Bölüm 7: Lunu

“Yapabilirsin.” Hodbin, onun ardından yürürken, yüreklendirici olduğunu umduğu bir sesle bunu söyleyip duruyordu. Gel gör ki bunu yirminci kez tekrar edince Lunu, iç çekerek ona döndü ve tıslamayı andıran bir sesle karşılık verdi: “Yapabileceğimi biliyorum. Sadece, yapmak istemiyorum.” Bu yanıtı, sonunda Hodbin’in çenesini kapatmasını sağladı sağlamasına ama oğlan, bunu yaparken de Lunu’ya ters bir bakış atmayı ihmal etmedi. Ortak olduklarından beridir Gezgin, Lunu’nun ensesinde soluyor; her yaptığı işi iki kere kontrol edip kızı çileden çıkarıyordu. Lunu, planlarının başka birinin aklıyla enikonu irdelenmesine alışık değildi ve ayakçı oğlanın nazıyla oynamak için tüm sabrını kullanması gerekiyordu. Ayakçı, tedbirli olmasına tedbirliydi. Hem de her konuda. Lunu’nun ipiyle, bir kez kuyuya inmişti ve o kuyuda boğulduğundan beridir de ipleri bırakmaya razı gelmiyordu. Bu da ikilinin sürekli didişmesine ve birbirlerinin sinirini zıplatmasına neden oluyordu. Oysa Lunu bu ortaklığı isterken samimiydi. İlk defa birini kendine sırdaş etmişti. Ama onun bu içtenliği, oğlanın gözünde bir para etmiyordu işte. Bu da sürekli yalanlarla oynamanın nahoş sonucuydu. Kimse size inanmıyor, tam anlamıyla güvenemiyordu. Yalanlar ara sıra işe yarasa da sonunda, insanı yapayalnız bırakıyordu. “Savaş çıkarmak isteyen sendin. Şimdi gurur yapmanın sırası değil,” diye hatırlattı kıza, Hodbin. Lunu, yan gözle, yanında çalımla yürüyen oğlana baktı. Buraya ait olmadığını izleyen her göze göstermek istercesine, öyle bir kurumluydu ki! Herkesle aynı şeyleri giymesine rağmen, bir o kadar da farklı görünüyordu. Kollarındaki dövmeleri ve hiç çıkarmadığı yüzükleriyle, aslında bir korsan olduğunu hepsinin bilmesini ister gibi bir hâli vardı. Sarı saçlarını, alnına bağladığı siyah bir bandanayla yüzünden uzak tutmuş; sol yanağının üzerine yatay iki küçük çizgi çekmişti. Lunu, gözlerini kırpıştırdı. “Sen… Yanında sürme mi getirdin?” “Yanımda birçok şey getirdim, tatlım. Görmek ister misin?” derken Hodbin, gamzelerini ortaya çıkaran bir tavırla sırıtıyordu. Lunu, oğlanın yüzündeki boyaya elini sürmek için bir hamle yapınca Hodbin, onun bileğini havada yakaladı. “Bu, bir sürme değil; Gezginlerin savaştan önce sürdüğü toz bir boya. Ve sen, onu meraklı parmaklarınla mahvetmek üzeresin.” Kızın ince bileği hâlâ havadaydı. Dokunuşu, tavrının aksine, pek kibardı doğrusu. “Bana neden sürmedin o zaman?” Aptal savaş boyasını, pekâlâ Lunu da sürebilirdi. Eğer Hodbin ona sormuş olsaydı tabii. Hem belki o zaman kendini daha cesur hissederdi. “Önce hak etmen lazım,” dedi Hodbin, kibirle. Kızın kolunu bırakıp pantolon askısını düzeltti ve yürümeye devam etti. Lunu, bir iç çekişle onun peşine takıldı. Madem aptal boyasını paylaşmıyordu, varsın öyle olsundu. Hak etmekmiş. Sizi buraya kim getirdi acaba? Meydanda toplanan kalabalığın oluşturduğu çembere geldiğinde Lunu, silkinerek üstüne sinen kibrinden arındı. Artık buradan sonrasında tek başınaydı ve bu insanlar ona baktığında herkesin gördüğü o çelimsiz kızı görmek isteyeceklerdi. İnsanların bedenlerinin arasından çemberin ortasına göz ucuyla baktığında geniş bir sandalyede yayılan Hoki’nin, ona şükranlarını sunmak isteyen yalakalarını dinlediğini gördü. Bu nahoş herif, artık iyiden iyiye otoritesini kabul ettirmiş olmalıydı ki kimse onun liderliğinden şikâyet etmiyordu. Korkuluk, Nikita ve Lunu dışındaki kimse onun eziyetleriyle yüzleşmediği için herkes, bu sükûnet hâli sürsün diye sessiz kalıyordu. “Büyük oyna, kalamar.” Lunu daha hazırlanamadan Hodbin, onu orta alanda kalan boşluğa itti. Yalpalayarak bir adımla öne çıkan Lunu, ona omzunun üzerinden ters bir bakış attı ama Hodbin çoktan gözden kaybolmuştu. Omuzlarını düşürüp hafif bir titreme eşliğinde, Hoki ve arkadaşlarının olduğu yere doğru çekingen birkaç adım attı. Hoki, en ortada otururken sadık yoldaşları ise getirdikleri iki yatağı onun hemen arkasına sermiş; yattıkları yerlerden keyif çatarak olanları izliyordu. Geri kalan herkes, bulduğu çuvalın veya çaputun üzerinde uyumuşken onlar burada, bu anda bile yatakları kullanarak gövde gösterisi yapıyorlardı. Şimdilik. Gelgelelim şu an Lunu’ya ızdırap veren esas şey, yıllardır aklının üstünlüğünü ve dilinin keskinliğini kimseden sakınmıyor, kendini özgürce ortaya koyuyorken, şimdi, aptal bir bayır turbu kılıklının otoritesi altında ezilip büzülmek zorunda olmasıydı. O yüzden Hoki’nin paçalarına doğru kendini atarken, keşke kırmızı ceketim yanımda olsaydı, diye düşünmesine engel olamadı. Kollarının bu kadar açıkta olması ona kendini düpedüz savunmasız hissettirmişti. Üstüne atıldığı gibi oğlanın paçalarını öpmeye başladığında yakınlardaki bir kız, küçük bir şaşkınlık çığlığı koparıverdi. “Ne oluyor be?” diye gürledi Hoki, geri çekilmeye çalışarak. Onun arkasından Lev, bir kahkaha patlattı. Ama Lunu’nun ince kolları, oğlanın bacaklarına, bir ahtapotun avına sarılışı gibi yapışmıştı bir kere. Kolaysa bu mankafa ayırmayı denesindi. “Ne olur beni affedin, ne olur…” Lunu’nun gözyaşları zahmetsizce yanaklarına akarken, bağırarak ağlamaya başladı. Köydeki her bir gözü ona döndüren feryatları ne de inandırıcıydı