Bölüm 3: Dante

Bildiğimiz dünya dönmeye, insan soyları da birbirinin arkasından kazdığı sığ çukurlara yine kendinden olanları gömmeye devam ederken tek kabahati güvenli bir limanda yeni bir hayata sığınmak olan savaşçı, ölümün tatlı uykusundan dermansızca uyanmıştı. Gelgelelim bazı ruhlar için yaşam da bir tür ızdıraptı. Öyle ki etini kemiklerinden koparırmış gibi zalimce bir sızı veren o meşum zehir, kızın bedeninin kuytularında bir ağırlık bırakmıştı. Zehir aslında, kanı kadar tanıdık olan cesaretini de tutsak etmiş, sanki hırçın kalbini uyuşturmuştu. Yaşadığını anladığından beri etrafından dost ve düşman yüzler gelip geçiyor ama Dante sadece dinliyor, cansız bakışlarıyla onları izleyerek kaderinden kaçınmayı yeğliyordu. Bir yatak onun sığınağı, arafı olmuştu. Yapabilirsin. Sadece bir adım at. Ne var ki, isteksiz bedeni ona emreden kişiye itaat etmeyecek kadar tükenmiş bir hâldeydi. Zaten ruhu aksini söylerken hangi ayak berikini takip ederdi? Günler önce, kendini beğenmiş bir şifacı ona artık iyi olduğunu, istediğinde kalkabileceğini söylemişti. Ama Dante bunu istemiyordu. Belki de hayatında ilk defa kaçmayı, saklanmayı arzuluyordu. Gücünün yetmeyeceği bir başka oyunda piyon olma fikri boğazını yakan bir kordu. O yüzden zaman insafsızca bir hızla geçerken Dante inkârı seçmiş, kendini zorla rüyalar alemine hapsederek beklemişti. Bir mucize olmasını, birinin onu bu delilikten kurtarmasını dilemişti. Belki bir dalga ikinci dünyayı da yutar, geriye de anlatılmamış bu hikâyeyi bırakırdı. Ama bu bir masal değildi. Gerçek hayatta bazı vakitler gelirdi ki hayat saklanmana izin vermezdi. Rolünü oynamanı, savrulmanı, düşmeni ve kalkmanı, nitekim en sonunda da devam etmeni talep ederdi. Ve hayat istediğini hep alırdı. Ölümün de daima yaptığı gibi. Öyle ya da böyle yol devam eder, güneş yeniden doğar ve insan tekrar tekrar yenileceği seçimler yapardı. Dante için kaçınılmaz olan o gün ise, artık gelmişti. Zaten Dante de çoktandır hayata geri dönmek zorunda olduğunun bilincindeydi. Bunun için buradaydı. Bunun için hâlâ yaşıyordu. Hayat onu çağırıyordu; kanı gürlüyor, ruhu tekrar uyanmak isteyerek şakıyordu çünkü dostlarının ona ihtiyacı vardı. Lunu, Aspen, Beau… Dante onlar için son bir oyuna daha dayanmalıydı. Dostlarım. Kimsesiz biri için bu küçücük kelimenin anlamı dünyalar kadardı. Kalbi beklenti ve özlemle ağırlaşırken gözlerini izlediği tavandan ayırdı. Soluk sarı taşlarla örülmüş duvarları olan revir odası, şimdi öğle güneşiyle parlıyordu. Dante havadaki nem ve tuz kokusunun getirdiği anıların teninde gezindiğini hissedebiliyordu. Maceraları, kayıpları ve yolları taşıyordu rüzgâr ona. Tüm yaşadıkları ve yaşayamadan kaybettikleri tam burada, bu anda yanındaydı. Tıpkı yatağının yanında süren sessiz fısıltıların ölümünden yaşamına giden yol boyunca hep yanı başında olduğu gibi. Tekrar tekrar aynı şeyleri tartışan, bazen ona katılamadığı dünyada olan biteni anlatan, Dante’den cevap alamasalar da konuşmaya devam eden sesler onun diğer yoldaşlarına aitti. “Onu korumalıydın,” dedi Arm. “Kardeşi olan sensin. Belki kendini düşünmek yerine bana yardım etseydin onukoruyabilirdik,” diye yanıtladı Hodbin. Dante ebedi uykudan güçlükle kurtulan sefil hâline rağmen iki oğlana da acımasına engel olamadı. Çapaklı kirpilerinin arasından Hodbin’e yan bir bakış attı. Yanındaki rahat koltuğa yayılmış, kızın yatağının ucuna ayaklarını uzatmış gamsızca oturuyordu. Sarışın Gezgin’in ifadesi çoğunlukla olduğu