Bölüm 1: Dede
Eskilere göre, her insan soyu sağ omzunda bir sebeple hayata gözünü açardı. Kişi, yönünü de amacını da bilebilsin diye o usulca vaktini bekleyen gaye, aslında ölümlü mazlumların hep yanı başındaydı. Ancak insan soyu doğduğu vakitten beridir en çok kendine kördü. Bazıları önündeki dünyayı, bazıları ise ötede kalan maziyi aklına musallat ettiğinden ola ki yanı başında, ta omuzunun ucunda duran o pusuladan bihaber ömürlerini yer bitirirdi. Ama bir kere istikametini bu yamacında seni bekleyen amaca atfettin miydi, işte o zaman geri kalan her şey manasını bulurdu. Yönün de arzun da aşkın da artık o amaç olurdu. Kayaların üzerinde kahkahalar atan çocuklarının bağırtısını dinleyerek elindeki eski battaniyeyi yamayan, bu hikayesi tozlanmış kocamışın yegâne yönü de yurdu da evlatlıklarıydı. Yaşı, korsan olmak için epey geçkine kaçan bu hırpani adamın bir zaman evvel başkaca bir adı vardı. Ama şimdilerde onu tanıyanların ağzından dökülen namıyla o, Dede’ydi. Belindeki kuşağına astığı boy boy bıçakları, geniş omuzlarından pazılarına, oradan da göğsüne kadar dövdürttüğü kara yazıları ve gür kaşlarının üstünü kapladığı delici gözleriyle bu Dede isimli ihtiyar oğlan, gazabından korkacağınız bir şahsiyetti. Eskinin en eli kanlı korsanı, bilekleri bükülmeyen Gezginlerin sözü kesilmez kolu kanadıydı. Ama bunlardan daha önemlisi, o bir babaydı. Şayet yüreğiniz varsa bir adım daha yaklaştığınızda bu deniz kaçkını hergelenin dövmelerinin aslında yavrularının isimleri olduğunu görürdünüz. Lakin elbet göbeğine değin uzanan kızıl beyaz sakallarındaki eğri büğrü örgüleri de küçük kızlarının ördüğünü nereden bilecektiniz. Gençlik yıllarında biri ona yüzlerce çocuğa babalık edeceğini söyleyecek olsa hayatını Derin Deniz’in en belalı korsanı olmaya adamış yeni yetme halinin suratını görmeyi ne de çok isterdi. O zamanlar bambaşka hayallerle ve kılıcında bir sürü insanın kanıyla gezen çalımlı bir zavallıydı. Hayatın ölümden, savaştan ve kazanmaktan ibaret olduğunu sanır, bununla da böbürlenir dururdu. Tabii ya! O haytanın çenesi hiç mi hiç durmazdı. Rakibinin boynunu bükene kadar pes etmeyen cevval bir tipti o eli sopalı hergele. Ama şimdi eski iskemlesinde sızlayan dizleriyle oturan bu ihtiyar oğlan bilirdi ki hayat yaşamdı, güvendi ve yolu da ancak sadakatten geçerdi. Rakibinin avucundan kazandığın bir ganimet değil, yelkenini rüzgâra bırakmak zorunda olduğun hırçın dalgalı bir denizdi. Ondandı ya, sevdiklerinle dümeni tuttuğunda kıymeti de tadı da bir başka olurdu. Tabii asıl ganimetin olmayan bir adaya demir atmak değil de bizzat yolculuğun kendisi olduğunu öğrenmesi için o toy çocuğun sayısız kayıp vermesi gerekecekti. Birçok dostu omuz omuza savaşırken kollarında ölecek, sevdiği herkes geride kimsesiz bir genç bırakarak Yaşlı Adam’ın Kırk Gemisi’ne göçecekti. Tanrısının bile nice yıllar onu unuttuğunu düşünecekti o