiz çiftçiliklerinin ve iyi geçmeyen hasatlarının sorumlusu onları bu adaya getiren rüzgârdı! Çiftçiler söylenerek işlerine döndüğünde Lunu da bu bağnaz yabancılara olan hıncını yuttu ve meydanı hızla geçti. Ormanın azcık içlerinde kalan kalın gövdeli kayın ağacının basamaklarına varana kadar dişini sıktı. Onların evinin önünde nöbet tutan ve Lunu geçerken ona bir parça bokmuş gibi bakan İsimsiz askerini görmezden geldi ve alabildiğine yüksek olan ağaca tırmanmaya başladı. Kadim ağacın alacalı yaprakları onları İsimsizler’den çok daha sıcak karşılamıştı ve Lunu sonunda ahşap kulübenin küçük verandasına varıp ayağındaki çamurlu botlarını çıkarırken bu mahremiyete minnettardı. Onları yargılayan onca gözden sakınan bu evin varlığı, bu arafta bulmayı hayal bile edemeyeceği bir yuvaydı. Aslında buraya yuva demek garipti. Kocaman odanın ortasından kayın ağacının sertleşmiş gövdesi geçiyordu. Ağacın arka tarafında yatakların olduğu bir alan, ağacın sol tarafında da kap kacakların olduğu küçücük bir mutfak vardı. Sağ taraftaki küçük odacıkta ise bir adet lazımlık duruyordu. Burası daha çok bir kuş yuvası gibi olsa da zaten Lunu da bir ev ile çalı topu arasındaki farkı bilemeyecek kadar deneyimsizdi. Loş ev onu kucaklarken Lunu ağacın yaşlı gövdesine dokunarak yatma alanlarına geçti. Aspen pencerenin önündeki yatağına uzanmış dışarıyı izliyordu. Oğlanın çıplak göğsünün hemen altına onlarca sargı bezi sarılmıştı ve elle şekillendirilmiş gibi gözüken vücudundaki çürüklerden bazıları hâlâ renklerini kaybetmeden öylece duruyordu. Bir ihanetin bedende bu kadar iz bırakabildiğini görmek şaşırtıcıydı. Belki de bedeni böyle özenle sakınırken ruhun aldığı yaraları da küçümsememek gerekiyordu. Kimse o yaraları gerçekten umursamıyordu, bunca maceradan önce Lunu da onlardan farksızdı. Ancak kalbin yalnızlığını ve tüm kırılganlığını gördüğünden beridir eskisi kadar gamsız olamıyordu. Aspen’in keskin elmacık kemikleriyle çevrili yakışıklı yüzü uzaklara dalıp gitmiş olsa da gıcırdayan basamaklar gelişini haber verdiğinde hemen kıza döndü ve Lunu’ya gökteki tüm bulutları dağıtacak bir gülümseme sundu. Dante ona âşık olmadığına göre kalbi kayadan yapılma olmalı. Oğlanın bakışları dünyadaki tek insan sizmişsiniz gibi hissettiren bir yoğunluktaydı. Lunu bunun sebebinin Aspen’in yalnızken sıkıntıdan ölmesi olduğunu biliyordu bilmesine ama yine de birinin onu gördüğünde mutlu olması fikri hoşuna gidiyordu. Giz oğlanın insanların olmadığı bir ortamda kaybolup gittiğini bu sayede öğrenmişti. Bazı yıldızlar onu izleyen gözler varken daha fazla parlardı ve Aspen de gökteki en parlak yıldız olmaya bir hayli alışmıştı. Bu şartlar altında Aspen’e sempati gösteren sadece iki kişi olması da durumunu kolaylaştırmıyordu. Burada hayatı asıl tehlike altında olan Aspen’di ve Lunu, İsimsizler’in hâlâ bir Güneş Soylu’yu tedavi