Bölüm 6: Beau

Öğle güneşinin ışıklarıyla aydınlanan çayırlık, sakince otlayan onlarca sambar geyiği ile doluydu. Koyu kahverengi tüyleri, güneşin kızıllığı altında sağlıkla parlıyor; görkemleri, eski ormanın kadim ruhundan bir parça taşıyordu ve erkeklerin bir taç gibi giydiği çatal boynuzları, neredeyse tek başına bir metreyi buluyordu. Öyle ulu, öyle hürlerdi ki Beau’nun yüreğini tanıdık bir sızı kapladı. Saklandığı ağaçlığın arkasından onları izlerken bir okla yitebilecek o narin güzelliklerine bakakalmıştı. Aslında, Ark’ın ormanlarında geçen çocukluk ve ilk gençlik yılları boyunca avlara katılmış; çiftçilik kadar avcılıkla da halkına katkı sağlamıştı. Ama hayatında ilk kez kendini bir avla aynı yerde duruyormuş gibi hissediyordu. O masum varlıklarıyla huzur içinde otlanırlarken dünyanın zalimliğinden öyle uzaklardı ki... Doğalarında acımasızlık yoktu. Doğalarında zulüm yoktu. Başkalarını esir etmek, özgürlüğünü elinden almak ya da kullanmaya çalışmak yoktu. Basit ama kıymetli bir hayatı yaşıyor, seviyor ve vakti gelince de ölüp gidiyorlardı. Beau, okunu yayına takarken bir an, sadece bir an daha bile olsa bu zalimlikten uzak kalmaları için onlara müsaade etti. Güneşin altında ısınan kürkleriyle etraflarına merakla bakan bu kutsal güzelliklerin, korkmadan azıcık daha bile olsa yaşamasını istemişti. Çünkü Beau biliyordu ki o ok, bir kez yaydan çıkınca geri dönüşü olmazdı. İnsanın zalim doğasıyla tanıştıkları anda o korku, yüreklerinde yer edecekti. İçi buruk bir hüzünle dolarken gözleri sürünün en ortasındaki heybetli erkek geyikteydi. Geyik, aralarından en irisi, en görkemlisiydi. Geniş boynuzlarını bir dua gibi göğe kaldırdı ve havayı kokladı. Bir anlığına sanki Beau’nun varlığını fark etmiş, vaktinin kısıtlı olduğunu anlamış gibi ona doğru baktı. Beau’nun elleri, ilk defa tereddüt ederek kasıldı. Bunu yapmak istemiyordu. O kutsal varlığı öldürmek, Beau’ya daha önce hiç olmadığı kadar yanlış hissettiriyordu. Ama yapmak zorundaydı. Köydekiler, onlara güvenmiş; avlarını bulmaları için buraya göndermişlerdi. Onlara karşı bir sorumluluğu vardı. Yanından bir ok, vızıldayarak yayından çıktı ve sessiz bir yeminle, bekleyen erkeğin ince bacağına isabet etti. Diğer geyiklerin hepsi ölümün bu çağrısından süratle kaçışırken Beau, bir küfür savurarak arkasına döndü. Beş Beter, olduğu yerden fırlayarak bir ok daha attı ama oku çimenliğin ortasına saplandı. “Siktir. Çok yaklaşmıştım,” dedi, başka bir oka uzanırken. “Onu yaraladın!” Öfkesi boğazını yakarken Beş Beter’in üzerine yürüdü. Beş Beter, buna sinir bozucu bir şekilde gülerek karşılık verirken Puhu da saklandığı yerden çıkarak yanlarına geldi. “Fazla oyalandın,” dedi Beş Beter, alaycı bir tavırla. Beau, Beş Beter’in burnunun dibinden bir santim bile uzaklaşmadan hırladı: “Acı çekmesine gerek yoktu. Temiz bir atış olacaktı. Bu yüzden ilk oku ben atacaktım!” Bu konuda anlaşmışlardı. Dün yaptıkları okçuluk denemesinde en iyi atışları Beau yapmış, hedefi hiç ıskalamamıştı. Bu görev onundu ve Beş Beter zar zor atabildiği bir okla