Bölüm 2: Beş Beter

Kule Mıntıkası diye bilinen kasvetli semt, Başkent’in taş surlarının az yakınına konuşlanmış küçücük bir köyden ibaretti. Bu gösterişsiz taşranın tahta panjurlu eski evlerin gölgeleri tam orta alandaki pazar yerine siper etmiş, meydanın çatlak taşlı yolları ise suyu seyrek akan ve sokaklara çatallanarak dağılan bir dere ile bölünmüştü. Beş Beter’e göre, adını sanını aldığı dev burç dışında mesken tuttukları bu alanın başka da bir numarası yoktu. Gelgelelim havası sürekli ter, sidik ve leş gibi keçi boku kokan bu izbe köy, yeni Hiç olan genç acemilere kalacak bir yer sağlıyordu. Aslında Beş Beter, Mıntıka Meydanı’nın kenarındaki çadırlarında diğer gençlerle kalmaktan hiç şikayetçi değildi. Çoğu zararsız tipler olan Hiçlerin ondan uzak durmak ister gibi bir hâli vardı ve Beş Beter de bu sözsüz anlaşmanın getirdiği dinginlikten epey memnundu. Ancak iş, her gün yerli şifacılar tarafından didik didik incelenmek ve bitleri var mı diye kontrol edilmek kısmına gelince Gezgin oğlanın canı iyiden iyiye sıkılır olmuştu. Zira dişlerine, tenlerine, hatta bacaklarının arasına kadar bakılması ve şehirlerine layık olup olmadıklarının bizzat Giz elleriyle izinsizce yoklanması korsanlığın cakasına pek uymuyordu. Eh, zaten Beş Beter en azından o kısmının şehirlerine layık olduğuna pek bir emindi. Ama geri kalan kırıntıları için de kimseye güvence vermeye niyeti yoktu. Yine de yeterince defosuz bulunmuş olmalıydı ki artık işin ellemeden çok laflamalı kısmına geçilmişti. Tüm bu şamata, boklu köyün tozlu meydanına kurulan dev çadırın önünde büyük ödüllerini bekledikleri bu ana gelmeleri içindi. Hem de ne ödüldü o ya! Beş Beter iplerini başkasının eline verip bir Giz köpeği olacağı anı heyecanla bekliyordu tabii! Sonuçta kim tasmasını kendi elleriyle kaybetmiş bir köpekten daha mutlu olabilirdi ki? Sıranın en arkasında toprak zemine çöküp bağdaş kuran Beş Beter, önünde uzanan kalabalık yerine, elinde tuttuğu kalın tele baktı ve kendi kara kaderi yüzünden kalbi sızladı. Nasırlı ve pek çirkin olsa da onun da bir kalbi vardı. Gerçi göğsü dik olanın zırhının altında yürek aramak kimsenin aklına gelmediğinden bunun pek de bir önemi yoktu. Zaten onun hikâyesinde hiçbir zaman yüreğinin ihtiraslarının söz hakkı olmamıştı. Varsın bundan böyle de sadece tellerin, surların ve ona takacakları tasmanın dili konuşulsundu. Oysa küçük ahşap evlerin bacalarından süzülen hafif duman çevrelerini sararken ayakta dikilen gençlerin hepsi kendi dünyalarında nasıl da gamsızdı! Hiç doğmuşlardı ve Hiç öleceklerdi. Alayı artık birinin malı, birinin ayakçısı olacaktı, yine de kimse hâlinden tasalanır gibi değildi. Bundan fazlasını görmemişlerdi tabii. Korsan olmak için götünü yırtan bir Beter’in sonunun Ayakçılık olduğunu duysa abileri kahkahalarla gülmekten altlarına kaçırırdı. Ancak her vakit olduğu gibi abilerinin kuruyasıca suretlerini düşünmek Beş Beter’in huzursuz ruh hâlini çabucak öfkeye dönüştürüvermişti. Gezgin oğlan hıncını avucundaki biçare telden, onu daha da sert bükerek çıkardı. Beş Beter abilerinin hepsiyle aynı ismi paylaşsa da onları kendi içinde Şerefsiz, Soysuz, Bok Kafalı ve Süprüntü diye sıralıyordu. Onlar içinse Beş Beter Iskarta’ydı. Bazen ona Boşuna diye seslenirlerdi. Bazen de sadece Enik. Beş Beter’in yükselen hiddeti boğazını yakarken çenesini sıktı. Bu isimlerin hepsinden nefret ederdi. Abilerinin hayali etlerini, kemiklerini çevirdi, eğdi ve büktü. Elleri telden bir can alır gibi sert olsa da aslında Beş Beter, soğuk metale ruhundan bir parça da can verdi. Şimdi avucunda yumak hâline gelen metal parçası enikonu bir kuşu andırır olmuştu. Oğlan kanatlarından birinin açısını düzeltmek için kuşu yana yatırıp biraz daha kuvvet uyguladı. Düşünceleri ise çoktan bacadan çıkan dumana, sarımsaklı ekmek kokusuna ve etrafındaki fısıltılara karışmış onu başka bir yere götürmüştü. Gezgin Şehir’in kıyameti andıran sokaklarında yalın ayak, düşe kalka büyüyen en küçük Beter’di o. Abilerinin eziyetlerine, babasının dinmeyen öfkesine, ahalisinin beklentilerine göğüs germiş; bir mucidin elleriyle doğmuş olsa da bir korsan kılıcını sıkıca tutmuş olan Gezgindi. Ne şanlı bir hikâyesi ne unutulmaz bir aşkı ne de özlem duyduğu bir yakını vardı. Sadece bir isim, bir de hep omuzlarında taşıdığı geçmişin yaralarıyla Gizliman’a gelmişti Beş Beter. Hiçbir zaman zekâsıyla övünen biri olmamıştı. Ancak kendini bildi bileli aklının farklı çalıştığını, ellerinin de bazı işlere pek bir yatkın olduğunun farkındaydı. Yine de bu, onun saklaması gereken bir yanı olmuştu hep. Şehrinde takdirin tek yolu bileğinin kuvvetinden ve yüreğinin gazabından geçerdi. Oysa tahıl değirmeni bozulunca çarkını tamir etmesi için Beş Beter’i çağırırlardı. Paslı çatalları menteşelere dönüştürebilirdi. Iskarmozlar ve yay kirişlerini onarması içinse hep ona gelinirdi. Yine de