etmek ya da ipe dizmek arasında gidip geldiği tartışmalar olduğunu gayet iyi biliyordu. Yakut Hara buna şiddetle karşı çıkmış ve oğlanın onun koruması altında olduğunu söylemişti, yine de Lunu hınç dolu bir İsimsiz’in gece onları boğazlamaya geleceği korkusuyla uyumakta zorlanıyor, yastığının altında hep küçük bir bıçak bulundurmayı ihmal etmiyordu. Oysa Aspen’in hiç umurunda değil gibiydi. Zaten oğlan bu odaya güçlükle getirildiğinden beridir de buradan çıkmayı reddediyordu. Lunu oğlanın bu tercihine saygı duyuyor gibi yapsa da içten içe onu aşağı itmek ve zorla kaçtığı dünyayla yüzleştirmek istiyordu. Çünkü Lunu gibilerin kaçma lüksü olmazdı ve şartlar herkes için bok gibiyken hayata tahammül etmesi çok daha kolaydı. Ancak belli ki Aspen’in ihaneti sindirmesi Lunu’dan daha uzun sürüyordu. “Kaç saniye?” diye sordu Aspen oturuşunu dikleştirerek. Yüzü bir anlığına acıyla buruşsa da ifadesini hemencecik düzeltti. Elbette oğlanın güçlü görünmekle ilgili bir takıntısı Lunu’nun sıkılmış gözlerinden kaçmamıştı. Aspen acısını göstermemek için şekilden şekile giriyordu. Lunu onu anlayabiliyordu. O da göz yaşlarını bir silah olmadığı sürece kimseye göstermezdi. “Yirmi bir saniye ama o huysuz yaşlı domuz için bir ömür olmalı,” diye homurdandı Lunu. “Yine mi hazır olmadığını söyledi?” diye sordu Aspen kaşlarını kaldırarak. Bu sıralar Giz oğlanın tek eğlencesi Beau ve Lunu’dan dinlediği hikayelerdi. Onların eve dönmesini heyecanla beklemek dışında bir şey yapmıyor, sadece yattığı yerden uzakları izliyordu. Oğlanın yaraları iyileşiyor olsa da Lunu’ya göre Aspen kendini yatağa gömerek öldürmeye çalışıyordu. “Benden hoşlanmıyor çünkü o midye kabuğu kadar bir zekâya sahip çirkin ve korkak hergelenin teki. Ben ona bir fırsat sunarken o sadece bir tehdit görüyor,” dedi Lunu ranzalarının Beau’ya ait olan kısmına hınçla çökerken. Buraya geldikleri anda uzlaştıkları ilk konu ölümle boğuştuğu için tek kişilik yatağı Aspen’in almasına izin vermek olmuştu. Gerçi Lunu’nun umurunda değildi çünkü hayatında ikinci defa kendine ait bir yatağı oluyordu. İlkinin Gizler tarafından sağlandığı düşünülürse ne kadar bereketsiz olduğu açıktı. Hem tepede uyumak keyifliydi. Beau’nun yorgunluk horultuları Aspen’in mırıldanmalarına karışırken Lunu da tavana konan sinekleri izliyor, her bir sinek için yeni bir plan yapıyordu. Kabul edelim ki Gizliman’da sinekten, Lunu’da ise plandan bol bir şey yoktu. “Oysa sevgi dolu ve tatlı dilli birisin. Neden bir yabancıya güvenip topluluğunu tehlikeye atmıyor anlamadım,” diye ona takıldı Aspen. Nerdeyse o eski parlak adamın gölgesi gibiydi. Güzel ve ilham verici. “Sonunda liderimizin alaycı mizacı geri döndü,” dedi Lunu da oğlana sataşarak. Aspen’den hoşlanmıyor değildi. Bir kere Giz oğlan iyi biriydi. Komikti ve delicesine de yakışıklıydı. Yine de Lunu, Arm’ın bile onu terk ettiği