Bölüm 10: Arm

Arm, köydeki kırılgan huzurun ekşimiş kokusunu alabiliyordu. Herkesi çürümüş bir ip ile birbirine bağlamış olan bu koku, hepsinin üzerine yapmacık bir bütünlük hissi kondurmuştu. Sahici değildi ve zamanı geldiğinde parçalara ayrılacağı o anı beklermiş gibi hepsini tetikte tutuyordu. Bir sözle dağılmaya hazır olan bu sükûneti korumak için en çok uğraşan ise muhterem liderleri Aspen’den başkası değildi. Arm, aslında istemese de Aspen’in gerçekten iyi bir lider olduğunu kabul etmeliydi. Giz soylu oğlan, Dante ile köye döndüğünden beridir bütün kavgaları bitirmek için herkesle tek tek konuşmuş; hepsinin sorunlarını çözmek için oradan oraya gezip durmuştu. Kalan yangınları söndürmek amacıyla kuyudan su taşıyanların başını bile çekmişti. Yine de yoklukları sırasında yaşananlar, köydeki herkesin üstünde garip bir iz, insanların bakışlarını değiştirecek türden bir hasar bırakmıştı. Sanki gençliğin o taze ve heyecanlı masumiyeti köyü terk edip gitmişti. Arm, o hissi tanıyordu. İçine yerleşen Gazap gibi, bu köyün üstüne çöken karanlık şey de halkının acısından besleniyordu. Ve Arm, onu birazcık olsun anladıysa kolay kolay doyacağını da sanmıyordu bu vahşi yaratığın. Yine de kaosun ertesindeki günler birbirini izlerken cümle âlem her şey normalmiş gibi rol yapmayı sürdürmüştü. Bu rollerden biri de Arm’a aitti esasında. Arm, bir anda kendini Dante’yle birlikte bu iltihaplı köyün kolluk kuvvetlerinin başına geçmiş olarak bulmuştu. Bu irin dolu yarayı nasıl dizginleyeceğini bilmese de Gazap bu enteresan yükselişini onun yerine gururla göğüslemişti. Sadece birkaç gönüllüyle idare ettikleri bu küçük düzen, kalabalığı sakin, Hoki’yi ise hücresinde tutmayı amaçlıyordu… Aspen, mahkeme olana kadar sorun çıkmaması için ne Giz ne de Hiç soylulara vermek istemişti bu çetin vazifeyi. Zaten artık kime güveneceğini de kestiremediğinden, iyiden iyiye yanında sadece Arm ve Dante’yi ister olmuştu. Arm ve Gazap, daha çok da Gazap, bu işi seve seve üstlenmişti tabii. Görülecek hesaplar ve ödenecek can borçları vardı neticesinde, değil mi? Arm, hâlâ sağlam birkaç binadan biri olan revire girerken düşündükleri bundan ibaretti. Yüreğinin alacası sadece bu insanlarla ödeşmek istese de aklı atacağı sonraki adımları planlıyor ve ona vazifesini takip ettiriyordu. Yarınki mahkemeden önce Aspen mağdur olan herkesle tek tek konuşmak istemişti ve listenin ilk sırasında, Nikita isimli Giz soylu vardı. O yüzden Arm, hedefini gözüne kestirdi ve girişteki yatakta uzanan, iri bir Giz soylu olan Puhu ve onunla şakalaşan Beau’ya kısa bir baş selamı vermekle yetindi. Lunu ile hararetli bir sohbetin içinde olan Nikita’nın uzandığı döşeğe doğru yürüdü. Sarışın kızın suratına baktığında içine buz gibi bir öfke yayıldı. Kızın yüzü kabuk bağlamaya başlamış iri kesiklerle doluydu ve bir tanesi, çehresini baştan aşağı yarmıştı. Mavi gözlerinden birinin beyazı ise oturan kanla tamamen kızıla dönmüştü. Arm’ın bakışlarını hisseden kız, hiddetli bir ifade ile ona döndü. Çenesini dikleştirirken onu izleyen Arm’ın, görünüşünden rahatsız olarak gözlerini kaçırmasını ya da ondan tiksinmesini bekler gibiydi. Ama Arm, gözlerini kaçırmadı. Başını eğip kıza da bir selam verdi ama Nikita selamını umursamayarak hâlâ konuşmaya devam eden Lunu’ya döndü. Onu henüz fark etmemiş olan kardeşi telaşla Nikita’yı bir konuda ikna etmeye çalışıyordu. “Hâlâ fikrini değiştirebilirsin,” dedi, kıza yalvaran gözlerle bakan kardeşi. Ama kız, kurumuş dudaklarından zorlukla çıkan kelimelerine rağmen son derece netti: “İstemiyorum.” “Ne oluyor?” diye sordu Arm, yatağın ayak ucuna yaslanarak. Gelir gelmez yaptıkları bir diğer şey de yatakların büyük bir kısmını revire taşımak olmuştu. O kadar çok kişi yaralanmıştı ki Lunu ve Hodbin yanlarında Arm’ın ismini bilmediği esmer, kısa saçlı bir kız ile kime yetişeceklerini şaşırmışlardı. En sonunda, sadece durumu en kötü olanların revirde kalmasında karar kılınmıştı ve geri kalanlar düzenli aralıklarla kontrol ediliyordu. Bunlar da Nikita, Puhu, Korkuluk ve Lev’den ibaretti. “Ah, selam, Army,” dedi Lunu, onu fark edince. Gözlerinin içi gülmüştü ama Arm, kıza karşı içindeki o eski sıcaklığı bulmaktan çok uzaktı. Bu sadece, Lunu’ya kızgın olmasından dolayı da değildi. Arm, bir daha Gazap dışında bir hissi tadabilecek miydi; kendi de bilmiyordu. “Mimi’ye de bir mahkeme