bunu mahvetmişti. “O zaman, eski sevgilini görmüş gibi bön bön bakmak yerine okunu atsaydın. Senin işini yaptığım için memnun olmalısın.” Adi herif. “Bok gibi bir atıştı ve şimdi, senin yüzünden acı çekerek ölecek,” dedi Beau, sinirle. Beş Beter, buna bir kahkaha patlattı. “Hepimiz bir gün acı çekerek öleceğiz.” Birbirlerine dik dik baktıkları iki saniyenin sonunda Puhu, onlara seslendi ve “Kan izleri var,” dedi. Beş Beter, onu geçip geyiklerin kaçıştıkları ağaçlık alana girerken Beau’ya bir omuz attı. Onun peşinden giden Beau, derin bir nefes alıp sakin kalmak için kendini zorladı. Erkek geyik, her yerde kan izleri bırakmıştı. Beau, yutkunup izlerin gittiği yöne baktı. “Tartışmanızın faydası yok. Hâlâ sürüye yetişebiliriz,” dedi Puhu, onlara cesaret vererek. Beau itiraf etmeliydi ki Puhu iyi bir görev adamıydı. Yola çıktıklarından beri şikâyet edip homurdanan Beş Beter’in aksine kendini tamamen işine vermiş, kibar ama mesafeli davranmıştı. Onları sorularla sıkıştırmamış, Gizliman’ın ormanları hakkında işlerine yarayacak bilgiler vermek dışında konuşmamıştı bile. “Yetişsek ne olacak ki? Karar verdiğimiz gibi atışı benim yapmama izin vermesi gerek. Yoksa bütün sürüyü yaralamaktan başka bir halt edemeyeceğiz,” dedi Beau, bıkkın bir sesle. “Hayır, sen hakkını kaybettin. O geyik benim,” diye diklendi, Beş Beter. Koyu kahverengi gözlerinde sert bir başkaldırı vardı. “Geyik köye ait, Beş Beter,” diye hatırlattı Puhu, sakince. Kısa saçlarını karıştırırken keyifsiz suratından, bir tartışmanın ortasında kalmaktan ne denli rahatsız olduğu anlaşılıyordu. Beau, onun bu hâline acımasına engel olamadı. Yetişkin gibi davranan kocaman bir çocuk gibiydi ve durumu sakin tutmak için elinden geleni yapıyordu. “Ama boynundaki şey benim. Kanını ben döktüm. Ödül neyse, benim olacak,” Beş Beter, ikisine de sataşıyordu. Gezgin’in geri adım atmaya hiç niyeti yoktu. Hakkı gördüğü her neyse, onu almak için bir an bile tereddüt etmeyecekti. “Ne ödülünden bahsediyorsun sen be?” Bu serseri, bunu bir yarış mı sanıyordu? Ucunda erzakları bitecek bir topluluk varken nasıl bundan bir oyunmuş gibi bahsedebilirdi? “Görmemiş gibi yapmayı kes. Pek çok şey olabilirsin Beau ama sinsi biri değilsin,” Beş Beter yere tükürürken suratında, saklamaktan bıktığı yabancı bir kin vardı. Beau görmüştü, evet ama anlamı üzerine kafa yormamıştı. Kafasındaki pek çok sorudan biri, heybetli erkek geyiğin taktığı kolye değildi. “En büyük geyiği işaretlemişlerdi,” diye homurdandı Beş Beter, suratını buruşturarak. Açıklamak zorunda kaldığı için bile sinirlendiği belli oluyordu. “Ben de gördüm, evet,” Puhu onaylarken bakışları ikisi arasında gidip geliyordu. Beau, iri oğlanın kavga çıkarsa ne yapacağını düşündüğünü anlayabiliyordu. Huzursuzluk olmadan bu görevin bitmesini istediği her hâlinden belliydi. Aslında Beau da bunu istiyordu. Sadece ortamı biraz daha gözlemlemek, belki babasına dair bir ipucu bulmak umuduyla bu işe gönüllü olmuştu ya zaten. “Eh, o her neyse, benim. Boş yere boynuna kolye takacak hâlleri yok. O yüzden, yolumdan