bu dünyada bir gün başka biriyle dost olabilir miydi bilmiyordu. Dante’nin güven veren varlığına özlem, Beau’nunkine ise minnet duyuyor olsa da bu kaygıları onun henüz yeni yeni atmaya başlayan kalbini başkalarına açamayacak kadar ürkütmüştü. Aspen hareketsiz kaldı ve “Bana öyle seslenme,” dedi. Sadece çenesinde bir kas seğirmişti. Lunu oğlanın sinirlenmeye başladığını böyle anlıyordu. Aspen önce çenesini kasıyor, sonra omuzlarını geriyor ardından ise gözlerindeki bakış hırçınlaşıyordu. “Neden? Sonuçta birçok lider ihanete uğramıştır,” diye omuz silkti Lunu. “Liderlerin olayı bu, ihanete uğrayıp öldürülürsün ve hikâye biter.” Hodbin’i düşünmemek için inatçı bakışlarını Aspen’e dikti. Gözleri yine dolmak üzereydi ve Lunu bundan nefret ediyordu. Yapacak çok daha önemli işleri vardı. Şair olmak isteyen aptal bir Gezgin kimin umurundaydı ki sürekli aklını işgal ediyordu! “Kendi kardeşi tarafından mı?” dedi Aspen sinirle. Lunu’nun beklediği gibi oğlanın çıplak omuzları kendi sorusuyla gerildi. Kızın ağlamak üzere olduğunu ya da onu bilerek sinir ettiğini ise fark etmemiş gibiydi. Ama Lunu bunu isteyerek yapıyordu. Aspen bir şeyler hissetmek zorundaydı. Yaşadığı şeyi sindirmek ve iyi ya da kötü bir tepki vermek zorundaydı. Ayrıca Lunu’nun da bıçaklarını batıracak birine ihtiyacı vardı. Bu da işin keyifli kısmıydı. “Kardeşler her zaman en güvenilir müttefikler olmuyor, inan bana,” dedi Lunu ekşi bir sesle. Arm’ı kaybetmek onun için evini kaybetmek gibiydi. Geçmişini, kimliğini… Lunu bu gerçek karşısında zorlukla yutkundu. Göğsünde bir delik açılmış gibi hissediyordu. Sanki okyanusa tekmelenmiş küçücük, değersiz bir taş gibi yavaş yavaş kayboluyor, dalgaların insafıyla savruluyordu. Ağlamayacaksın. Ağlamayacaksın. Ağlamayacaksın. İkisi de susup kaldığında oda keder isimli eski bir arkadaşın ziyaretiyle sessizleşti. Dışarda kuşlar gamsızca öterken Arm’ın bıraktığı boşluk Lunu’nun açık bir yarası gibi görünür oldu. Lunu gözlerini o yaradan kaçırmadı ve acı gerçeği sindirerek öylece durdu. Arm onu sevmeyi bırakalı çok oluyordu. Yine de bir yaranın farkında olmak o yaranın iyileşmesini sağlamaya yetmiyordu. Verandanın ahşap parkeleri gıcırdarken Lunu, Beau’nun geldiğini fark ederek gevşemeye çalıştı. Evleri bu kadar derdi sığdıramayacakları kadar küçüktü ve Lunu da sessizce oturup kendine acıyamayacak kadar meşguldü. O yüzden göğsü ağrırken ve içi kendi ıssızlığıyla titrerken rahatça gülümsedi. Beau dağılan saçlarını geriye tarayarak içeri girdiğinde ikisine de şüpheli bir bakış attı. “Ne konuşuyorsunuz?” Hep topladığı saçları bugün açıktı ve iyice uzamış dalgaları omuzlarına dökülüyordu. Lunu, Arklı erkeklerin saçlarını uzattığını duymuştu. İlk tanıştığı Arklı çiftçi Beau’ydu ve o zamana kadar buna inansa mı emin değildi. Kayalılar saçları bitlenmesin diye çoğunlukla kısacık keserdi ama