delikanlı. Çıktığı hayat seferine devam etmek istemeyecek, her gününün ödülden çok bir ceza olduğuna kendini inandırıp ızdırap içinde vaktini geçirecekti. Oysa görmeyi seçtiğindi dünyan. Duymayı, yanında olmayı, dokunmayı istediğindi. Hatta bazen de en ummadığındı. Bir gün bir ağlama sesi duymasıyla başlayacaktı onun da kendi dünyasını, yolunu, amacını bulması. Canını çok yakan o hayat yolculuğunun orta yerinde, taşlı kıyılardan geçip ilk evladına ulaşacaktı. Hep olduğu gibi ölsün diye fıçının birine atılan küçücük bir kızla başlayacaktı baba oluşu. Bundan böyle bir kez gözü açıldığından ola ki hayatın aslında acıdan çok sevgiye gebe olduğunu fark edecekti. Görmeyi bildiğinde dalgaların arasında kandan çok güzellik, kederden çok neşe bulacaktı. İşte böylelikle büyük adam olmayı kafasına koymuş o züppe delikanlı sadece kalbini pusula ederek en zor olanı kavrayacak ve yüceliğin namda değil yürekte olduğunu anlayacaktı. Hazine ve şan peşinde koşarak geçen yılların ona öğretemediği şeyleri küçücük bir bebe öğretecek, kalbindeki kini ve öfkeyi o sabinin sesi susturacaktı. Dede ise bir daha asla yalnız olmayacaktı. Tıpkı evlatları gibi.
Dede, bu puslu anılarla esnerken onlarca kere kırılmış burnuna yağmur kokusu geldi. Burnu, yılların bilgeliğinden olacak ki çıkacak belayı, akacak kanı yahut dökülecek yaşı önceden hissedip sızım sızım sızlardı. Öyle ya, yaş aldıkça yağmuru da sezer olmuştu bu faydalı meret. Göğün kara bulutları yavaştan artarken Dede kucağına yaydığı battaniyesini toparladı ve yaptığı zımbırtıya şöyle bir baktı. Ne çirkin ne yamuk yumuk bir iş çıkarmıştı pes! Eh, burnu hâlâ yaşlı Gezgin’in yüz akı olsa da yamayı yapan kupkuru gözleri artık eskisi gibi değildi. Dede gençliğinde bir oku savurdu mu ta düşmanın göz bebeğinden vururdu. Şimdiyse nasırlı elleri bir ipliği iğneye tek seferde geçiremez olmuştu. Siniri tepesine çıkarken kaşlarını çattı. Yelkenini yıprattığı yolu iyiydi hoştu da yavaşlayan bedeni bazen onun asabını bozuyordu. Ufaklıkların kahkahaları itişmelere dönüşürken kendine olan hıncıyla evlatlıklarına gürledi; “Haydutlar! Getirmeyin beni oraya. Kuşburnu! Gördüm ne ettiğini!” Kıvırcık saçları çalı gibi karmakarışık olan sıska bacaklı kız, kirpiklerinin altından mahcup mahcup baktı. Her daim dolaşık olan saçlarına taçlar yapardı Kuşburnu. Bugün taktığını ise kılçıklardan yapılma bir şapka gibi başının en tepesine kondurmuştu. Dede’nin kızın bu perişan süsüne gülmemek için kendini tutması gerekti. Çünkü bilirdi ki Kuşburnu ne kadar cesur dursa da süsü püsü hakkında konuşulunca pek bir alınganlaşır, hemencecik içine kapanırdı. “Ama Dede, asıl Farekulak başlattı!” dedi gözlerini kocaman açan kız. “Hiç de bile! Kurburnu beni ısırdı!” diye bağırdı ayrık dişli oğlan. Veledin kulakları gerçekten de kocamandı. Dede oğlanın adını alayını üstüne yapıştıracak şekilde koymuştu ki kimse evladının canını bir