Bölüm 9: Dante

Dante’nin atmacayı andıran bakışları, bir süredir Aspen’in üzerindeydi. Oğlanın takatsiz yüzündeki bir ter damlacığı aşağı doğru yavaşça akarken Dante, izliyor ve bekliyordu. Yapamayacaktı. Aspen ne kadar gayret ederse etsin, bu yolculuğu tamamlayamayacaktı. Zihni dönüp dururken Dante’nin bakışları da damlacığı takip ederek aşağı indi. Bu yorgun damlacık, oğlanın çıkık elmacık kemikleri üzerinde ilerlerken Dante, yanağının içini kemirdi. Aksilik buydu ya erzakları alıp dönüş yoluna geçmişlerdi geçmesine ama Aspen, hâlâ vücudundaki zehri tam olarak atmayı başaramamıştı. Dante, oğlanın ayakta kalmak için verdiği bu hummalı çabasını takdir etse de ona, artık bırakmasını söylemek istiyordu. Damlacık, şimdi yavaşça Aspen’in soluk tenindeki çökük yanaklarından geçti ve yaramaz dudak kıvrımından, güçlü çenesine vardı. Gerçi gururunu, başına bir taç gibi takan bu adama ne dese fayda etmeyecekti ya zaten. Aspen, inatla yardıma ihtiyacı olduğunu reddediyor; devam edebileceği konusunda ısrar ediyordu. O yüzden damlacık, damarlı boynunda yerini bulmuş gibi durduğunda Dante, artık kararını vermişti. Vücudu soğuk terler atarken oğlan, temposunu bozmamaya çabalasa da Dante, Aspen’in çektiği acıyı görebiliyordu. Ve bunu izlemeye daha fazla devam edemezdi. “Bu şekilde köye varmamız yıllar alacak,” dedi, Arm’a dönerek. Yan tarafındaki Aspen’in gerildiğini gördü ama aldırmadı. Sınırlarını kabul edemiyor olması onun kendi bileceği işti ama Dante hepsinin başarısız olmasına izin vermeyecekti. “Görevi siz tamamlayın ve köye dönün. Ben onunla kalırım. Biraz daha iyi olduğunda arkanızdan geliriz,” diye devam etti Dante, nefes vererek. Görevi başaramazlarsa ne olacaktı? Ya hepsinin vatandaşlık şansı mahvolursa…? Bu bedeli kim, nasıl ödeyebilirdi ki? Hem de aptal bir inat uğruna… “Yolu bilmiyorlar,” diye belirtti Aspen, yorgun başını bir ağaca yaslayarak. Diğerleri tek kelime etmedi ama Dante gözlerini devirdi: “Senin de çok iyi bildiğin söylenemez, değil mi?” Aspen, öfkeyle kaşlarını çattı ama elindeki çuvalı yere fırlatan Boğar onu konuşturmadan araya girdi: “Dalaşmayı kesin ve sulu gözlerinizi silin, koca bebekler. Gelirken yanından geçtiğimiz üç ağaçtan birini işaretledim. Küçük kırmızı parmak izlerim bizi doğruca köye götürecek,” diye duyurdu. Herkes, aynı anda şaşkınlıkla ona döndü. Hadi be oradan! Boğar, ilgi odağı olmaktan rahatsız olarak olduğu yerde kıpırdandı. Dante, oğlanın bunu yaptığını fark etmemişti bile. O sırada o kadar sinirliydi ki böyle bir tedbir almak aklının ucundan bile geçmemişti. Demek ki diken diken saçlı bu hınzır Boğar, göründüğü kadar kayıtsız biri değildi. Diğerleri de aynı şeyi düşünmüş olacak ki herkes hâlâ aval aval oğlana bakıyordu. Boğar, kaşlarını çattı ve hemen kendini savunmaya geçti: “Ne var? Kafa yerine güzel bir kıçtan ibaret olduğumu düşünmeniz sizin hatanız. Ben işimi daima sağlama alırım,” dedi, hepsine meydan okuyarak. Oğlanın şişen burun delikleri hızmasının sallanmasına neden oldu. Ters bir laf edecek olanla kavga etmeye dünden hazırdı. Dante, kendi bile hayrete düşerek hâlâ o hızmayı çekmeyi çok istediğini fark etti. Arm, biraz düşünüp taşındıktan sonra başını sallayarak Dante’nin önerisini kabul etti. Aslında Dante, Arm’ın ona itiraz edeceğini ummuştu. Hatta bu sefil adamla kendi kalmayı teklif edecek kadar cömert davranacağını bile düşünmüştü. Ama Arm, şu anda elindeki görevi tamamlamayı kafasına koymuş gibiydi. Dante neler olduğunu anlamasa da Kayalı oğlanda bir şeylerin değiştiğini sezebiliyordu. Hele hele mühürlerin asıl yüzü ortaya çıktığından beridir oğlanın hâli tavrı pek bir farklılaşmıştı. Birkaç gün önce yasla buğulanmış olan siyah gözlerinde şimdi parlak, keskin bir bakış peydah olmuştu. Daha kararlı bir bakıştı bu. Ne istediğini bilen bir adamın bakışıydı. Ve şu kesindi ki o istek, kesinlikle bir yabancıya yardım etmek değildi. “Erzakların bir kısmını size bırakalım,” dedi Arm. Dante, başını sallayarak bu teklifi kabul etti. Aspen’in ne zaman kendini toparlayacağını bilmiyordu. Bu istirahat hâli bir gün de sürebilirdi, bir hafta da. Siktir. Bir hafta boyunca oğlana bakıcılık yapma düşüncesi aniden bu teklifi sunduğuna pişman olmasına neden oldu. “Buna gerek yok. Yürüyebilirim. Sadece birkaç saniye oturmam gerekiyor, hepsi bu,” dedi Aspen, zayıf bir sesle yere çökerek. Her an bayılacak gibi durmasına rağmen hâlâ gözleri inatla parlıyordu. Sürekli böyle söylüyordu. Gelgelelim sonrasında oturduğu yerden kalkamayacak hâlde yığılıp kalıyordu. Sedir, oğlanın sandviçine koyduğu otun ne olduğunu bilmiyordu ama nizamlı aralıklarla almadığı sürece onu öldürecek kadar ağır olmadığına emin olduğunu iddia etmişti. Dante, zehirlerden anlamasa da oğlanın vücudunun çetin bir savaş verdiğini