gibi küçümseme doluydu. Ama oğlanın yüzü başka bir hikâye anlatıyordu. Dante yüzlere gerçekten bakmayı seçtiğinden beri, her birinin insanın ruhuna açılan farklı pencereler olduğunu görmüştü. Bakmak kolay ve doğaldı ama görmek korkutucu bir seçimdi. Anlamak ve kabul etmeni sağlayan ve bu sayede yaşadığın dünyayı daha gerçek, daha anlamlı yapan zor bir tercihti. Hodbin’de gördüğü ise göz altları morarmış, sarı saçları her zaman olduğundan çok daha fazla dağılmış, huzursuz bir adamdı. Ellerinin tırnak etleri yenmekten yara olmuştu ama hâlâ dişleriyle bir deri parçasını koparmaya çalışıyordu. Gömleği kırış kırış, yakası ise sürekli çekiştiriliyormuş gibi yamuktu. Tam karşısında oturan Arm Gezgin’e bariz bir tiksintiyle baktı. Belki Kayalı oğlanın bir bacağı sürekli titremese Dante onun da benzer bir huzursuzlukla boğuşmadığını düşünebilirdi. Belki de milyonuncu kez aynı tartışmayı yapıyorlardı. Dante ölmüş ve dirilmiş, korkmuş ve direnmiş, kaybetmiş ve tekrar ayağa kalkmaya karar vermişti ancak bu sefil herifler ikisinin de götlük ettiği konusunda hâlâ uzlaşamamıştı. Dante’nin sadece yatarak ve saklanarak onları dinlediği günler boyunca hatalarıyla yüzleşmek dışında her şeyi yapmışlardı. Hâlâ birbirlerini suçluyor, yoldan ders almak yerine ayaklarına takılan taşlarda kabahat arıyorlardı. “Tanıdığım en bencil heriften tavsiye alacak değilim. Senin yüzünden ölmüş olabilir,” dedi Arm tükürür gibi bir fısıltıyla. Arm’ın keskin sözleri hedefini bulduğunda Hodbin tokat yemiş gibi irkildi. Bu ihtimal onlarca sonuçsuz tartışmanın sonunda ilk defa sesli dile getirilmişti. Dante Arm’ın eskiden nazik olan yüzündeki kine hâlâ şaşırıyordu. İfadesi sertleşmiş, elmacık kemiklerinin altında kalan yanakları sanki daha da bir çökmüştü. Parlak koyu renk gözleri fersiz, zalim bir bakışla Hodbin’in gözlerine dikilmişti. Bu sertleşmiş adam gerçekten de ona ölümün kıyısında su uzatan nazik genç miydi? Dante de öfkesinin zırhıyla böyle mi görünüyordu? Evet, hayat bazen yaşamanızı isterdi ama ne pahasına? Kime dönüşmeniz uğruna dönmeye devam ederdi dünya? Dante bedelin yalnızlık olduğunu ilk elden tecrübe etmiş, gaddarlığın doğasında yarenlik olmadığını yaşayarak öğrenmişti. Sesi hâlâ küstah olsa da yüzünün rengi atmış olan Gezgin fısıldadı. “Asıl ben olmasaydım ölmüştü. Bunu unutmasan iyi olur.” Aptallar. Bencil, korkak aptallar! “O yaşıyor,” dedi Dante çatlamış boğazındaki acıya rağmen güçlükle konuşarak. Boş reviri yuva bellemiş olan iki oğlan oturdukları yerlerden sıçradılar. Yarı ölü sandıkları, haftalardır uyanık görmedikleri suskun kızın konuşmasının dehşetiyle ona döndüklerinde, Dante neredeyse suratlarındaki ahmak ifadeye gülecekti. Uzun zamandır susuyordu. Sessizliği hem hâlsizliğinden hem de bu iki bencil serseriyi cezalandırma isteğinden geliyordu ama daha fazla tartışma neye yarardı? Olan olmuştu ve eğer Dante bugün hayata dönmek zorundaysa onlar da artık büyümek zorundaydı. Hepsi yıkılmış bir kadırganın, yitip giden onlarca hayatın ve acımasız mühürlerin yazgısıyla birbirine bağlanmıştı. Buna isteyen bir lanet isteyen de bir lütuf diyebilirdi. Ne var ki artık bu bağı inkâr etmenin faydadan çok zarar getirdiği de ortadaydı. “Beau’nun yanında ve güvende. O yüzden kesin didişmeyi,” dedi güçlükle doğrulmaya çalışırken. Bedeni hantal bir kaya gibi güçlükle hareket ederken kavrulan boğazını tuttu. Zehir gaddardı. Bedenini taşa çevirmiş, uzuvlarındaki gücü ise hiç çekinmeden tüketmişti. İkilinin hâlâ boş boş bakan ifadelerini görünce gözlerini devirmemek için kendini zorladı. Belli ki Dante’nin bir süredir konuşmamayı seçmesi onlara bunun zorunluluk olduğunu düşündürmüştü. Oysa Dante sadece onlarla konuşmak istemiyordu. Hem ne diyecekti ki? Yaptığı anlaşma başka bir hayatta imzalanmış sözsüz bir yemindi. Dante ona bir çıkış yolu sunan İsimsizler’e güvenmiş, arkadaşlarının emniyetini bu tanımadığı insanların eline bırakmak zorunda kalmıştı. Onların casusu olmayı kabul ederken hissettiği çaresizlik içinde büyüyordu. O mağaradan kurtulsa da şimdi bir başka avucun içine sıkışmıştı ve artık kaçacak bir köşesi kalmamıştı. Aspen hayatta mıydı? Beau onları koruyor muydu? Lunu bir plan yapıyor muydu? Dante’nin hiçbir soruya verecek yanıtı yoktu. Yattığı döşekten kalktığında değişecek olan dünyaya hazırlıklı bile değildi. Yine de biraz çabayla oturduğu yerde sırtını dikleştirmeyi başardı. Bugün olmak zorundaydı. Artık bundan kaçamayacağını biliyordu. Afallaması geçen Arm oturduğu iskemleden fırlayıp Dante’ye yanaştı. Oğlanın soğuk eli nazikçe koluna değerken Dante’nin omurgasından aşağıya şiddetli bir ürperti iniverdi. O lanet mağarada, Rollo’nun vücudunda gezinen parmaklarının yarattığı tiksintiyi anımsayan bedeni anında kasıldı. Dante’nin tepkisini fark eden Arm ateşe dokunmuş gibi elini hemen çekti ancak Dante zamanda donmuş bir taş gibi kalakalmıştı. O Rollo değil. O Arm. Senin arkadaşın. “Bunu nereden biliyorsun?” diye sordu Arm. Yüzünde kafası karışmış bir ifade vardı. Rahatsızlığını hissetmiş olsa da kızın yaşadığı dehşetten bihaberdi. Dante böyle bir dünyada kadın olmanın yarattığı korkuyu nasıl anlatabilirdi? Sadece biri onu beğendiği için kaybettiği annesini, kendi bedeninden bile nefret edecek kadar savunmasız hissetmeyi… Dante o gün Rollo’nun elinde ölmekten korkmamıştı. Dante’yi ömrü boyunca asıl korkutan şey asla bu olmamıştı. Rollo öldü. Sen öldürdün. Artık bitti. Dante Arm’ın gevşek omuzlarına baktı. Arm kalbinin ferahlamasını hak etmemişti. Oysa Dante’nin ruhu ferah değildi ve şimdi yataktan çıkmaya korkan ufacık bir kıza dönüşmüş, öylece duruyordu. Bu da ağırlaşan ruhundaki öfkeyi harlayan şey oldu. “Çünkü çıkmasına ben yardım ettim sizi pislik herifler. İkiniz de onu yüzüstü bıraktınız. O yüzden kim daha boktan biri tartışması yapacaksanız başka bir yerde yapın.” Ardından gözlerini Arm’ın anlayışlı bakışlarından kaçırdı ve Hodbin’in bacaklarını yorgun bir tekmeyle itip kendi ayaklarını yataktan sallandırarak saklandığı dünyaya adım attı. Dante çıplak ayakları yere değdiğinde hissettiği paniğin tadını çıkararak bir anlığına durdu. Bu panik hayatın ta kendisiydi. Korku varsa uğruna savaşacak şeyler de var demekti ve Dante çok uzun zamandır kendini bu kadar canlı hissetmemişti. “Mağaradan çıktığını bilmiyordum,” dedi Hodbin saklamadığı bir şüpheyle. Kızın haftalardır süren suskunluğu onu kuşkulandırmış gibi ihtiyatlıydı. Dante oğlanın bunca tedbirli hisle nasıl yalnız başına yaşadığına hayret ederek öylece ona baktı. Hodbin’in savunması, ardında korunduğu bir zırh değil kendi kendini gömdüğü kederli bir çukurdu. Kapı savrularak açıldığında Dante’nin göğsüne bir dehşet hissi yayılırken sorular ardı ardına aklına hücum etti. Fazla mı yüksek sesli konuşmuştu? Çok mu tedbirsiz davranmıştı? Nefesini tutarak arkasını döndü ve görmeyi beklediği kendi sonuna baktı. Ama içeri giren yabancı yüzlerden hiçbiri onu yakalamak için görevlendirilen askerlere ait değildi. Hayır, gelenler