Bölüm 8: Hodbin
Hodbin, azımsanmayacak bir işgüzar olduğundandır ki oldum olası insanları iyi tahlil ettiğine inanır ve hükmünde de genelde hiç yanılmazdı. Bu kuruyasıca huyundan ötürü yeni tanıştığı insanlara katiyen güvenmez, bilhassa bir anda ortaya çıkan yabancıların günü kurtarmasından ötürü de ifrit olurdu. Ansızın ortaya çıkan yiğitler, ancak köhne masalların kahramanıydı ve Hodbin, kara alametlerin hoş bir yazgıyla bozulduğu tozlu bir hikâyede yaşamadığının gayet farkındaydı. Çıkarlar ve çıkarcılar. Onun dünyasında hikâyeler, bundan ibaretti ve genelde tozlanacak kadar da yaşamaz, unutulup giderlerdi. Yine de bu aralar omuzlarına külfet olan Lunu, bu yoktan var olan eloğluna güveniyordu. Bu serbaz yabancının adı Tamu’ydu ve Hodbin, gördüğü ilk andan beridir ondan hiç hoşlanmamıştı. Belli ki bu köyde varlığı önemli sayılan biriydi ama daha önce, Hodbin’in dikkatini hiç çekmemişti. Oğlanın boyu posu ortalamaydı bir kere. Yüzünün bir yarısı ise gayet sıradan olsa da diğer yarısı, mum gibi erimiş; geriye pütürlü bir yüzey bırakmıştı. Sonuç olarak, ortaya gudubet bir eşkâl çıkmıştı. Düşük, gri gözlerinin Lunu’yla konuşurken ilgiyle parlaması ise ayrı bir olaydı, tabii. Hodbin, birbirlerini nereden tanıdıklarını bilmese bile kıza bir hazineymiş bakan bu oğlanı gözü hiç tutmamıştı. Bir kere Lunu, bir hazine değil, musibetti. O yüzden oğlanın kızı henüz çok da tanımadığı belliydi. Marifetli Kayalı, iyi bir müttefik olduğunu kanıtlamıştı kanıtlamasına ama büyükçe de bir kusuru vardı. Öyle dikbaşlıydı ki Hodbin’e elindeki kozları göstermemekte her fırsatta direniyor, aldığı kararları onunla tartışma gereği bile duymuyordu. Bu da Hodbin’i çileden çıkarıyordu. Tüm dengesini altüst ediyordu, bu başındaki kızıl saçlı musibet. Kellesini ortaya koyduğu bir konuda elbette ki kararları veren kişi olmak istiyordu, Hodbin. Ama onun istekleri, Lunu’nun umurunda değildi. Ve Hodbin, az daha bu kızı öpecekti! Evet, Hodbin, neredeyse Kayalı bir avareyi öpecekti! Yaşlı Adam esirgesin, ne düşünmüştü ki? Hayır. Tabii ki düşünmemişti. Sersem bir yeni yetme gibi, kendini anın büyüsüne kaptırıvermişti. Tek suçlu o da değildi ya elbet! Kız orada, uzun kirpikli güzel gözlerini kırpıştırıp ellerini yüzünde gezdiriyordu bir kere! Hodbin’in yüzünde! Yaşlı Adam aşkına! Kabul, Hodbin flörtöz bir adamdı ama Kayalı kıza umut vermemişti sonuçta… Tamam şey… Belki, biraz vermişti! Ama o oyunu, Lunu kendisi başlatmıştı. Hodbin de öylece pes edip geri adım atacak değildi ya. Kızı biraz mahcup etmek, boyundan büyük sularda yüzdüğünü göstermek istemişti; hepsi o kadar. Ama sonra bir an gelmişti ve kendini, gözünü Lunu’nun yüzünden alamaz hâlde bulmuştu! Ayın mayhoş ışığı altında, o yakınlıktan tabii ki bir Kayalı bile Hodbin’e güzel gözükürdü; o ayrı. Sonuçta Hodbin, genç bir erkekti ve Kayalı ya da değil, Lunu da bir kızdı işte… Hodbin, sinirle dişlerini gıcırdattı. Hayır! Lunu, sadece öylesine bir kız değildi. O, bir baş belasıydı. O, bir sorundu. Ve hayır, tabii ki Hodbin, Lunu’yu hiçbir koşul altında öpmeyecekti! Kuşkusuz ki bir daha kızın çillerine bakmayacak, onun ateş ruhu olduğuna dair ahmakça hayaller kurmayacaktı. Erkeklik