çekilin,” diye tısladı, Beş Beter. “Bu yola birlikte çıktık. O, her neyse, hepimizin hakkı. Ayrıca o hayvana daha fazla eziyet etmene izin vermeyeceğim,” dedi Beau, onun ardından bağırarak. Beş Beter, ona bir hareket çekerek burnundan yapmacık bir şekilde güldü ve “Sıkıysa durdur beni, pislik,” diye bağırarak koşmaya başladı. “Buna hiç gerek yok,” diye mırıldanan Puhu’ya aldırmayan Beau da Beş Beter’in ardından depar attı. Küçük çayırlık yerini ormana bırakırken sık köklerin üzerinden atlayarak Gezgin’in peşinden koştu. Yapraklar yüzüne çarpıyor, onu yavaşlatıyordu ama nefesi sıklaşırken, Beş Beter’in yalpalamasının da etkisiyle Beau, Gezgin oğlanı omzundan yakalayıp kendine çevirdi. Oğlanın suratı koşmaktan kızarmıştı ama Beau’yu itip hiddetli bir tavırla kendinden uzaklaştırdı. “Aptal gibi davranmayı kes. Bırak, temiz bir atışla işini bitireyim,” dedi Beau, dişlerini sıkarak. Bu iş gereğinden fazla uzamıştı. “Sen kendini iyi hissedeceksin diye avımı kaybetmeyeceğim.” “İkiniz de avınızı kaybettiniz. Bütün köyün avını. O geyiklere ihtiyacımız vardı,” dedi Puhu, nefes nefese onlara yetişirken. Ellerini dizlerine dayadı ve tıslayarak kendini sakinleştirmeye çalıştı. Oğlanın ağırlığı, bu kadar tempolu bir koşuşturmacayı kaldıramayacak kadar fazlaydı ve Beau onu bu kadar yorduğu için kendine kızmıştı. Beş Beter’in çocukça davranışına uymuş, bir görevi olduğunu unutmuştu. Matarasında kalan son suyu Puhu’ya uzatırken içindeki öfkenin yerini suçluluk aldı. Puhu, büyük bir minnetle sudan bir yudum içti ve bir ağaca yaslanıp nefesini düzenlemeye çalıştı. Ter içinde kalmış yüzünde, acı çeken bir ifade vardı. “Hâlâ izlerini sürebilirim,” dedi Beau, kendini bile şaşırtan bir sakinlikle. Bu saçmalığa bir son vermesi gerekiyordu. “Ayrılalım,” dedi Beş Beter, ona aldırmadan. “Ayrılmıyoruz. Tehlikeli olabilir,” diye diretti Beau. Bu herif, ne yaptığını sanıyordu ki? Nasıl bir yarışta olursanız olun, ormanı yenemezdiniz. Doğa, her zaman alacağını alırdı. Ve bu alacak, siz de olabilirdiniz. Beş Beter, hayatında ilk defa bir ormanda bulunuyordu ama Beau’nun ömrü ormanlarda geçmişti. Av ve avcı her an değişebilir; siz daha farkına bile varmadan ölüm, ensenize çökebilirdi. “Sen liderimiz değilsin. Madrabaz artık burada değil, küçük prens. Ben de oturup seni şımartmakla uğraşacak değilim,” dedi Beş Beter, zalimce. Beau, oğlanın bu gizli öfkesiyle irkildi. İçine başka bir ağırlık çökerken afallamıştı. Oysa Beş Beter ne de iyi saklamıştı bu öfkesini. Beau’nun şimdi şimdi fark ettiği, o koyu gözlerine sızan kinini. Beş Beter, onun kırılmış ifadesine baktı ve alayla güldü: “Ne o? Gerçekleri duymak zoruna mı gitti, Ark?” İşte, söylemişti. Beau’nun göğsüne işlenmiş Gezgin mührüne rağmen, onu kabullenip adına şarkılar söyleyen onca insandan biri de Beş Beter olmasına rağmen söylemişti. Beau, bir Gezgin değildi ve asla da olamayacaktı. İçten içe farkında olduğu bu gerçeği duymak Beau’yu tokat yemişe çevirirken, içi yalnızlığıyla ağırlaştı. Beş Beter, tanıştıkları ilk andan beri Beau’ya hep dostça