düzenlenmesi için onu ikna etmeye çalışıyorum. O da cezasını çekmeli,” dedi Lunu, tekrar Nikita’ya dönerek. “B-benim için y-yaptıklarına minnettarım, Lunu, g-gerçekten. Ama bu, benim seçimim olacak,” dedi Nikita, sakince. Arm, onun kelimeleri bulurken zorlandığını, o yüzden de çok yavaş konuştuğunu fark etti. “Lunu haklı, bedelini ödemeli,” dedi Arm, sert bir sesle. Hepsi ödemeli. Ama Nikita tekrar ona döndüğünde, gözlerinin ardındaki öfke, yakıcıydı: “Sen kendi işine bak,” dedi dişlerinin arasından, zorlukla konuşarak. Arm çenesini sıktı ama gözlerini kızın mavi gözlerinden ayırmadı. “Bakıyorum zaten. Seni götürmek için geldim. Aspen seninle konuşmak istiyor,” dedi, tükürür gibi. Bu insanlar Arm’ın onlara bayıldığını falan mı zannediyordu? Mecbur olduğundan ayak uydurduğunu ve aslında hepsinden nefret ettiğini anlamaları bu kadar mı zordu? Arm, tüm yaşananlara rağmen burada olmaya tahammül edebiliyorsa aynısını onlar da yapmak zorundaydı. “Daha sonra biz de biraz konuşabilir miyiz, Army?” diye sordu Lunu, çekinerek. Ne konuşacaklardı ki? Babasının ölümünü mü? İstemediği bir yerde yaşamak zorunda olduğu gerçeğini mi? Hayır, Arm daha fazla bunları konuşmayacaktı. Kaybettiklerini düşünmeyecek, önündeki tek gerçek şeye odaklanacaktı. Hesaplaşma. O vakit gelene kadar da rolünü oynamaya devam edecek ve vazifesinden fazlasına karışmayacaktı. “Seni bulurum,” diye geçiştirdi kızı, Arm. Lunu, sözlerin altındaki anlamları yakalamak konusunda her zaman iyi olmuştu zaten. Bu nedenle acıyla başını sallayarak reddedilişi kabullenmesi kısa sürdü. Arm, peşinde Nikita ile revirden çıkarken parlak güneş gökyüzünde ışıldıyordu. Haddinden fazla güzel, fazla hayat dolu bir gündü . Yine de Arm, bunun yerine tüm Gizliman’ın bir fırtınayla paramparça olduğunu görmeyi tercih ederdi. Ama öfkesini usta bir yalancı gibi yuttu ve kendinden yarım baş kadar kısa olan bu Giz kızına merak ettiği o malum soruyu sordu: “Neden şikâyetçi olmuyorsun?” Sorusu ağzından buz gibi çıkmıştı. Bir açıdan babasının sesine benzemişti tınısı. Duygusuz ve kasvetli. Tam da hissettiği gibi. Kız, vakur bir ifadeyle yüzünü buruşturdu. Ardından, bu hareket canını yakmış gibi gözlerini yumdu. Bu, Arm’ın, içinde çok derinlere gömdüğü bir parçasına dokundu ve kıza acımasına engel olamadı. “B-bu, s-seni ilgilendirmez,” dedi kız, güçlükle konuşarak. Ama Arm, anlamıştı. Çok insan tanımış, birçoğunun ruhunu gözlerinden okumuştu. Belki bir tek, Lunu dışında. Çünkü gözleri kardeşine karşı hep kör olmuştu ve bunun bedelini de birçok defa ödemişti. Ama Nikita’nın gözlerinde gördüğü farklıydı. Suyun yansımasından kendine bakmak gibiydi. “Çünkü bedelini ona sen ödetmek istiyorsun,” diye cevapladı Arm, onun yerine. Nikita donup kaldı ve hızla, bir adım ardından yürüyen Arm’a döndü. Ama suçüstü yakalanmış gibi panik içerisinde bir hâli yoktu. Hayır, aksine çenesini dikleştirmiş, Arm’a meydan okur gibi bakıyordu. Ama Arm’ın savaştığı düşman, bu yaralı kız değildi. Arm, Gazap’la bir anlaşmaya varmış olsa da, hasmının zaten incinmiş biri olmasına izin verecek kadar lanetleyemezdi kendini. “İçindeki öfkeyi görebiliyorum. Can yakmak istiyorsun,” diye devam etti Arm, basitçe. Kızın içinde de bir Gazap yaşadığını ve orada da hesaplaşma dışında bir arzu barınmadığını fark etmesi zor olmamıştı. Hâl böyle olunca Arm, kızın inkâr etmesi için bir süre bekledi ama Nikita, bunu yapmadı. Sadece yavaş, tehlikeli bir sesle, “Beni ispiyonlayacak mısın, denizden gelen?” diye sordu. Arm buna burnundan güldü. Yapmacık, duygusuz bir gülüş. Babası görse kesinlikle göğsü kabarırdı. “Hayır,” dedi, gözlerini Nikita’nın gözlerine kilitleyerek. Nikita, ona dikkatlice baktı; öyle dikkatli baktı ki Arm onun da kendi içindeki Gazap’ı fark edip etmediğini merak etti. “Birine zarar vermeyi planlamam seni korkutmuyor mu?” diye sordu Nikita, usulca. “Zarar bunun neresinde? Ben burada sadece adalet görüyorum,” dedi Arm, kızın kafasının üzerinden uzaklara bakarak. Köyün enkazında hummalı çalışma sürerken Arm’ın seyrettiği manzara, yalnızca kendi ölümü gibiydi. Gözleri artık etrafı görmez olunca, tekrar yürümeye başladı. Nikita, ona yetişmek için hızlandı. “Lunu, senin kardeşin mi?” “Evet,” dedi Arm, aynı hissiz sesle. “İyi bir kız,” dedi Nikita, basitçe. Arm, ona yan gözle baktı. Kızın alay etmesini bekliyordu ama Nikita, sözlerinde