dürtülerini, aklını ve kıza kayan gözlerini gerekirse sarsıp kendine getirecek ve münasip bir şekilde, yaratacağı yıkıma ve yeniden doğuşuna odaklanacaktı. Hodbin gibi bir adamın Kayalı’nın tekiyle işi olamazdı, işte o kadar! Hodbin, söylenerek Korkuluk’un bağlarını çözmeye giderken aklından geçenler bundan ibaretti. Etrafta kuş bile uçmuyor; becerikli elleriyle yaptığı sıvı sayesinde gece bile, köyün kalanıyla birlikte uyuyordu. Yılan heykelinin önüne geldiğinde, Korkuluk’u ağzı bir karış açık, horlarken buldu. Parmağının ucuyla, oğlanın çıplak üst bedenini dürttü. Kemikleri sayılan oğlan, inleyerek uyandı. Boş gözleri, karşısında dikilen Hodbin’i görünce önce bir afalladı. Hodbin, elinde gezdirdiği tasa koyduğu suyu oğlanın görmesini sağladı ve gözleri büyüyen oğlan sessizce ağzını araladı. Gezgin, taşıdığı suyu, Korkuluk’un kurumuş boğazından aşağı boşalttı. Derisi güneşten kızarmaya başlamış olan oğlan, kuru bir öksürükle tüm suyu içti ama ardından da bir kısmını, Hodbin’in üstüne geri kustu. Oğlanın gırtlağı, acıyla yukarı aşağı oynadı. Hodbin, ta en başından Lunu’ya uyduğu için, kendine lanetler etti. Öksürükler eşliğinde etrafa panikle bakan oğlan, Hodbin’e sordu: “Sen kimsin?” “Ben, senin koruyucu ruhunum, Kozalak. Şimdi, kaldır o kuru kıçını. Buradan gidiyoruz,” dedi, oğlanın iplerini çözerken. “A-adım Korkuluk,” diye mırıldandı oğlan, güçsüzce. Hodbin’den uzundu ama bedeni öyle çelimsizdi ki kırılmış bir dala benziyordu. Belki de önceki hayatında bir gemi direğiydi; kim bilir. Hodbin, oğlanın kolunun altına girerken onu cevapladı: “İnan bana, sohbet etmek isterdim ama bu gece daha yapacak çok işimiz var.” “T-tamam.” Oğlan, tüm ağırlığını üzerine verirken Hodbin, burnunu kırıştırdı. Ağırlığı sorun değildi elbette ama belki de Korkuluk’u, önce hamama götürmeliydi. Oğlanı sürükleyerek revire doğru yürütürken Artuk, koşarak yanlarına geldi ve Korkuluk’un diğer kolunun altına girip Hodbin’e destek oldu. “Korkunç…” diye homurdandı, Artuk. Hodbin, “Bence beş gündür güneşin altında piştiği düşünülürse iyi bile kokuyor. Yine de önce bir yıkansa fena olmazdı tabii,” diye cevapladı onu, hak vererek. “Yarasından bahsediyorum. Yeşile dönmüş. Ölecek mi?” diye sordu Artuk, fısıldayarak. Hodbin, oğlanın çıplak baldırındaki yaraya bir göz attı. Eski bir bezle sıkıca sarılmıştı ama görebildiği kadarıyla, etrafında yeşilimsi irinler vardı ve yara, çoktan iltihap kapmıştı. “Sanmam ama daha iyi kokan cesetler tanımıştım,” diye yanıtladı Hodbin, çekik gözlü oğlanın sorusunu. “Benim hâlâ burada olduğumun farkında mısınız?” diye inledi, Korkuluk. “Merak etme. Artık güvendesin, Kozalak,” dedi Hodbin, onu revire sokarken. Lunu ve Tamu, tünellere erzak taşırken Hodbin’in yaptığı buydu işte! Leş gibi kokan iltihaplı bir oğlanı kurtarmak! Lunu, ona tünellerin yerini söyleyecek kadar güvenmemişti ama ne hikmetse Tamu’yla hemen paylaşmıştı. Hodbin, huysuzluğunu bastırmaya çalıştı. Ortaklarla çalışmak, kesinlikle rezalet bir işti. Ama en azından sorun çıkarsa, ondan önce ipe yürüyecek daha çok adam olacaktı. Bununla kendini avutuyor; bela çıkarsa öne süreceği hamlesini, kafasında çevirip duruyordu. Revirin