beyaz önlüklü, kibirli görünüşlü genç bir Giz ve iki kahverengi tulumlu orta yaşlı Hiç’ten ibaretti. Parlak gülümsemeli Giz’in buz gibi bakan mavi gözleri ve gür siyah saçları vardı. Adamın dertsiz, hayatın yormadığı canlı yüzü Dante’yi ayakta görünce aydınlandı. “Bak şu işe, sonunda güzel olanınız uyanmaya karar vermiş,” dedi ve Dante’yi baştan başa keyifle süzdü. Bakışlarındaki heves Dante’nin üzerine giydirilmiş olan beyaz geceliği çekiştirerek kollarını göğsünde birleştirmesine sebep olacak kadar coşkuluydu. Ama adam kızın bu savunmacı hareketine hiç aldırmadı. “Neredeyse bizden biri olmak istemediğini düşünmeye başlayacaktım,” diye mırıldandı hınzır bir sesle. Bu ani ilginin boğuculuğu Dante’nin bacaklarını uyuşturdu. Giz adam üç uzun adımla yatağının öbür tarafına geçip elini Dante’ye doğru uzattı. Bu izinsiz temas ona ulaşamadan Dante bir adım geriledi ve yatağına çöktü. Belki de iyi bir şifacım olsa daha erken ayaklanırdım.” Sözler ağzından istemediği kadar sert çıkmıştı. Adamın suratı anında gerildi ve havadaki eli yanına düştü. Şifacı bile olsa bir Giz’in ona dokunması fikri, Dante’nin midesini bulandırıyordu. Hodbin sesli bir kahkaha atıp Dante’yle adamın arasına girecek şekilde yatağa oturduğunda onu muayene etmek için bekleyen Giz’in gözleri oğlana kaydı. Dante şimdi Gezgin’in sarı kafası dışında bir şey göremez olmuştu ve neyse ki bu kesilen göz teması bir anlığına nefesini düzene sokması için ona ihtiyacı olan fırsatı verecek kadar uzundu. “Dante hep en şakacımız olmuştur. Askerlerin kaba mizahı, siz üzerinize alınmayın efendim,” dedi Hodbin gözlerindeki yaşları silerek. Giz adam geldiği yere yürüyüp kapının yanındaki kâğıtlara bir şeyler karaladı ve “Komikmiş. Ölmediğine göre formunu doldurmak zorunda. Eşlik edecek misiniz yoksa ben ilgilenecek birini mi yollayayım?” diye sordu. Küçük revir odasını ele geçiren otoritesini onlara tepeden küstah bir bakış atarak kullanırken artık suratında az önceki keyfinden eser yoktu. “Biz hallederiz efendim,” dedi Arm. Ardından o da belli belirsiz bir adımla Dante’nin önüne geçti. Bu, Dante’nin Giz ile le olan görüş açısının tamamen kesilmesini sağlamıştı. Dante bir anlığına iki oğlana da hissettiği minnetle yutkunamadı. “Formu doldurduktan sonra bir Hiç çağırın genel kontrollerini yapsın. Hâlâ kötü görünüyor.” “Hâlâ buradayım,” diye belirtti Dante, Arm’ın arkasından. Bedeni korkuyla tepki verse de bunu adama göstermek gibi bir niyeti yoktu. “Evet, evet biliyoruz. Çok kıymetli olmalısın. Tüm bu süre boyunca arkadaşların başında dikilip durdu. Sanırım kaybolmanı istemiyorlar ha?” dedi Giz bariz bir iğnelemeyle. Dante adamın uğursuz suratını göremiyor olsa da vücudu imasıyla tekrar uyuşmaya başladı. Odaya yayılan sessizlik artarken midesi kasılmıştı. Bu Giz, Dante’nin yaptığı pazarlığı biliyor olabilir miydi? Hayır mümkün değil. Vesvese ediyorsun. Ama Dante neyin mümkün olup olmadığını bilecek kadar bu dünyayı tanımıyordu ki! “Yerdengezen aşkına! Sohbet etmek isterdim ama bu ceset gerçekten korkunç kokuyor! Yanınızdaki Hiçler arkadaşıma bir banyo hazırlayabilir mi? Nazik burnum ciddi bir hasar almış olabilir,” dedi Hodbin yüzünü ekşiterek. Giz şifacı gür bir kahkaha patlattığında sesi odada çınladı. Dante kaşlarını çatsa da Gezgin’in ne yapmaya çalıştığını anlamıştı. O yüzden sadece oyununa ayak uydurdu ve sessiz kalarak tüm dikkatin Hodbin’e kaymasına izin verdi. “Komik çocuksun değil, mi? Senin gibi bir çırak işime çok