son derece ciddiydi. Ondan dolayı Arm, yine o yapmacık gülüşünü takındı: “Hayır, değil.” Nikita kirpiklerini kırpıştırdı ve ona soru sorar gibi baktı. Ama Arm kimseye kendini açıklamayacaktı. Bundan sonra asla. O yüzden kıza cevap vermeden yürümeye devam etti. “Beni o korudu,” dedi, Nikita. “O zaman bu bir ilk,” diye yanıtladı Arm, kestirip atar gibi. Lunu birine yardım ediyorsa bundan muhakkak kendi çok daha büyük bir fayda sağlardı. “İnsanlar seni şaşırtabilir,” dedi Nikita, soğuk bir sesle. Aklında kötü anılar kol gezermiş gibi gözleri buğulanmıştı. Kendi dostlarını düşündüğü şüphesizdi. “İnsanlar seni sadece hayal kırıklığına uğratır,” dedi Arm, yüzünü tiksintiyle buruşturarak. Ardından, Aspen’in genellikle içinde uyuduğu, çalıştığı, plan yaptığı küçük kulübenin kapısını iterek açtı. İki katlı kulübe köhne bir dükkân olarak tasarlanmış, büyük camlı ve geniş bir odaydı. Şimdi Aspen, Dante, Arm ve bazen de Boğar’ın oturup tartıştığı büyük maun masa dışında, bomboş olan bir salondan ibaretti. Sedir de burada kalıyor, Aspen’in gözünün önünden ayrılmıyordu. Dışarıda yapması gereken işler olduğunda, genellikle Boğar’ın gözetiminde çıkıyordu. Bu da kızın özgürlükleri için koştukları şart olmuştu. Aspen’i tekrar öldürmeye çalışmamıştı ama yine de hepsinin bir gözü kızın üzerindeydi. Ama şu anda Sedir burada değildi. Onun yerine, Aspen’in sağ yanına oturmuş başka biri vardı. Arm, kapıyı açınca bu kişi, sessizce yaptığı konuşmasını böldü ve azametle onlara döndü. Arm, onun Tamu olduğunu fark etti ve oğlanın yarısı erimiş gibi duran sade yüzüne baktığında midesi bulandı. Bu izlere aşinaydı. Bir dönem, Kayalara musallat olan zevzekkıran hastalığından kalan yara izleriydi bunlar. Bu ateşli hastalık çoğu bebeği lekelemiş, bazılarının da canını almıştı. Gerçi zaten aileler, bu izle lanetlenmiş çocuklarını Ark’a satamayacağını gayet iyi bilirdi. O yüzden çok da büyümeden boğarak öldürürlerdi yavrularını. Yaşadığı Kaya Şehir’in İnleyen Uçurum’u, ne çok bebeğe de mezar olmuştu aslında. Zamanında ailesinin boğmadığı birkaç yaşı geçkin Kayalı da tanımıştı Arm. Uğursuz sayıp sevilmeyenlerdi, dışlanmışlardı birçoğu. Yine de Arm, daha önce hiç bu kadar büyük bir lekeye sahip kimseyi görmemişti. Tamu'nun sıkılmış bakan gri gözleri gitgide ifadesizleşirken Arm anılarından sıyrıldı. Ardından oğlan, Aspen’in omzuna sıcak bir tavırla dokundu ve ayaklanıp kulübeden gitti. Arm da tam onun arkasından çıkmak üzereyken Nikita, elini Arm’ın koluna koydu ve onu durdurdu. “Kal,” dedi kız, ciddi bir ifadeyle. Arm, bunun nedenini sorgulamadı bile. Sadece, isteksizce başını salladı ve kızın karşısındaki sandalyeye otururken konuşmadı. İlk sözü alan da Aspen oldu zaten. “Niki…” dedi Aspen, yutkunarak. Liderlerinin yüzünde perişan bir ifade vardı. Ama Nikita, oğlanın duygulu bakışlarını görmezden geldi ve keskin bir sesle konuştu: “S-sakın bana acımaya cüret etme.” Gazap ve Arm, aynı anda, kızın dürüstlüğüne küçük bir gülümseme sundular. Arm’ın da eksik eline şaşıranlara ve üzülenlere yapmak istediği şey buydu. Hiç bu kadar dürüst ve kendi olamamış, bu yaşına kadar kimseyi tepkisiyle daha da mahcup etmek istememişti. Belki de mahcup olmayı hak ediyorlardı. Birinin yüzüne bakarak acıyacak küstahlığı gösterebiliyorsan, karşılığında mahcup edilmeliydin belki de. Aspen, hüzünlü bir ifadeyle başını salladı ve “Bunları yaşadığın için çok üzgünüm,” demekle yetindi. Nikita, buna dişlerini göstererek yırtıcı bir gülümsemeyle karşılık verdi. Köpek dişlerinden birinin ucu kırılmıştı. “Neden? O zorba dostunun, sonunda istediği şey oldu. Artık, o-onun karakteri kadar çirkinim ben de,” dedi, kelimelerin üstüne bastıran Nikita. “O, artık benim dostum değil. Size yaptıklarından sonra değil, Niki,” dedi Aspen, kesin bir sesle. Ama bu, Nikita’yı daha da sinirlendirdi. “S-sadece arkadaşlarım bana Niki diyebilir ve sen, asla onlardan biri olmak istemedin. O yüzden, şimdi öyleymişiz gibi davranma,” dedi, zehir gibi bir sesle. Aspen, buna itiraz etmedi. Sadece omuzları biraz daha düştü ve yorgun bir edayla, “Mimi’den şikâyetçi olmak ister misin?” diye sordu. Bu konuşmada yenilen taraf, o olmuştu. Öte yandan Nikita, yalan söylerken çok rahattı. “H-hayır. Sadece Hoki. Mimi’yi o zorladı,” diye açıkladı, soğuk bir sesle. Aspen, başını salladı ve önündeki kâğıda bir şeyler yazdı. Bu işi ciddiye