çift sözle yakmaya çalışmasın, yüreğini değiştiremeyeceği varlığıyla incitmesin. Eh, görmüş geçirmiş korsan ağızdan çıkan sözlerin işitildikçe manasını yitirdiğini bilirdi tabii ya. Diğer ufaklıklar da tarafını tuttukları kardeşlerini savunmak için koroya dahil olunca Dede, bu cümbüşü susturma vaktinin gelmiş olduğunu anladı. Zaten yakında gök yarılacak, yağmur başlayacaktı. Bir saate çıraklıktan dönenler de İn’e varırdı. Şimdi ocağa çorbayı koysa onların gelmesine yakın anca hazır olurdu. Belki taze ekmek bile pişirirdi Dede. Dur bakalım, sanki geçen seferden biraz mayalanmış hamuru kalmıştı. Yanına bir de yeni tuttuğu balıkları kızarttı mıydı işte bu akşam ziyafet var demekti! Kendi iştahı da yaptığı tasarıyla kabaran ihtiyar oğlan ayaklandı. “Heyt!” diye homurdandı Dede. Yavaş adımlarla çıraklık için epeyce küçük olan altı veledinin yanına yürüdü. İki yaramaz kaçacak delik arar gibi etrafa bakınırken adam sırıtmamak için kendini tuttu. Kurburnu’nun ince dizi kanıyordu ve Farekulak’ın ısırılmış kolu da kıpkırmızı diş izleriyle kaplıydı. Dede bazen bunca velede nasıl tahammül ettiğine kendi bile şaşıyordu. Boşboğazları, tartışıp duran insanları oldu olası sevmezdi. Kavgaların yumrukla verilmesine alışkın bir mizacı vardı ve düellolarını da sözle etmezdi. Ama babalık ona dinlemeyi öğretmişti. Yavrucaklarının her birinin gözünün ta içine bakmayı ve orada yatan hissi görmeyi de böyle böyle bellemişti. “Kardeşler birbirine ne etmez?” diye sordu onları korkutmayacak babacan bir sesle. “Kalleşlik etmez!” diye şakıdı hepsi bir ağızdan. Dede onların bu incecik çatlak seslerine küçük bir gülümsemeyle baktı. Sanki şarkı söylüyordu ufak hergeleler. “Başka?” diye sordu gür kaşını kaldırıp sakalının ucunu burarak. Dede sakalının uzun hâlini bu örgülerle pek bir beğenir olmuştu. Ondandır ya böyle anlarda eli hep sakalına kayıveriyordu. “Zarar etmez!” diye cırladı Kuşburnu hemen atılarak. Dal gibi gözükse de yürekliydi kızı. Bir gün kendi gemisiyle Derin Deniz’in dalgalarını kıracak, heybetine gölge edilmez bir korsan olarak cenk edecekti bu nazlı sabi. Dede bu düşle keyiflendi. Kuşburnu’ndan iyi haydut olurdu ya pekâlâ. “Ne ederler öyleyse?” diye sordu Dede tekrar. Terk edilen ufaklıklara terk etmemek nasıl öğretilirdi ki? “Yoldaşlık eder!” diye bağırdı hepsi birden. “Kol olur, kanat olur Dede!” diye atıldı Karakavuz. Esmer kaşları cevabının heyecanıyla saçının dibine değmişti. Gevrek gevrek gülen Dede, her birini tek tek süzdü. “Ha şöyle! O zaman ne demeye oyunu savaşa çevirip durursunuz siz? Dışarda düşman çok merak etmeyin. Vakti gelince kardeşi kardeşten iyi kim korur?” “Beni Dede’m korur,” diye cıyakladı adamın ağrıyan bacaklarına sarılan Kuşburnu. Kız altısına yeni basmıştı ama şimdiden ağzı pek iyi laf yapıyordu. Dede’nin yüreğini nasıl sıcacık yapacağını da iyi bilirdi. Kızın başını okşayan Dede’nin göğsü gururla