aydınlığına girdiklerinde Hodbin, Korkuluk’u çalıştığı masaya oturttu. Oğlan, acıyla masaya dayanırken Hodbin, Nikita’nın uyandığını ve Porsuk’un da kızın yanında olduğunu fark etti. İki kız sarılıp ağlaşırken Hodbin, özenle rafa dizdiği kavanozlarını karıştırdı ve bulduğu kurumuş örke otunu ezip erzakların arasından çaldığı bala kattı. Ardından da Korkuluk’un yarasının üzerini saran kirli bezi açtı ve açık yarasının üzerine, bu karışımı sürdü. En azından Hoki’nin çetesinden biri, oku çıkardıktan sonra kan akışını kesmek için tampon yapmayı akıl etmişti. Korkuluk, neredeyse acıdan bayılacaktı. Artuk, oğlanın cılız omzunu sıkarken yüzünü buruşturdu. “Ne yaptığını biliyor gibisin,” dedi, çekingen bir bakışla Hodbin’i izleyerek. “Ben, her zaman ne yaptığımı bilirim. Öyle görünmesem bile,” diye alay etti, Hodbin. İltihap, oğlanın kanına karışırsa Korkuluk’un, nalları dikeceğini de bildiği gerçeğini söylemedi tabii. “Sık dişini. Bu, iltihabı durdurur diye düşünüyorum,” diye mırıldandı, Hodbin. Dolunaya az bir vakit kalmıştı ve Hodbin, Giz soyluların Korkuluk’un yarasıyla ilgilenecek kadar merhamet göstereceğini düşünüyordu. “Ya durdurmazsa?” diye sordu Artuk, çatık kaşlarla. “Ağzından hayırlı bir laf çıkmaz mı senin?” diye tersledi onu Korkuluk. Solgun yüzünden, ter boşalıyordu. Hodbin, elinin tersiyle oğlanın alnına dokundu ve vücut ısısını kontrol etti. “O zaman, keskin bir bıçak bulsan iyi olur,” dedi ve sırıttı Hodbin. Korkuluk’un ateşi, çoktan çıkmıştı. Bu da genelde, hayra yorulacak bir alamet değildi. “Bacağımı sakın kesme,” diye ona döndü, Korkuluk. Gözlerinde, saklamadığı bir panik vardı. Hodbin, çekmecesini açıp mendile sardığı bir parça peyniri ve bayat somun ekmeği çıkarttı. Ardından, kalan balı da yanlarına koydu: “Kapa çeneni ve bir şeyler ye. Çoktan ölmüş gibi duruyorsun,” dedi sandalyesine çökerek. Gezgin Şehir’de hinoğlu diye nam salan Hodbin, Gizliman’ın cefakâr hemşiresine dönmüştü ya; pes! “O, benim normal görünüşüm,” dedi Korkuluk, ekmeği iştahla yerken. Hodbin, oğlanın bu hâliyle bile esprili olmasına sırıttı ve “Şuna bak, şaka da yaparmış,” diye ona takıldı. Korkuluk da Hodbin’e yorgun bir sırıtma gönderdi. Nikita, Porsuk ile el ele oturduğu yerden onlardan tarafa seslendi: “O-o, iyi mi?” “Senden iyi, tatlım. Dert etme. Bu geceden sonra, Hoki de en az sizin kadar boku yemiş görünecek,” dedi, geriye yaslanarak. Nikita, sadece kan oturmuş kesik dolu başını sallamakla yetindi ama Hodbin, kızın gözlerindeki ölüm yeminlerini görebiliyordu. Kız, ona yapılanı unutmayacaktı. İyi bir intikam kadar Hodbin’i keyiflendiren çok az şey vardı doğrusu. Artuk, yutkunarak Nikita’ya baktı; ardından kısa bir özür mırıldandı: “Araya girip engel olamadığımız için üzgünüm.” Yaralı kız, dikkatle Artuk’u süzdü. “S-seni hatırlıyorum. Börte’nin oğlusun, değil mi?” diye sordu, kelimeleri yavaşça seçerek. Artuk, başını salladı. Yüzünden mahcubiyet akıyordu. Ne demeye utanıyordu ki? Hodbin, herkesin kahraman doğmayacağını bilecek kadar kötü adam tanımıştı. Bazıları ezer, bazıları ezilir; bazıları da sadece izlerdi. Kahramanlarsa… İşte o, sadece çıkarlar birbirine uyduğunda ortaya çıkan bir doğa olayı