görebiliyordu. Ve oğlan, bu savaşı kesinlikle kaybediyor gibiydi. “Sus artık,” dedi, Dante. Aspen de olduğu yere iyice yayılırken ona kötü bir bakış atmakla yetindi. Ama Dante, onun tavır koymasına aldırmadı ve “Biraz daha yavaş bir şekilde arkanızda olacağız,” dedi Arm’a dönerek. Sedir, yutkunarak öne çıkarken Dante, kıza bir kaşını kaldırarak baktı. Masum yüzlü kızın elleri önünde bağlıydı ve suratında mahcup bir ifade vardı. Köye girerken Sedir’in ellerini çözmek konusunda anlaşmışlardı. Böylece Aspen’i öldürmek isteyen her kimse, belki planının ortaya çıkmadığını düşünür ve kıza tekrar yaklaşır diye umuyorlardı. Ama artık bu kısımla Arm’ın tek başına ilgilenmesi gerekecekti. Çünkü Aspen’in kıymetli varlığı, şimdi tamamen Dante’nin omuzlarına kalmıştı. Sedir, çekingence Aspen’e baktı ve “Tekrar özür dilerim,” diye mırıldandı. “Özrün kabul edilmedi, Hiç soylu. Kendini affettirmek için bundan fazlasını yapman gerekecek,” dedi, Aspen sert bir sesle. Dante, sözüm ona liderleri olan bu oğlanın fazla bile bağışlayıcı olduğunu düşünüyordu. Zira biri ona bunu yapmış olsaydı Dante, onun özür dileyecek kadar bile hayatta kalmasına izin vermezdi. Sedir biraz daha kızardı ama başını sallamakla yetindi. Arm, Aspen’in taşıdığı erzak dolu çuvalı da kendi sırtına aldı ve Dante’ye bir baş selamı vererek öne geçti. Onlar yollarına devam ederken Dante, arkalarından baktı ve yokluklarının onu ne denli bir başına hissettirdiği gerçeği ile serseme döndü. Çok konuşmasalar bile yanında birilerinin olması ağır hislerine biraz olsun nefes olmuştu. Ve şimdi, yine o hislerle tek başınaydı. “Benimle baş başa kalmak istediğini söylemen yeterliydi,” diye homurdandı Aspen, dermansız hâlde uzanarak. Dante, bir hışımla ona döndüğünde Aspen’in yattığı yerde haylaz haylaz sırıttığını fark etti. Hayır. Tek başına değildi. Dante, sıkıntıyla soluğunu bıraktı. “Nefesini boşa harcama,” dedi, kendi çuvalını kenara atarak. Erzakların pirinç ve undan fazlası olacağını düşünse de Gizler, onlara biraz meyve ve sebze dışında başka bir hediye bırakmamışlardı. Tüm yolu bu kadarcık şey için gittiği gerçeği tadını kaçırsa da boş boş oturmaktan iyiydi, tabii. Aspen, kaşlarını kaldırdı ve “Ölüm döşeğindeki bir adama karşı çok zalimsin,” diye tersledi onu. Dante’nin şakadan anlamayan, bayağı biri olduğunu düşünür gibi bir hâli vardı. Dante şakadan anlıyordu anlamasına, sadece umursamıyordu işte. Şakalar, huzurlu bir yüreğe sahip ve eğlenmeye vakti olan gamsız insanlar içindi. Dante de Aspen’in uzandığı ağacın yakınına oturarak, oğlanın bakışlarına karşılık verdi ve “Ölmüyorsun. Sadece zehri vücudundan atman gerekiyor, o kadar,” dedi, tüm ciddiyetiyle. “O zaman neden zehir, beni vücudumdan atıyormuş gibi hissediyorum?” diye sordu Aspen. Öfkesinin hedefi, iyileşmeyi başaramayan kendi bedeniydi ve Dante bunun adil olmadığının gayet farkındaydı. Aspen ne hissederse hissetsin, güçlüydü ve direniyordu. Ama Dante’nin onu rahatlatacak sözler söylemek gibi bir niyeti yoktu; o yüzden, matarasındaki sudan bir yudum içip kalanı oğlana uzatmakla yetindi. Erzakların yakınındaki eski bir kuyudan, mataralarının tamamını doldurmuşlardı doldurmasına ama Dante, Aspen’in sabaha karşı kendi suyunu bitirdiğini fark etmişti. Yine de oğlan, diğerlerinin suyundan içmeyi teklif etmeyecek kadar gururluydu. Şikâyet bile etmemiş; sıcağın altında, bu perişan hâliyle yürümeye devam etmişti. Aspen, bir saniye kadar tereddüt edip Dante’nin elindeki mataraya baktı. Yüzündeki şımarık sırıtış, utançla karışık bir minnete dönüşürken kuruyan boğazıyla yutkundu. Sonra da nazikçe matarayı alıp kafasına dikti. Dante’nin temkinli gözleri hâlâ oğlanın her hareketini takipteydi. Aspen’in, güçsüz görünmekten hoşlanmadığı kesindi. Ve Dante’nin merhametine mecbur kalmak da onu şüphesiz ki mahcup ediyordu. Matarayı tekrar Dante’ye uzatan oğlan, teşekkür mahiyetinde başını salladı. Bakışlarını ilk defa Dante’den kaçırmıştı. Ondan sonra ikisi de konuşmadılar. Aspen, kendini uykunun kollarına bırakırken Dante iç çekerek önüne döndü. Oğlanın nefes sesleri ağırlaşırken bir zamanlar başkalarının savaşında asker olan kız da karşısındaki görkemli ağaçları izledi ve kendi düşüncelerinin içinde kayboluverdi. Onu bu yolda tutan şey neydi? Savaşmaya devam etme arzusu muydu bu? Yoksa sadece, bir sonraki günde ne olacağını bilmemenin verdiği o merak mıydı? Tüm yaşananlardan sonra, onu nasıl bir hayat bekliyordu; kim bilir… Dante, mutlu bir hayata sahip olacağını umacak kadar saf değildi. Tek bildiği, kendi sonuna doğru yürüyormuş gibi hissediyordu ve artık geri dönüşü olmadığından da bir o kadar emindi. Yine de yürümeye devam etmek zorundaydı. Yol devam ettikçe Dante de edecekti. O, işler zorlaşsa ya da umutlar tükense bile duramazdı. Hamuru buydu bir