kabardı. “Korur tabii ya! Elbet bugün Dede’niz hepinizi korur. Ancak yarın Dede’niz olmayınca kardeşi ancak kardeşi korur. Siz benim birbirinize bıraktığım emanetlerimsiniz. Birbirinize bakacak, kollayacaksınız ki Yaşlı Adam Kırk Gemisi’ne beni çağırdığında gözüm arkada kalmasın.” Elbet o da bilirdi her evladının birbirine yoldaş olamayacağını. Ama vakti gelince yek olacaklarını ummaktan başka bir şansı da yoktu. Aradıkları yuvanın yanı başlarında olduğunu unutmamaları da bu pirin tek tesellisiydi işte. “Özür dileriz Dede,” dediler incecik sesleriyle. “Haydi, bu kadar oyun yeter. Geçin bakalım eve, kim patates soyarken beni yenecek meydanda görelim bakalım sizi,” diye duyurdu Dede. Bu davet, ufaklıkların hepsini yerlerinden hoplatmaya yetti. İlk yağmur damlaları toprağa çiselemeden önce çocukların her biri İn’in açık kapısına koşmaya başlamıştı bile. Rekabet dedin mi Gezgin’in götünde beziyle gezeni bile meydanlara düşerdi işte böyle. Dede tam onların peşlerinden seğirtmişti ki İn’in dik yokuşunu tırmanan hırıltılı nefesler geldi kulağına. Ardını döndüğünde on dört yaşındaki uzun boylu, geniş omuzlu ama bir o kadar da zayıf olan Alakarga’yla buluştu gözleri. Oğlu koluna taktığı süslü bir sepetle yokuşun dibinde soluklanmak için durmuş ona sırıtıyordu. Alakarga beyaza çalan sarı saçlarıyla çıraklığını bitirmeye çalışan çocuklarından en toy olanıydı. Oğlanın kara, derin bakan gözleri ve benzi atmış kansız bir teni vardı. Dede önce oğlunu baştan aşağı şöyle bir şüpheyle süzüverdikten sonra “Erkencisin, Arazlı seni bu vakitte mi bıraktı?” diye sordu. Eğer yine çıraklıktan kaçtıysa bu sefer kimse Arazlı’nın elinden alamazdı bu veledi. Bir kulağını çeksin de yükün yolda bırakılmayacağını öğrensin hergele. Nefesini toparlamaya çalışan iki büklüm oğlan babalığına telaşsızca omuz silkti. Bu kuvvetsizlikle Alakarga’nın bir korsan olamayacağı kesindi. Dede’nin içi pişmanlıkla sızladı. Zaten Alazlı da Dede’yi her yakaladığında oğlanın bir işine yaramadığından söyleyip duruyordu. İyisi mi yarın vakitlice bir balıkçıları görmeye gideyim. Belki oturduğu yerden daha iyi iş tutar bu çocuk. “Bu sana geldi,” dedi Alakarga, alnında biriken teri kol yenine silerken. Yağmur patır patır artmaya başlamıştı. Dede’nin gözü onun uzattığını görmedi bile. Kolundan tuttuğu çocuğu çekeleyerek eve doğru yöneltti. Bir de çocuklar hasta olursa vay gelirdi Dede’nin hâline. “Sayım sırasında Matar görmeden yürüttüm,” dedi oğlan muzip bir sırıtmayla. Dedearsız lafları işitince tasasız oğlanın ensesine şaplağı geçiriverdi. “Laflara bak hele! Matar Mir diyeceksin. Saygısızlık edip başına iş mi almak istersin?” Ama oğlanın aklının erken çalışması Dede’nin bir hayli hoşuna da gitmişti. Demek ki biraz da olsa iş vardı bu çocukta. Alakarga’nın omzunu sıvazlarken “Hadi gir içeri, masada şerbet var. Akşama da taze ekmek yapacağım,” diye döküldü. Sıcak ekmek