öyle. Doğrusu, gözyaşları kullanmaktan utanmadığı ama çok da keyif almadığı bir silahtı. Sadece hak eden kişilerde kullanacağı türden bir zayıflık. “Çok özür dilerim, liderimiz. Lütfen, beni affedin; lütfen, kabalığımı bağışlayın. Öyle açım ki…” diye yalvardı hıçkırarak. Yüzünü Hoki’nin dizlerine gömüp içli içli ağlarken, iyiden iyiye kendini bıraktı. Hoki, iğrenmiş gibi silkindi ama Lunu, ona nefes aldırmamaya kararlıydı. “Dün, kendinden çok emindin oysa.” Hoki, yüksek sesle burnundan soluyordu. “Tokken konuşmak ne de kolaymış, efendim ama ben çok, çok pişmanım. Yemin ederim, bir daha saygısızlık yapmayacağım.” Lunu, yaşla parlayan gözlerle başını kaldırdı. Oğlan, rahatsız olup bakışlarını kalabalığa yöneltti ve “Vaktimi boşa harcama. Benim için ne yaptın, onu söyle?” diye kestirip attı. Lunu, bu anın gelişine hazırdı. O yüzden, hevesle ceplerini karıştırdı ve “Gece etrafta koşuşturan farelerden birini avladım, efendim. En lezzetlileri böyle kahverengi olanlar olur. İsterseniz sizin için hemencecik pişirebilirim,” derken büyük bir heyecanla cebinden çıkardığı şişko fareyi, Hoki’nin burnunun dibine kadar uzattı. Ama Hoki, tam da Lunu’nun yapmasını umduğu gibi, farenin leş kokusuyla burnunu kırıştırırdı ve “Çek şu iğrenç şeyi. Bütün gece uyutmadılar zaten,” diye azarladı onu. Birkaç kişi homurdanarak liderlerini onaylarken Lunu da üzgün bakışlarını yere çevirdi. Lunu, aslında bunun pek bir farkındaydı. Çünkü dün gece herkes toplaşmış eğlenirken, günler önce çalıp sakladığı erzaklardan kalan bir dolu peyniri, Hoki ve çetesinin yataklarının şiltesine bizzat kendisi doldurmuştu. Bunu da, ilk gecelerinde hamamda fark ettiği tünel sayesinde başarmıştı. Giz soylular bile, tünellerin varlığından bihaber gibiydi. Oysa köylerinin tam altında, yıkık bir şehrin kalıntıları vardı. Bu olağanüstü keşif sayesinde, köyden çalabildiği erzakları kolaylıkla saklayabilmişti. Ne hoş bir yerdi orası öyle! Lunu, başka tünellerin de var olduğuna emindi ama henüz diğerlerini bulamamıştı. Dün gece de aynı tünel sayesinde kilitli olan yatakhaneye girmiş; şilteleri peynirle doldurmuş, ardından da köye kurduğu kapanla iki gündür topladığı fareleri aynı geçitten içeri, herkes uyurken salıvermişti. Oh olsun! Aslında amacı sadece rahatsızlık vermekti. Rahatsızlık huzursuzluğu, huzursuzluk ise kavgaları peşinden getirirdi. Hoki’nin yatakları bahşettiği çetesi, gecenin bir yarısı küfürler ve çığlıklar arasında kendilerini yatakhaneden atmak zorunda kalmış; bu da revirin penceresinden onları izleyen Hodbin ve Lunu’yu epeyce bir güldürmüştü. Böylece Giz soyluların da dışarı bıraktıkları iki şilte harici yatakları kalmamıştı. Yani şartlar, neredeyse eşitlenmişti. Giz soylu kalabalık da şimdi, diğerleri gibi buldukları yere kıvrılmak zorundalardı. Tabii, tertemiz duran o yumuşak iki şiltecik, hemen insanların iştahını kabartmıştı. Nasıl kabartmasındı ki? Daha önce hiçbirinin yerde uyuması gerekmemişti. Ama o şiltelerde, şimdi kimler yatacaktı? Biri, elbette Hoki’nindi. Şimdiden sessiz fısıltılar, Lunu’nun bile kulağına kadar gelmişti. Hoki, en yakın arkadaşı Lev’i mi seçecekti yoksa ona, Lev’den çok daha faydası olan diğerlerinden birini mi? “Öyle demeyin, eti gerçekten lezzetlidir,” derken, gülümsemesini bastırmaya çalıştı. Giz soylular arasında iki küçük şilteyi kıskanmak bile gerginlik yaratmaya yetmişti. “Kalsın. Fareni de al, bas git başka yerde ye. Etrafta bir vebalanmış kurtlumuz eksik zaten,” dedi Hoki, suratını buruşturarak. Arkasında oturan Mimi, onun sözleriyle kıkırdadı. Lunu, kızın Nikita’nın suratını dağıttığından beridir ne denli özgüvenle yürüdüğünü gözünden kaçırmamıştı. Artık saygı duyulan ama daha çok da korkulan biri olup çıkmıştı ve Hoki’nin peşinden bir an bile olsa ayrılmıyordu. “Tabii, efendim. Özür dilerim,” dedi, ayaklanan Lunu. Birkaç kişi çoktan veba kapmış gibi ondan uzaklaşırken Lunu, aralarından sıyrılıp onu sapa bir köşede bekleyen Hodbin’in yanına döndü. Yanağındaki gözyaşlarını silerken içi, olacaklar için duyduğu heyecanla dolmuştu bile. Hodbin’e, “İyi miydim?” diye sordu. Ama oğlanın kurnaz suratından bir ifade okumak, mümkün değildi. “Bence biraz fazla ağladın ama burnunu Hoki’nin paçasına sildiğin kısmı beğendim,” dedi, ona küçücük bir gülümseme sunan Hodbin. “O son dokunuş, senin içindi,” diye yanıtladı Lunu, muzip bir gülümsemeyle kaşlarını oynatarak. “Alabildin mi bari?” “Şüphen mi vardı?” derken Lunu, Hoki’nin cebinden yürüttüğü anahtarı çıkardı. Hodbin’in mavi gözleri, anahtarı görmesiyle parladı. Bu küçük anahtar, erzakları tuttukları deponun iki anahtarından biriydi ve planlarında çok önemli bir rolü vardı. Anahtarı gönülsüzce Hodbin’e uzatırken Lunu, oğlanın da kendi kadar maharetli bir hırsız olmasını umdu. Sıcak günün altında yan yana revire yürürlerken, Hoki ve çetesinin kahkahaları, arkalarından yükseliyordu. “Sen, üstüne düşeni yaptın mı peki?” “Şüphen mi vardı?” diye sordu Hodbin, tek kaşını kaldırarak. Bu, Lunu’yu kıkırdattı. Ama loş revirin ölüm kokan karanlığına girdiklerinde Lunu’nun neşesi hemencecik eriyip gitti. Derin bir uykunun kollarındaki Nikita’nın parçalanmış yüzüne baktı. Şimdilerde yitip gitmiş