kere. Kayalar dünyanın sonunda nasıl dimdik durduysa Dante de kendi sonunu, aynı doğduğu taş gibi, eğilmeden karşılayacaktı. Ve ölüm onu almaya geldiğinde Dante gözlerini ilk kaçıran olmayacaktı. Aspen, yaklaşık bir saat uyudu uyumasına ama çoğunda gördüğü kâbuslar, yakasını bırakmadı. Dante, onun irkilmelerini ve kasılmalarını izlerken yaşadığı çaresizlikten nefret etti. Farklı bir histi bu, çelikle ve kanla çözemeyeceği tek sorundu belki de. Burada, bu tanımadığı adamın başında duruyordu ama ne içindi? Onun acı çekmesini izlemekten başka bir işe yaramıyordu ki! En sonunda, bu nafile bekleyişinden sıyrıldı ve yavaşça oğlana yaklaştı. Elini hevessizce Aspen’in boynuna değdirdi. Tak ve Dak aşkına! Aspen cayır cayır yanıyordu. Dante ne yapacaktı? Evet, bir yarayı dikebilirdi ama tüm bildikleri bundan ibaretti. Damarlarında zehir gezen ve tüm vücudu alev içindeki bir adamı nasıl kurtarabilirdi ki o? Ansızın, beklenmedik bir şey oldu ve eski bir anısı gözünün önüne geliverdi. Babasının çok hastalandığı bir günü hatırlamıştı, Dante. Annesi, titremekten uyuyamayan babasını alıp mağaralarının kıyısındaki denize götürmüş; ardından da soğuk suya tüm vücudunu batırmıştı. “Babam çok üşüyor anne, yapma,” diye yalvarmıştı Dante, ama annesi sakince onun paniğine gülmüştü. Babası, Dante’nin tüm dünyasıydı ve annesi de bunun gayet farkındaydı. O yüzden, yatıştırıcı bir sesle açıklamıştı ona: “Babanın içinde bir yangın var ve ben de onu söndürüyorum,” demekle yetinmişti, bir sır verir gibi gülümseyerek. Dante, babasının içindeki yangını görmediği için buna şüpheyle yaklaşsa da babası birkaç gün sonra gerçekten de daha iyi hissetmişti. Bu anı sayesinde Dante’nin kalbi sevgiyle ısındı. Acımasız dünya onları ayırmış olsa da annesi ve babası bir şekilde ona dönmenin yolunu bulmuştu işte. Paylaştıkları anılar sayesinde ona destek oluyor, hâlâ yol göstermeye devam ediyorlardı. Şefkat ve minnetle sarıp sarmalanmıştı Dante. Belki de sandığı kadar yalnız değildi bu çıktığı yolda. Kararlılıkla önüne dönüp bir süre mataraya baktı ama içme suları çok azalmış ve şimdiden ısınmıştı. Denizden ise günlerce uzakta olmalılardı. Yine de Dante geldikleri yönde su sesine benzer bir şey duyduğuna emindi. Hemen Aspen’in omzunu dürttü. Oğlan, irkilerek uyandı. “Ne oldu?” diye homurdandı Aspen, miskin gözlerle Dante’ye bakarak. Gözleri, toprağın sıcacık bir tonuydu ve istemeden de olsa Dante içinde yeşil beneklerin olduğunu fark etti. “Yakınlarda bir dere var, değil mi?” “Küçük bir şey ama evet. Neden? Suyumuz mu bitti?” dedi, doğrulmaya çalışan Aspen. Anında görev vaziyeti almıştı. “Hayır, biraz yüzeceğiz, hepsi o,” diye mırıldandı Dante, oğlanın kalkması için destek olarak. Sözleri, Aspen’i kıs kıs güldürdü: “Sen de beni boğmayı mı düşünüyorsun yoksa? Çevremdeki kızlar üzerinde böyle bir etkim var sanırım.” Dante, yüzünü ekşitti. “Neden acaba?” Oğlanın, kibri dışında bir kusurunu görmemiş olsa da nefretin sebepsiz doğmayacağına da epey bir emindi. “Hep benim mi kusurlarımdan konuşacağız? Bir ara seninkileri de dinlemek isterim,” diye tersledi Aspen, Dante’nin tutuşundan silkinip uzaklaşarak. Gururu, yardım alma ihtiyacının önüne geçiyordu. O da Dante gibi zayıf gözükmekten nefret ediyordu. Bir aynayla uzlaşmaya çalışmak gibiydi bu. İnatçı keçi. Dante, dişlerini sıktı: “Biraz gayret edip dereyi bulmama yardım edersen anlatırım. Şimdi, yürü,” dedi, onu kolundan çekiştirerek. Kendi gururu da bu denli sinir bozucu muydu acaba? Tak ve Dak’a şükürler olsun ki Aspen, itiraz etmeden kızın hızlı temposuna ayak uydurdu. Gerisin geri geldikleri yöne doğru ilerlemeye başladılar. Biraz fazladan uyku bile Aspen’in adımlarını canlandırmıştı ama oğlan, yürürken bile ürperiyordu. Yine de Dante, bu üstüne olmayan göreve karşı artık çaresiz hissetmiyordu. Çelik ve kan, onun tek silahı olmak zorunda değildi belki de. Hem, talih de onlardan yana olmalıydı ki çok sürmeden Dante, tekrar aynı şırıltı sesini duydu. Küçücük bir şelalenin döküldüğü oval dere sonunda gür yapraklı dalların arasında göründüğünde Dante’nin omuzları rahatlayarak gevşedi. Liderleri onun gözetimindeyken ölürse bunu Gizlere açıklamak gerçekten çok zor olurdu. “Soyun,” diye buyurdu Dante, Aspen’e dönerek. Oğlanın bakışları anında hınzırlaştı ve o miskin gülümsemesi suratında belirdi. “Biraz hızlı gitmiyor muyuz? Yani, seni henüz tanımıyorum bile,” dedi, kirpiklerini kırpıştıran oğlan. Bu hasta hâliyle bile, Dante’yle alay edecek cüreti vardı. Dante, bezgince gözlerini devirdi ve sırtındaki çuvalı yere atarak oğlana yaklaştı. Oğlan, irkilse de geri çekilmedi ve kaşlarını kaldırarak Dante’ye baktı. Dante de kendi inatçı gözlerini, Aspen’in eğlenen gözlerine dikti ve oğlanın üstünü çıkarttı. Oğlanın geniş göğsüne ve karın kaslarına