kokusunu aldı mı hepsi melek olurdu bu eşkıyaların. Oğlu gevşek gülümsemesiyle içeri yollanırken Dede de kapının eşiğinde çocuğun eline tutuşturduğu koca sepetle bir başına kalıverdi. Örgüsü pek hoş olan sepetin üstündeki ince parşömende sahiden de Dede yazıyordu. Ne var ki, Dede en son ne vakit bir yerden haber almıştı hatırlayamıyordu bile. Koltuklardan birine çökerken merakla sepetin ağzını açtı. Açtığı gibi de gönderenin kim olduğunu anladı. Gönlü ferahlayan adam nerdeyse kahkahayı basacaktı. Sepetin içi onlarca kavanoz çilek reçeli ile doluydu. Evet, vaktinde Dede reçeli pek seven bir serseri büyütmüştü. Biraz çilek reçeli için kardeşi kardeşe kırdıracak kadar kurnaz namlı bir oğlandı bu hayta çocuk. Etinin sütünün bir lokmasını bile paylaşmayacak kadar da bencildi. Oysa şimdi onlarcasını evine, Dede’sine yollamıştı. Emektar Gezgin’in içi özlem ve gururla buruldu. Başarmışlardı. Sırt sırta vermiş, sonsuz denizde sır gibi saklı olan o limanı bulmuşlardı. Ne kutlu bir havadisti bu! Reçellerin üstüne katlanmış bir de not iliştirilmişti. Dede eskimiş kâğıdı açıp yakını zor gören gözleriyle hemencecik okumaya başladı. Hâlbuki güzel el yazısının ona anlattığı hikâye hiç de adamın umduğu gibi değildi. Kulakları uğuldarken yaşlı kalbi mektupta yazan sözcüklerin sonunu zar zor getirebildi. “Alakarga!” diye seslendi Dede. Elleri de ayakları da buz kesmiş, sanki tüm kanı yorgun bedeninden çekilivermişti. Ufaklıklara dalaşan oğlu elinde sallanan maşrapası ve yapış yapış dudaklarıyla hemen yanına geldi ancak oğlanın yüzündeki keyifli gülümseme babalığının gazapla çarpılan suretini görünce anında kayboldu. Dede’nin gözleri bir anlığına oğlunu görmedi. “Git kardeşlerini çağır,” dedi kuruyan ağzıyla oğlanın elindeki şerbeti kapan Dede. Şerbet onu kesmezdi ya neyse. İdare edecekti. Bir dikişte içtiği tatlı şerbet canının acısını bir parça bile azaltmaya yetmedi. “Hangisini?” diye sordu kafası karışan oğlan. Dede’sinin hâlinden endişelendiği havaya kalkan kaşlarından, telaşla sağa sola bakınan gözlerinden belliydi. Dede bir müddet sustu, sütliman olmayı umarak bekledi. Elleri ne vakittir titriyordu bir anlam veremeden bir süre kırış buruş etlerini süzdü. Feleğin çemberinden geçmiş parmakları hep yara bere dolu olurdu. Bir parmağının ucu kesik, dövmelerin sakladığı bir diğerinin üstü ise pek bir çirkin yanmıştı. Sahi o ne ara olmuştu? Şerbet boğazını biraz olsun yumuşatırken peşine derin bir nefes koyuverdi. O nefes çıktı ama sor bakalım, ardında bıraktığı boşluk bir daha dolacak mıydı? Öfkesi bir kere hırpalanmış göğsünü sarmış, dertli kalbini ağrıtmaya başlamıştı. Öfke’si. Onun başıbozuk, kalbi temiz Öfke’si. Hınç dolu son sözler kulaklarında yankılanırken nizam bilmez bir toy gibi titremesi arttıkça arttı. Dede bön bön suratına bakan oğluna döndü ve sükûtunu bozmamaya gayret ederek “Hepsini,” diye duyurdu. “Hepsi gelsin.”