yaklaşmış; daima arkasını kollamıştı. O bile bu denli sahteyse ve Beau da bu denli kördüyse, o zaman her şey bir yalandan mı ibaretti? Şimdi her şey daha açık, daha netti. Sadece bir çıkar uğruna yanında duran adamın ona babasından dolayı katlandığını ve aslında tamamen yalnız olduğunu yeni yeni fark ediyordu. İçine bir sızı yayıldı. Kendi elleriyle Dante’yi kaybetmişti. Onu olduğu gibi kabul eden tek kişiyi. Ondan rol yapmasını istemeyen tek kişiyi. Hem de ne için? Bu sahte pisliklerden biri olmak için mi? “Siktir git ve ne hâlin varsa gör.” “Emredersiniz, majesteleri,” diye yanıtladı Beş Beter, sırıtarak. Oğlan, ormanın içinde kaybolurken Puhu, Beau’ya baktı. Yüzünde, kırgınlığını görmüş, anlayışlı bir ifade vardı ama bu Beau’nun canını daha da yaktı. “Endişelenme. Ben onun bir saçmalık yapmasına engel olurum,” dedi, Puhu. Beau, minnetle başını sallarken Beş Beter’in ne yaptığı artık hiç umurunda değildi. O, şu anda sadece kaybettiklerini düşünüyor; pişmanlıkla boğuluyordu. Belki annesi dışında kimse onu kendi olduğu için sevmemişti. Halkı onu tamahkâr bir çiftçi olarak kalıp zalimlere susarsa yanlarında istiyordu. Babası onu ancak kendi gibi bir Gezgin olabilirse kabullenecekti. Ancak sadece Dante onu olduğu gibi görmüştü. Onun için her seferinde geri dönmüş, ondan nefret ederken bile o fırtınanın içine düşmesine izin vermemişti. Ama olan olmuştu bir kere. O fırtına şimdi Beau’nun içindeydi. Şiddetle gürlüyor ve her şeyi savuruyordu. İçi binbir duyguyla ıslanan Beau, geri dönüp erzak grubunu bulmak için büyük bir istek duydu. Dante’yle konuşmak, ondan binlerce defa daha özür dilemek için. Ama neredeydiler? Onlar, bu koca ormanda nasıl bulacaktı ki? Daha babasının nerede olduğuna dair bir iz bile bulamamıştı. Orman gözünde gitgide büyürken kendini daha da küçük, daha da işe yaramaz hissetti. Şu an, yapabileceği tek bir şey vardı. En azından o geyiği bulabilir ve acı çekmesine engel olabilirdi. Evet, bunu yapacaktı. Beau, yayını omzuna taktı ve bir anlığına, kendini ormanın dinginliğine bırakıp yürüdü. Beş Beter’in ve Puhu’nun takip ettiği kan izlerine baktı. Bir süre inceledikten sonra kanın vurulan geyiğe ait olamayacağından emin olmuştu bile. Bu kanın sahibinin yarası, çok daha büyüktü. Etrafındaki izler ise bir geyiğe ait olamayacak kadar dağınıktı. Biraz daha çevreyi inceleyerek yürüdükten sonra, küçük bir çalının üzerindeki koyu kırmızı lekeyi fark etti. Geyiğin ayak izi de oradaydı. Üç ayağını daha sağlam basmış, ağırlığını sadece onlara yüklemişti. Beau, izleri takip ederek sessizce ilerledi. Biraz zaman alsa da onu, küçük bir su birikintisinin yanındaki bir meşe ağacının altında yatarken buldu. Yaralı bacağı, büyük ağacın dışarı taşan köklerinden birine sıkışmıştı. Kurtulmak için debelenen hayvana yaklaşırken onu ürkütmemek için yavaş hareket etmeye çalıştı. Hayvanın gözleri ona bakarken irileşmişti ve göğsü panikle atıyordu. Beau, bu korkunun sebebi olduğu için kendinden nefret etti. “Sakin ol, oğlum. Sakin ol,” diyerek onu yatıştırmayı denedi ve dengeli bir adımla, yanına