olurdu. “Yapabileceğin bir şey yoktu. Araya girsen, Hoki seni öldürürdü.” Hodbin, bu affın kızın ağzından zorla çıktığını biliyordu. Ama af, yine de aftı ve Artuk, iç çekerek başını salladı. Lunu, heyecanla revire daldığında Hodbin, kızın neşeyle parlayan gözlerine baktı. “Biz hazırız,” dedi Kayalı kız, hepsine tek tek gülümseyerek. “Herkes ne yapacağını biliyor mu?” Hepsi başını sallarken Korkuluk, elini soru sormak için kaldırdı. Lunu, hayretler içinde ona baktı ama gülümsemesini söndürmedi. “Efendim?” diye sordu oğlana, merakla. “Ben, ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi, Korkuluk. Hodbin, bezgin bir iç çekişle ayaklandı. Ama cevabı veren, Nikita oldu: “Biz tünellerde saklanacağız.” Korkuluk kaşlarını çattı. “Her ne yapıyorsanız ben de yardım etmek istiyorum. Kaçmak istemiyorum.” Nikita, Hodbin’in beklemediği bir nezaketle oğlana yaklaştı ve “Kaçmıyorsun. Sen beni koruyacaksın,” diye açıkladı. Nikita ve Korkuluk, yaralı hâlleriyle sadece ayak bağı olurlardı; o yüzden onları erzakların başına dikmek, en güvenlisiydi. Planın aslını bilen Hodbin, sessizce Korkuluk’un başını sallayıp haberi sindirmesini bekledi. İkisi tünellere doğru yollanırken Hodbin, Lunu, Artuk ve Porsuk, meydanda bekleyen Tamu’nun yanına doğru ilerlemeye başladılar. İki adım geride kalan Hodbin, kaşlarını çattı: “Tünellerin yerini bir tek bana söylemedin,” diye mırıldandı, sadece Lunu’nun duyabileceği bir fısıltıyla. “Sen de bana savaş boyası sürmedin,” dedi Lunu, iç çekerek. Hodbin, burnundan güldü: “Kindarsın.” “Nankörsün,” diye fısıldadı Lunu. “İnatçısın,” dedi, Hodbin. Ama kız, ona karşılık veremeden, uyuyan kalabalığı izleyen diğerlerinin yanına vardılar. Hepsi, omuz omuza durup ateşin önünde yere serilmiş akranlarına baktı. Lunu, omuz silkti ve bir adım öne çıktı: “Hadi, biraz bela çıkartalım.”
*
Gün, ilk ışıklarıyla birlikte üzerlerine doğarken temkinli bir çığlık sesi, meydanda kıvrıldığı köşede yatan Hodbin’i uyandırdı. Kırpıştırdığı gözlerini aralayan Hodbin, uyku sersemliğinden derhâl sıyrıldı. İlk çığlık, insanların artık uyanmaya başladığını haber veren işaretti. İçi, sebep oldukları keşmekeşin emsalsiz coşkusu ile dolarken yattığı yerde doğruldu ve miskin bir edayla esnedi. Her şey başlamadan önce kısa da olsa bir şekerleme yapmak iyi gelmişti doğrusu. Karşı çaprazında uyuklayan Lunu da kalabalığın bağrışma seslerine irkilerek uyandı ve gözleri, anında Hodbin’i buldu. Bakışları kenetlenince Lunu, yavaşça başını yukarı aşağı salladı. Hodbin de Lunu’ya aynı şekilde karşılık verdi. İki müttefikin saygıyla birbirini selamlamasıydı bu. Hodbin, Lunu’nun gözlerinin içinin, muzipçe güldüğüne yemin edebilirdi. Sonrasında kız, meydana doğru döndü ve kan dondurucu başka bir çığlık atarak, geri kalan herkesin uyandığından emin oldu. İkinci çığlık, tam da zamanında gelmişti. Sönmeye yüz tutmuş dumanlar, eskiden erzakların olduğu kulübenin üstünden yükselirken, olanlar oldu. Uyanan herkesi, aynı anda bir telaş sarmıştı artık. Ama asıl görmeye değer olan, Yerdengezen’in korkunç heykeline bağladıkları yarı çıplak Hoki’nin, gözlerini açıp içinde bulunduğu durumun farkına varınca savurduğu küfürlerdi. Çünkü