güzelliğinden arta kalanlara. Ve ölüm, hâlâ kızı almak için beklermiş gibi, tüm ağırlığıyla orada duruyordu. Kızı getirdiklerinden beridir Lunu, onunla ilgilenmiş; yaralarını temizlemiş ve pansuman yapmayı denemişti. Daha önce kırık bir parmak düzeltmesinden cesaret alarak kızın kırılan burnunu bile düzeltmişti. Yani, elinden geldiğince. Kız, acı içinde bir çığlık atarak uyanmış ve ondan kurtulmaya çalışmıştı. Lunu, hiçbir zaman duygusal biri olmamıştı ama kızın savunmasızlığı, onun içinde bir yeri acıtıyordu. Nikita’yı teskin etmek için acınası düzeyde beceriksiz bir denemesi bile olmuştu aslında. “Sorun yok, sadece burnunu düzelttim.” “B-bana… B-bir ayna ver,” diye buyurmuştu kız. Tabii, Lunu’nun bunu anlaması için kızın üç kere tekrar etmesi ve öfkeyle bağırması gerekmişti çünkü kırılan bir dişi, kızın dilini patlatmıştı. Hem, artık kelimeleri de bir hayli zor çıkıyordu ağzından. Lunu, bunun kızın kafasına aldığı darbenin bedeli olduğunu düşünüyordu. Çünkü daha önce başını kayaya çarpan çok adam görmüştü. Bazısı dilini, bazısı hafızasını kaybeder ve çoğu da hayatına eksik devam ederdi. Lunu, bunu nasıl düzelteceğini bilmiyordu. Aslında, neden düzeltmek istediğinden de pek emin değildi. Sadece artık korkmak ve saklanmak istemediğini anlamıştı. Esasında, bir Dante olmadığının gayet farkında olsa da bazen onun gibi olmak istemesine engel olamıyordu işte. Güçlü olmak, kendini ve belki de bazen -çok, çok nadir de olsa- başkalarını koruyabilmek istiyordu. Ama onun gücü, hiçbir zaman yumrukları olmamıştı. O yüzden bir şey yapacaksa bunu kendi yoluyla yapması gerekecekti. “Biraz dinlen. Sonra bakarsın,” demişti cılız bir sesle ama Nikita, en hâlsiz hâlinde bile buyurgandı. Lunu, sonunda pes edip aynayı ona uzattığı anda kız, bir çığlık daha koyuvermişti. Bu seferki çığlık, keder doluydu. Hodbin, revirin diğer köşesinde elindeki işi hallederken başını kaldırıp onlara bakmış ama tek bir söz bile söylememişti. Lunu ise afallayarak öylece kalakalmıştı. Ne yapacağına dair hiçbir fikri yoktu ki! Teselli, daha çok Arm’ın alanıydı. İnsanlarla arası iyi olan oydu bir kere. Lunu, en fazla can sıkabilirdi. O yüzden, en iyi bildiği şeyi yaptı ve acı içindeki kıza, “Bunu, ona ödeteceğiz,” diye söz verdi. Kız, deliler gibi ağlayarak Lunu’ya sıkıca sarıldığında Lunu, bundan rahatsız olsa bile geriye kaçmamak için tüm iradesini kullandı ve acemi bir hareketle, kızın omzunu sıvazladı. Bu konuşmanın ardından farelerle uğraşmak, güzelliğinin yasını tutan bir kızla uğraşmaktan çok daha kolay gelmişti ona. Hodbin, revirde kendine yaptığı küçük köşeye yürürken, Lunu’nun dikilip durduğu kapı girişine doğru seslendi. “Ona dik dik bakman yüzünü eski hâline çevirmeyecek biliyorsun, değil mi?” Lunu, gözlerini uyuyan kızdan ayırıp onun peşinden gitti. Hodbin, becerikli elleriyle birkaç otu birbirine karıştırırken Lunu’ya kurnaz bir bakış attı. Yanında sürme olmasa bile azımsanmayacak miktarda şey getirmişti, doğrusu. Dağıtılmış revirden de işine yarayan bir sürü bitki ve kök bulmuş gibiydi. Hepsini, kalan kavanozlara sırayla dizmiş; revirdeki kırık camları tek tek süpürmüştü. Lunu, farelerle ilgilenirken Hodbin de reviri neredeyse yaşanacak bir yer yapmıştı. Nikita’nın yattığı metal sedye dışında yatacak bir yer yoktu ama sabaha karşı, birbirlerinden iki uzak köşeye uzandıklarında ne Hodbin ne de Lunu yerde yatmaktan şikâyet etmişti. “Bunları yapmayı nereden öğrendin?” diye sordu Lunu, Hodbin’in karıştırdığı balçık gibi sıvıya bakarak. Oğlan, pek çok işte becerikliydi ve bu, Lunu’yu her seferinde şaşırtıyordu. “Deneme yanılmayla. Eskiden, üvey kardeşlerim üzerinde denerdim. Yemeklerine biraz ondan, biraz bundan katıp hangisinin karnını ağrıtacağıma, hangisini kusturacağıma bakardım,” dedi, keyifli bir sırıtmayla sandalyesine çökerken. Lunu da kıkırdayarak pencere pervazına oturdu ve oğlanın lapa hâline getirdiği otları incelemeye başladı. “Sonra fark ettim ki doğru karışımla, çok daha fazlasını yapabilirim.” “Eski dostun Kemik’i zehirlemek gibi mi?” diye sordu Lunu, tatlı tatlı. Ama ismini duymak bile Hodbin’in yüzünün kararmasına yetmişti. Lunu, Hodbin’i bu kadar yaralayacak ne yaptıklarını merak ediyordu. Onda bıraktıkları iz bugün, intikamını almışken bile apaçık ortada kalmıştı. “O, benim dostum değil. Ve emin ol, ölmeyi hak etti,” diye yanıtladı, bir yaprağın ezerek suyunu çıkartan Hodbin. Sesi, kendi anılarının derinliklerine giderken karardı. “Kendini korumuşsun. Bence bu, cesaret ister.” “Senin onayına ihtiyacım yok, kalamar.” “Yalnız ayakçı Hodbin, birinin iltifatını kabul edemiyor mu yoksa?” diye alay etti Lunu onunla. Hodbin, buna burnundan güldü ve “İltifatlar, egosu kaşınan avanaklar içindir. Benim, tatlı sözlerle avutulmaya ihtiyacım yok. Kendimi biliyorum,” diye yanıtladı, çarpıcı bir gülümsemeyle işine dönerken. “Öyle mi? Söyle bakalım, kimmişsin sen?” Hodbin, bir an bile düşünmedi: “Bir Gezginim. Bir korsanım. Bir şairim ve çok yakında da bir Giz olacağım.” “Şair mi?” İşte Lunu, bunu tahmin bile edemezdi. Hodbin, şok içerisinde Lunu’ya döndü. “Kaya’da şiir yok deme bana.” “Sarhoşların uydurduğu tekerlemeler sayılır mı?” Bunu duyduğunda