Beau bunun şakasından bile hoşlanmıyordu. Besbelli oğlan da kendi geçmişini bırakmak istemiyordu. Ne kadar kaçsalar da oldukları kişiler onları yolun her köşesinde bekliyor gibiydi. “İhanetler,” diye yanıtladı Lunu sırıtarak. Beau’nun gözleri ikisi üzerinde tedirgince gezindi. Ama endişesini sıcak bir gülümsemenin ardına sakladı ve “İç açıcı. Size meyve getirdim,” diye duyurdu. “Öğlen aranda yemeğini bizimle yediğine göre fazla arkadaş edinememiş olmalısın?” diye yokladı Aspen umursamaz bir edayla. Burnu havada tavırları olmasa neredeyse normal bir insan gibiydi. Ama kıçında altın kaşıkla doğmanın bir sürü getirisinden biri de bir parça kibirdi. Aspen bir prensmiş gibi muamele görmeye alışmıştı ama Lunu da Beau da ona bir yosun kadar değersiz olduğunu hatırlatmaktan geri kalmıyordu. Bu da sözlü atışmaları onların doğal iletişimi hâline getirmişti. Bu arafta ne bir prense ne bir çiftçiye ne de sürekli gözleri dolan bir metcezir yer vardı. “Hayır, sadece senin yarı ölü kıçını görmeye can atıyorum,” derken Beau elmayı oğlana fırlattı. Aspen anında havada yakaladı ve kocaman sesli bir ısırık aldı. Aslında Beau’nun bir sürü arkadaş edindiğinin, hatta burada hepsinden çok daha kolay bir şekilde kendine yer bulduğunun Aspen’de gayet farkındaydı. İsimsizler Beau’ya seve seve kucak açmıştı. “Yarı ölü, güzel kıçımı,” diye düzeltti onu Aspen bol sulu ikinci ısırığından hemen önce. Neşesiz sesini sahte bir gülümsemeyle kapatmaya çalışması hoş bir yenilikti. İki oğlan arasında konuşulmayan bir gerilim havada asılı kalırken Beau dostça bir edayla gülümsedi. “Reflekslerin iyi. Benimle askeri eğitime katılmak istemediğine emin misin? Boş durmaktan iyidir ne dersin?” Beau sürekli Aspen’i hayata katacak yeni öneriler sunsa da karşılığı görmezden gelinmek oluyordu. Lunu, Beau’nun neden bu kadar umursadığını bile bilmiyordu. İki erkek de birbirine zorunluluktan katlanıyor gibi gözüküyordu. Savrulan üç taş, aynı yöne düşmüştü ve hepsi bundan ibaretti. “Kendi ülkemle, kendi halkımla karşı karşıya kalmak için mi? Kalsın,” dedi yüzünü buruşturan Aspen. “Halkın çocuk katili,” diye belirtti Lunu. “Bunu sadece Gizler biliyor,” diye itiraz etti oğlan. Ama Lunu’nun cevabı hazırdı. “Zaten ülkeni Gizler yönetiyor. Sence de bu bir sorun değil mi?” Aspen dehşete düştü ve doğru cevabı bulmaya çalışır gibi kaşlarını çattı. Lunu onun ters dönmüş bir yengeç gibi debelenmesini zalim bir keyifle izledi. “Evet sorun. Bir sorun olduğunun farkındayım. Ama çözüm ne bilmiyorum,” diye tersledi onu Aspen. Lunu’nun onunla eğlendiğini fark etmişti ve bir şaka olmak oğlanı kesinlikle huysuz bir prens yapıyordu. Beau kıza uyaran bir bakış atsa da Lunu aldırmadan saldırmaya devam etti. “Eh, çabuk bir cevap bulsan iyi olur. Sen dahil olsan da olmasan da hayat devam ediyor.” İsimsizler bir hamle yapmış ve Dante’yi içeri yollamıştı. Bunun