yarardı.” “Şeref duyardım efendim. Ama benim gibi basit bir adam şifa gibi kutsal bir mesleği öğrenebilir mi emin değilim,” dedi Hodbin mütevazilikle. Dante onu tanımasa gerçekten alçak gönüllü bir adam olduğuna inanabilirdi. Ancak Hodbin’in serçe parmağı bile kurumlu bir serseriydi. “Biliyorsun, akşama kadar fikrini değiştirme şansın var,” dedikten sonra yanındaki sessiz uşaklarına döndü ve “Siz ikiniz, gençlere hamamı hazırlayın,” diye buyurdu. Giz şifacının peşinden odadan çıkan Hiçler, efendilerinin emirlerini yerine getirmek için koşarak uzaklaştıklarında Arm kapıyı kapatıp bir süre koridoru dinledi. Dante nefesini tutarak bekledi. Güvendesin. Güvendesin. Sorun yok. Kimse senden şüphelenmiyor. “Gittiler,” diye duyurdu tekrar onlara dönerken. Dante nefesini bıraktı. Evet, elbette güvendeydi. Bu küçük sorgulama bir şey ifade etmek zorunda değildi. Aklını karıştıran sadece panikti. Dante, herhangi bir Giz’in ondan şüphelense çok daha farklı bir tutum sergileyeceğine emindi. Yine de sakladığı sırrın ağırlığı bedeninde gezinirken bu yükü taşımakta zorlanıyordu. O bir yalancı değildi. Bu hiçbir zaman güçlü yönü olmamıştı ve suratına bakan herkesin onun bir işler çevirdiğini anlaması uzun sürmezdi. Gizler bir şeylerden şüphelenmeden ihtiyacı olan her neyse onu bulmalı ve defolup gitmeliydi. Günlerce aralıksız yatmanın verdiği sersemlikle ve kafasında tam oturmayan planların karmaşasıyla boş boş gözlerini kırpıştırıp tekrar ayaklandı ve yanındaki komodinden kendine bir bardak su koydu. Boğazı gevşerken bardağı tuttuğu elindeki ısırık izlerin küçük kırmızı noktalar hâlinde teninde yer ettiğini gördü. Aspen’i üstünü saran yılanlardan kurtarmaya çalışırken aldığı bu yaralar artık kendi yaralarına karışmıştı. Sırayla yumruklarını sıkıp gücünü yokladı. Zayıftı ama en azından bedeninin kontrolü tekrar ona geçmişti. Bir silah bulsa hiç fena olmazdı. “Ee nerede kalmıştık? Hah, evet, neden döndün?” diye sordu Hodbin. Dante’nin dönen başı onu olduğu yere mıhlayıverdi. Kendi güçsüzlüğüne dişlerini gıcırdatarak derin bir nefes aldı. “Seninle aynı sebepten,” diye mırıldandı sinirle. “Ayrıca kokmuyorum.” Konuyu değiştirmek için iyi bir zaman gibiydi. Hodbin gözlerini saldırmak üzere olan bir yılan gibi kısarak ona baktı. Bir şeylerden şüphelendiği kesindi ancak Dante’yi şaşırtarak üstüne gelmemeyi seçti ve iç çekerek konuştu. “Biliyorum. Sadece sinir bozucusun ve burada yeni olduğumuzu unutuyorsun. Bu insanlar bizi aralarına aldıkları için ne kadar şanslı olduğumuzun farkında mısın? Değilsen bile en azından bunun o aksi suratından anlaşılmasına izin vermemeye çalış.” Dante bu bilgece uyarıya suratını buruşturdu ve bacaklarını açmak için küçük adımlarla odayı gezinmeye başladı. Kafası düşünceler, kalbi ise endişelerle dolmuştu. Konuyu dağıtması Hodbin’e göre asilce sayılırdı. Dante onlara kızgın kalmak için kendini zorlasa da bunu başarmak artık çok daha güçtü çünkü ikisinin de bir an bile başından ayrılmadığını kendi de gayet iyi hatırlıyordu. Ya sesleri ya da buğulu bakışları arasından gördüğü yüzleri her uyandığında yanı başında oluyordu. Arm karanlığına, Hodbin bencilliğine sığınıp onu tanımadıkları Gizlerin insafına bırakabilecekleri hâlde bunu yapmadıklarına göre onların tozlu kalpleri için de hâlâ umut var demekti. Belki de onlara her şeyi anlatmalıydı. Belki de bütün bunlara tek başına katlanmak zorunda değildi. Arm, Hodbin’e ters bir bakış attı ve “Ayaklanmak için doğru günü seçtin,” diye konuyu