oğlan, kınayarak kaşlarını çattı. “Vakit geçirmek için ne yapıyordunuz? Denizde taş mı sektiriyordunuz?” Sözleri aslında zalimce olsa da Lunu onun alayına alınmamıştı. Kayalıların boktan hayatını bilmeyen yoktu zaten. “Çoğunlukla insanların hayatını cehenneme çevirir ve Ark askerlerini soyardım. Akşamları, Arm ile Ark’ın sidiği içer; sabaha kadar dans ederdik,” dedi Lunu ve hülyalı bir iç çekti. Arm’ı özlüyordu. Kaya şehirleri, Derin Deniz’in dibine batabilirdi ama Arm’ı gerçekten çok özlüyordu. “Kulağa o kadar kötü gelmiyor,” dedi Hodbin, usulca. Tereddüt ederek Lunu’ya döndü. “Arm’dan başka kimsen yok mu?” İlk defa, Lunu hakkında bu kadar özel bir şeyi merak etmişti. Lunu buna hem şaşırdı hem de beklenmedik bir memnuniyet duydu. “Bir annem vardı ama Ark, Çürük olduğumu ilan ettikten sonra beni kendi hâlime bıraktı. Öncesinde çok annelik yaptığından değil, tabii.” diyerek omuz silkti. “Evet, yani Arm’dan başka kimsem yok.” Bilmediği bir yokluk, onu üzemezdi sonuçta. “Benim, yüz tane üvey kardeşim var ama hiçbiri bir boka yaramıyor. O yüzden üzülme. Aile, abartıldığı kadar matah bir şey değil,” dedi Hodbin, yüzünü buruşturarak. “Öyle. İnsan, denizde de karada da hep bir başına aslında,” diye onayladı Lunu, onu hüzünle. Bu hüznün sebebi, ışıltılı geleceğine rağmen bir şekilde hep yalnız olacağını bilmesiydi. Onun gibi insanlar, sevilip bağ kurulacak türden değildi ve yalnızlığı, Arm’a rağmen, Lunu’nun içine işlemişti. Bir noktada, Arm da ondan vazgeçecekti. Lunu’nun ona zarar verdiğini anlayacak ve o da onu terk edecekti. Herkes bir gün giderdi. Kabullenmek istemese de Lunu bunu biliyordu. Hodbin, gözlerini kızın gözlerine dikti ve uzunca bir süre baktı. Ondan sonra da bir süre hiç konuşmadılar. İki oğlan çekinerek revirden içeri girdiğinde Lunu, Hodbin’in iş üstündeki marifetli ellerini izliyordu. Yüzüklerle dolu olan uzun parmakları, yarattığı balçığı karıştırırken Lunu oturduğu pencere pervazında ayaklarını sallıyor; yapacağı işleri aklında sıralayarak vakit öldürüyordu. “Gelebilir miyiz?” dedi, içlerinden beyaz tenli ve mavi gözlü olan zayıf oğlan. “Ben, Pim,” diye tanıttı kendini göstererek. “Bu da arkadaşım, Artuk.” Pim, orta boylu, sevimli görünüşlü bir oğlandı. Artuk ise çekik gözlerinde neşenin izlerini taşıyan, nazik yüzlü biriydi. Lunu onları, Dante yanına yoldaş ararken, kıza laf attıkları günden hatırlamıştı. İkisi de muzip tiplerdi ve köyde şakalaşacak kadar hevesi olan bir tek onlar kalmıştı. Lunu, samimi bir içtenlikle gülümseyerek yere atladı. “Tabii ki. Ben, Lunu,” dedi heyecanla. Doğduğu günden beridir onu tanımayan farklı insanlarla konuşmak, yeni kişilerle ahbaplık etmek öyle tatlı bir histi ki! Lunu, yeni hayatında en çok bunu sevmiş bile olabilirdi. “Seni hatırlıyoruz. Hoki’ye diklendiğin gece biz de meydandaydık. Fena bir şeydi,” dedi Artuk, heyecanla Pim’e bakarak. Pim, başını salladı ve arkadaşını onayladı. Lunu’nun göğsü, kendine duyduğu gururla kabardı. Fark edilmek güzel bir histi doğrusu. “Bugün ağladığını da gördük. Ama üzülme. İyi bile dayandın,” dedi Pim, kasvetle ona bakarak. “O nasıl?” diye sordu, Artuk. Başıyla, Nikita’nın yattığı tarafı işaret etmişti. İki oğlanın da yüzü, kızdan tarafa bakınca asılıverdi. Onu bu kadar kötü bir hâlde görmeyi ummadıkları belliydi. “Arkadaşı mısınız yoksa?” Lunu meraklıydı. Nikita’nın dostlarının onu ziyaret etmesini beklemişti. Arada bir kapının etrafında gezinen ama asla içeri girmeyen esmer kız dışında kimse uğrayıp yaralı Nikita’nın hâline bakmamıştı. Oysa yatakhanede geçirdikleri zaman boyunca kızın etrafı hep insanlarla doluydu. “Hayır, hayır. O, Hiç soylularla pek konuşan bir tip değil ama eskiden annem onların evini temizlemeye giderdi,” diye açıkladı Artuk, ensesini kaşıyarak. Nezaketleri, bu köyde Lunu’nun hiç beklemediği kadar nadirdi. “Ölmemesi mucize,” diye izah etti durumu Lunu, onlara. “Yerdengezen’in onunla ilgili planları olmalı,” dedi Pim, düşünceli bir şekilde. “Sohbet etmeye mi geldiniz yoksa bir şey mi istiyorsunuz?” diye kabaca araya girdi, Hodbin. Lunu, onun bu tavrına ters bir bakış atarak karşılık verdi ama Hodbin’in hesapçı gözleri, iki arkadaşın üzerindeydi. Alanını paylaşmaktan hoşlanmayan birinin yırtıcılığı vardı bu tutumunda. Daha önce bir alanı olduysa, tabii. “Siz, onun kusuruna bakmayın. Bu aksiliği hep açlıktan,” diye açıkladı, Lunu. Aslında çoktan kahvaltılarını etmişlerdi. Kızın elinde fareyle gelmesini bekleyen Hodbin, Lunu’nun çaldıklarını ilk kez gördüğünde kahkahayı patlatmıştı. Lunu, normalde olsa Arm dışında bir başkasıyla ekmeğini bölüşmezdi. Ama şimdi kendini Hodbin’e değerini kanıtlamak zorundaymış gibi hissediyordu. Çünkü Hodbin’i birazcık tanıdıysa, Lunu’nun işine yaramadığını düşündüğü an çekip gidecek türden menfaatçi bir adam olduğunu biliyordu. Lunu’yu yük gibi gördüğü anda kızdan kurtulurdu. Ama Lunu, şu an için bu ortaklığa mecburdu. Yine de Hodbin’in tüm ısrarlarına rağmen oğlana tünelleri göstermemişti. Elindeki tüm kozu öylece, bu korsan bozmasına bırakacak değildi ya! “Size yemek getirmek isterdik ama biliyorsunuz,” dedi Pim, çekingen bir biçimde. “Sorun değil. Fareler her yerde,” diye sırıttı Lunu, iki