bakmamaya gayret ederek siyah atletini yere attı. Kaşlarını çatarak kollarını göğsünde birleştirdi. “Ateşini düşürmemiz lazım. Ama senin zaten hep ateşli olduğuna dair bir kelime şakası yaptığını duyarsam seni gerçekten boğarım,” diye meydan okudu Dante, tüm ciddiyetini takınarak. Aspen, tam da bunu yapacakken yakalanmış gibi suçlulukla sırıttı ve ellerini kaldırıp teslim oldu. Ardından da emrine uyup pantolonunu çıkartırken Dante, oğlanın yanından uzaklaşıp arkasını döndü. “Utangaç biri değilim, gözlerini kaçırmana gerek yok yani,” diye seslendi ona, Aspen. “Ben de meraklı biri değilim,” diye yanıtladı onu, Dante. Aspen, tok bir sesle güldü. Yine de Dante, işini şansa bırakamazdı. O yüzden kaçamak bir bakışla arkasına baktığında, siyah iç çamaşırı ile kalan Aspen’in, bir ayağını temkinlice dereye soktuğunu gördü ama oğlan, anında bir küfür savurdu ve ayağını geri çekti. Dante, gülmemek için dilini ısırdı. Sonrasında Aspen bir daha denedi ve bu sefer, baldırlarına kadar suya girmeyi başardı. “Siktir. Çok soğuk. Yapamayacağım,” dedi Aspen, kesik nefesler alarak. Sırtındaki tüm kaslar gerilmişti. “Evet, yapabilirsin,” diye yüreklendirdi onu, Dante. Alt tarafı biraz su ve sen de kocaman bir adamsın. “Hayatta olmaz. Hayır.” Aspen, tam çıkmaya yeltenirken Dante izlemiyormuş numarası yapmayı bıraktı ve hızla ona döndü. “Sakın çıkayım deme!” dedi Dante ama Aspen, ona aldırmadı. O yüzden Dante, iki büyük adımda derenin kenarına vardı ve liderlerinin inatçı kafasını sıkıca tutup suya batırdı. Afallayan oğlan, ona direnemedi bile. İki saniye sonra Dante, elini çekti ve Aspen, ağzından sular püskürterek kafasını sudan çıkarttı. “Gerçekten merhametin yok senin!” diye hırladı ama sırılsıklam ve kendine sarılmış bu hâliyle sözleri, Dante’yi sadece gülümsetti. “Sık dişini, lider,” dedi Dante ve Aspen’in omuzlarını sıkıca tutup suya tekrar batırdı. Annesi, sanırım bunu yaparken babasına karşı daha şefkatliydi. Bu anı onu gülümsetirken Dante, Aspen’in çıkmasına izin verdi. Elleri arasında titreyen Aspen, boğuk bir küfür daha savurdu. “D-donuyorum, bırak beni, seni cani kadın!” diye inledi Aspen. Ama Dante aldırmadı. Görev, görevdi sonuçta. Sırıtmasını bastırarak Aspen’i bir kez daha suya batırırken bunu onun için yaptığını kendine hatırlattı. Külfetli ya da değil. Sevgili liderlerine el bebek gül bebek baktığını artık kimse inkâr edemezdi. Oğlanın çenesi takır takır titrerken ve huysuz bakışları sinirle Dante’ye odaklanmışken pek öyle hissettirmese de yaptığı buydu sonuçta. “Mızmızlanma. Cesedini köye taşımak istemiyorum,” diye yanıtladı Dante, o bakışlara aynı kararlılıkla karşılık vererek. “Ah! Ne kadar düşüncelisin sen öyle, belki sen de bana eşlik etmelisin.” Aspen’in titreyen dudaklarında kötücül bir gülümseme belirdi. Dante’nin hâlâ omuzlarında olan bileklerini çevik bir hareketle yakaladı ve sırıtmasını genişletti. Hay, bin kaya… “Sakın…” diye uyardı, Dante: “Sakın, buna cüret edeyim deme…” Ama Aspen, kibirle hıhladı ve tehditlerini umursamadan Dante’yi yanına çekiverdi. Derenin dondurucu suyu Dante’nin içine işlerken Aspen, Dante’yi tutan ellerini bıraktı. Şaşkınlık ve öfke, asker kızın tenini soğuktan bile daha beter kesmişti! Dante, başını hızla suyun içinden çıkardı ve “Seni. Geberteceğim,” diye tısladı. Ayağa kalktığında, suyun en fazla beline kadar ulaştığını fark etti. Saçları ve kıyafetleri üstüne yapışmıştı ama karşısında dikilen bu şımarık oğlan, ona hâlâ aynı ukala sırıtma ile bakıyordu! “Sıraya girmen gerekecek. Bu aralar oldukça popülerim de,” diye açıkladı Aspen, omuz silkerek. Dante ona hırslı bir tekme savurup bol miktarda su sıçrattı ve çevik bir hareketle dereden çıktı. Ardından Aspen’in yerdeki kıyafetlerini aldı ve ormana yürümeye başladı. “Hey! Ne yapıyorsun?” diye bağırdı Aspen dişleri hâlâ takırdayarak. “Kıyafetlerini rehin alıyorum.” “Donarak ölmemi mi istiyorsun?” dedi Aspen, sesini uzaklaşan Dante’nin duyması için yükseltip. “Belki. Ama ben gelene kadar, o suda kalsan iyi olur.” Aspen, arkasından titreyerek homurdandı ama Dante, onun ne dediğini umursamadı. Bir ağacın altında sırılsıklam olan kıyafetlerini çıkarırken Dante, kendine sövdü. Oğlanın içindeki yangın, onun sorunuydu. Ne demeye yardım etmeye kalkmıştı ki? Şu anda Arm ile köye varmak üzere olabilirdi ama hayır! O burada, ıslak kıyafetlerini kurutmakla ve Aspen’in ölmesini engellemekle meşgul olacaktı. Pofurdayarak Aspen’in kendine büyük gelen atletini giydi ve botlarını da çıkarıp çıplak bacaklarıyla dere kenarına yürüdü. Islak kıyafetlerini devrilmiş bir kütüğe serdi. Bir de ateş yakması gerekecekti tabii! “Çıkabilirsin,” diye buyurdu, oğlana bakmadan. “Ama atletin benimdir.” “Ben ne giyeceğim?” diye tersledi onu, Aspen. “Utangaç değilsin. Bence idare edersin.”