planın bu kısmı, bir hayli zor olmuştu. Bereket versin ki Hoki, bir balina leşi kadar ağırdı. Ayrıca uyandıracakları korkusu sağ olsun, hep beraber olsalar bile epeyce yavaş kımıldatmaları gerekmişti, bu herifçioğlunu. Şimdi, eskiden Korkuluk’un olduğu yerde kendisi ibretlik olarak dikiliyor; gören her göze, gücünün sınırları olduğunu gösteriyordu. Ee, eskilerin dediği gibi, kimse yaşattığını yaşamadan ölmezdi, değil mi? Bu hâli yetmezmiş gibi, Hoki’nin çıplak ayaklarının ucuna, erzakların küçük bir kısmını yığmışlardı. İşte asıl devran, burada dönecekti. Köyün ahalisi, neyi seçecekti? Hoki’yi kurtarmayı mı? Yoksa yiyeceklerin arkasında saklanan özgürlüklerini mi? Ve son olarak gösterinin en vurucu kısmı, Lunu’nun özel isteği ile yapılmıştı. Bu şovun dinî bir alametle noktalanması gerektiğini düşünen Lunu, tam Hoki’nin önüne, kana çok benzeyen kırmızı bir şurubun yardımıyla, kocaman bir yazı yazılmasını istemişti. Yerdengezen, hainleri affetmez. Yazı, Hodbin’in eseriydi ve şair Gezgin, çıkardığı bu korkunç işçiliği gerçekten çok sevmişti. Ama bu işin içinde de bir iş vardı, elbette. Onu da Hoki’nin kendi çözmesi gerekecekti. “Kim yaptı bunu, ha? Kim!” diye gürledi Hoki, onu tutan bağları çekiştirerek. Geniş göğsünü sabit tutmak için bir sürü halat gerekmişti. Afallayan kalabalığın bir kısmı ona bakarken bir kısmı da neredeyse kül hâline gelen kulübeyi işaret ederek bir şeyler söylüyordu. Akıllar karışmış, olan olmuştu bir kere. Hoki, onu çözmeleri için arkadaşlarına bağırdı ama arkadaşları, önce erzakların peşinden koşmayı seçtiler. Yemek olmadan bir güçleri olmadığını bilecek kadar akılları olması, Hodbin’i bir hayli şaşırtmıştı. Yine de Gezgin, onların geç kaldıklarını fark edince yaşadıkları perişanlığı gördüğünde, sırıtmamak için kendini zorlaması gerekti. Neredeyse sönmek üzere olan alevler, erzakların saklandığı kulübeyi çoktan küle çevirmişti. Zorbaların çaresiz kalması ne de tatlıydı öyle. Tabii ki, erzakları içeriden çıkarttıklarını bilmeyen şok ve öfke yüklü kalabalığın şimdilik bundan haberi yoktu. Birkaç aklıevvel kişi, Hoki’nin ayağının dibinde olan erzakları toplamak için hamle yaptığında Hodbin, vücudunu esnetti. İşte, şimdi başlıyoruz. “Hey! O elmalardan birine bile dokunursan ölürsün, anladın mı?” diye hırladı Hoki. Ama yarı çıplak bir şekilde heykele bağlanarak rencide edilmiş bir adamın sözleri kimseyi durdurmaya yetmedi. Önündeki erzaklar hızla yağmalanırken Hoki, hepsine ölüm tehditleri savurdu; yine de kimseyi durduramadı. Gelgelelim şöleni harlayan şey, bir kişinin Hoki’nin önüne geçip yere tükürecek kadar ileri gitmesi oldu. Bu kişi, Artuk’tan başkası değildi. Diğerlerinin gerçek bir cesaret gösterememe ihtimallerine karşılık, bu görevi üstlenmeyi, şerefli bir şekilde kabul etmişti. Ne ahmak ama. Eğer işler ters giderse ilk onun ipi dürülecekti ama oğlanın kahraman olma arzusu, korkusuna baskın gelmişti. Hoki’nin yardıma koşan dostlarından biri -bu, sadık Giz soylunun adı Rollo’ydu- Artuk’un suratına bir yumruk savurarak liderinin onurunu korumayı denedi. Ama hesaba katmadığı şey, artık insanların tahammülünün tükendiğiydi. İşte Artuk’un yere yığılması da tam o