arkadaşa. “Evet, o fareyi yakalaman çok etkileyiciydi.” Lunu, Hodbin’e göz kırptı ama ayakçı, karşılık olarak sadece gözlerini devirdi. “Teşekkür ederim,” diye yanıtladı Lunu, Artuk’un iltifatıyla kızardığını hissederek. Pim, Nikita’ya doğru ürkek bir adım attı ve “Bir şifacının onu görmesi gerekirdi,” diye mırıldandı. Sesinden, yaşanan olaylara karşı duyduğu hayal kırıklığı okunuyordu. Demek hâlâ hayatın adil olduğunu düşünecek kadar nahifsin. “Evet, bu işi fazla uzattılar. Bizi o çam yarmasıyla bırakırken ne düşündüklerini ancak yılanlar bilir!” dedi Artuk, hararetle. “Aspen burada olsa böyle olmazdı.” “O da onun dostu. Hepsi, fazla şımartılmış piçler,” dedi, Artuk. Pim, telaşla etrafına bakındı: “Sessiz ol! Korkuluk gibi, bir direğe mi bağlanmak istiyorsun?” dedi, Artuk’un ağzını eliyle kapatmaya çalışarak. “En azından, o hâlâ yaşıyor,” diye homurdandı, arkadaşını kendinden uzaklaştıran Artuk. “O da ne demek?” diye sordu Lunu, merakla. Köyde olan bir şeyi gözden kaçırma fikri, onu rahatsız etmişti. Artuk çenesini sıktı. “Duymadınız mı? Sabah erkenden, Mao’yu gömdüler. Kokmaya başlamıştı. Hani şu, geçen gün dövüp kırbaçladıkları çocuk. İyi bir herifti. En azından bizdendi.” “Öldüğünü bilmiyordum,” diye cevapladı Lunu, sessizce. “Kimi kimsesi yoktu, bir aklı gidik annesi vardı sadece; o da kendini bile unutup durur zaten. Şehirde herkes annesini tanırdı; kadın, gün boyu ortalıkta meczup gibi gezerdi. Mao onun peşinden hiç ayrılmaz, onu eve geri döndürürdü. Garibanın teki diye bu kadar ileri gidebildiler bence,” dedi Artuk, gergince baş parmağındaki bir eti kopartarak. Çekik gözleri, boşluğa dalıp gitmişti. Pim, buruk bir edayla iç çekti: “Zavallı kadın.” “Bu yaptıklarının bir bedeli olmalı,” dedi Lunu, sessiz bir hiddetle. İçinde, yeni bir şeyler vardı. Eskiden hissetmediği bir duygu. Adını henüz koyamamış olsa da bu duygunun kaynağının, o yaşanan haksızlıklara karşı içinde filizlenen öfke olduğunu biliyordu. Hayatı boyunca çok haksızlık yaşamış, bir o kadarına da şahit olmuştu. Kendi de boş durmamış, onlardan bile beterini yapmıştı belki. Ama ilk defa, buna karşı koyabileceğine dair bir cesareti vardı. Hodbin, Lunu’ya uyaran bir bakış attı ama buna gerek yoktu. Lunu, aptal değildi. Karşısındaki oğlanların da onunla aynı fikirde olduğunu görebiliyordu. Sadece biraz dürtüklenmeye ihtiyaçları vardı, o kadar. Aynı öfke hepsinin içindeyken susmak, o alevi söndüremezdi. O alevin yangın olup etrafı küle çevirmesi gerekiyordu. “Gizler bedel ödemez,” dedi Artuk, başını duvara yaslayıp somurtarak. “Belki gerçek hayatta ödemezler. Ama burada, kimse Giz ya da Hiç değil,” diye ekledi Lunu, kelimelerini dikkatle seçerek. “Onların bunu bildiklerini sanmıyorum.” Pim’in gözleri hâlâ Nikita’nın yüzündeydi. “Bak gör, dolunay vakti olanları duyduklarında, Gizlerin bile umurunda olmayacak. Onlar, hep birbirini kollar,” diye homurdandı Artuk, kinle. “Benim geldiğim yerde adalet istiyorsan, onu zorla alman gerekir.” Herkes boş boş birbirine bakınca Lunu, sakin bir edayla gülümsedi ve sözlerine tatlı tatlı devam etti: “Onlarla şartları eşitleyelim ve yanlış yolda olduklarını gösterelim, diyorum.” Pim ve Artuk, birbirlerine bir bakış attılar. Sadece yıllarını birlikte geçirmiş olan insanların anlayacağı, o dilsiz konuşma. Ama bu suskun bekleyiş, Hodbin’in ayağa kalkıp araya girmesine neden oldu: “Siz, ona aldırmayın. Kafası biraz gidiktir,” dedi, sinirle Lunu’ya bakarak. Lunu da aynı sinirle ona döndü. Biraz olsun ona güvense ne olurdu sanki! Ama iki oğlan da Hodbin’e aldırmadı. Birbirleriyle sessiz bir anlaşma imzalamış gibi, başlarını salladılar ve Lunu’ya dönerek, “Varız,” diye açıkladılar. Lunu, mutlulukla ellerini çırptı. “Bir şey yapmayacağız,” diye diretti Hodbin, sinirle dişlerini sıkarak. “Evet, yapacağız,” diye bastırdı Lunu: “Mao için. Nikita için. Korkuluk için. Ve korku içinde yaşamamak için,” dedi inatla. Sözleri iki arkadaşın yüzlerini aydınlatırken, kelimelerin gücünün büyüklüğü, onu bir kez daha şaşırttı. Bazen gereken tek şey, insanlara bir yol daha olduğunu göstermekti. “Beni de sayın.” Herkes, panik içinde kapıya döndü. Girişte, onları izleyen uzun boylu ve çok zarif bir figür duruyordu. Omuzlarına gelen kısa kahverengi saçları olan bu esmer kız, içeri doğru çekingen bir adım atarken birinin onu azarlamasını bekler gibi tedirgindi. Bu, Lunu’nun daha önce kapının etrafında gezinirken gördüğü kızdı! “Harika! Artık bütün köy burada olduğuna göre sıçtık demektir,” dedi Hodbin, sinirli bir gülümsemeyle Lunu’ya dönerek. “Yemin ederim, kimseye bir şey söylemeyeceğim. Giz olmak bir daha nasip olmasın ki,” dedi kız, telaşla. “Tabii, eminim geldiğin yerde verdiğin sözler çok değerlidir, tatlım. Ama hayatımı senin sözüne göre planlayamam, değil mi?” Bir aptala anlatır gibi açıkladı Hodbin. Ama kız, kahverengi gözlerini hepsinin üzerinde tek tek gezdirirken ifadesi samimi, neredeyse kederliydi. “Bundan, ben de hoşlanmadım. O, bir Giz soylu,” dedi Artuk, herkesin duyabileceği bir fısıltıyla. Kendini hemen plana adapte etmişti doğrusu. Pim de telaşla başını sallayarak arkadaşını destekledi. “O, benim en yakın arkadaşım,” diye açıkladı