*

Gün batımında ormanda, sadece birbirine değen yaprakların hışırtısı duyuluyordu. Dante berrak göğe baktı. Kuru gün, yerini serinleyen akşama bırakırken gökyüzü, tüm alacaları içine toplamıştı. Çok güzeldi. Dante, derin bir nefes aldı. Özgür, dolu dolu ve kimseye borçlu olmadığı bir nefesti bu. Hâlâ hayattaydı ve hâlâ savaşıyordu. Bu kısacık an, ona bir saniye bile olsa kendini iyi hissettirmişti. Ne var ki ateşin dumanının zor yetiştiği bir köşede Aspen, sadece pantolonuyla titreyerek yatıyor; en az sabahki kadar solgun görünüyordu. Ölümün eli, hâlâ omzunda dururmuş gibi de hâlsizdi. Dante, kendi küçük atletini derede ıslatıp geldi ve soğuyan bez parçasını, Aspen’in başına koydu. Aspen, yorgun gözlerini aralayarak ona baktı ve derin bir nefes koyuverdi: “Bana kendi kusurlarından bahsedecektin,” diye mırıldandı, bölük pörçük uykusundan bir gayretle uyanarak. Ateşi biraz da olsa düşmeye başlamıştı ama yine de zehrin, onlara kolay bir zafer vermek gibi bir niyeti yoktu. “Belli değil mi? Merhametsizim,” diye cevapladı onu Dante, dümdüz bir sesle. Üzerinde hâlâ Aspen’in ona büyük gelen kolsuz atleti vardı ama en azından kendi kuruyan pantolonu giyebilmişti. Aspen, buna sadece gülümsedi: “Merhametsiz biri, beni geride bırakıp görevi tamamlardı. Muhtemelen görevi tamamlayanlara da birer mühür vereceklerini anlamışsındır,” dedi, kuru bir sesle. Dante bunu düşünmüştü düşünmesine ama geleceği planlamaktansa şu anki meseleleriyle ilgilenmek ona daha kolay gelmişti. Mataranın dibinde kalan suyu Aspen’e uzattı. Oğlan, sözsüz teklifini kabul ederken o da Aspen’in sorusunu yanıtladı: “Mühürleri pek umursadığımı sanmıyorum.” “Çok yazık. Bir tane almayı kesinlikle hak ediyorsun oysa.” “Beni tanımıyorsun ki,” diye itiraz etti ona, Dante. Bu adam, neler yaptığını veya kaç kişinin kanının elinde olduğunu bilseydi, hasta hâline aldırmaz; iç çamaşırlarıyla ormana kaçardı. “Tanımama gerek yok. Giz olmayı hak edecek erdemlere sahip olduğunu görebiliyorum.” Dante başını hızla oğlana çevirdi. Onun gibi el üstünde tutulmuş birinden duymayı hiç beklemediği sözlerdi bunlar. Dante, Gizlerin onu hakir göreceğine, en fazla bir Hiç askeri olabileceğine kendini inandırmış; bu konuda tasalanmamıştı bile: “Öyle mi? Neymiş onlar?” diye sordu, şüpheyle gözlerini kısarak. Bir bit yeniği gelmesini bekliyordu. Ama Aspen duruşunu dikleştirdi ve ona, olmaya çalıştığı ciddi liderin gözlerinden baktı. “Cesaret, fedakârlık ve… Cıvıl cıvıl bir mizaç,” diye açıkladı Aspen, gülmemek için kendini zorlayarak. Sonuncu maddeyi duymasıyla Dante, yine burnundan o aptal sesi çıkartarak güldü. Gülmeyi unutmuş birinin çatlak sesiydi bu. Ya da homurdanan bir yaban domuzunun… “Bak, demiştim,” dedi Aspen, ona gülen gözlerle bakarak. Şimdi, oğlanın da yüzüne biraz renk gelmişti. “Sen, arsız bir maskarasın,” dedi Dante, onu kınayarak. Ama Aspen, sadece bunu onaylar gibi sırıttı ve sordu:“Peki ya sen kimsin, Dante?” Dante, hiç kıpırdamadı. Oğlanın sorusu, onu ve etraflarında gezinen zamanı bir anlığına dondurmuş gibiydi. Gerçek, utançla lekeliydi çünkü yanıtı Dante için hâlâ meçhuldü. Öyle anlarda ise yapılacak tek şey, dürüst olmak olurdu. Hem kendine karşı hem de dinleyen tüm dünyaya… Dante, zorlukla yutkundu: “Eskiden, bir askerdim… Şimdi ise ben de kim olduğumu bilmiyorum,” dedi, boğuk bir mırıldanmayla. Nasıl bir insan, kim olduğunu bilmezdi ki? Ama Aspen, onun kayıp yanıtını küçümsemek yerine hayranlıkla bir ıslık çaldı. “Etkileyici maceralar görmüşsündür kesin,” dedi istekli bir sesle. Sanki gerçekten umursuyormuşsun gibi. Doğrusu, Aspen umursuyordu ama bu, Dante’nin bu günlerde kolay kolay inanacağı bir şey değildi. Dante yüzünü buruşturdu. “Tabii, bol bol ihanet ve ölüm; ne kadar etkileyici bulursan artık,” dedi, yüzünde yarı vahşi bir sırıtışla. Konu, yaralarını gizleme olunca o da en az Aspen’e denk bir rakipti. “Bu aramızda kalsın ama hep başka yerlerdeki yaşamların nasıl olduğunu merak etmişimdir,” diye itiraf etti, Aspen. Sanki bu, kendine bile söylemekte zorlandığı bir sırmış gibi pusluydu sesi. Demek ki tüm o, Yerdengezen’in bizim için seçtiği kadere güveniyorum lafları, sadece inanmak istediği bir yalandan ibaretti. Başka seçeneği olmadığını düşünüyorsa bir yalana inanmak bile güven verebilirdi insana. “Buraya kadar gelmeye zahmet ettiğimize göre sefalet dolu olduğunu anlamışsındır,” dedi, Dante: “Savaşmayı seviyorsan o başka tabii. O zaman kendine bir sürü savaş bulabilirsin.” “Ben, barış adamıyım. Savaşın çözüm olduğuna inanmam,” diye karşı çıktı buna, Aspen. Ama savaş ve barış aynı