kıvılcımı harlayan şey oldu. Ezilmeye artık dayanamayan Hiç soylular, Artuk’u korumak için öne çıktılar. Ne de dokunaklı bir an… İnişler ve çıkışlar. Bir parça duygusallık bile bir toplumu ne kolay yönlendirebiliyordu. Hodbin, keyifle iç çekti. Lev başta olmak üzere kalabalığı dağıtmak için koşan Giz soylular, yardıma geldiler ve oklarıyla yaptıkları beceriksiz birkaç atış ile kalabalığı dağıtmayı denediler. Oklar, havada savruldu ve cılız ıslıklarla yere düştü. Hiçbiri, isabetini bulamamıştı. Bu, Artuk’u aralarına alan Hiç soylu kalabalığını daha da öfkelendirdi. Mimi, Hoki’yi çözerken Hodbin, kenardan izlemekle yetinen insanları yararak Lunu’nun yanına ilerledi. Kız, büyülenmiş gibi yarattıkları kaosa kilitlenmişti. Bir kükreme, Hodbin’i şölene döndürdü. Hoki, bağlarından kurtulmuş; öfkeyle bağırıyordu: “Bunu kim yaptı, dedim?” Etraf, bir anlığına sessizleşti ama kimse bir cevap vermedi. Zaten Hoki’nin de durup bir açıklama beklemeye niyeti yoktu. Eline geçen en yakın Hiç soyluyu yakaladığı gibi ensesine yapıştı ve suratına baktı: “Sen mi?” Ardından, onu yere fırlatıp öbürüne geçti: “Sen mi yaptın?” Bir açıklarını yakalamak için aç gözlerle hepsini tartaklıyordu. Sonunda minyon bir kızı saçlarından yakaladığında, kız, çığlık attı. Bu da Hiç soylu kalabalığının ateşini iyice bir harladı. Birkaç kişi araya girip kızı onun elinden kurtarmayı denedi denemesine ama Hoki, kızı geri çekerek elinde tutmaya devam etti. “Bunu kim başlattı, söyleyin!” diye gürledi. “Senden emir almayız, kâfir!” diye bağırdı, kalabalıktan bir kişi. Bu, Pim’di. Kalabalık, oğlanın sözlerine onaylayan bir haykırışla destek verdi. Suratları, kararlılıkla çarpılmıştı. Bak, şimdi ilginçleşiyor. “Eğlenceye katılmayacak mısın yoksa?” diye meydan okudu ona Lunu, dudaklarında minik bir gülümseme eşliğinde. Hodbin, buna burnundan güldü. “Seninle yeni mi tanıştık yoksa? Ben Hodbin, gölgelere karışır; hayatta kalırım. Boş kahramanlıklarla, kendimi tehlikeye atmam,” diye yanıtladı, kızı. “Ne tatlı,” diye mırladı, Lunu. “Tatlılıktan bahsetmişken. Yeni piyonun nerede? Tavuk mavuk, neyse adı…” “Adı Tamu ve o, benim piyonum değil.” Hodbin’in yüzünde, sinsi bir gülümseme belirdi: “Çok yazık. O zaman, sen onun piyonusun demektir.” Ama Lunu, attığı yemi yutmadı ve “Alınma ama senden arkadaş tavsiyesi alacak değilim,” demekle yetindi. Hodbin, sırıtarak iç çekti: “Gerçekler acıdır, tatlım.” “Ve sen de bir yalancısın,” diye lafı yapıştırdı, Lunu. Hodbin, bunu inkâr edecek değildi; o yüzden, önündeki destansı karmaşayı izlemeye dönerken omzunu silkti. Keşmekeş, iyiden iyiye büyümeye başlamıştı. Giz soyluların sayısı daha az olmasına karşın, hâlâ silahlar onlardaydı. Tamu, silahların kalmasını özellikle istemişti. Böylece güç dengesizliği eşitlenecek ve söylediğine göre, ortaya daha adil bir sonuç çıkacaktı. Siktirsin. Hodbin, o hergelenin bir lafına bile güvenmiyordu. O yüzden, buna şiddetle karşı çıkmıştı ama Gizlimanlı yeni müttefikleri, Tamu’ya saygı duyuyordu. Bundan dolayı da oy çokluğu ile Tamu’nun istediği olmuş ve silahlar, Giz soylularda kalmıştı. Bu pervasızlık, Hodbin’in yapmayı sevmediği türdendi. Böyle değişkenler sadece falsosuz