aldığı ve hata yapmak istemediği belliydi. Ama zamanı geriye alamazdı. Bunun gayet farkında olan Nikita da söylenecek başka bir söz kalmamış gibi, ikisine de veda etmeden kalkıp gitti. “Sen ne düşünüyorsun? Her şeyin bu kadar boka batması konusunda yani,” Aspen, bitkindi. Arm, onun günlerdir hiç uyuduğunu sanmıyordu. Göz altları morarmıştı ve yüzü hâlâ bitkindi. Ne zaman görse oğlan bir şeyle uğraşıyor, birilerini teskin ediyor ya da kulübeleri tamir etmekle uğraşan ekibe yardım ediyordu. “Senin gidişini avantajına kullanmış. Zaten en başından gitmeni isteyen de oydu. O yüzden, aklımda tek bir soru var: Hoki, daha ne kadar ileri gitmiş olabilir?” dedi Arm, dürüstçe. Akla yatıyordu ve bundan en çok kazancı sağlayacak olanın da Hoki olduğu belliydi. “Beni öldürmek isteyenin o olduğunu mu düşünüyorsun?” Aspen’in kendi kafasında da aynı sorun dönüyor ama kabullenmekte bir hayli zorlanıyordu. “Ölümünün onun faydasına olduğu kesin. Birilerine zarar vermekten de çekinmiyor. Seni koruyacaksam bu ihtimali eleyemem,” dedi Arm, düz bir sesle. Vazife. Kan. Kin ve yeni bir vazife. Aspen, ona gülümsedi. Bir dost gibi. Dengi gibi. Ama Arm, artık içinde buna karşılık verecek sıcak hislerden yoksundu. “Gerçek bir asker gibi konuştun,” dedi Aspen, etkilenmiş bir şekilde başını sallayarak. “İşim bu, değil mi?” Arm, aynı yapmacık gülümsemesini takınıyordu. Yine de Aspen, bir şeyleri kafasında tam oturtamamış gibiydi. “Onu, çocukluğundan beri tanıyorum, hep zor biriydi ama birini öldürecek kadar ileri gitmek? Beni öldürecek kadar ileri gitmek… Bilmiyorum.” Aspen eliyle şakaklarını ovdu. Yaşadığı hayal kırıklığı, sadece başlangıçtı. Yaş aldıkça artan bir farkındalık hâliydi bu, aslında. İnsanlar kusurluydu. Hepsi. Her biri. Ve bu kusurlar, onları eşsiz birer düşman yapıyordu. “Çocukluğu, insan hakkında bir şey anlatmaz, lider. Bir zamanlar hepimiz masumduk.” Ama bu İkinci Dünya’da masumların yaşayacağı hiçbir yer yoktu.

*

Ertesi gün karanlık, köyün üstünü örttüğünde ve geriye sadece akılda yaşayan kötü anıları bıraktığında Arm ve Dante, ortalarında vakur bir dağ gibi duran Hoki ile meydana ilerlediler. Kalabalık ikiye yarılıp onları bir insan denizinin ortasına alırken her bir göz aynı anda onlara döndü. Hayır, onlara değil. Hoki’ye. Ama Hoki’nin başı dikti. Kibir ve hoşnutsuzluk yüklü bir ifadeyle gözleri ileriye odaklanmış, sanki inzivaya çekilmişken gafil avlanmış ve düşmanının pençesine düşmüş bir hükümdar gibiydi. Gelgelelim onlar ilerlerken Arm’ın kulağına kirli fısıltılar geliyor; bazıları bu yanında yürüyen mahkûma sessiz lanetler ediyor, bazıları ise hiç çekinmeden yuhalıyor ve hakaretler savuruyordu. Hoki de kaba sözleri Arm ile aynı anda duydu ve dişlerini sıktı. Arm, onların bu kısacık yokluklarında neler yaşadığını bilmiyordu ama köyün içinde çalkalanan öfke kanlı canlı bu meydanda onları karşılarken bu gecenin onlara hayır getirmeyeceğinden son derece emindi. Meşalelerin turuncu halelerinin dans ettiği meydanın tam ortasına Aspen için bir masa kurulmuştu. Yanında duran boş sandalye ise şikâyetçilerin sırayla oturup konuşabilmesi için ayrılmıştı. Dante ve Arm, Hoki’yi masanın öte tarafındaki Yerdengezen heykelinden kalanlara götürdüler ve yüzünü kalabalığa çevirdiler. Heykel, onarılmaya çalışsa da artık eskisi gibi olması mümkün değildi ve Aspen bu görüntünün, oğlanın aslında kimi hayal kırıklığına uğrattığını hatırlaması için, Hoki’nin yanı başında olmasını istemişti. Kalabalık yuhalıyor, çılgınlar gibi bağırıyordu. Arm, bu zalim cümbüşün uzak bir köşesinde delici bakışlarla onlardan tarafa bakan Nikita’yı gördü. Sessiz sözcükler, kızın kanla ıslanmış gözlerinden Hoki’ye lanetler yağdırıyordu. “Sessizlik, lütfen,” dedi Aspen. Tüm köy, birden beklentiyle suspus oldu. Aspen, bu fırsattan yararlanıp meydanın ortasından onlara seslendi: “Gizler, bizi yıllar evvel onların zor yollardan edindiği dersleri öğrenmemiz için bu köye getirmişlerdi. Ama biz, ilk sınavımızda başarısız olduk ve bugün burada birlik olduğumuzdan değil, kibrin gafletine kapılıp birbirimizden olduğumuzdan toplandık. Toplumumuzun, sürümüzün, kabilemizin ne denli kırılgan olduğuna bir bakın. Atalarımız gibi sınanıyoruz. Kendi gururumuz yerine onlara duyduğumuz sadakate tutunmalıydık. O yüzden, şimdi yapacağımız şey bu olacak. İlk Dalga’yı görmüş büyüklerimizi, ailelerimizi, bizi