çöküp bacağına baktı. Ok hâlâ sıkışmış arka bacağındaydı ama ucunun dışarı çıktığını görmek Beau’yu rahatlattı. “Sana zarar vermeyeceğim,” dedi, usul bir şekilde geyiği okşayarak. Geyik, bir anlığına ona az önceki korkusunun ardında kalan bilge bir bakışla baktı. Beau, onu kibarca okşarken kalp atışları yavaşlamaya başladı. Artık sakinleşmişti. “Ama önceden uyarayım; bu, canını yakacak,” dedi Beau ve beklemeden, okun dışarı çıkan ucunu kırdı. Sonra, hızlıca oku geri çekip hayvanın bacağından çıkardı. Hayvan biraz bağırdıysa bile Beau’nun korktuğu kadar büyük bir tepki vermemişti. Beau, yarayı bir kez daha incelerken hayati bir damara gelmediği için Yürüyen Kadın’a ve Dokuz Kızı’na sessiz bir dua etti. Kalbinin sadakati hep ormanların tanrıçasında olmuştu. Bu bile belki de bir Gezgin olmadığının kanıtıydı aslında. Ama hislerini geri plana attı ve siyah atletinin ucunu yırtıp yaranın etrafına sardı. Sıkı bir turnike yaparak kan akışını kesti. “Seni bıraktığımda, hızlı koşmalısın. Sakın durma ve gidebildiğin kadar uzağa git.” Geyik, ona bir homurdanmayla karşılık verdi. Bu sesin insansılığı bir anlığına Beau’yu gülümsetti. Hayvanın kürkünü sevgiyle okşarken gözüne geyiğin boynundaki kolye ilişiverdi. Onu Beş Beter’in hedefi yapan şey, işte buydu. Erkek geyiğin çatallaşmış kalın boynuzlarından kaçınarak ipin düğümünü çözdü ve avcuna düşen şeyi bakmadan cebine attı. Fazla vakti kalmamıştı. Beş Beter, izlerin buraya yöneldiğini fark etmiş olabilirdi. O yüzden duraklamadı ve işe koyuldu. Geyiğin ayağının sıkıştığı kökü inceledi ve bacağının çıkabileceği bir açıklık yaratmaya çalıştı. Sert kökü biraz güç kullanarak esnettikten sonra geyik ayağını sıkıca çekti ve hızla koşarak ormana daldı. Beau’yu ardında bırakırken bir an bile durmadan yoluna devam etti. O an Beau, göğsündeki ağırlıklardan birinin kalktığını hissetti. Derin bir nefes alıp olduğu yere çökerken bunun yetmesini, tekrar nefes almasını sağlamasını umdu ama yetmeyeceğini biliyordu. Kırılan şeyler, tekrar eskisi gibi olmazdı. Özellikle de bu kırdığı, zaten öncesinde kırılmış olan narin bir kalpse. Beau’nun gözyaşları istemsizce akmaya başlarken ellerini başına dayadı. Annesi öldüğünden beridir bir damla bile gözyaşı dökmemişti. Hayata hep neşeyle tutunmak, annesine verdiği sözüydü ama artık Beau’nun bunu yapacak gücü kalmamıştı. Çok fazla hata yapmış, çok fazla kişiyi incitmişti. Ve bunun geri dönüşü yoktu. O yüzden akan gözyaşlarını, bitkince kabullendi. Dante’yi babasının zalimliğinden koruyamadığı için ağladı. Babasını kendi açgözlü doğasından koruyamadığı ve bu yüzden onu kaybettiği için ağladı. Ve sonunda, yapayalnız kaldığı için ağladı. Yaşlar, onu yıkayıp arındırmıyor; aksine, suçluluğunu tenine mühürlüyordu. Beau, daha önce hiç sevilmeye değer biri olmadığını düşünmemişti. Ama belki de öyle biriydi. Her attığı adım yanlışa dönüyor; bedelini, değer verdiği insanlara ödetiyordu. Artık ne için, kim için savaştığını bile bilmiyordu. Burada, bu yeni dünyada babasını nasıl bulacaktı ki? Onu nasıl koruyacaktı? Yorgun