bir nedeni olmalıydı. Aspen kızın sözleriyle öfkelense de gözleri Beau’ya kaydı. Aradığı cevapları iğneleme duymadan alabileceği tek kişi Beau’ydu. Lunu umduğu gibi oğlanın gözlerinin kararmaya başladığını memnuniyetle fark etti. “Ama neden? Ne planlıyorlar?” diye sordu Aspen inatla. Aslında Lunu’nun buna verecek birkaç iyi tahmini vardı ama hiçbirini paylaşmaya niyeti yoktu. Bilgi karada da denizde de güçtü. Aspen iyi ve sadık olabilirdi ama en aptalca kararlar hep iyi ve sadık insanlardan çıkardı. “Belki Başkent’ten toprak istiyorlardır? Belki de ellerinde bir Güneş Soylu olursa bir uzlaşma ya da barış sağlayabileceklerini düşünüyorlardır?” diye tahmin yürüttü Beau bir nefes üfleyerek. Bu fikrin saçmalığı Lunu’yu rahatsız etse de oğlanın sözlerine itiraz etmedi. Lunu İsimsizler’i Aspen’i bir rehineden fazlası olarak görmediklerinden oldukça emindi. Belki bir koz? Gerçi artık bir önemi yoktu. Güneş Soylu oğlan tekrar konuştuğunda sesi düşünceliydi. “Aklıma yatmayan şeyler var.” İki oğlan dünyayı kurtarmak, büyük planları çözmek ya da aynı kızın kalbini kazanmak gibi eşit derecede gereksiz şeyler hakkında derin düşüncelere dalmadan önce Lunu araya girmeye karar verdi ve “Bu gece gidiyorum,” diye duyurdu. İki erkeğin tepkisi de farklıydı. Beau bu haber karşısında anında gerilirken Aspen ise rahatlamış gibiydi. “Kesin mi? Çok erken değil mi? Eğitimine başlayalı daha sadece iki buçuk hafta oldu.” Sığınak’a vardıklarından beri, Arklı oğlan kendini Lunu’nun yeni koruyucusu olarak belirlemişti. Oysa Lunu kimsenin sorumluluğu değildi. İnsanların onun yükünü sırtlamayı seçip sonra ona bilenmesinden iyiden iyiye bıkmıştı. Yine de kız, oğlanın gözlerindeki endişenin içini ısıtmadığını söylese bu da bir yalan olurdu. “Dikkat çekmemek için eğitim almama gerek yok. Kimse beni fark etmiyor zaten,” dedi Lunu omuz silkerek. Sözleri odada yankılandığı gibi canını yaksa da buna aldırmadı. Zaten bu aralar canını yakmayan pek bir şey yoktu. “Sen ağzını açana kadar,” diye düzeltti Aspen. Lunu oğlana ters bir bakış attı ama Aspen haksız sayılmazdı. “O zaman hazırım. Çenem kapalı, adımlarım sessiz,” dedi Lunu zoraki bir gülümsemeyle. İyi, çürü o zaman yatağında. “Bundan emin misin Lunu? Biliyorum bu plana sen gönüllü oldun ama sırf onlara değerini kanıtlamak istediğin için kendini tehlikeye atmana gerek yok. Ne düşündükleri kimin umurunda?” dedi Beau dikkatlice. “Onların ulağı olmak zorunda değilsin.” Beau da kendine göre haklıydı. Ancak oğlanın bilmediği şey bu imkânsız planı İsimsizler’in aklına sokanın en başından beri Lunu’nun ta kendisi olduğuydu. İsimsizler Dante’yi içeri göndererek kendi hamlelerini yapmışlardı evet, ancak Dante’nin İsimsizler’in bağlantılarıyla görüşmesi planları tehlikeye atacağı için Lunu da onlara farklı bir hamle sunmuştu. Ufak ve görünmez birinin sunacağı türden bir