koruyan tüm bu kadim ormanı ve içindeki o eski ruhları onurlandırmak için tek bir kabile olmak zorundayız. Tek bir yürekle ve tek bir cevapla bu geceyi bitireceğiz. Bugün vereceğimiz ortak kararla, gözlerimizde yaşlar olsa bile birlikte güleceğiz ve güçleneceğiz.” Herkes liderlerini alkışlarken Aspen, masaya oturup başıyla işaret verdi ve Boğar, beklediği köşeden gür bir sesle konuştu. “Mahkeme, Nikita’yı çağırıyor.” Nikita bir adım öne çıktı ve önce Arm’a, sonra da yanındaki Hoki’ye baktı. Kabuk bağlamış yaralarla dolu çehresi buz gibiydi. Ne var ki kanlı gözlerindeki öfkeyi gizlemesi pek de mümkün değildi. Tahtına kavuşmuş bir kraliçe gibi azametle döndü ve Aspen’in yanındaki sandalyeye oturdu. Herkesin gözleri, beklenti ve açlıkla ona dönmüştü. Kızın öfkesini, üzüntüsünü, parçalanmış ruhunu içmek isteyen, lafa söze aç bir ahali, kızın dudaklarından dökülecek lanetleri hevesle bekliyordu. Arm, hepsinden tiksindi. “Ne anlatmam gerekiyor? Suçunun kanıtını, yüzümden görebilirsiniz herhâlde,” dedi Nikita, küstah bir sesle. İnsanlar, gergince bakıştı ama kız, kin dolu bakışlarını bir bir üzerlerinde gezdirirken hiç acele etmedi. “Hepiniz oradaydınız zaten. Ve hiçbiriniz bunu durdurmaya çalışmadınız,” diye tamamladı sözlerini, belli belirsiz bir gülümsemeyle. “Şimdi hepiniz, Aspen’in kanatları altındayken parmaklarınızı o pisliğe çevirip korkunç biri olduğunu haykırıyorsunuz ama siz de o pisliğin kötü olduğu kadar korkaksınız. Hoki’nin cezalandırılmasını istiyorum,” dedi, buyurgan bir sesle Aspen’e hitap ederek. Ardından, tahtından kalkmadan, üstündeki hayali tozları silkeledi. “Sizin cezanız zaten, yüreksizce başkalarının arkasına saklanarak yaşamak,” diye bitirdi, acele etmeden. Arm’ın yüzünde bir gülümseme belirdi. Çok küçük ve hınzır bir gülümseme. Gözleri usulca uzaklaşan Nikita’yı takip ederken ilk defa bu insanların arasında biraz eğlendiğini hissetmişti. Köy ahalisi kendi arasında fısıldaşmaya başlayınca Aspen, Boğar’a işaret etti ve sırasıyla Korkuluk, Lev ve kavgada yaralanan diğerleri gelip konuştu. Ama Arm, onların şikâyetlerinin, sıkıntılarının hiçbirini duymadı. Umurunda değildi ve öyleymiş gibi davranarak rol yapacaksa en azından onlar da Nikita kadar ilginç bir konuşma yapmayı deneyebilirlerdi. O yüzden Arm, içindeki Gazap’ı bile uyutan konuşmalar sürerken kalabalıktaki insanları süzdü ve bu sefil yakarışların bitmesini bekledi. Herkes, Hoki’nin ne kadar kötü olduğunun yeterince altını çizdiğinde işin bu kısmı, Tak ve Dak’a şükürler olsun ki, kapandı ve söz sonunda Hoki’ye geldi. Aspen, soğuk bakışlarla eski dostuna döndü ve “Söylemek istediğin bir şey var mı?” dedi. Hoki, zehirli bir gülüşle başını salladı ve tükürür gibi bir sesle, “Elbette konuşacağım, lider,” diye yanıtladı, onun sorusunu. Düşmüş liderin bakışları eski ahalisinin kalabalığına dönerken Arm da Hoki’ye odaklandı. “Benden nefret etmek istiyorsanız, buyurun edin. Ama ben, Nikita’ya elimi kaldırmadım. Bunu yapan, Mimi’ydi,” diye devam etti Hoki, bir an duraklayarak. Herkesin gözü, kalabalıktaki zayıf kıza döndü. Kızın yüzünde şaşkın, neredeyse masum bir ifade vardı ama Arm, onun yumruklarını sıktığını durduğu yerden bile görebiliyordu. Hoki, kıza yırtıcı bir hayvan gibi dişlerini gösterdi. Bu, bir uyarıydı: “Benden nefret edin ama ben Korkuluk’u vuran oku atana kadar yanımda onu vurmaya çalışan kimse şu an benimle yargılanmıyor. Evet, size diyorum, iki yüzlü yalaka pislikler! Rollo; Lev, seni şerefsiz pislik; Kai, evet, sen de oradaydın. Delta. Hepiniz, benimle yarışırken çok eğleniyordunuz ve siz boktan okçular olduğunuz için ben mi cezalandırılacağım, yani? Sikeyim böyle işi!” Hoki’nin yüzü nefretle çarpıldı. “Ben olmasam, ilk günden erzakları yağmalamış ve çoktan bitirmiştiniz, sizi sefil şerefsizler! Size uyacağınız bir düzen sağladım. Siz alçak nankörlerin yarısından çoğu asla Giz olamayacak. Beni cezalandırmak istemenizin gerçek nedeni de bu! Siz, boktan hayatlarınızın bu en önemli gününde istediğiniz kadar zırlayabilirsiniz ama bu saçmalık bittiğinde ben bir Giz olacağım ve siz birer Hiç boku olarak sürünmeye devam edeceksiniz. Ama bana ettiğiniz lafları unutmayacağım, orospu çocukları. Sizin yüzlerinizi unutmayacağım. Yarın tekrar karşılaştığımızda bugün vereceğiniz kararı da unutmayacağım.” Hoki, ölüm vadediyordu. Sözlerinin etkisi, kalabalığı