kapatmayı denedi. Neredeyse şefkatli olması Dante’yi memnun etse de kızın oğlana cevap verirken ki sözleri bu sıcaklıktan yoksundu. “Öyle mi?” Ancak taş lavabonun önün geçip yansımasını gördüğünde tüm planlar, sırlar ve tehditler bir anlığına önemini yitirdi. Oval aynadan kendine bakan bu yabancı kızın yanakları çökmüş, esmer teni soluk bir griye dönmüştü. Cansız saçları da birbirine dolaşmış yumaklar hâlinde omuzlarına dökülüyordu. Baktığı bu yüzde sadece yara izleri tanıdık gelmişti. Aynadaki kişi daha olgun, neredeyse annesini son gördüğü zamanki çaresiz hâline benzer bir suretteydi. Dante tenine işlemiş yorgunluğu soğuk suyla çıkarmaya çalışırken belki de hayatında ilk defa yansımasında gördüğü yüzden nefret edemediğini fark etti. Aslında tek hissettiği yakıcı bir savunma ihtiyacıydı. Aynadaki kızı içine düştüğü tüm bu karmaşadan kurtarmak isterken neredeyse kendi çaresizliğine ağlayacaktı. Hodbin araya girmese Dante kendini bir süre daha seyredebilirdi. Çünkü bir kez kendini gördüğünde de gözlerini kaçırmak artık imkânsız olurdu. İçindeki yaralar dışındakilere karışır, savunmaların giderek uzaklaşırdı. Hodbin aylakça esnedi ve “Formu doldurman gerek. Bizim gibi birer muhafız eşliğinde yapmak istiyorsan başka tabii. Bu akşam şölenler başlayacak ve geriye bir tek senin kaldığına eminim. Gerçi Arm’a da söyledim, senin yerine hayatını biz seçersek eminim çok daha iyi bir iş çıkarırdık,” diye gevezelik etti. “Mesela o donuk suratınla oyunculuk yapmaya çalıştığını görmek isterdim. Ne dersin? Sence iyi bir yalancı mısın Dante? Rol yapabilir misin?” Dante oğlanın imalı sözlerini duymazdan geldi ve dünya ona yabancılaşırken paniklememeye çalışarak dayandığı lavaboyu sıktı. Şölenler, oyunculuk, form… Önünde hiç tanımadığı yepyeni bir dünya uzanıyordu ve hayır, Dante rol falan yapamazdı. Hayatını kurtarmak için bile. Yine de her meseleyi sırayla ele almaya karar verdi. “Bu form dediği şey nedir?” diye sordu. Bakışlarını aynadan Arm’a odaklamıştı. Solgun arkadaşı zaten kabarık olan saçlarını karıştırdı. “Çıraklık için,” diye açıkladı Arm. “Yeni katılan Gizlerin yapabilecekleri işleri sıraladıkları bir liste. Hodbin tüm huysuzluğuna rağmen günde yirmi kere sesli okuyarak ihtimaller hakkında konuşup duruyordu. Bu sana bir şeyler hatırlatıyor mu?” Dante odaya getirildiğini, acılı bir tedavi süreci geçirdiğini hatırlıyordu. Arm ve Hodbin’in tepesinde bol bol tartıştığını da hatırlıyordu. Ama Hodbin’in işlerden bahsettiği bir anısı yoktu. Bazı günleri kocaman bir boşluktan ibaretti. Olumsuz anlamda başını sallarken kutlamalar hakkında heyecanlı olan şifacıların bunu konuştuğu bir anı hayal meyal hatırladı. Bayram için bir şölen düzenlenecekti, evet. Yeni Gizler ne seçecekti? Dedikodular, ihtimaller ve fısıltıların uğultusu kulaklarında yankılanırken kaşlarını çattı. Önemli görünüyordu. “Nerede peki?” diye sordu Dante tekrar yatağının ayak ucuna çökerken. Hodbin katlayarak gemi yaptığı eski bir parşömen kağıdını kıza uzattı. Dante bıkkınca kâğıttan gemiye baktı. “Ne var? İhtiyacın yok gibiydi,” diye savunmaya geçti Hodbin hemencecik. Dante oğlana cevap vermek yerine yırtmamaya çalıştığı kâğıdı özenle açtı. Üzerinde kendi adı ve bilgileri yazan fazlaca yıpranmış bir sayfa ortaya çıkmıştı. Boyu, kilosu, Kaya doğumlu oluşu, kılıç ve mızrak kullandığı gibi detaylar düzgün bir el yazısıyla tek tek yazılmıştı. Temizlik Töreni sırasında kazandığı mühürler ve onların temsil ettiği yetkinlikler de