kalpte doğmuştu bir kere ve Dante, insanın olduğu yerde barışın tek başına yaşayamayacağını biliyordu. “Barış adamları da kolaylıkla savaşı seçebilir,” dedi Dante, gözleri karararak. Aklı, Beau’ya kaymıştı. Öyle iyi bir yürek bile içinde savaşı barındırdığına göre başka yüreklerde ne melun tohumlar filizleniyordu, kim bilir? Aspen, bir süre onu seyrettikten sonra, “Burada kırık bir kalp var,” diye duyurdu, bilmiş bilmiş. “Burada bir kalp yok,” dedi Dante, gözlerini ona dikerek. Ama Aspen bu sefer onunla inatlaşmaya kalkmadı. Sadece buruk bir gülümsemeyle sordu: “O aptal da seninle burada mı yoksa çoktan onu denize attın mı? Yerdengezen adına, lütfen, attım de.” Dante, bu sözler karşısında kendini zorlasa bile gülümsemesini bastıramadı. Aksine, incinmiş gururuna rağmen düşmemesi için ona sarıldığını nasıl söyleyebilirdi ki? “Atmamışsın!” dedi Aspen, abartı bir suçlamayla. Başını, cık cıklayarak iki yana salladı ve muzip bir şekilde ona baktı. Onun bu alaycı hâlleri Dante’nin daha da gülmesine yol açtı. “Merak etme. Sırrın bende güvende,” dedi, Aspen. “Ne sırrıymış o?” “O çatık kaşların altında yumuşacık bir yüreğin olduğu. Senin kusurun bu. Belki de bir insanın sahip olacağı en güzel kusur,” dedi Aspen, tekrar geriye yaslanarak. Kollarından birini, başının arkasına dayadı. Şimdi bakışları daha yoğun, daha meraklıydı. Dante’nin buna verecek bir cevabı yoktu, o yüzden, “Artık uyu ve sakın ölme,” dedi, sesini sabit tutarak. Ama Aspen, kızın suskunluğunu anlayışla karşıladı ve sadece, “Söz veriyorum,” demekle yetindi.

*

Ertesi gün olduğunda gerçekten de Aspen sözünü tutmuş ve ölmemişti. Bu da Dante için küçük ama gurur verici bir zaferdi doğrusu. Belki de bu, çelik ve kan olmadan kazandığı ilk zafer olduğundandı. Üstelik gün doğduğunda çıktıkları dönüş yolunda, Aspen’in ateşi biraz daha düşmeye başlamış; bu da keyiflerini bir hayli yerine getirmişti. Ödül olarak Dante rehin aldığı atletini oğlana geri vermişti. Aspen de Dante’nin itirazlarına rağmen erzak çuvalını taşıma konusunda ısrar etmişti. O yüzden Dante elinde mızrağı ve pusulasıyla önden giderken Aspen de iki adım arkasından onu takip ediyordu. Heyecanla keşfettikleri Boğar’ın kırmızı parmak izleri birbirine karışırken saatler, saatleri getirdi ve artık gün, neredeyse geceye dönmek üzereydi. Aspen, adımlarını ona uydurup boğazını temizledi ve “Teşekkür ederim. Benimle ilgilendiğin için,” dedi. Yemek yedikleri küçük moladan beri ilk kez konuşmuştu. “Liderimiz olmadan toplumumuz ne olurdu yoksa?” diye alay etti Dante. “Toplumu bilmem ama sen olmasan ben ölü olurdum, orası kesin,” Aspen’in bu sözlerinde, normal tavırlarından ayrı bir ciddiyet vardı. Dante, kaşlarını çattı. Aspen’in ölümle olan diğer meselesini neredeyse unutmuştu. “Seni kimin öldürmek istediğine dair, gerçekten bir fikrin yok mu?” diye sordu Dante, oğlana yan bir bakışla. Aspen derin bir nefes verdi: “Sorduğun buysa hiç düşmanım yok. İllaki beni sevmeyenler de vardır ama kellemin üzerine ödül koymak? Bu çok fazla,” İnanamayarak başını iki yana salladı. Dante, onun samimi olduğunu düşünüyordu. Aspen, arsız biriydi, evet; yine de içten bir tarafı da vardı. Bazen utangaç, bazen sessizdi. Kibri onun zırhıydı ve Dante, birini zırhı olduğu için suçlayacak son kişiydi. “Dolunay vakti geldiğinde bunu Gizlere anlatmalısın. Seni, bizden daha iyi koruyabilirler,” diye önerdi, Dante. “Gizler, sınavlar başladıktan sonra müdahil olamazlar. Yapacakları bir şey yok. Burada hepiniz gibi ben de tek başımayım,” dedi Aspen dürüstçe. “Güneşli bir soydan gelmene rağmen mi?” Dante bir kaşını kaldırdı. Aspen, buna derinden bir kahkaha patlattı ama Dante’yi düzeltmeye kalkışmadı: “Evet, güneşli bir soydan gelmeme rağmen. Törenin kutsallığına seni daha nasıl ikna edebilirim, bilmiyorum. Ben de sadece basit bir adayım.” “Buna inanmak zor. Sana veda eden kalabalığı düşününce, yani.” “Ama günün sonunda yanımda sadece sen varsın, değil mi, Dante? Şikâyet ettiğim yok, tabii. Sadece bir dahaki sefere seni ben yüzmeye götüreceğim. Fazla seçeneğin yoktu biliyorum ama balçıklı derede kurbağalarla yüzmek, pek bana göre değil,” dedi Aspen, şımarık gülümsemesini tekrar takınırken. Dante, oğlanın sadece şaka yaptığını biliyordu bilmesine ama belli etmese dahi, birinin onun için bir şey yapmak istemesi fikri çok hoşuna gitmişti. Dante, başkasının fikrini umursamaktan ne kadar nefret etse de bu, böyleydi işte. O da canavar postu giymiş bir insandan ibaretti. En sonunda köyün çitleri, ağaçların arasından gözüktüğünde Aspen, ona döndü ve “Geldik,” diye mırıldandı, bir