kimse bu becerilerine kılıcındaki kan lekeleri ya da son yağmadan kalan yara izleri kadar bir değer biçmezdi. Yani dünyanın ondan beklediği şeyi çok erken öğrenmişti Beş Beter. Kurallar basitti. Hep güçlü, hep gözü pek ve hep gaddar olmalıydı. Bir mengene gibi sert durmalı, ruhun zayıflığını bükülmez bir bedende sımsıkı tutmalıydı. Ömrü kaşlarını çatmakla geçmeli, bakışlarını ise kılıcı gibi bilemeliydi. Ve asla yenilmemeliydi. İşte bu, tüm kurallarının arasında en önemlisiydi. Ama gelgelelim yenilmişti. Beş Beter, Hoki bokunun son anda yaptığı saldırıyla gafil avlanmıştı. Oysa bu büsbütün onun hatasıydı. Düşmanlar hep pusuda beklerdi, bunu da en iyi o bilirdi. Ancak Beş Beter bu limanda, bu yeni dünyada, geldiklerini görememişti çünkü halatını gevşetmiş, kılıcını da kınında tutmuştu. Bir Beter hiçbir zaman gardını indiremezdi. Bir Beter’in ava dönmesinin ayıbı da bir özürle örtülemezdi. Bu hatası ona pahalıya mal olmuştu. Son sınav günü, sisin içinde Puhu ile omuz omuza ilerlerken Hoki bir anda üstlerine çöküvermişti. Niyeti can almak olsa da vakti buna yetmemişti. Aslında Beş Beter adil bir dövüşte o pisliği yenebileceğinden gecenin kara olduğu kadar emindi. O lanet günde, belki kimse can vermemişti ancak Puhu hâlâ uyanamayacak kadar ağır yaralanmıştı. Beş Beter ne kendini ne de arkadaşını koruyabilmişti! Gizler Puhu’yu tedavi etmek için götürdüğünden beri de bunun suçluluğu içini yakıyordu. Yoldaşını hayal kırıklığına uğratmıştı! Yine. Oysa Puhuda Beau da ona layık olmadığı kadar iyi davranmaktan başka bir şey yapmamışlardı. Beş Beter tam da bu yüzden bir Hiç olmayı hak ediyordu. Yenilen adamların seçme şansı olmazdı. İçi kendine karşı duyduğu tiksintiyle bulanırken sonu gelmeyecek sıraya ve diğer yenilmişlere baktı. Onlara bok gibi olduklarını hatırlatmak için mi bu kahverengi giysileri seçmişlerdi? Beş Beter kıyafetinin kısa kollarını yırtıp onu bir atlete çevirmişti. Bu sıcakta Hiç olmaktan daha kötü olan tek şey bir de amele yanığı olmak olabilirdi. Dövmeli kolları, bu süt - tenlisefillerin arasında sırıtmasına neden olacak olsa da bunu göze alacaktı. Hak ettiğin hayat bu. Senin gibi bir enik için dünyada ne azı ne de fazlası var. Elindeki metal tel, artık iyiden iyiye gerçekçi bir surete bürünürken oğlan avucundaki donuk kuşa baktı. Uçamayan bir kuş ve yelken açamayan bir korsan, birbirine denk iki döküntüydüler. Güneş oğlanın açıkta kalan ensesini kavuruyor, sonsuza kadar sürecek gibi olan sıranın başında dikilen askerlerin uğultusu ise yanı başında gevezelik eden Hiç gençlerinin lakırdılarına karışıyordu. Ama hiçbirinin sesi, bu kendini affetmeyen adamın içindeki feryadı bastıramaya yetmiyordu. Eğer sol tarafından gelen gülüşmeler zalim kahkahalara dönüşmeseydi, Beş Beter daha dakikalarca telden dostunu izleyebilirdi. Kendine olan öfkesi büyüyebilir ve nasıl yenildiği hakkındaki karamsar düşüncelerinde kaybolabilirdi. Ancak talih bu ya, Gezgin’in gönülsüz başı, ilerdeki sıranın arkasında duran oğlanlara ve ortalarına aldıkları saçları öne düşmüş kıza kaymıştı bir kere. Beş Beter gözlerini kıstığında kızın ona tanıdık geldiğini fark etmekte zorlanmadı. Bir afet gördü mü elbette bir daha unutmazdı. Kızın adı Porsuk’tu ve eskiden nefis görünüşlü bir Gizdi. Şimdi ise kız ürkmüş bir ceylan gibi saçlarının ardına saklanmış, onunla alay eden oğlanlara endişeyle bakıyordu. Beş Beter önünde uzanan sırayı eni konu süzerek sıkıntıyla ayaklanırken atletini, kahverengi bol pantolonunun içine soktu ve boynunu uzatıp çadırın önündeki siyah ceketli askerleri kontrol etti. Hepsinin eli, sıranın başındakileri süslü çadırın içine tıkıştırmakla bir hayli doluydu. Çirkin kahkahalar büyürken etraftan gelen kaygılı fısıltılara rağmen kimse araya girmeye yeltenmiyor, sindikleri uzak köşelerden oğlanların kızla eğlenmesini izliyordu. Ne maskaralık ama! Beş Beter sinirle nefesini verip o tarafa yürüdü. Sefil kaderi az biraz daha bekleyebilirdi. Hem bakarsın Beş Beter prensesi kurtarırsa bir öpücük alırdı, fena mı olurdu? Normalde kahramanlık yapacak kadar bir şeyleri umursamazdı ama artık avcundaki telden kuştan başka bir şeyi yokken neyi, niye yaptığının bir önemi kalmış mıydı? Oğlanlara doğru yavaş adımlarla ilerlediği sırada ellerini kahverengi bol pantolonunun ceplerine soktu. Kuşunu bırakıp soğuk, başka bir metali avucuna aldı. Beş Beter ne kızın rahatsız duruşuna ne de üzerinde gezinen ellere bakmakla vakit kaybetti. Onun yerine oğlanların ikisine de omuz atarak aralarından geçti ve boğazını temizledi. Yanlarına yanaştığını yeni fark edip afallayan oğlanlar susup ona döndü. Beş Beter şöyle bir yakından boylarına poslarına bakınca bu serserileri gözünde fazla büyüttüğünü anladı. Tek üstünlükleri kalabalık ve gürültülü olmak olan bir avuç acınası veletti bunlar. “Ne var? Ne bakıyorsun öyle dik dik?” diye sordu içlerinden en uzun olanı. Oğlanın geniş suratında sakalları yeni yeni çıkmaya başlamıştı. Kocaman elini Porsuk’un omzundan sallandırıp kızın bir göğsünü avuçluyordu. Manzara karşısında Beş Beter’in çenesi kasılmasına rağmencevap verirken sakinliğini korudu ve “Elin benim kızın üzerinde ve biraz daha orada kalmaya devam ederse o elini kırar, söktüğüm ciğerini de yerim,” dedi. Hiç oğlan bir anlığına afalladıysa bile burnundan çirkin bir ses çıkararak pis pis gülmeye başladı. Arkasında duran arkadaşları ise aptal aptal gözlerini kırpıştırarak iki oğlanın hâlini tartıyorlardı. Hiç oğlan tekrar konuştuğunda sesi daha dostaneydi. “Hadi be oradan! Gizlerin mücevherleriyle sadece Gizler oynar bir kere, nereden senin kızın oluyormuş? Gerçi bize göstermek üzereydi, sesini kesersen belki senin de bakmana izin veririm.” Arsız çocuk aklı sıra bir orta yol bulmuştu bulmasına ama Beş Beter kafası karışarak gözlerini kıstı ve Porsuk’a soran bir bakış attı. Kızın kahverengi gözlerinde akmamış yaşlar parlıyordu. Saklamaya çalıştığı yüzündeki esmer yanakları ise utançla kızarmıştı. Gezgin oğlan kıza rahatlaması için yarım bir gülümseme gönderdi. “Mücevher mi?” diye tekrar etti dişlerini sıkarak. Oysa duyacağı cevabı sevmeyeceğinden oldukça emindi. Bu sorusu, karşısındaki Hiç oğlan ve arkadaşlarının kahkahalar atmasına sebep oldu. Bu pasaklı sefil sürüsü, erkek müsveddelerine özgü bir eğlenceyi paylaşır gibi keyifle kasıldı da kasıldı. Sonra elleri hâlâ Porsuk’un üzerinde duran serseri eğildi, Beş Beter’e yaklaşmasını işaret etti ve bir sır verir gibi fısıldadı. “Memeler abi.” Beş Beter bir anlığına gözlerini yumdu ve uğraştığı şeyden dolayı duyduğu rahatsızlıkla öylece durdu. Ardından sıkıntıyla nefesini vererek hayatında anasınınkinden başka meme görmediğine kalıbını bastığı bu oğlana “İşte şimdi o leş ağızlı çeneni de kırmam gerekecek. Görüyorsun ya, sen kaşındın,” diye açıkladı. Hiç oğlan tehdidinden etkilenmemiş gibi salak sırıtmasını genişleterek arkadaşlarına döndü ve konuşmaya yeltendi. Ancak bir Beter, bir kavgayı sadece kendi istediği anda başlatırdı. O yüzden Beş Beter avucundaki havan tokmağını cebinden çıkarıp Hiç oğlanın çenesine geçirmek için onun lafını bitirmesini beklemedi. Oğlanın yamulan çenesine tam oturan bu et ezme aletini ve teli, küçük pazar yerinden geçerken bir demirciden yürütmüştü ve pek de iyi yapmıştı. Hiç oğlan, ağzından fırlayan iki diş ile geriye savrulurken acı feryadı meydanda yankılandı. Beş Beter bir anlığına Porsuk ile göz göze geldi. Kızın ağzı şaşkınlıkla aralanmıştı. Porsuk’un gerçekten güzel dudakları vardı ve bu bir anlığına Beş Beter’in de dikkatini dağıttı. Hâlbuki güzel dudaklar kavga sırasında düşünülmek için yaratılmamıştı. O yüzden çevresindeki sersemlik Beş Beter’inki kadar uzun sürmedi ve etraflarındakilerin şoku geçtiği gibi ettikleri hakaretler ve küfürler Gezgin’in kulaklarına ulaştı. Beş Beter bir meczubun keyfiyle sırıttı. Vaktiyle kavgadan önce havada ağırlaşan gerilimin ona ev gibi hissettirdiği anlar olmuştu. Şimdi de tam öyle bir andayken sanki dünya ona kontrolün elinde olduğu bu saklı dakikayı sunmuş gibi yavaşlayıverdi. Başka bir Hiç onu belinden tutup yere yıkmaya çalıştığında Beş Beter çoktan olmuş bitmiş bir kavgayı izler gibi tasasızdı. Hiç oğlanın gücü, doğduğundan beri güreşen Gezgin’i devirmeye yetmeyince Beş Beter diziyle oğlanın karnına peş peşe darbeler geçirdi ve sonra da yan taraflarında onları izleyen kalabalığa doğru fırlattı. Sonunda yardakçılarının desteği ile ayaklanan ve Gezgin’in boşluğunu kollayan rakibi, yumruğunu savurarak Beş Beter’in üzerine atıldı. Çevrelerinde uğuldayan küfür kıyametler arasında Beş Beter sadece bir tane yumruğun ona çarpmasına izin verdi. Demir ateşten korkmaz aksine onunla sertleşirdi. Abilerinin tekmeleri onu uyandırır, babasının sırtına inen kemeri ona direnmesi gerektiğini hatırlatırdı. Acı gerekliydi. İnsana yerini degücünün sınırını da çektiği acı öğretirdi. Ancak rakibi ikinci yumruğu sallayamadan elini çabuk tutan Beş Beter tekrar öne fırladı ve Hiç oğlanın yakaladığı kolunu ters çevirip büktü. Gezgin, dengesi bozulup dizlerinin üstüne düşen oğlanı belinden tekmeleyerek yere serdi ve sırtına oturdu. Uzaktan yaklaşan askerlerin ayrılmalarını söylediğini duyabiliyordu. Heyecan kanını kaynatırken bir yandan sarımsaklı ekmeğin kokusu ağzını sulandırıyor diğer yandan Porsuk’un gözlerindeki anlık hayranlık oğlanın göğsünü kabartıyordu. Bu zevkler karmaşası Beş Beter’i mest etmişti., o O yüzden Beş Beter bu keyfi hiç azalmadan metal tokmağı oğlanın sağ eline geçiriverdi. Oğlan, köşeye sıkışmış bir hayvan gibi inledi. Acı sahiden gerekliydi. Acı sayesinde bu Hiç, bundan sonra duracağı yeri bilecek ve dokunmaması gereken şeylere dokunmamayı öğrenecekti. Kırılan kemiğin sesi ve ağzındaki kan tadı bir anlığına Beş Beter’in kulaklarına tatlı bir ezginin