kız, ağlamaklı bir şekilde Nikita’yı göstererek. “Yardım etmek istiyorum.” Ardından, derin bir nefes aldı ve aceleyle kendini açıklamaya çalıştı: “Bakın, Hoki, bunu ona bilerek yaptı. Her zaman Nikita’nın peşinden koşardı ama Niki, ona hiç yüz vermedi. Hep, onun çok kaba olduğunu düşünürdü. Hoki de onu elde edemeyeceğini anladı ve onun güzelliğini çaldı! Kimse onu bir daha istemesin diye yaptı bunu. O, gerçekten çok kötü biri! Ne yapacaksanız ben de varım,” dedi inatla, hepsine bakarak. Gözleri, akıtmadığı yaşlarla dolmuş; omuzları çökmüştü. “Adın ne?” diye sordu, Lunu. “İlk sorun bu mu yani?” dedi Hodbin, kıza hiç ikna olmamış gibi bakarak. Ama Lunu’nun gözleri, hâlâ kızın üzerindeydi. Anlattıkları, geldiğinden beri gördüğü şeyleri doğruluyordu. Ayrıca insanın ismi bu dünyada bir kişi hakkında çok şey anlatabilirdi. “Porsuk,” diye yanıtladı kız, Nikita’nın solgun elini tutarak. “Neden daha önce onu görmeye gelmedin?” diye sordu, Lunu. O kapıyı neden hiç açmadın? “Aslında geldim. Ama içeri girmeye cesaret edemedim. Ona yardım etmediğim için çok utanıyordum,” dedi Porsuk, pişmanlıkla başını eğerken. Saçları yüzünü kapatırken, vücudu titredi. Ağlamaya başlamıştı. Dürüst, dolaysız, vicdanlı, zayıf. Porsuk’un yaşları gözlerinden akarken Lunu, Nikita’ya baktı ve başını salladı. Kızın samimiyetine ikna olmuştu olmasına ama Hodbin’in yüzünden, sabırsızlık akıyordu. Lunu’nun, kıza bu kadar kolay kanmasına da bir hayli öfkelenmişti, Gezgin. “Biraz konuşabilir miyiz?” diye sordu Lunu’ya, sert bir sesle. Lunu, sadece başını salladı ve revirin dibindeki depoya girene kadar sessiz kaldı. Burası küçük bir dolaptı ve Lunu’ya, Kızılcık’ın kamarasında girdikleri dolabı hatırlatmıştı. Hodbin, kapıyı kapattığında, “Harika. Ben, amaçları için her şeyi yapacak Lunulata’yla ortak olduğumu sanıyordum. Bu, herkesi kurtarmalıyım diye düşünen duygusal ahtapotla değil!” dedi ve başını iki yana salladı. Lunu, yüzünü buruşturdu. Duygusal kararlar almakla suçlanacak en son kişiydi. Hodbin’in bunu bilmesi gerekiyordu. “Ben hâlâ aynı kişiyim. Görmüyor musun? Onları kullanabiliriz,” diye fısıldadı Lunu, kollarını göğsünde birleştirerek. Oğlanın, inatla dolu mavi gözlerine, kendi dik bakışlarıyla meydan okuyordu. “Zaten işleyen bir planımız var,” diye çıkıştı Hodbin. “Evet ama sadece acemiler, tek planla yola çıkar.” “Onlara güvenmiyorum. Sana bile güvendiğime emin değilim.” Lunu, iç çekti. Hodbin, ona güvenmemekte haksız sayılmazdı. Güven, kolay kolay kimseye sunmayı düşünmediği bir lükstü. “O zaman kendine güven. Yalnız çalışmaya alıştığını biliyorum ama burası, Gezgin Şehir değil. Burada avantaj bizde değil. Onlar, bu insanları tanıyor ve kabul edelim ki ne kadar kalabalık olursak, o kadar hızlı ilerleriz. Bazen kazanmak için elindeki her taşı kullanman gerekir,” diye zorladı, Lunu. Hodbin, bir süre kaşlarını çatarak ona baktı ve kızın sözlerini hesapçı kafasında ince ince tarttı. Suratında soğuk bir kayıtsızlık olsa da Lunu, onun rahatsızlığını bastırmak için mücadele ettiğini görebiliyordu. O yüzden, sakince oğlanın kararını vermesini bekledi ve sessiz kaldı. Ortada bir karar olduğundan değildi tabii, bu. Ayakçının bu sefer ipleri, Lunu’nun eline bırakması gerekecekti. En sonunda Hodbin, ofladı ve “Bana, beladan başka bir şey getirmiyorsun,” dedi. Lunu, oğlanın damarına basmak ve sınırlarını zorlamak için karşı konulmaz bir arzu duydu ve kendini de şaşırtarak, Hodbin’in yanında sallanıp duran elini tuttu. Amacı, oğlanın duygusal boşluğundan yararlanıp ona aralarında olmayan o hayali güveni hissettirmekti. Yalnızlığa alışkın Hodbin’in de bu tuzağa düşeceğinden oldukça emindi. Tahmin ettiği gibi Hodbin, bu temasla şoka girmiş gibi kasılıp kaldı. Yine de huzursuzluğunun onu, Lunu’ya karşı zayıf göstereceğini bildiği için, elini geri çekmek adına bir hamlede bulunmadan öylece durdu. Akıllı ayakçı. Lunu, bundan cesaret alarak ona bir adım daha yaklaştı — ki bu, kendini Gezgin’e korkunç derecede yakın hissettirmişti. Ama oğlanın akıl dolu mavi gözlerinde muzip bir ışık yandı ve Lunu’nun oynadığı oyunu gördü. O yüzden, yırtıcı bir sırıtma eşliğinde Lunu’ya daha da yaklaşıp anında kızı, bu oyunu başlattığına pişman etti. Oğlanın o tek adımıyla Lunu’nun kalbi, bir uçurumdan aşağı hızla düştü! Eğer Lunu, tanrılara inansaydı Hodbin’in onun kalp atışlarını duyamadığı için şükrederdi çünkü kesinlikle, böyle bir zayıflık gösterip de oğlanın yüzüne bakmaya devam edemezdi. Yine de geri adım atmayı reddetti ve gözlerini, inatla oğlanın gözlerine dikti. “Bela, biziz. Sen ve ben,” diye açıkladı Lunu, hissettiğinden daha sakin bir sesle konuşmaya çalışarak. Yüzü, verdiği sözün ağırlığı altında yanmaya başlamıştı ve en son istediği şey, bu oyunbaz şeytanın bakışları altında, kendi başlattığı oyunda yenilmekti. Hodbin bir an ona, Lunu’yu utançtan öldürecek kadar cüretkâr bir şekilde baktı. Daha önce hiçbir erkeğin bakmadığı şekilde… Ardından Hodbin, derin bir nefes vererek geri çekildi ama aralarındaki temas koptuğunda Lunu’nun yanakları alev almıştı bile. “Öyle olsun,” dedi oğlan, yayvan yayvan: “Ama bu üçü işleri bok ederse ben kendimi kollarım, sen de kendini; haberin olsun.”