parça hüzünlü bir gülümsemeyle. Ama Dante karşılık veremeden ilkel bir sezgi onu olduğu yere mıhladı. Kızın ensesindeki tüyler ürperirken kaşları çatıldı. Rüzgârın ona getirdiği isli koku, küçük bir ateşten çıkamayacak kadar yoğundu ve bu bile başlı başına bir uyarı işaretiydi. “Sen burada bekle,” dedi, Aspen’i geçerek ilerlerken. Mızrağını sıkıca kavradı, ardından da palasının ve hançerinin hâlâ yerinde olduğuna emin oldu. “Ne oluyor?” diye sordu Aspen, hızlı adımlarla Dante’ye yetişerek. “Bir sorun var.” Dante elini kaldırıp oğlana beklemesini tekrar işaret etti. Ama bu, Aspen’i durmaya yetmedi ve Dante’nin önüne dikildi: “Onlar benim halkım. Tabii ki beklemeyeceğim,” dedi, soğuk bir sesle. Dante oğlanın inadına gözlerini devirdi. Korunmak istemeyen birini nasıl koruyabilirdi ki! “İyi ama yanımdan ayrılma.” Köyün aralık olan ikiz kapılarından omuz omuza yürüyerek girdiler. Dante, çöken karanlığa rağmen kulübelerden birinin küle döndüğünü gördü. En az iki tanesi ise hâlâ yanmaya devam ediyordu. Başı kanayan bir kız, elindeki meşaleyi sallayarak meydana doğru koşar adım önlerinden geçip gitti. Onları fark etmemişti bile. Dante sorgulayarak Aspen’e baktı ama duydukları çığlık sesiyle aynı anda harekete geçtiler ve meydana koşmaya başladılar. Tüm vahşi içgüdüleri uyanırken Dante’nin kanı onları serbest bırakmak için kaynadı. Karşılarındaki şey, zavallı ama bir o kadar da kanlı bir savaştı. Dimdik duran heybetli Yerdengezen heykeli, devrilip yıkılmıştı. Yuvarlak meydan ikiye bölünmüş, alanın girişe doğru olan köşesine yığılmış onlarca masa ile kötü bir siper alanı oluşturulmuştu. Arenaya dönmüş olan meydanın ortasında, taş ve sopalarla kavga eden kalabalık gruplar dışında siperlerin içinden bağırarak birbirlerine hakaretler edenler de vardı. Aspen, kaosun ortasına doğru koştuğunda Dante de bir küfür savurarak peşinden ilerledi. Burada ne olmuştu böyle? Dante, yakındaki bir siperde, elinde sopasıyla ayakta dikilen Arm’ı gördüğünde bir anlığına durakladı ve Kayalı oğlana seslenmeye çalıştı. Ama sesi Arm’a ulaşamadan kalabalığın gürültüsü arasında kaybolup gitti. Aynı anda, karşı siperde bir kıyamet koptu ve üstü başı kan içindeki Hoki bağırarak onlara doğru depar attı. Yanlarına gelirken birinin sopasını kapıp uzağa fırlattı ve kavga eden bir başka grubu iterek aralarından geçti: “Hiç soylular isyan çıkardı,” diye gürledi, Hoki. Çenesi öfkeyle kasılmıştı ve büyük ellerinin üstü, yaralarla doluydu. Dante anında bunların savunma değil, saldırı yaraları olduğunu anladı. Giz soylular, daha uzakta olan kendi derme çatma siperlerinin ardından Hoki’yi destekleyen çığlıklar attılar. Ama kavga durmuyordu. Her köşede birileri, birilerini boğazlıyor ve haykırışlar hiç kesilmiyordu. Dante bir anlığına, kalabalığın arasında, bir kavgayı ayırmaya çalışan Beau’yu görür gibi oldu ancak oğlan, dumanların sisinde gözden kaybolup gitti. Dante, önündeki karmaşaya dönüp mızrağını elinde çevirdi ve en yakınında hâlâ kavgaya devam eden iki kişiden birinin bacaklarının arkasına vurarak öne doğru yuvarlanmasına sebep oldu. Ardından rakibine döndü ve tekrar savurduğu mızrağı ile, ayaklarını yerden kesti. İki oğlanın da yere yığılıp kaldıklarından emin olunca, aralarında dikildi ve onlara tepeden bakarak konuştu: “Kaybolun!” İkisi de yerden fırlayıp farklı yerlere kaçışırlarken Dante, etrafındaki keşmekeşe baktı. Hiçler, avaz avaz bağırıyordu. Kalabalık kendinden geçmiş gibiydi ve durulmaya da niyetleri yoktu. Bazıları ise hâlâ sağlam olan kulübelerin çatılarına çıkmış, yaşananları güvenli bir mesafeden seyrediyordu. Dante çatılardan birinde Lunu’nun bağdaş kurup oturduğunu fark etti. Kayalı kız, onu görünce sıcacık bir gülümsemeyle el salladı. Telaşla etrafta koşuşturanlar ve Aspen’in geldiğini duyuranlar da vardı ki bu da bağırışların arasına fısıltılar ekliyordu. Aspen, Yerdengezen heykeline hüzünle baktı; ardından da arenanın tam ortasında öne çıktı. İnsanlar, saygıyla ondan uzaklaşırken Dante onun iki metre kadar uzağında dikilen Hoki’yi süzüyor, onu gözleriyle tartıyordu. “Herkes silahlarını bıraksın,” diye gür bir sesle bağırdı, Aspen. Köyün ezeli kavgasının üzerine bir anda sessizlik çöktü. Hepsi, bir adım dahi atmadan olduğu yerde kalmış ve dost düşman o saniye duruvermişti ama kimse silahlarını bırakmaya yeltenmiyordu. “Hepiniz silahlarınızı bırakın!” dedi Aspen, tekrar. Yüzünde öyle kararlı bir ifade vardı ki Dante, belki de onun bu liderlik işini kotarabileceğini düşündü. Belki de tek ihtiyacı olan bunu göstermesi için bir şanstı. Normalde olsa silahlarını bırakacak