lezzeti gibi geldi. Neticede o bir Gezgindi. O yüzden kendini bu şahane müziğe bırakıp darbe üstüne darbe savururken hiçbir suçluluk duymadı. Vurdu, vurdu ve parçaladı. Ta ki geriye oğlanın elinden kanlı bir püre kalana kadar aynı şarkıya devam etti. Askerler Beş Beter’i çekip taşlı zemine yapıştırırken Gezgin oğlan şaşırarak kahkahalarla güldüğünü fark etti. Beş Beter ağzına dolan toprağı tükürdü ve “Yanlış elinmiş göt surat, neden söylemedin ki?” diye güçlükle bağırmayı başardı. Ama yattığı yerde zırlayan Hiç’in ne konuşacak bir çenesi vardı ne de kemikleri parçalanmış olan eli artık hareket çekebilirdi. Neyse ki, ders dersti ve el yanlış olsa da Gezgin’in vermek istediği mesaj yerine ulaşmıştı. Kargaşa başladığı kadar hızla biterken etrafta bağıran suratları asık askerler, vakit kaybetmeden Hiçleri tekrar sıraya sokmak için ittirmeye başladı. Dört askerin Beş Beter’i ancak sakin tutabilmesi Gezgin oğlanı bir anlığına keyiflendirdi. Evet o, Hoki pisliğini sahiden de yenebilirdi. Yaşlı’ya sözüm olsun. Askerler onu yaka paça bir ara sokağa götürürken Gezgin’in etrafında çıkan karmaşaya yan gözle bakacak fırsatı bile olmamıştı. Yine de köylülerin endişeli bağırışlarını duymak göğsüne çöreklenen tasasını birazcık bile olsa dindirmişti. Birbirine yaslanmış eğik bükük ahşap evlerin arasından geçerken cumbalı pencerelerden onu izleyen meraklı gözleri yakaladı. Yol daralıp kıvrılırken altındaki taşlı yol topraklandı ve çamura döndü. Harap bir evin önünde yerde oturan yalın ayak küçük bir çocuk şaşkın gözlerle onları seyrediyordu. Beş Beter, ayakları ve paçası kurumuş çamurla kaplı olan oğlana gevşekçe gülümsedi ama ödü kopan çocuk fırtına gibi eve koştu. İlgili Hiç ahalisinin bakışlarından uzaklaştırılıp dar sokaklar boyunca sürüklenerek viran bir evin arkasına ittirilen Beş Beter, şimdi sağlam bir dayağın onu beklediğini anlayacak kadar bu işlere hakimdi. Bundan paçayı kurtarmasına izin vermeleri ihtimalinin çok az olduğunu biliyordu bilmesine ama avuçları bir kere kaşınmıştı işte. Zaten dayaktan kaçmaya çalışmak yerine en az hasarla atlatmanın daha faydalı olduğunu da çocukluk yıllarında güzelce öğrenmişti. Yüzünü ve kafanı koru. Mümkünse bacaklarını karnına çek ki bütün gece kanlı işemek zorunda kalma Enik. Bir keresinde İki Beter yani namı değer Pislik tarafından o kadar feci dayak yemişti ki üç gün boyunca işemek tam bir kâbus olmuştu. İğdiş edilse canı ancak bu kadar yanardı. O yüzden askerler onu duvara ittirdiğinde Beş Beter gözlerini yumdu ve kıçındaki kaslara kadar kendini sıktı. Sıcak havanın bunaltıcı nemi onu çoktan kan ter içinde bırakmıştı. Dayak tanıdıktı. Dayak onun eviydi. Demir ateşle şekillenirdi. Demir ol Enik. Gerçi dayak biraz daha çabuk gelse kesinlikle iyi olurdu. Beş Beter beklemekten nefret ederdi. Hiçbir zaman sabırlı bir adam olamamıştı ve bir mal gibi gözü kapalı dikilmenin az önceki fiyakalı havasını baya bir söndürdüğüne de oldukça emindi. Ancak nasırlı yumruklar yüzüne inmedi. Deri botların sert tabanını aşındıran tekmeler onu yere yıkmadı. Hayır, Beş Beter bir gözünü araladığında tüm bunların yerine onları sürekli uzaktan izleyen kızıl sakallı komutanın tam karşısında dikildiğini ve öfkeden kudurmuş bir suratla onu süzdüğünü gördü. Sigun. Evet adamın adı buydu. Sessiz kalan, sadece izleyen sevimsiz Giz. Adam bir çene hareketiyle askerlerine gitmelerini işaret etti. Askerler liderlerinin sözsüz emrine anında itaat ederek onları bu çıkmaz sokakta baş başa bıraktılar. İşte darbe bu sessizlik anında geldi. Sigun, Gezgin oğlanın başının yan tarafına sert bir tokat geçirdiğinde Beş Beter’in gözleri karardı. Bu sillenin hükmü sadece bir an sürmüş olsa da oğlan o anda Yaşlı Adam’ın Kırk Gemisi’nin kara yelkenlerini gördüğüne yemin edebilirdi. Ensesi uyuşmaya başlarken sersemce gözlerini kırpıştırdı. Sigun, oğlanın yakasına yapıştı ve genzinden gelen puslu sesiyle “Sen belanı mı arıyorsun haydut dölü? Burada öyle kafana estiğinde kavga çıkaramazsın! Gizler senden daha adam olan nicesini çok daha azına diri diri gömdü,” diye hırladı. Bu yakınlıktan Beş Beter onun kolundaki devasa yanık izlerini, yumruklanmaktan yassılaşmış burnunu, yüzündeki kesikleri görebiliyor; adamın üzerinden dün gece içtiği ekşi şarabın kokusunu alabiliyordu. Şansı yok değildi elbet ama Beş Beter haşadı çıkmadan böyle bir kavgadan kurtulamayacağına epey emindi, sonuçta sürünerek kazanacağına ayakta yenilmek kulağafena bir son gibi gelmedi. Ama nihayetinde Beş, bir Beter’di. İnsanın özü de sözü de bir gecede öylece değişmezdi. “Tamam anne,” dedi kanlı dişleriyle adama sırıtarak. Sigun onu yakasından silkeleyip tekrar duvara savurduğunda Beş Beter burada şakaların da yumrukları kadar hoş karşılanmadığını anlamış oldu. “Benimle alay mı ediyorsun sefil domuz? Şu an hayatta olmanın bile bir mucize olduğunu kalın kafan almıyor