uyuşturdu ve her fısıltı geceye karışıp giderken tüm köy sus pus oldu. Korku köye bir yıldırım gibi düşerken hepsi, aslında bunun bir oyun olduğunu ve gerçek dünyada kuralları Hoki’nin koyacağını hatırlamış gibi bembeyaz kesildi. Ama çekik gözlü bir oğlan, o sözlerin ağırlığı altında ezilmeden öne çıktı ve Hoki’ye bağırdı. Arm, oğlanın adının Artuk olduğunu hayal meyal hatırlıyordu ve bu yürekli çıkışı, duygularını kaybeden bir Kayalı’yı bile etkileyecek türdendi. “Hiç boku dediğin Mao, senden on kat daha adamdı. Onu döverken yalnız değildin. Bunu biz de unutmadık. Ama onun canını alan sendin! Durmadan vurdun ve vurdun. Bir seçim şansın vardı ama sen durmamayı seçtin. O yere düştü ama durmadın! O, kımıldamayı bıraktı ama sen durmadın! Yerdengezen, bizim yerimize senin gibi bir pisliği Giz olması için seçerse ben Hiç olmaktan gurur duyarım. Hiç olup açlıktan ölsem de senin önünde bir daha eğilmem!” Artuk’un sesinden yükselen öfke ateşi, Arm’ın damarlarında gezindi ve tüm köyü aynı anda korkunun pusundan kurtardı. Kalabalık, Artuk’u destekler sözler haykırıp arkadaşlarının sırtını sıvazlarken arkalardan Arm’ın yüzünü göremediği biri, tüm sesleri bastırarak “Hoki, idam edilsin!” diye bağırdı. İşte işler, o noktada çığırından çıktı. Yüzü olmayan bu ölüm vaadini onaylayan sesler yükselirken ortalık birbirine girdi. Arm’ın yanında duran Hoki, irkilerek bir adım geriledi. Bunu beklemediği kesindi. Arm da bunu beklemiyordu. “Hoki ölmeli!” “Kana kan!” “Bizden birini öldürdü!” “Öldür onu, Aspen!” Sesler birbirine karışırken Arm, Aspen’e baktı. Liderleri, başını iki yana sallayarak yutkundu. İçinde çalkalanan öfke kalabalığın sesleriyle yükselirken Arm, Hoki’nin ölüp ölmemesini hiç umursamadığını fark etti. Bir Giz eksik ya da fazla. Onun gibi bir soysuz bu dünyadan gitse kim üzülecekti ki? Aspen, ahaliyi sakinleştirmeye çalışarak ayaklandı ama kalabalığı susturan şey, Lunu’nun onca insanın arasından sıyrılıp kendini meydanın ortasına atması oldu. Kardeşi haykıran kalabalığa dönerken yüzünde katıksız bir dehşet vardı. Gözü dönmüş kalabalığın ortasındaki savunmasız hâlini görmek, Arm’ın unutmak istediği bir yanına bağırıyordu. Git ve kardeşini koru. Arm’ın omurgası gerilirken olduğu yerde kalmak için kendini zorladı. “Siz ne dediğinizin farkında mısınız? Kafayı mı yediniz? Bir insanı öldürmekten bahsediyoruz,” dedi Lunu, onu dinleyen herkese kafa tutarak. Yüzündeki ifade, belki de Arm’ın onda gördüğü ilk korku belirtisiydi. Lunu ilk defa birinin yaşamasını umursarken Arm’ın tam tersini hissediyor olması, Tak ve Dak’ın zalim bir şakası olmalıydı. “O da Mao’yu öldürdü,” diye itiraz etti, Korkuluk. “Beni bir oyuncakmışım gibi astı ve üzerimde atış antrenmanı yaptı!” Elindeki baston gibi ince ve güçsüzdü ama kardeşine diklenirken oğlanın yüzünde amansız bir ifade vardı. Arm, oğlanı yumruklamamak için kendini zor tuttu ve sinirle çenesini sıktı. “Evet! Hoki iğrenç biri ama bu bize, onun canını alma hakkını vermez,” dedi Lunu, o yırtıcı inadıyla. Arm, onun yine her konuda karar veren kişi olmak istemesinin ironisiyle, gergince güldü. “Lazlo için de böyle düşünür müydün?” diye sordu Arm, kardeşine doğru seslenerek. Lunu, afallayarak ona baktığında Arm, onun canını yaktığını anladı ama buna rağmen kendini suçlu hissetmedi. Lunu uzun zaman önce kendi içinde bu hesaplaşmaya girmeliydi ama yapmamıştı. Her zaman olduğu gibi, istemediği her şeyi ardında bırakmayı seçmişti. Bazılarının böyle bir lüksü yoktu. Bazıları yanında cesetlerle yürürdü ve her yeni nefes için kendi vicdanına acı verici bedeller öderdi. Lunu, Arm’a yalvarır bir ifadeyle baktı: “Hepimiz kötü seçimler yapıyoruz. Ama Hoki’nin ölümü, bu kötü seçimlerimizden biri olmak zorunda değil. Bu yükü taşımak zorunda değiliz,” dedi, kalabalığa konuşmasına rağmen Arm’a ulaşmaya çalışarak. Ama Arm, Lunu’ya aldırış etmedi. Aspen, “Sen ne öneriyorsun?” diye sordu, kalabalığın sakinleşmesini fırsat bilerek. Liderlerinin yüzünde panik vardı ve işlerin buraya geleceğini hiç düşünmediği belliydi. Arm, o anda, Aspen’in elini kirletemeyeceğini fark etti. Lider o olsa da Hoki’nin ölüm emrini o veremezdi. Bu yüzden Arm, Hoki’nin dizlerinin ardına bir tekme atıp oğlanı önüne devirdi ve hızla çektiği hançerini oğlanın boğazına yasladı. Hoki’nin diğer yanında duran Dante, kaskatı kesildi. Arm’ın vazifesi bunu