*

Porsuk’un onlara bir avantaj kazandırdığı şüphesizdi. Kız, çok sevilen bir Giz soylu olduğu için ortalıkta gezmesi kimseyi kuşkulandırmıyor; aksine varlığı, herkesin rahatlamasını sağlıyordu. Bu da planlarının ikinci ve en önemli kısmı için şiddetle gerekliydi. Çünkü mutfakta kaynatılan kocaman kazanın içindeki sebze çorbasına katmaları gereken küçücük bir şey vardı: Hodbin’in yaptığı ve iddia ettiğine göre herkesi en azından birkaç saat kütük gibi uyutacak bir şey. Elbette, bir zehir değildi bu! En azından Hodbin, böyle iddia ediyor; tüm köyün en fazla birazcık baş ağrısı ile uyanacağına dair yeminler sıralıyordu. Geriye kalan tek sorun ise herkesin yemeğini farklı zamanlarda yemesiydi. O da katlanmaları gerekli olan bir zorluktu. Çünkü Hoki, en azından bugün herkesin yemek yemesine izin vermişti. Mao öldüğünden beri Hoki, ortamdaki gerginliği azaltmak için olduğundan daha iyi biriymiş gibi davranıyor; halkını biraz daha şımartıyordu. Sanki bu tavrı üstüne giyerse aralarından eksilen bir kişiyi unutturabilecekti… Lunu bu yüzden Artuk, Pim ve Porsuk’un varlığına minnettardı. Hodbin, kabul etmek istemese de bu yeni ittifak, işlerini çok daha zahmetsiz kılmıştı. Akşamüzeri Porsuk, kendi kısmını başarıyla tamamlamış ve sıvıyı çorbaya sorunsuzca karıştırmıştı. Artuk ve Pim’in görevi ise onlar kendi işlerini hallederken, meydandaki herkesin hâlâ uyuduğundan emin olmaktı. O yüzden onlar da kendi görev yerlerine yollanmışlardı. Akşamın ilerleyen saatleri geldiğinde ve yıldızlar göğe dolduğunda Lunu ve Hodbin, gölgelerin arasından geçip kalan erzakların olduğu kulübeye yürürlerken etraftan çıt çıkmıyordu. Aralarında geçen küçük anın hatırası, serin gecede bile Lunu’ya sıcak basmasına sebep olsa da zifiri gece, Lunu’dan yana olmalıydı ki kızın yüzünün rengini ele vermiyordu. Hodbin ise aynı kibirli ifadesi ve değişmeyen çalımlı tavrıyla, hiçbir şey olmamış gibi rahattı. Kendi kalbi bir anlığına efendisini unuturken oğlanın bu denli umarsız olması hiç hoş değildi. Lunu, onun rahat kasıklarına, kendini çok iyi hissettirecek sert bir tekme geçirmek isterdi doğrusu! Ama onun yerine, yolun karşısından karanlık verandalı kulübeye bir bakış atmakla yetindi. Görev, tekmeden önce gelir. Hoki’nin kulübenin başına diktiği nöbetçi, yayıldığı sandalyede çoktan kendini uykunun kollarına bırakmıştı. Yine de Lunu, işini şansa bırakacak değildi. Yerden aldığı bir taşı oğlanın uyuduğu yerin yakınına doğru fırlattı. Tok bir sesle seken taş, verandaya çarptı ama buna rağmen oğlanın ağır nefes alışı, bir kez bile değişmedi. Lunu, arkasında duran Hodbin’e, ilerlemesini işaret etti. Yol, açıktı. Hodbin, anahtarla birlikte, yolu meydana çıkan bu kulübeye doğru koşarken Lunu da sessizce ona gözcülük etti ve kimsenin etrafta olmadığına emin oldu. Meydandan yarım saate yakındır bir ses gelmemişti ama yine de tedbirli olmak, pişman olmaktan iyiydi. Hodbin, yanında uyuyan gözcüye bir bakış atıp anahtarı kilide soktu ve kapıyı açtı. Lunu, onun işaretiyle yolun karşısındaki kulübeye koştu ve Hodbin’in ardından içeri girdi. Gezgin, ne olur ne olmaz diye kapıyı arkalarından kilitlerken Lunu, etrafına bakındı. Yan yana dizilmiş dört raf, uzun bir koridor oluşturuyordu. Rafların hemen hemen yarısı boşalmış; ilk gecesinin sabahında soyduğu kilere kıyasla, buradaki erzaklar ciddi ölçüde azalmıştı. Yine de köyü, bir iki hafta idare edecek kadar gıdaları vardı. Lunu, hasır bir sepeti koluna takıp kavanozları ve bulduğu sebzeleri içine doldurarak, kulübenin gıcırdayan döşemeleri üzerinde, kilerin en dibine doğru parmak uçlarında ilerledi. Hodbin de aynı şeyi yapıyordu yapmasına ama arada sırada, bulduğu şeylerden bazılarını pantolonunun bol ceplerine sıkıştırmayı da ihmal etmiyordu. İkisi de çoktan dolan sepetlerini bir kenara koyarak yeni sepetler aramaya başladıklarında, uyuyan köyde, olmaması gereken bir şey oldu. Adım sesleriyle birlikte gelen bir tıkırtı duyuldu. Hodbin ve Lunu, aynı anda donup birbirlerine, suçüstü yakalanmış fareler gibi bakakaldılar. Sonra bir anahtar, kilide girdi ve delikte yavaşça dönüverdi. Hodbin, rafların ortasında aval aval dikilen Lunu’yu tutup kendine çekti ve hızlıca, en dipteki sandıkların arasına çöktüler. Bir kıkırdama ve sessiz olmalarını mırıldanan bir sesle birlikte iki kişi kulübeye girdiğinde, Lunu’nun kalbi panikle çırpındı. “Herkesin bu kadar erken uyuduğuna inanamıyorum,” dedi bir kız, kendi kendine gülerek. “Bizim işimize gelir. Ama sessiz ol. Burada olmamamız gerekiyor…” Ama konuşmanın devamı, ardından gelen öpüşme sesleri arasında kaybolup gitti. Lunu ve Hodbin, kaşlarını kaldırarak birbirlerine döndüler. Anahtar, sadece iki kişide vardı. Hoki ve… “Lev,” diye sessizce dudaklarını oynattı, Hodbin. Siktir. Lunu, şanslarına bir lanet okurken öpüşmeler, kıkırdamaya döndü. Ardından, ikiliden biri, rafları karıştırmaya başladı. “Nasıl hiç şarap olmaz!” diye söylendi, kız. Lunu, bu şımarık sesin mızmız sahibini hemen tanıdı. Mimi. “Şarap yok ama füme et var. Biraz peynir alıp o iğrenç çorbanın tadını silecek bir sandviç yapabiliriz,” diye önerdi Lev, ekmeklerin olduğu yeri karıştırarak. Ardından da adım adım rafları inceleyerek Hodbin ve Lunu’nun saklandığı yere doğru yürümeye başladı. Lunu, iyice geriye yaslanıp sırtını Hodbin’in göğsüne dayadı. Tüyleri panikle diken diken olmuştu ve kafası, dönen ihtimallerle uğulduyordu. Üç adım sonra, Lev’in onları görmemesi imkânsız olacaktı. Üç adım sonra, Hodbin ve Lunu hapı yutacaktı. “Erzakları, Hoki’den izinsiz almamamız gerekmez mi?” diye sordu Mimi, esneyerek. “Hoki, benim kardeşim gibidir. Ama