başını meşe ağacının gövdesine yaslarken düşündü: Eski Beau, yeni Beau’ya baksa ne hissederdi? Şimdi olduğu adam onu utandırır mıydı? Çığlık ormanın seslerini yarıp kulağına geldiğinde Beau, gözlerini bitkince kapamıştı. İçine dolan fırtına bulutları dağılırken ayağa fırladı. Panik içini sararken sesin geldiği yöne koşmaya başladı. Bir çığlık ve ardından da tüyler ürperten bir kükreme daha duyuldu. Bir erkek sesi, yardım için yalvarıyordu. Beau, daha önce hiç olmadığı kadar hızla koşarken neyle karşılaşacağını bilmese de okunu yayına taktı ve elinde hazır tuttu. Yol da ona merhamet etti ve çabucak onu dehşetin önüne çıkardı. Bir kütüğün üstünden atladı ve önündeki manzaraya bakarak donakaldı. Bu büyüklükte bir alaca kaplan görmeyeli yıllar olmuştu. Parlak, siyah bir kürkün sardığı devasa kedigil, Puhu’nun üzerine eğilmişti. Beau, düşünmeden hemen okunu savurdu. Hayvanın sert sırt derisine saplanan ok, hedefine varınca titredi. Alaca kaplan, korkunç bir kükremeyle ona dönerken Beau, duraklamadan bir ok daha fırlattı. Bu sefer oku, hayvanın havaya kaldırdığı boynuna isabet etti. Bir anlığına sendeleyen hayvan, ona doğru dönerek koşmaya başladığında Beau, okunu yayına takacak bir fırsat bile bulamadı. Alaca kaplan, arka ayakları üzerinde havalanıp Beau’nun üstüne atıldı. Beau, hayvanın ağırlığı altında ezilirken yayını kaldırdı ve kükreyen ağzına dayayarak canavarı kendinden uzak tutmaya çalıştı. Hayvan pençesini omzuna gömerken Beau acıyla bağırdı. Ama yayı itmeye devam etti. Alaca kaplan, sivri dişleriyle onun kükremesine eşlik ederken yay ikiye ayrıldı. Yayın bir parçası etine gömülen hayvan, kurtulmak için silkinirken Beau hayvanın göğsüne sert bir tekme attı ve onu yana savruldu. Hemen ayaklanan Beau, kendini olabildiğince iri göstermek için ellerini kaldırarak kaplana doğru bağırdı ve üstüne yürüdü. Yerden kaptığı sivri oku, ani bir saldırıya karşı elinde hazır duruyordu. Kalbi panikle atarken kükreyerek hayvanın üzerine ilerlemeye devam etti. Alaca kaplan bir anlık tereddütten sonra işini şansa bırakmadı ve dönüp uzaklaştı. Siktir. Çok yakındı. Şok vücudunu uyuştururken Beau, Puhu’nun yanına koşup yere çöktü. Puhu’nun karnının yan kısmında, ısırılmış koca bir parça vardı ve oğlanın hemen yanında, çoğu parçalanmış bir geyik leşi duruyordu. Demek ki o gördüğü izler, avını sürükleyen bu yırtıcıya aitti ve Beş Beter, farkında olmadan onları, karnını doyuran bu yırtıcının alanına getirmişti. Puhu inlerken Beau, üstündeki atleti çıkarıp kanayan yaraya bastırdı. “Beş Beter!” diye bağırdı, panikle. Bir köşede oğlanın cesedini göreceğini sanarak etrafına baktığında, içine bir korku doldu. Şerefsizin teki de olsa kimsenin böyle ölmüş olmasını dilemezdi. Ama korktuğu olmadı ve Beş Beter, tırmandığı bir ağacın tepesinden bağırdı. “Buradayım,” dedi, benzi solmuş bir şekilde. Beau, oğlanın tek parça olduğunu görünce Puhu’ya döndü. Beş Beter, tırmandığı daldan atlayarak yanlarına koştuğunda Beau, kan olmuş atletini yaradan çekmiş; kalan hasara bakıyordu. Puhu’nun parçalanmış karnı