fırsat. Lunu’yu kullandıklarını düşünmelerini sağlamak işin kolay kısmıydı. Zor kısmı ise bu güvene layık olduğunu kanıtlamaktı. “Askeri eğitim alan sensin. Ben basit bir haberciyim. Ayrıca sadece girip çıkacağım. Kimse orada olduğumu bilmeyecek,” diye belirtti Lunu. “Ben bizim de onlar gibi normal insanlar olduklarımızı görsünler diye bunu yapıyorum. Burada bir yerimiz olabilir,” dedi Beau. “Onlar Dante’nin işinin ne zaman biteceğine karar verirse tabii. Orada bir yıl da kalmasını isteyebilirler bir ömürde. O zaman ne olacak? Bu sırada erzak için sızlanmaları da devam edecek. Bizi burada istemiyorlar Beau.” “Çünkü henüz hiçbirimizi tanımıyorlar. Sadece biraz daha vakte ihtiyacım var. Onlara faydamız olduğunu gördüklerinde burada bir şansımız olacak. Dante’nin burada daha çok işlerine yarayacağına onları ikna edebilirim,” dedi Beau kararlılıkla. Keşke hayat Beau’nun sandığı kadar mucizelerle dolu olsaydı. “Sen işini yap, ben sevgiline bir haber uçurup döneceğim o kadar.” Sevgili kelimesi odadaki iki erkeğin de kıpırdanmasına sebep oldu ancak Lunu birinin keyiften birinin ise rahatsızlıktan olduğunu anlayabiliyordu. “Bize haberin ne olduğunu söylemeyecek misin?” “Ben de henüz bilmiyorum,” dedi Lunu. Beau gönülsüzce bu yanıta iç çekti. “Sadece dikkatli ol.” Onun yerine bu göreve dahil olmayı istediği her hâlinden belliydi ama bu imkânsızdı. Bu görevi sadece Lunu başarabilirdi. “Bir de siyah giyinen ve koluna sarı bant takan herkesten uzak dur,” diye ekledi Aspen. Ardından eğildi ve yanındaki ahşap komodinden bir harita çıkartıp Lunu’ya uzattı. Aspen'i bu haritayı çizmeye ikna etmek bile bir haftalarını almıştı ve bu, önemli bir harita bile değildi. Sadece Hiç köyündeki en yeni mahalleye onu götürecek çirkin bir karalama olmasına rağmen oğlanın inadını kırmak için Lunu’nun günlerce dil dökmesi gerekmişti. Aspen’in halkına sadakati işleri zora sokuyordu. Lunu haritayı elinden kaparken oğlanın çenesinde yine bir kasun gerildiğini fark etti. Belki de bu hâlâ yaşayan bir ruhu olduğunun belirtisiydi. “Çizgilerin cidden kötü,” diye belirtti Lunu buruşuk kâğıdı incelerken. Aspen hakaretine alınmış gibi kaşlarını çattı. “Vücudum hâlâ zehirle savaşıyor.” “Ölümü yenme haberin artık iyice eskimeye başladı. Yarın sabah döndüğümde yeni bir bahane bulmuş olsan iyi olur,” dedi Lunu alaycı bir iç çekişle. Dili yalanın acı tadıyla yanarken eskiden yalanların ağzında nasılda tatlı bir burukluk bıraktığını hatırlayıverdi. O zamanlar dünyası epey bir küçüktü, Lunu da pek zalim biriydi ve kesinlikle hayatı şimdikinden çok daha kolaydı. “Sana sevdiğin hamur işinden ayırırım,” dedi Beau gamzelerini gösteren muzip bir ifadeyle. Lunu kendini bu teklife gülümsemeye zorladı. Oysa tek düşündüğü, bir daha bu köye dönmek gibi bir niyeti olmadığını anladıklarında iki oğlanın da ondan ne kadar nefret edecekleriydi.