gerektirirse yapardı. Hem de zevkle. Gazap, içinde kahkahalarla kükrerken her göz, her bakış, her fısıltı aynı anda ona döndü. “Arm…” diye uyardı onu, Aspen. “Ben sadece askerim, lider. Kararı halk verecek,” dedi sakince. Öyle de olacaktı. Ve bunu Aspen yapamayacağına göre Arm yapmak zorundaydı. Lunu, ona inanamaz gözlerle bakarken Arm, kardeşinin ifadesine karşı zevkle gülümsedi. Kızın yüzündeki şaşkınlık, paha biçilemezdi doğrusu. “Arm, yapma. Hoki buraya verdiği zararın bedelini ödemeli. Burada kalıp köy için çalışmalı. Geceleri de hapis yatabilir,” dedi Lunu, zorla yutkunarak. Arm’ın umurunda değildi. Kan ve kin aynı şarkıyı söylerken Arm, Lunu’yu duymadı bile. Köy hep bir ağızdan konuşurken Arm’ın kulakları hiçbirini duymadı. “Bırak ölsün. O, bu köyde yaşayamaz,” dedi Lev. Sesinin tonunda, bariz bir tehdit vardı. Güzel, bir oy daha. “Kimse, senin yediğin haltları konuşmadığı için şanslısın tabii, hain pislik,” diye hırladı, Hoki. Ama Arm, hançeri onun boğazına biraz daha bastırınca sesi kesildi. Aspen’in yüzü sertleşti. Arm, liderlerine soğuk bir gülümseme yolladı. Onu koruyacağına söz vermişti. Hoki, Aspen’i öldürmeye çalışmış olsun ya da olmasın Aspen, Arm’a borçlu olacaktı. Arm, hem liderlerini kurtarmış olacak hem de oğlanın ellerinin temiz kalmasını sağlayacaktı. Bunu şu an göremese de pis işi o üstlendiği için Aspen minnettar olmalıydı. Aspen, onun içinden geçenleri okumuş gibi kasılıp kalırken Tamu öne çıktı. İfadesiz yüzünde merhamet yoktu ama sakin bir şekilde konuştuğunda kalabalığın bir kısmı susup onu dinledi. “Hoki’nin artık burada bir yeri yok. Sürülmeli,” dedi Tamu, dümdüz bir sesle. “Dışarıda hayatta kalabilir mi ki? Puhu’nun yaralarını görmediniz mi? Bunun onu ölüme mahkûm etmekten ne farkı olacak ki?” diye itiraz etti, Beau. Madrabaz, Öfke’yi öldürürken sesi hiç bu kadar gür çıkmamıştı oysa. Arm, dişlerini sıktı. “Bir kere olsun, zalim bir katili korumamayı dener misin?” diye bağırdı Dante, zehir gibi bir sesle. Arm, buna bir kahkaha attı. Sesi, kendi kulaklarına bile delirmiş gibi gelmişti ama Arm, delirmemişti. Belki de bu çılgın dünyada hiç bu kadar aklı başında olmamıştı. İnsanlara, duygulara ya da hayallere odaklanmamışken dünya çok daha netti. Gözün sadece hedefini görürken her şey daha kolaydı. “Onu korumuyorum. Yaptıklarının cezasını çekmeli ama bu kararı biz veremeyiz. Dolunay vakti geldiğinde onu Gizlere teslim etmeliyiz,” dedi Beau, birkaç adım öne çıkarak. “Gidip muhteşem villasında tatil yaparak Giz olmayı beklesin diye mi? Hiç sanmıyorum!” diye hırladı, Artuk. “Bunun alternatifi onu öldürmek olmamalı,” diye itiraz etti, Beş Beter. Arm, onun karşı tarafta olmasına şaşırsa da aldırmadı. Beş Beter, Arm’a, onu artık tanıyamıyormuş gibi bakıyordu. Tanımıyordu çünkü. Arm’ın Gazap’ıyla henüz hiçbiri tanışmamıştı. “Sen, hiç başlama bile! Daha seninle görülecek bir hesabımız var,” dedi Dante, Beş Beter’e kin kusarak. Beş Beter’in çenesi gerilirken Arm sırıttı. Daha çok hesaplaşma! “Diğerlerini de benimle sürecek misiniz? Belki de tüm Giz soyluları cezalandırmak istiyorsunuzdur? Biz olamadığınız için,” dedi Hoki. Boynunda hançer yokmuş gibi rahat bir sesle konuşmaya çalışsa da Arm, onun ensesinden terler boşaldığını görebiliyordu. Çünkü ölüm geldiğinde bir zorba bile çaresiz kalırdı. Ölüm, sensin. Ölüm, benim. “Kapa çeneni, koca pislik. Burada seni öldürmesinler diye uğraşıyoruz ama o aptal ağzını açtığında bu hiç kolay olmuyor,” diye tısladı, Lunu. Çilli yüzü panikle kızarmıştı. “Tarla faresinin yardımına düştüysem öleyim daha iyi…” diye homurdandı Hoki. “Puhu, sen ne düşünüyorsun?” diye sordu, Aspen. Aklı başında gördüğü insanları konuşturmaya gayret ediyor, herkesi sakin tutmaya çalışıyordu. Puhu, Beau’dan destek alarak bir adım öne çıktı. Solgun alnında ter birikmişti. Gidişatın onu da rahatsız ettiği şüphesizdi. “Hoki’nin yaptıkları korkunç. Ama bizim ondan daha iyi olmamız gerekmez mi?” dedi Puhu, herkesin duyabileceği bir şekilde. Birkaç kişi, saygı duydukları bu adamın sözleriyle başını salladılar. “Şişko hergele haklı. Bütün avı yolda yemiş olsa bile,” dedi Hoki, hançere rağmen kocaman sırıtarak. Arm, hançeri tutan elini sıktı. Tam o anda yuhalamalar eşliğinde bir taş, Hoki’nin çenesine çarptı. Arm, taşın geldiği yeri anlamaya çalışırken Hoki acıyla inledi. Hemen peşinden bir tane daha geldi ama