kötüydü, evet ama en azından, tüm organları hâlâ içindeydi. Beau, çantalarını sakladıkları çalılığı bulabilirse, oğlanın yarasını dikebileceğini düşünüyordu. En azından köye dönecek kadar zamanları olacaktı. “Siktir,” diye homurdandı Beş Beter, yüzünde kalan bir parça kan da çekilirken. “Onu hemen geri götürmeliyiz!” dedi Beau, sakin kalmaya çalışarak. Zaman, onların yanında olmayacaktı. Orman, istediğini almaya alışıktı ve şu an gözü, Puhu’nun üstündeydi. “Acıyor,” Puhu’nun sesi zayıftı. Gözleri, akmayan yaşlarla dolmuştu. “Çok normal, kardeşim. Senden birkaç kilo almış. Ama hâlâ yakışıklısın, merak etme,” Beau sahteliğinin fark edilmemesini umduğu bir neşeyle konuştu. Puhu, onun bu iltifatına püskürterek güldü. “Yerdengezen’e şükürler olsun,” diye şakalaştı, Puhu. Beau’nun kalbi, koca oğlana karşı duyduğu şefkatle ısındı. Büyük bir adam gibi gözükmeye çalışan, yaralı bir çocuktu sadece. “Sorun yok, seni geri götüreceğiz,” dedi Beau, onu rahatlatacağını umduğu bir gülümsemeyle. Puhu, doğrulmaya çalıştı. “Hâlâ avlanmamız gerek.” “Şu an buradaki av sensin, kardeşim. O yüzden bana direnmeye çalışma. Seni sürüklesem bile geri döneceğiz.” “O haklı. Hâlâ avlanmamız gerek,” dedi Beş Beter, gergince. Gözleri, kaplanın geri dönmesini bekler gibi etrafı kolaçan ediyordu. “Elimiz boş dönemeyiz. Belki de…” “Sakın o cümleyi tamamlama. Dönüyoruz,” Beau aldırış etmedi. Sesi, istediğinden daha keskin çıkmıştı. Puhu’yu geride bırakmayacaktı. “Bana emir veremezsin.” Beau, birden ayağa fırlayıp Beş Beter’i en yakın ağaca yapıştırdı. Kolunu oğlanın boynuna bastırıp olduğu yere mıhlarken suratını, oğlanın suratına iyice yaklaştırdı ve gözlerindeki öfkeyi görmesine izin verdi. “Beni sevip sevmemen umurumda değil ama benimle tartışmayacaksın. O adam, sen tez canlı davrandığın ve onu yanlış ize sürüklediğin için bu hâlde. Mızmız kıçını kaldırıp bana yardım et. Geri dönüyoruz. Anladın mı?” dedi, boğazına iyice bastırarak. Beş Beter’in yüzü, alamadığı havayla kızardı ve ona büyük bir kinle baktı. Ama huysuzca başını sallamakla yetindi. Beau, hata yaptığını anladığında çok geçti. Beş Beter, onu bıraktığı gibi üzerine atılıp yumruğunu Beau’nun suratına indirdi. Beau, bir küfür savurdu ve artık kendini sakınmadan Beş Beter’i ensesinden yakalayıp yere fırlattı. Madem onunla görülecek bir meselesi vardı, o zaman Beau da öfkesini sakınmayacaktı. İçindeki fırtınayı dışarı vuracak, Beş Beter’i de o fırtınada boğacaktı. Beş Beter gürültüyle düşerken yana yuvarlanıp ayaklandı ama Beau, hızlıydı. Bir yumruk daha yemekten kaçındı ve oğlanla boğuşmaya devam etti. Beau, kaç yumruk yediğine ve kaç yumruk attığına emin değildi ama işleri bittiğinde ikisi de kan içinde kalmıştı. Beau, onu durdurmak için yere bastırdı ve yüzünü toprağa gömdü. Beş Beter, onu boğan topraktan kurtulmak için yere vurunca Beau onu yerde bırakıp ayağa kalktı. “Keyfin bilir. Biz gidiyoruz. Kan kokusu tüm yırtıcıları tepene çektiğinde, yardım için bana bağırma, yeter,” dedi Beau, ağzındaki kanı yere tükürürken. Beş Beter, yattığı yerde yüzüstü