muhtemelen en son kişiydi ama hoyrat bir grup yeni yetmenin taşlarla birbirlerini öldürmesini izlemek, bu akşam yapmak istediği şeyler arasında en altlardaydı. O yüzden emre ilk uyan Dante oldu, mızrağını ve belinden çıkardığı palasını yere attı. Aspen, ona döndü. Gözlerinden sessiz bir minnet okunuyordu. Sol siperde duran Arm da meydana, Dante’nin yanına yaklaştı ve elindeki sopayı yere fırlattı. Bu, köyün geri kalanını harekete geçiren şey olmuştu. Başkaları da onları takip etti. Yavaş yavaş herkes silahlarını yere atarken köyden, başka hiçbir ses çıkmıyordu. “Siz de,” dedi Aspen, Giz soyluların saklandığı sipere doğru dönerek. Gizler, anında liderlerinin emrine itaat ettiler. Yine de bunu yaparken bakışlarının bir anlığına Hoki’ye kaydığı Dante’nin gözünden kaçmamıştı. Hoki de gönülsüzce elindeki sopayı yere atarak onlara katıldı. “Nasıl oldu bu?” diye sordu Aspen, gözünün gördüğü herkese tek tek bakarak. Umutsuzca bir cevap, bir neden arıyordu. “Hiçler birden kafayı yedi ve elimizdeki erzakları yağmalamaya çalıştılar,” diye döküldü Hoki, hızla. Ama cümlesi bitmeden, Hiç soylulardan biri öne çıktı ve suçlayan parmağını, Hoki’ye doğrulttu: “Yalan söylüyor! Bize saldıran o! Mao’yu öldürdü! Nikita’nın yüzünü parçaladı! Erzakları rehin aldı!” Onaylayan sesler peş peşe yükselirken Aspen karnından yumruk yemişe döndü. Hoki’nin ise yüzü kireç kesilmişti. Dante, Aspen’in aksine, duyduklarına şaşırmadı bile; kalabalık içerisinde her zaman tehlikeli zorbalar olurdu. Zorbalara karşı nasıl durduğunsa senin kim olduğunu gösterirdi ve asıl sınav da buydu. “Bunlar doğru mu?” diye sordu Aspen, yüzünü tiksintiyle buruşturarak. “Öyle olmadı,” diye itiraz etti Hoki, hırlamayı andıran bir sesle. Dante, saldırmak için hazır bir pozisyon aldı ve gelecek hamleyi bekledi. Köye çöken ölüm sessizliğini bozan, Hoki’nin itirazları oldu ve kargaşa tekrar başladı. “Hoki, yargılansın!” “Adalet istiyoruz!” “Katile cezasını ver!” Bağırışlar aynı anda yükselirken Hoki’nin yüzü etrafında haykıran kalabalığa bakarak karardı. Fırsatı olsa hepsini tek tek, elleriyle öldürürdü. Dudakları ince bir çizgi hâlini alırken burun delikleri öfkeyle genişledi. Ama Aspen’in bakışları, Dante’nin tam ardına odaklanmıştı. Dante, pozisyonunu bozmadan omzunun üzerinden bir bakış attı ve uzaktan onlara doğru yürüyen Lev’in dağılmış yüzünü gördü. Zayıf bir kızın kolunun altında topallayarak meydana gelen Lev, perişan bir hâldeydi. Burnu kırılmış, iki gözü de morarmıştı ve her adımında, acı çeker gibi kaburgalarını tutuyordu. “Lev?” diye fısıldadı Aspen, gözlerine inanamayarak. Lev, zor adımlarla meydana yaklaştı ve parmağıyla Hoki’yi işaret etti. “Bu doğru. Hepsini o yaptı. Bizi buna o zorladı,” dedi Lev, kindar bir sesle. Aspen’in çenesinde bir kas seğirdi. Dante, o gözlerde ilk defa öfke ateşini görüyordu ve bu soğuk öfkenin odağında sadece tek bir kişi vardı. Hoki. Ama Hoki, Aspen’e bakmadı. Hayır, Hoki’nin nefretle gölgelenmiş gözleri sadece eskiden yanından ayırmadığı dostu Lev’in üzerindeydi: “Seni sinsi pislik,” diye kükredi. Hoki, Lev’e doğru fırtına gibi atılırken Arm, Hoki’nin önüne dikildi ve geçmesine izin vermedi. Hoki, saldırmak için kıvranarak Arm’a baktı ama Aspen’in hiddet dolu sesi, herkesi liderlerine döndürdü: “Her gelişmiş toplumun, adil bir yargıya ihtiyacı vardır. O yüzden bir mahkeme olacak. Herkes, tek tek dinlenecek. O zamana kadar tutuklusun, Hoki.” Alkışlar, gecenin sessizliğini yankılarıyla inletti. Tezahüratlar birbirine karışırken nihayet, havadaki kan isteği yumuşamaya başlamıştı. “Bunu yapamazsın! Ben sadece senin yokluğunda liderlik ettim!” diye bağırdı Hoki, tüm nefretini kusarak. Yüzü, şiddetli bir alevle çarpılmıştı. Şimdi tam da olduğu gibi görünüyordu, aslında. Uğursuz bir canavar gibi. Dante, oğlanın nefret dolu ifadesinde bir parça bile pişmanlık olmadığını fark etti. Aspen, soğuk bakışlarla eski dostuna döndü ve “Liderlik etmekle zulmetmek arasındaki farkı bilmiyor musun?” dedi, dudağı tiksintiyle yukarı kıvrılırken. Yüzünde, tanıdığını sandığı adama karşı duyduğu yoğun bir öfke vardı. Ama sonra bakışları Dante’yi buldu ve biraz olsun yumuşadı. “Onunla sen ilgilenmek ister misin?” diye sordu, nazik bir sesle. Dante, yere bıraktığı mızrağını ayağının ucuyla havalandırıp eline aldı ve liderine sırıttı. Sonuçta, günler yitip gitse de geriye kalan tek bir gerçek vardı; o da Dante’nin hep çok iyi bir asker olduğuydu. Bu, geride bırakamayacağı türden, benliğine işlemiş bir gerçekti. O yüzden de, “Zevkle,” diye mırıldandı ve hızla ileri atıldı.

Yorumlar

0/2000