mu? Diğer korsanlarla birlikte bir deliğe tıkılmamanın tek sebebi henüz sakallarının çıkmamış olması ve sen bu fırsatı sikip atarsan burada geberip gidersin,” diye kestirip attı Sigun. Gariptir ki, adamın şarap kokan sözleri ağzından zalimce çıkmış olsa bile ağırlığında bir parça samimiyet vardı. “Yaşlı Adam aşkına! Bu kadar konuşabildiğini bile bilmiyordum,” diye dikine gitti Beş Beter. “Dilini kestiklerini sanıyordum anne.” Sigun onun bir zevzek olduğunu düşünmüş olacak ki sadece kafasının üstüne sert bir şaplak atarak yakasını bıraktı. Yorgun omuzları gevşerken adam cebinden bir tütün demeti çıkarıp ağzına götürdü. Biraz çiğnedi, o sırada da Beş Beter’i baştan aşağı süzdü ve notunu verdi. Sonra da sözlerine devam etti. “Tanrının adını burada anmayacaksın duydun mu? Artık dualarını sadece Rüzgârlı Mabet’te Yerdengezen’e edeceksin. Yaşlı seni bu adada koruyamaz. Ben de koruyamam. Kavga arayıp duramazsın. Gizler buraya bela getirecek tiplere izin vermez.” Cümlesini bir parça tütünü yere tükürerek tamamladığında Beş Beter adama kaşlarını çattı. Aslında Beş Beter’in aklı Sigun'un uyarılarının hiç de yersiz olmadığını anlayacak kadar çalışıyordu. Ama Gezgin oğlan böyle bir desteği hak edecek bir şey yapmadığının da gayet farkındaydı ve Beş Beter’in eğer çare gökten düşüyorsa ardını üç kez kollamanın en emniyetlisi olduğunu bilecek kadar da dalavereci tiple içkisini paylaşmışlığı vardı. Ayrıca darbe almış kafası uyuşmuş olsa da hâlâ küçük detayları yakalayabilecek kadar da kendindeydi. O yüzden “Neden onlardan biri değilmiş gibi konuşuyorsun?” diye pervasızca sordu ağzındaki kanı çıplak koluna silerek. Sigun ona az önceki insaflı hâlinden çok uzak hissettiren bir soğuklukta baktığında Gezgin oğlan, adamın paslı ruhundaki doğru çatlağa dokunduğunu anlayarak keyiflendi. Sigun sinirle çiğnediği tütünün kalanını da yere tükürdü ve parmağıyla Beş Beter’i işaret etti. Yüzü yine öfkeyle kızarmıştı. “Sırana dön ve yumruklarını yerinde tut. Sesini kes ve ne isterlerse yap. Bundan sonra sadece itaat edeceksin. Onlara hizmet edip başını eğeceksin.” Aslında bu sözlerde Beş Beter’in bilmediği, kendine layık görmediği bir şey yoktu ama yine de gerçekleri başkasından duymak oğlanın canını yakmaya yetti de arttı. “Benden geriye ne kalır o zaman?” diye sataştı Beş Beter. Sorgusu boşuna, isyanı da kendisineydi ama yine de Sigun’un gözlerini bir anlığına parlattı. Deli deliyi gözünden tanırdı. Etini lime lime doğrayacak Enik. “Yağmacı bir piç kurusunu istemiyorlar. Seni dönüştürecekleri kişiyi istiyorlar. Ya o olursun ya da yok olursun.” Diyeceğini diyen Sigun geldiği sokaktan çekip giderken Beş Beter’i ne denli büyük bir boşlukla bırakıverdiğinden habersizdi. Daha kötüsü ise Gezgin’in içindeki o boşluğa sızan ilk misafirin uçsuz bucaksız bir korku olmasıydı. Tamam yenildiği için kendine bu sefil hayatı hak görmüştü ama içinden savaşını, azmini, cesaretini ve fırtınasını alırlarsa Beş Beter kim olurdu ki? Yelkeni olmayan bir korsan. Dili olmayan bir adam. Korkutulan, susturulan, itaat ettirilen bir mahkûm. Çaresizlik oğlanın isyan etmeye alışmış ruhuna ağır gelirken nefesi kesilecek gibi oldu. Kaygıları utanca, utancı öfkeye dönen Beş Beter ayaklarını sürüyerek ite kaka sokulduğu sokakları bir bir geçti ve sıranın sonundaki yerine seğirtti. Hâlbuki gönlünden geçen koşmaktı. Kaçmak ve buradan defolup gitmek istiyordu. Ama kaçacak bir yer yoktu. Devran dönmüş, yazgısı belli olmuşken cebindeki kuş kadar çaresizdi ve sıra da artık ona gelmek üzereydi. On kişi sonra kaderi, sonu ve kıyameti belli olacaktı. Gezgin oğlan etrafta kalan bir avuç köylünün gözlerinin üzerinde olduğunun farkındaydı ama onların bakışlarına karşılık verecek hevesi de cakası da kalmamıştı. Geberip gitmeden önce yaşayacağı bu kısa hayatın gerçekleri omuzlarındaki yaraların yanına çökmüş, onu toprağa bir karış daha saplamıştı. Keşke Puhu uyansaydı. Burada yanında olsaydı. Keşke Beau hiç gitmemiş olsaydı. Keşke Beş Beter bu kadar yalnız hissetmese ve küçük bir kaltak gibi hâlinden endişe duymasaydı. Beş Beter cebindeki kuşu yumruğunun içinde sıkıca tutarken Porsuk’un elinde bir mendille ona doğru yürüdüğünü fark etti ama bakışlarını hemen önüne çevirdi. Aslında hissettiği hıncın nedeni bu düşmüş kız değildi. Hatta suç bu gençlerin hiçbirinde değildi. Ama susturulan nesillerin sonu elbet buydu ve onların direnmemelerinin cefasını ödeyen de Beş Beter olmuştu. O yüzden, geçmişi yazıp geleceğini çalan insanlardan nefret etmek onun kanı kadar hakkıydı. Gezgin oğlanın öfkesi de kavgası da bu şehrin karanlığına layık bir hasımdı. “Dudağın için,” dedi Porsuk ve elindeki kumaşı nazikçe ona uzattı. Beş Beter sadece başını sallamakla yetindi ve mendili kızın elinden gönülsüzce aldı. Kumaşın üstüne işlenmiş küçük porsuk detaylarını ve etrafına özenle dikilmiş çiçekleri kanayan dudağına bastırırken ise narin mendile hiç mi hiç acımadı. “Bak, hoş kızsın ama senin fedain olmak gibi bir niyetim yok. Sadece o dangalakların çenelerini kapamalarını istedim o kadar,” diye homurdandı Beş Beter.. Kızın ona yapışmak gibi bir niyeti varsa şimdiden önünü kesmek en iyisiydi. Zaten artık Gezgin oğlanın hiddetini o umduğu öpücük bile yatıştıramazdı. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı kız mahcup bir sesle. “Yani… mücevherlerimi koruduğun için.” Beş Beter bu laf karşısında dehşetle kıza dönüverdi. Porsuk onun bu telaşlı tepkisine kahkahayı patlattığında kızın onunla alay ettiğine kanaat getiren Beş Beter de başını iki yana salladı. Besbelli görmezden gelme yarışını kaybetmişti, o yüzden “Kim böyle dangalak bir laf eder ki?” diye söylenmekle yetindi. “İlk defa kızlarla konuşan bir ahmak?” diye tahmin yürüttü Porsuk yüzünü tiksintiyle buruşturarak. Beş Beter çatık kaşlarının altından kızı tastamam bir inceledi. Porsuk hâlâ kaygılı görünse de oğlanı yatıştırmak ister gibi huyuna giden bir hâli vardı. İkimiz de büyük sıçtık Enik. “Şimdi ne olacağını biliyor musun?” diye gönülsüzce sordu Beş Beter. Kaderine artık son üç kişi kalmıştı ve bu gerçeği düşünmek sadece asabını bozuyordu. “Gizler bize yapacağımız işleri söyledikten sonra mı? Bilmem herhâlde önce evlerimize yerleştirirler. Bir süre yeni hayatımıza alışmamız gerekecek. Yani en azından düğünler başlayana kadar,” dedi Porsuk narin omuzunu silkerek. Beş Beter’in soluğu duracak gibi oldu. Az daha kendi tükürüğünde boğulacaktı. Öksürerek göğsünü yumrukladı ve Porsuk’a döndü. Kız, güzel yüzünde kibar bir endişeyle ona bakıyordu. “Düğün mü?” diye sordu yutkunmakta zorlanan Beş Beter. Doğru mu duymuştu? Beş Beter işte şimdi boku yemişti. Kara kara düşünerek etrafına bakındı ve kaçmak için bir fırsat aradı. Ama köylüler evlerine çekilmeye başlamış ve meydan da artık sadece nemrut yüzlü askerlere kalmıştı. Dikkat çekmeden buradan tüymesinin hiçbir yolu yoktu ve ormana koşmaya kalkarsa sırtına bir ok yağmuru tutulacağından da bir hayli emindi. Korkak bir kirpi gibi geberirse Yaşlı bırak onu Kırk Gemisine, filikasına kürek diye bile almazdı. Sikerler bu işi. “Eh, ne kadar hızlı evlenirsek o kadar hızlı bebek yaparız,” diye devam etti Porsuk. Kızın güzel, kahverengi gözleri üzerinde anlayışla gezinirken Gezgin Şehir’in sokak iti, korkulan eli kanlı Beş Beter, öylece dut yemiş bülbüle dönüverdi. Eğer Porsuk ile bir anlığına göz göze gelmese ve kızın dudaklarının yukarı seğirdiğini görmese Beş Beter yüzerek Gezgin Şehir’e gitmeyi denemeye ve bir balık boku olarak yeniden doğmaya hazırdı. Kız iki büklüm olup içten bir kahkaha patlattığında Beş Beter neredeyse hissettiği rahatlamayla bağıracaktı. “Benimle alay ediyorsun!” diye tersledi kızı Gezgin. “Yine!” “Ama suratının hâlini bir görmen lazımdı! Şurada asılacaksın desem daha az korkardın!” diye kıkırdadı Porsuk. Kirpiklerinin ucunda biriken yaşların sebebi bu sefer safi neşedendi. Beş Beter sakinleşmek için derin bir nefes aldı ve kendini kıza gülümserken buldu. Yüreğini puslandıran tüm gam, bu çocuksu eğlenceyle dağılmıştı. “Altı Beter’e hazır değilim diye beni suçlayabilir misin?” dedi ensesini kaşıyarak. Biraz kahkaha bile Gezgin'i bulutlu geleceğinin o kadar da kötü olmayabileceğine inandırmaya yetmişti. “Eh, ben de bir kadınla yapamayacağım hiçbir bebeğe hazır değilim,” diye fısıldadı Porsuk. Gezgin oğlan hiç beklemediği bu itiraf karşısında başka bir şaka bekleyerek Porsuk’a döndü. Ancak Porsuk’un mahcup bir gülümsemeyle ona bakan gözlerinde beliren endişe yeniydi. Kız dudağının içini kemirirken terslenmeyi beklercesine tedirgin bir hâlde olduğu yerde sallanıyordu. İnce elleri kendini korumak ister gibi çıplak kollarına sarılmıştı. Gezgin oğlanın yüreği bu eski Giz kızına hissettiği merhametle cız etti. “Çok rahatladım çünkü bana âşık olacaksın diye ödüm kopmuştu. Anlıyorsun ya, senin için yumruk yerim ama sana bağlanmam kızım, ben bir korsanım,” diye açıkladı tüm ciddiyetiyle. Şakasıyla gevşeyen Porsuk rahatlayarak bir kahkaha daha attığında Beş Beter’de kıza aynı içtenlikle gülümsedi. Gezgin Şehir’de aşkın şekline karışılmazdı. Hem şehirlerinde hem de Yaşlı Adam’ın Kırk Gemisi’nde korkaklar dışında herkesin bir kamarası vardı. Ama Porsuk’un az önceki tedirgin bakışları Beş Beter’e burada durumun öyle olmadığını anlatmaya yetmişti. Belki kız da kendi hayatındaki son kontrolünü böyle kullanmayı seçmiş ve sırrını Beş Beter ile paylaşmıştı kim bilir? Cevap ne olursa olsun Beş Beter’in gerginliği ve yalnızlığı, önlerinde sadece iki kişi kalırken az da olsa yok olmuştu. Belki de her şey o kadar da kötü olmazdı? Sonuçta burada da bir işi olacaktı. Bu insanlar için çalışacaktı. Zaten gemide de bir tayfanın parçasıydı. Beş Beter dişlilere çark olmaktan gocunmazdı. Yanındaki kız seçmediği bir geleceği cesurca