yine de bu bizim sırrımız olsa fena olmaz. Bu aralar fazla gergin,” dedi Lev de kendi esnemesini bastırmaya çalışarak. İki adım. Hodbin, Lunu’yu belinden tutup iyice kendine çekerken kızın ağzını eliyle kapattı. Lunu, oğlanın kalp atışlarını kendi göğsünden duyabiliyordu. Telaşla, uydurabileceği bir yalan düşünmeye çalıştı. Bir adım. Bitmişti. Bitmişlerdi. Hiçbir yalan, onları şu durumdan kurtaracak kadar inandırıcı olamazdı ki! “Hey! Sizin burada olmamanız gerek.” Lunu’nun kalbi ve beyni, aynı anda durdu. Ama sesin sahibi, bekledikleri gibi Lev değildi. Kulübenin karanlık girişinde duran gölge, bir başkasına aitti ve hiddetinin odağında, Lev ve Mimi vardı. Lunu, başını geriye yatırdı ve Hodbin’in omzuna dayadı. Oğlanın verdiği derin nefesten, onun da sonlarına ne denli yakın olduklarını anladığı belliydi. Çok az kalmıştı. “Biz sadece…” diye geveledi Mimi, telaşla. “Biz sadece biraz yaramazlık yapıyorduk,” diye taklit etti onu, sesin sahibi olan gölge. “Bu kadar abartma, dostum. Karnımız acıktı. Biraz ekmek almak istedik, o kadar,” dedi Lev, sözcükleri yayarak. Karşısındaki kişiyi yakından tanıyor gibiydi. “Hoki’nin dediğini, hepimiz duyduk. Kaç ekmek yemek istediğini yarın ona söylersin; ayrıca ben, senin dostun değilim,” dedi gölge, sertçe. “Çok kasıntı bir tipsin. Neden hiç arkadaşın olmadığı belli,” diye homurdandı, Lev. Bunun karşılığında aldığı sessizlik, ölüm gibiydi. Ağır ve yavaş. “Arkadaşa ihtiyacım yok. Ailem yeterli,” dedi gölge, her kelimenin üzerine bastırarak. Bu kadar açıklama, Lev’in çenesini kapatmasını sağlamaya yetmişti. Lev, başka bir söz daha etmeden Mimi’nin elini tutup dışarı çıktı ve Lunu, kapıyı arkalarından kilitlediklerini duydu. Lunu ve Hodbin, aynı anda gevşerken nefesi tekledi. Bu, fazla yakındı. Hodbin, saçlarını eliyle geriye tararken Lunu, gevşeyen bacaklarıyla olduğu yere çöktü. Sadece ayın ışığının aydınlattığı kulübenin içinde bir anlığına, nefes nefese birbirlerine baktılar. Sona ne kadar yaklaştığını bilen iki kişinin paylaşacağı türden bir bakıştı bu. Panik ve heyecan dolu. Sonra, Hodbin’in dudakları seyirdi ve Lunu da onunla aynı anda bir kahkaha patlattı. Lunu, elini Hodbin’in sırıtan ağzına kapatıp onu susturmayı denedi ama kendi de gülmeden duramıyordu. Korku, peşinden saf bir coşkuyu da beraberinde getirmişti. Hodbin de aynı şekilde Lunu’nun gülmesini engellemeye çalışıyordu çalışmasına ama ikisi de sadece kolları birbirlerine dolanmış hâlde, durmadan gülüyorlardı. Sonunda gülmeleri yavaşladığında, soluk soluğa öylece kalakaldılar. Lunu’nun meraklı parmakları, kızın iradesi dışında, Hodbin’in hâlâ gülümseyen dudaklarından gamzelerine doğru gezinmeye başladı. Oğlanın çenesinde çıkan hafif kirli sakalında ve kemikli yanaklarının her köşesinde ilgiyle dolanırken bir yandan, tüm vücudu bu yabancı bedene duyduğu merakla ürperiyor; bir yandan da oğlanın kasırgalarla dolu gözlerine bakıyordu. Hodbin'in parmakları da kızın bu davetsiz keşfine katıldı ve Lunu’nun çillerinin üzerinde, kendi yolculuğuna başladı. Sanki her birine temas ederek onları sayıyor; yerlerini aklına kazıyordu. Dokunuşu öyle hafifti ki Lunu, titrek bir nefes verdi. Bu da Gezgin’in arsız gözlerini, Lunu’nun dudaklarına çevirmesine neden oldu. Yine o cüretkâr bakış! Lunu, panik ve heyecanla donakaldı. Ama iki gencin paylaştığı o pervasız saniyeler, tam arkalarındaki camın hızla açılmasıyla bir anda kesildi. Lunu, korkuyla geriye düştü. Az daha çığlığı basacaktı! “Seni kaç kez kurtarmam gerekiyor?” diye sordu, gölge sesin sahibi. Lunu, bir anlığına afallasa da kıvrak beyni, onun yerine parçaları birleştirmişti bile. “T-tamu?” diye sordu, karanlıkta oğlanın yüzünü görmeye çalışarak. Hemen ayağa kalktı ve cama doğru bir adım attı. Ama bu açıdan sesin sahibi olan yüzü görmek, neredeyse imkânsızdı. “Ta kendisi,” dedi, çömlekteyken onunla konuşan bezgin kişi. Ölüm, gölge, kurtarıcı. Bu, gerçekten de oydu! Lunu, onun köyde olacağına ihtimal bile vermemişti oysa. Tamu, kızın nutkunun tutulduğunu anlamış gibi kolayca camdan içeri atladı ve “Herkesi uyutmayı nasıl becerdiniz, bilmiyorum ama yakalanmak istemiyorsanız acele etseniz iyi olur,” dedi, hissiz bir tonda. “Hoki senin dostun mu?” diye sordu Lunu, telaşla. İşte bu, her şeyi mahvederdi. Arkasından Hodbin’in kallavi bir küfür mırıldandığını duydu. “Benim dostum yok,” dedi Tamu, basit bir omuz silkmeyle. Lunu, Hodbin’in ona yaklaştığını hissetti. Oğlanın sıcaklığı dışında, başka bir şey daha oradaydı: Kızın bacağına değen keskin metal, Hodbin’in kap kacakların arasından yürüttüğünü gördüğü bıçaktı. Lunu, Gezgin’in saldırmaya hazır beklediğini anladı ve yutkundu. Tamu’ya belli etmeden kendi eliyle, Hodbin’in bıçak tutan elinin üstünü kavradı. Gözleri hâlâ, Tamu’nun karanlık silüetinin üzerindeydi. “O zaman onu devirmemiz senin için sorun olmaz, değil mi?” diye sordu Lunu, bakışlarını Tamu’nun yüzünde tek görünen yeri olan gri gözlerine dikerek. Bu gözler, kayanın en sert yerleri kadar donuktu. Lunu, oğlanın vereceği cevaptan çok korkuyordu. Lev, oğlana direnmediğine göre Tamu, güçlü biriydi ve pekâlâ Hoki’nin tarafında da olabilirdi. Yine de ne olur ne olmaz diye Hodbin’in elini bırakmadı. Tamu’nun geleceğini dudaklarından dökülecek kelimeler belirleyecekti. Ya da bir geleceği olup olmayacağını. Bıçak, karanlığa sarılmış bir şekilde birleşmiş ellerinin arasında dururken Lunu ve Hodbin, sessizce gelecek yanıtı beklediler. Ne tuhaf ki Tamu, en beklemedikleri şeyi yaptı. Dondurucu gözleri şimdi yeni bir ilgiyle parlarken, Lunu’ya vahşi bir gülümseme sunmakla yetindi.

Yorumlar

0/2000