işleyen bir planı mahvetmeye yarardı. Ama belli ki bunu ondan başka umursayan yoktu. Bir itişmeyle Hodbin, kendine geldi ve Lev’in yere düştüğünü gördü. Ona bakmak için dönen Hoki, oğlanın pantolonunun paçalarına ve ayakkabısının altına bulaşan kırmızı lekeleri fark etti. Sonra vahşi gözleri, Lev’in yüzündeki ve ellerindeki is lekelerine kaydı. Kulübeye giden diğerlerini hızlıca gözden geçirdi ve hiçbirinde is lekesi olmadığını gördü. Zihni parçaları yavaş yavaş birleştirirken, yüzü karardı. Açıkçası, Hodbin’in beklediğinden daha çabuk anlamıştı. “Sen,” dedi, elindeki kızı bırakıp Lev’in üzerine yürürken. Lev, güçlükle ayağa kalktı ve “Ne oldu, dostum?” diye sordu ama Hoki, o daha sorusunu tamamlayamadan tüm gücüyle, yumruğunu oğlanın çenesine yapıştırdı. Lev, yere düşerken kalabalık, nefesini tuttu. Lunu, iç çatışmayla biraz olaylara tuz biber eklemek istemiş; ondan dolayı da bu küçük kanıtları, Lev’e yönlendirmişti. Hodbin, bunun hoş bir dokunuş olduğunu itiraf etmeliydi. Kız, kurnaz bir dalavereciydi ve Hoki’yi en yakınından şüphelendirmek istemesi, gerçekten takdir edilesiydi. Hoki’nin aklı iyice bulanacak ve kimseye tam olarak güvenemeyecekti. Bu da kesinlikle, avantajı onların lehine geçiriyordu. Lev ve Hoki’nin yerdeki güreşleri sürerken, Hiç soyluların arasına karışan Artuk ve Pim, ikiz birer savaş çığlığı attılar ve Giz soyluların üzerine koştular. Bu, diğer Hiçleri anında harekete geçirdi. Meydanda çığlıklar ve kaos kol gezerken Hoki, Lev’i altına almış; yumruk üstüne yumruk savuruyordu. Lev, sağlam bir tekmeyle ona karşılık verdiğinde Hoki, geriye yuvarlandı. Etraflarında çember olan Giz ve Hiç soylular ise uzun zamandır avuçlarını kaşındıran kavgayı, nihayet elde etmişlerdi. Herkes birbirine girerken Lunu ve Hodbin, omuz omuza durup başlattıkları küçük savaşa baktılar. “Çok garip. Daha çok eğleneceğimi düşünmüştüm,” dedi Lunu ama dudaklarında, yarım yamalak bir gülümseme vardı. Biraz buruk bir gülümseme. “Belki de bunu, akşama denk getirmeliydik,” demekle yetindi, Hodbin. Muhtemelen o zaman, daha dramatik olurdu. Kızın aklından geçenleri bilmiyordu ama Hodbin için olaylar üzerinde hâkimiyet kurmak, her zaman keyifliydi. Bu yüzden, tarihi yazan kişi olmak istiyordu ya zaten. Kontrolün onda olması, ona tarifsiz bir haz veriyordu. Lunu, gülümsedi ve “Bir dahakine öyle yaparız,” dedi, hınzırca. Ama Hodbin, yüreğinde tuhaf bir duygu daha olduğunu fark etmişti. Oldukça yeni bir histi, bu meret. Yanında mahşerine ortak olacak birinin olması fikri, Hodbin’in aklını sekteye uğratacak kadar taze bir heyecanı da beraberinde getirmişti. Bu kişi, bir Kayalı olsa bile hem de. Hodbin, başını eğdi: “Bir daha olacak mı?” Ömründe ilk defa, kendiyle aynı tabiatta birini tanıyordu. Bu kız, en az onun kadar bencil, palavracı ve çıkarcıydı. Boyundan büyük işlere kalkışıyor, istediklerini alana kadar da durmuyordu. Ve Hodbin, bunca şeye rağmen, Lunu’nun yanında neredeyse… huzurluydu. İnsanın kendi yaradılışına denk biriyle olmasının verdiği özgürlük, bambaşkaydı doğrusu. Kınanmadan, hor görülmeden, sadece olduğun gibi kabul edilerek var olmak… Lunu, alçak sesle güldü: “Tabii ki, daha yeni başlıyoruz.”