karşılayabiliyorsa o da pekâlâ bunu yapabilirdi. Zaten Beş Beter’in büyük hırsları ya da yükselme arzuları da yoktu. Belki de bu hayat tam ona göreydi. Kafasını yormayan bir dünya da insan için bir çeşit özgürlük sayılmaz mıydı? Eh, en azından buna inanmanın geleceğinin artık ona ait olmadığını kabullenmekten çok daha kolay olduğu kesindi. Sıra onlara geldiğinde gaddar güneş nefesini enselerinden biraz da olsun çekmiş, dar meydanda ise artık onlardan başka kimsecikler kalmamıştı. Çatlak oluklardan akan gamsız derenin yanından geçip büyük çadıra Porsuk ile girdiğinde Beş Beter, kendini bunun bir son olmadığına neredeyse ikna etmeyi başarmıştı. İçerde bekleyen iki askerden daha yaşlıca olanı onlara geniş bir masanın önündeki ahşap sandalyelere oturmalarını işaret ettiğinde Gezgin oğlan derin bir nefes aldı. Beklemek zaten işin en zalimce olan kısmıydı ve en azından artık bitmek üzereydi. Dalgınca çadırın öbür girişinden giren afet gibi bir Giz kadın tahtına kurulurcasına rahat bir edayla karşılarına oturdu. Kadın, esmer elinde tuttuğu tüy kalemle isimlerini önündeki parşömene yazarken onlara nazikçe gülümsedi ve çadırda kalan tüm endişeyi de bu tebessümle alıp götürdü. Beş Beter erkeksi bir heyecanla kadının güzel yüzüne, yoğun ve çiçeksi kokusuna,kendine olan güvenine bakakaldı. Yine de kadının artık onu bir hayli aştığı da kesindi. Giz güzeli onlara kenarları işlemeli bir zarf uzattığında Beş Beter gözünü ayırmadan kadını izledi ve şansını değerlendirdi. Neredeyse şık, küçük bir tören gibiydi bu. Güzeller güzeli bir dilberin karşısında bir korkak gibi titremeyi reddeden Gezgin oğlan kendi zarfının kenarını dişiyle yırtarken Giz’e göz kırptı. Arsızlığı küçük bir gülümsemeyle ödüllendirildiğinde keyfi iyiden iyiye yerine gelmişti. Beş Beter seve seve bu kadının Ayakçısı olabilirdi. Tüm bu küçük flörtleşmenin yarattığı tatlı heyecana rağmen ince kâğıdı eline aldığında Beş Beter’in kalbi bilinmezliğin tasasıyla güm güm atıyordu. Madrabaz hep bandajı açmalarını ve altındaki yarayla yüzleşmelerini söylerdi. Öleceksen zaten ölürdün. Yarayı görmek sonucu değiştirmezdi. Hadi Enik, bandajını aç ve altındaki yarayla yüzleş. Beş Beter en altta yazan küçük kelimeyi okuduktan sonra gözü kalan yazıları görmez oldu. Derin bir nefes koyuverdi ve ferahlayan gönlüyle arkasına yaslandı. Demirci. Eh, kesinlikle daha kötü olabilirdi. En azından onu çiftçi yapmamışlardı. Beş Beter bir şeyi canlı tutmaktan hiç anlamazdı ama iş silah ya da zırh yapmaya geldiğinde bu kesinlikle onluk bir işti. Sigun’un Derin Deniz’in götüne kadar yolu vardı. Tüm o uyarılar besbelli Beş Beter’in ödünü koparıp hizada kalmasını sağlamak içindi. Oysa Beş Beter bunun yerine sağlam bir dayak yemeyi tercih ederdi. Böyle içi içini kemirirken beklemek en fenasıydı. Yan gözle Porsuk’un kağıdına bir bakış attığında aynı süslü el yazısıyla Çamaşırcı yazdığını gördü. Ancak Beş Beter Porsuk’un surat ifadesinden ne düşündüğünü anlayacak kadar kızı tanımıyordu. Yine de kızın da korkmuş görünmemesini hayra yordu ve Giz güzeline bir çapkın bakış daha attı. Ancak Giz kadın sarı eteklerini savurarak ayaklanmış, çoktan dışarı çıkmaya yeltenmişti. Beş Beter kadının bir veda bile etmeden gidişine üzülemeden iki iri ızbandut gibi adam çadırın perdesini hışımla çekip içeri girdi. Deri kıyafetleri içindeki bu iki mendeburla birlikte endişe de çadıra geri dönmüştü. “Kolunu uzat,” dedi içlerinden gür sakallı olanı bezgin bir sesle. Çaprazlama taktığı deri kemerinde uzun metal bir çubuk vardı. Beş Beter içgüdüsel bir karşı koymayla ayaklandı. Tüm savaşçı içgüdüleri ona yumruklarını kaldırmasını haykırıyordu. “Neler oluyor?” diye diklenmeye yeltendi ancak iki güçlü el onu sandalyesine geri mıhlarken kimse sorusuna bir cevap verme zahmetine girmedi. Beş Beter tekrar ayağa fırlamaya hamle ettiyse de çadırın içindeki askerler omuzlarından bastırarak onu yerinde tuttu. Suratı yassı olan diğer ızbandut koluna iki metal halka geçirdi ve Gezgin daha ne olduğunu bile anlayamadan ağzına kuru bir bez tıkılıverdi. Beş Beter panikle Porsuk’a döndü ama kız korkudan donmuş, olduğu yerde titriyordu. Gezgin oğlan kızı rahatlatmak için bakışlarıyla sorun olmadığını anlatmaya çalışsa da yassı suratlı herifçioğlu ucu kızarmış demir çubuğu bileğinin üzerine yaklaştırırken aklı neredeyse gidecekti. Önce odaya anlamlandıramadığı lezzetli bir koku doldu. Dehşet tüm bedenini ele geçirse de kükürt ve yanmış et kokusu Beş Beterin karnı guruldatmıştı. Ancak ardından gelen farkındalıkla birlikte midesi tiksintiyle kasıldı. İştahını açan Porsuk’un yanmış etinin kokusuydu. Peşinden gelen acı ise hiçbir şeye benzemiyordu. Sessiz çığlığı ağzındaki bez tarafından yutulurken tenine dağlanan metal çıkmayacak kadar sıkı bir biçimde bedeninin parçası oldu. Tiksinti, açlık ve öfke içinde direnmeye çalıştı. Diğer koluna geldiğinde