not edilmişti. Sayfada ayrıca küçük bir liste ile seçeneklerini sıralanıyordu. En altına ise bir tane nazik öneri yazısı vardı. Dünyevi yatkınlığını gösteren kutucuk okuyan herkese Dante’nin asker olmaya uygun olduğunu bildiriyordu. Hadi ya. İyi fikirmiş. Neredeyse gülecekti. Ancak listede yazan onlarca başka ihtimal bir anlığına Dante’nin nefesini kesiverdi ve belki de ömründe ilk defa gerçekten seçenekleri olduğu aklına dank etti. Hem de bir sürü! “Siz ne seçtiniz?” diye sordu Dante listeyi büyük bir açlıkla incelerken. Hodbin gösterişli bir vurguyla yakasını düzeltti. “Tabii ki politika. Birinin ilerde bu veletleri yönetmesi gerekecek,” diye sırıttı. Ama hin gülüşü gözlerine ulaşacak kadar gerçek değildi. Dante bir anlığına Gezgin’in tavırlarının normalde olduğu kadar cakalı bir küstahlıkta olmadığını fark ettiyse de buna aldırmadan parşömeni incelemeye geri döndü. Kaçırdığı ve öğrenmesi gereken çok şey vardı. Liste ise başlı başına bir deryaydı! Sırasıyla: Şehir muhafızı, sınır muhafızı, asker, politikacı, diplomat, şifacı, tüccar, vergi memuru, sanatçı (Opsiyonlar: oyuncu, ressam, ozan..), rahibe, eczacı, toprak sahibi gibi seçenekler uzayıp gidiyordu. Toplum hizmeti yapmayı seçersen çalışmana bile gerek yoktu. Hevesi gülünç olsa da Dante kendini bir anlığına bunlardan herhangi biri olarak hayal etmeden duramadı. Hayatını seçebilirdi. Geçmişini geride bırakırsa burada istediği kişi olabilirdi. Beau’yu, Lunu’yu ve Aspen’i geride bırakırsam… Midesi suçlulukla kasılan Dante “Sen?” diye sordu Arm’a yan bir bakış atarak. Omuz silken oğlan onunla aynı aptal heyecanı paylaşmıyor gibiydi. “Asker,” dedi ve kendi formunu çıkarıp Dante’ye uzattı. “Önce okuma yazma öğrenmem gerekecek tabii. Gizler eğitimsizliğimden pek hoşlanmış gibi görünmüyordu.” “Sana öğretmeyi teklif ettim. Kendin istemedin,” dedi Hodbin. Ancak Arm aldırmamış gibi başını iki yana sallamakla yetindi. “Sana böbürlenecek bir malzeme vermeyeceğim Ayakçı.” “Eski Ayakçı, yeni senato kralı,” diye düzeltti onu Hodbin ve cakalı bir reverans eşliğinde Dante’ye göz kırpmayı da ihmal etmedi. Dante oğlana yapmacık bir şekilde gülümsedi ve “O işin öyle yürüdüğünü sanmıyorum. Liman fareleri taç takamaz,” diye belirtti. Hodbin onun bu yorumunu küstah bir şekilde kınamayı seçti. Ardından rahat bir edayla camın yanındaki duvara yaslanarak ikisine de tepeden baktı. “Hedefleriniz hep küçücük, değil mi? Üzülmeyin sevgili Kaya bitleri, sonunda tacı kim takıyor hepiniz göreceksiniz.” Dante Gezgin’le gireceği laf dalaşının muhtemelen bir ömür süreceğini fark edip Arm’a döndü. “Asker olmak isteyeceğini hiç düşünmemiştim,” dedi Dante, oğlanın formunu incelerken. Arm’ın öneri kutucuğunda Gözetmen olmasını şiddetle tavsiye eden bir not yazılmıştı. Listede böyle bir seçenek görememiş olan Dante bunun nedenini anlayamadı. “Ona söyledim, toprak sahibi olmayı seçmeli. Bir kayalı başka ne ister ki?” dedi Hodbin yamuk bir sırıtmayla. Eh, besbelli Dante uyurken her şey değişmemişti çünkü kalın kafalı bir Ayakçı hâlâ kalın kafalı bir Ayakçıydı. Dünya çok da farklı bir yer değildi. “Kayalıların da hayalleri var. Kayada doğmamız bizim işe yaramaz olduğumuz anlamına gelmez,” diye açıkladı Dante,buz gibi bir sesle. Öte yandan neden buna alındığını bile bilmiyordu. Kendinin gerçekten de bir hayali yoktu. Yine de sadece doğduğu yer yüzünden onun ederinin belirlenmesinden bıkmıştı. Evet, hayal kurmak bazı insanlar için bir lükstü. Evet eğitimsiz, yabani ve