isabetini bulamadan yere düştü. Üçüncüsü, tam Dante’nin alnına isabet etti ve kız, bir küfür savurdu. Aspen ve Beau, aynı anda fırlayıp onlara doğru koştular. Aspen, “Kesin şunu!” diye bağırdı, kalabalığa. Ardından, Dante’ye döndü ve kızın kanayan alnına bakarken, “Sen iyi misin?” diye sordu. Arm’ın da gözleri akan kana kayarken hançer, elinde ağırlaştı ve öfkesi arttı. Beau, taş atan oğlanı tutup yere sererken Arm’ın içine soğuk bir nefret yayıldı. Lunu, bağırarak kargaşa içindeki topluluğa seslenmeyi deniyordu ama Arm, ihtiyatlı gözlerle gelebilecek tehlikeyi bekledi. Bu insanların hiçbiri korumaya değmezdi. Ve eğer onun ailesinden birine daha zarar verirlerse Arm, bu hançeri düşünmeden her birine saplardı. Arm, bir anlığına Dante’yi de aileden gördüğünü fark ederek şaşırdı. Kız, sorun olmadığını söylese de Aspen yarasına bastırmaya devam ediyordu. “Toplum olmak böyle bir şey ise ben toplum olmak istemiyorum! Kalabalığın linç edeceği sıradaki kişiyi seçmekten başka bir şey yapmıyorsunuz!” diye haykırdı Lunu. Ela gözleri akmayan yaşlarla dolmuştu ve yanakları öfkeyle kızarmıştı. Kardeşi, belki de ilk defa bu denli çaresiz ve küçük görünüyordu gözüne. Belki de ilk defa duygularını insanlardan sakınmadan dışarı vuruyordu. “Seni aramızda isteyen kim ki sürekli konuşup duruyorsun, küçük enik?” dedi Lev, Lunu’ya tiksintiyle bakarak. Arm, hançerini Hoki’nin boğazından geri çekip Lev’i pataklamak için güçlü bir istek duydu. Lunu sinir bozucu olsa da, ona lanet bir hayat sunsa ve sürekli yalanlar söylese de hâlâ Arm’ın ailesiydi. Arm, onu sevmekte artık zorlansa da bu aralarındaki bağ öylece silinip atılacak türden değildi. O yüzden Lev, Lunu’nun üstüne yürürken Arm, araya girmek için hazırlandı. Ama Nikita, ondan önce davrandı ve kötü hedeflenmiş yumruğunu Lev’in zaten kırık olan burnuna geçirdi. Oğlan, geriye savrulup acı içinde inlerken, “Onunla bir daha öyle konuşursan, o koca çeneni bir tur da ben kırarım,” dedi, yumruğunu ovarak. Arm şok içinde sırıttı ama şaşkınlığı hemencecik bitecek gibi değildi. Hodbin, çalımlı adımlarla meydanın ortasına geçerken kibirli ayakçının mavi gözleri buz gibiydi. “Hoki iğrenç bir pislik olsa da bir konuda haklı. Lev de yargılanmalı. O da oradaydı ve kabul edelim ki iğrenç bir yancı gibi gülmekten başka bir şey yapacak akıldan yoksundu ama bu onu daha masum yapar mı?” dedi Hodbin, seyircilere tek tek bakarak. Kalabalık, onu onayladı: “Şimdi ıslah olmazlarsa ileride yapacakları pislikleri bir düşünün. O yüzden bu işe karışan herkes, bedelini ödemeli. Başta da sen, seni sinsi ödlek,” dedi, Lev’i işaret ederek. Lev, kanayan burnunu tutarak öfkeyle ona döndü ama Hodbin, oğlana bakıp sadece sırıttı. Kavga vadeden türden bir sırıtmaydı bu. Arm, kendi duramazken kardeşinin yanında duran bu insanlara bakakaldı. “Yeter!” diye bağırdı Aspen. Oğlanın yakıcı öfkesi herkesi irkiltti. Sinirle meydanın ortasına yürürken bela arar gibi bir hâli vardı. Ya da belki de bela olmak ister gibi. Aspen’in alnında bir damar attı: “Hoki sürülecek. Bu işe karışan diğerleri de köy için çalışarak cezalarını çekecekler. Kana kan işine girersek bu yükün altında eziliriz. Bir daha köyün huzurunu bozan olursa bu konunun vatandaşlık şansını etkileyeceğinden emin olabilir,” diye tehdit etti herkesi. Sesi keskindi ve kararı sadece onun vermesi herkesi dumur etmiş olsa da işte şimdi hep olduğunu iddia ettiği Güneş soylu gibi konuşmuştu. İnsanların görmeyi beklediği, adil ama acımasız lider gibi. Uyarır bakışları her bir gözü tek tek izlerken insanlar, onun kim olduğunu hatırlamış gibi süklüm püklüm kalakalmıştı. “Dışarıda açlıktan ölmemi mi istiyorsun, ‘dostum’? Beni sürünce elinde kan olmayacağını mı sanıyorsun? Böylece sen asil lider olurken ben kötü adam mı ilan edileceğim?” Hoki’nin sesi, Arm’ın hâlâ tuttuğu hançerin baskısı altında hırıltılı çıkmıştı. “Bunu insanlarına eziyet etmeden önce düşünmeliydin,” diye çattı Aspen. Böylece karar birlikte değil, bir Güneş soylu tarafından verilmiş oldu. Belki bu da Hoki’nin talihiydi. Çünkü eğer Aspen kararı köye bırakmış olsaydı Arm, Hoki’nin şafağı göremeyeceğine oldukça emindi. Ama şimdi, yeni günün ilk ışıkları altında Hoki, erzaksız bir şekilde yolculuğa çıkacaktı. Ve bu yolda yanında sadece ölüm olacaktı. Gazap ve Arm, daha çok da Arm, bu sonuç karşısında keyifle gülümsedi.

Yorumlar

0/2000