Beş Beter’in gücü, adamları durdurmaya yetmedi. Gezgin’in gözleri tekrarlayan acıyla kararırken ağırlaşan yanık kokusu ve duman, sabah yediği ekşi yulafı boğazına getirecek kadar yoğun bir hâl almıştı. Saatler geçmiş gibi hissettiren birkaç saniye sonra tekrar kendine geldiğinde bileklerine geçirilen kelepçelerin artık onun bir parçası olarak derisinin içine kaynadığını gördü. Yanında içli içli ağlayan Porsuk’un feryatları kendi suskun yenilgisine karışmıştı. Askerler onları dağlayan herifleri dışarı çıkarırken başka bir kadını içeri aldı. Hiç kadın eski kahverengi kıyafetinin önüne beyaz bir önlük bağlamıştı. Beş Beter kendini kadının güneşten yanmış esmer yüzüne odaklanmaya zorladı ama ızdırap veren sızı gözlerini buğulandıracak kadar yoğundu. Çadırdan çıkan son asker suratını buruşturdu ve “Bunlar sonuncular ve ben artık yemek yemek istiyorum, o yüzden hızlı ol,” diye buyurdu. Kadın adama itaatkâr bir şekilde başını salladı ve açık yaralarına keskin kokulu bir sıvı dökmek için yanlarına yanaştı. Beş Beter’in midesi artık iyiden iyiye ağzının ucundaydı. Elleri kor gibi yanıyor, sızlayan bileklerinin ağrısı şimdi başına kadar vuruyordu. O yüzden kadın ona iyice yaklaşınca sıvıyı kadının elinden kapıp bir çırpıda kafasına dikti. İçtiğinin ne olduğu umurunda bile değildi, sadece boğazını yakan acıyla kolundaki yanıkları bir anlığına bastırmayı denedi. Ardından kadına sinirle bakarak şişeyi Porsuk’a uzattı. Kız ağlayarak bir yudum aldı ama anında yarısını yere geri tükürdü. Sonra da ayaklarının dibine kusuverdi. Beş Beter başını çevirerek kendi öğürmesine bastırdı. “Sorun yok kızım. Kaç kişinin bu aşamada kustuğunu bilsen şaşarsın. Ama hiç merak etme, sadece birkaç gece daha canınız yanacak. Sonra zamanla sızlamak dışında size rahatsızlık vermeyecek,” diye şefkatle açıkladı Hiç kadın. Yüzündeki kırışıklıklar samimi bir merhametle derinleşmişti. Belindeki bez çantasından başka bir sıvı çıkartırken kahverengi gözlerinde sakin bir bakış olsa da Beş Beter kadına bir an bile inanmadı. Hiç’in nazik elleri pansumana başladığında Beş Beter’in gözleri kadının tenine yıllar evvel dağlanmış kendi bilekliklerine kayıverdi. Bakışını fark eden Hiç, mahcup bir gülümsemeyle kollarını elbisesinin yenleriyle kapatmaya çalıştı ancak Beş Beter çoktan görmüştü. Kendi koluna bakmaya cesareti olmayan Beş Beter nefesini tuttu ve “Ne yazıyor?” diye sordu. Kadın duraksayarak çadırın önünde lafa dalmış askerlere gergin bir bakış attı. “Sizinle ilgilenecek kişilerin adı yavrum, Gizliman’a karşı sizin adınıza onlar sorumlu olacak,” diye açıkladı. “İşler gibi konularda mı?” diye ısrar etti Beş Beter. Kadın tekrar askerlere kaçamak bir bakış attı. Korkusu Beş Beter’in acısını harlıyor, öfkesini katlıyordu. Onlar korktuğu için Beş Beter bir tasma takıyordu! Onlar savaşmadığı için Beş Beter özgürlüğünü kaybediyordu! Ne demeye hâlâ susuyordu! Bir soruya cevap veremeyecek kadar mı ödlekti? “İhtiyacınız olan her konuda size yardım edecekler,” diye açıkladı Hiç kadın zorlukla yutkunarak. Ama Beş Beter bu süslü sözleri yemezdi. O yüzden kadının koluna yapıştı ve onu kendine çekti. Kin dolu gözleri kadının ürkek bakışlarına kitlendi. Burada yaşananlar kadının suçu olmasa bile biri ona hesap verecekti. “Bu doğru mu? Sadece yardım mı? Bu siktiğimin yerinde artık birinin doğruyu söylediğini duymak istiyorum,” dedi hınç dolu bir sesle. Sesini hâlâ ağlayan Porsuk’un ya da kapıda gülüşen askerlerin duyamayacağı kadar kısık tutmuştu ama gazabı çadırda asılı kaldı. Kadının korkusu şimdi ona yöneldnde Beş Beter buna sebep olduğu için suçlu hissedemeyecek kadar öfkeyle doluydu. “Bu iyi bir fikir değil. Sadece hepimiz gibi ayak uydur evladım.” Beş Beter kendini sakinleşmeye zorlayarak bir daha şansını denedi. Gözlerine bir yalvarış oturmasına izin verirken hissettiği kadar biçare göründüğünden oldukça emindi. “Lütfen. Sonrasında ne olacağını bilmek istiyorum,” diye yakardı Gezgin. Neredeyse bir bebek gibi ağlayacaktı ve Hiç, bunu fark etmiş olacak ki ona acıyarak baktı. Beş Beter kadının da oğlanın gözlerinde kendi çocuklarının çaresizliğini görmüş olduğundan habersizce annesi yaşasaydı kadınla aynı yaşlarda olacağını fark ederek ürperdi. Bir annenin şefkati tüm baskıcı korkulardan ağır bastığında kadın konuştu ve “Sahiplerimizin adı yazıyor. Ama böyle söylemek yasak. Sakın o kelimeyi kullanmaya kalkma çünkü seni buna pişman ederler. Sonunda hepimiz Gizliman’a aitiz. Onlar sadece bizden sorumlu o kadar,” diye açıkladı bir nefeste. Beş Beter’in tüm vücudu duymayı beklediği ama deli gibi de korktuğu çirkin gerçekle uyuşuverdi. “Yani köleyiz,” diye fısıldadı kadını bırakıp oturduğu yere iyice çökerken. Oysa oturduğunu bile hissetmiyordu. Kadın yavaşça oğlanın yanağını okşadı ancak Beş Beter onun dokunuşunu da fark etmedi. “Hayır çocuğum. Sadece Hiçiz.”

Yorumlar

0/2000