umutsuzlardı. Ama bunun suçlusu gerçekten onlar mıydı? Hodbin’in sırıtması anında yüzünden silinirken Dante onun bocalamasını keyifle izledi. Bu herifin neyi vardı böyle bilmiyordu ancak Gezgin’in meşhur kibrinin bir küçük darbeyle hemencecik sarsılmaya başlaması gerçekten de hoş bir yenilikti doğrusu. “Öyle demek istemedim,” diye söze başladı Hodbin. “Hayalleriniz olduğunu biliyorum…” Ancak kelimeler ağzından güçsüzce çıkarken bir anda sustu. Belki de aklına hayalleri olan başka bir kayalı gelmişti. Yoksa Hodbin vicdan denen tehlikeli yabancıyla tanışmış olabilir miydi? Dante neredeyse bu ihtimalle sırıtacaktı. Açıkçası Lunu’nun küçük, umutlu hayaletinin Hodbin’in gecelerine musallat olması fikri epey tatmin ediciydi. “Sen ne seçeceksin?” diye sordu Gezgin’i duymazdan gelen Arm. Dante tekrar seçeneklerine bakarken tatlı bir huzura kapıldı. Seçenek ne kadar da güzel bir kelimeydi öyle. Dante daha önce kelimelerin güzel olabileceğini bile düşünmemişti. Şimdi ise içini kıpır kıpır yapan bir sürü yeni kelimesi olmuştu. Dost, seçenek…aşk. Dante Beau’yu, paylaştıkları öpücüğü yahut bunun içinde ne denli büyük hisler uyandırdığını düşünmemek için kendini zorladı ve okumaya devam etti. Ressam ya da eczacı gibi hiç ondan beklenmeyen bir şey olma fikri çok cazipti. Dante daha önce hiç resim yapmamıştı ama parmaklarına kan yerine boyanın bulaşması ihtimali kulağına hoş geliyordu. Yine de arzuları karşı koyabileceği bir mevzide durmalıydı. Çünkü gerçek şuydu ki seçenek yalnızca o seçimi siz yapıyorsanız kulağa güzel gelen bir kelimeydi. Yoksa sadece farklı bir tür kelepçeden ibaretti. Dante İsimsizler’in işine yarayacaksa hem kilit bir pozisyonda hem de şehre yakın olması gerektiğini biliyordu. Asker ve sınır muhafızı o yüzden ihtimal dahilinde bile değildi. Nerede görevlendirileceğini bilme şansı yoktu ve bu riski alamazdı. Politika ise yüzünü buruşturmasına neden oluyordu. Yalancılar bambaşka bir dertti ve o pisliklerle ancak Hodbin gibiler uğraşabilirdi. “Şehir Muhafızı olacağım gibi görünüyor,” dedi bezgin bir iç çekişle. Hodbin kulağının arkasına taktığı küçücük bir kalemini ona uzattı ve böylece, Dante hayatındaki tek seçimini Gizliman’daki ufak revir odasında, onları arkadaşı ilan ettiğini bile bilmeyen iki oğlanın yanı başında yapmış oldu. “Harika, en kolay kısmı bitti. Şimdi hamama git ve hazırlan. Başka bir planın yoksa artık başlamalıyız,” dedi Hodbin kapıya doğru hevesle yürürken. Basit yalanları ve tehlikeli gerçekleri ceketinin cebinde taşımaya alışkın birinin rahatlığıyla ellerini ceplerine soktu ve hâlâ ayaklanmayan ikiliye dönüp beklentiyle baktı. “Bu da ne demek? Başka ne olacak ki?” Dante’nin sorusu Hodbin’in tüm küstah tavrını hızla geri getiriverdi. “Bazen bu kadar sert birinin nasıl hâlâ böyle saf kalabildiğine şaşırıyorum. Sınavların bitmesi buraya ait olduğumuzu göstermez tatlım. Şimdi ayağa kalk ve zırhını kuşan. Çünkü bir Giz olacaksak önce yerimizi kazanmamız gerekecek.” Oda ve belki de tüm dünya sadece bir anlığına sessizleşti. Hodbin kimsenin onun coşkulu tiradına tepki vermediğini fark edince gözlerini devirdi ve çenesiyle odanın köşesini işaret etti. Dante çatık kaşlarla o tarafa döndüğünde duvarın kenarına yaslanmış bir iskemlede duran sarı kumaş yığınını fark etti. Pırıl pırıl ipek de ona bakan kıza bezgince bir karşılık verir gibiydi. Eh, Dante’nin düşmanlarıyla yüzleşirken giymeyi beklediği zırhın uzun etekli ipek bir elbise olmadığı kesindi.

Yorumlar

0/2000