döndü ve öylece kaldı. Kalkmaya yeltenemedi bile. Yattı ve gökyüzüne bakarak, başını ellerinin arasına gömdü. Beau, ona aldırmayıp Puhu’nun yanına gitti. Puhu çoktan ayaklanmış, iki büklüm duruyordu. “Zorlama kendini. Ağırlığını bana ver.” Puhu, çekingen bir şekilde “Alınma ama seni ezerim,” diye yanıtladı. Beau, buna bir kahkaha patlattı. “Az önce bir kaplanı ve bir piç kurusunu yendim. Şansımı denemeye hazırım,” Beau, patlayan dudağına rağmen sırıtmaya çalışıyordu. Puhu, bir kıkırdamayla Beau’ya yaslanırken Beau, inledi. Yalpalayarak yürümeye başladıklarında oğlanı dik tutmak için elinden geleni yaptı. “Özür dilerim,” diye mırıldandı, mahcup bir edayla Puhu. “Ne için? Tüy gibisin, prenses.” Oğlan, tahmin ettiğinden de ağırdı ama Beau, şikâyet etmeyecekti. Puhu utanıyordu. “Kapa çeneni… Lütfen…” “Gerçekten bir centilmensin, değil mi?” “Herkes hırlamamı ve bir ayı gibi güreşmemi bekliyor. Biraz senin gibi olduğumu sanıyorlar sanırım. Daha kaslı hâlin gibi, tabii,” dedi Puhu, mahcup bir gülümsemeyle. Beau, bir kahkaha daha attı. Puhu da kendi şakasına gülünmesiyle, rahatlamış gibiydi. Beau, onun çok şaka yapan bir tip olmadığını anlamıştı ve oğlanın bu yakınlığı, içini ısıttı. “Sana benzetilmekten onur duyarım, kardeşim. Sen nelerden hoşlanıyorsun, ayılarla güreşmediğine göre yani?” Puhu, yürüdükleri sırada biraz düşündü ve sonra, yumuşak bir sesle yanıtladı: “Kitap okumayı çok severim. Çocuklarla oyun oynamayı da. Onlar, bana karşı daha nazik oluyorlar. Arkamdan, kaba lakaplar takmıyor ya da çirkin olduğumu fısıldamıyorlar. Onlar için sadece çok büyük bir arkadaşım, o kadar. Bir Hiç soylu olsaydım, öğretmen olmak isterdim sanırım.” “Eminim, harika bir öğretmen olur senden,” dedi, oğlanın beklenmedik itirafıyla hüzünlenen Beau. Yalnızlık, ağır bir yüktü ve özellikle kibar kalpleri ezmesi çok kolaydı. “Giz soylular öğretmen olamaz. Bizim daha çok yönetimsel işler yapmamız hoş karşılanıyor,” dedi Puhu, kederli bir iç çekişle. Bu konu üzerine çok düşünmüş gibi bir hâli vardı. “Hırlayıp ayı gibi güreşenler için bir iş var mı peki?” diye konuyu değiştirmek istedi, Beau. Oğlanın canını sıkmak istemiyor; sadece, aklını yarasından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Artık neredeyse çantaları sakladıkları yere varmak üzerelerdi. Puhu, bunu duyunca kıkırdadı. “Özür dilerim, gerçekten öyle demek istemedim. Sadece, benim cüssemde birinin daha agresif olmasını bekliyorlar, demek istemiştim,” diye açıkladı, kibarca. Beau bir kahkaha daha attı. Oğlanın bu koca bedenindeki mahcubiyet öyle masumdu ki Beau’nun aklına, Lunu’nun küçücük bedenindeki arsızlık geldi. İkisinin de birbirinden öğreneceği şeyler olabilirdi, doğrusu. “Sadece takılıyorum. Bence istediğin mesleği seçememen, büyük bir haksızlık. Giz olmanın bir avantaj olması gerekmiyor muydu?” Giz olmak bile, özgür olmak demek değildi yani. “Evde kocaman bir kütüphanem var,” diye omuz silkti, Puhu. “Okudukça, başka bir kişi olabilirim sanırım.” Oğlan buruk bir edayla konuşsa da Beau, onun kendini teselli edişine içtenlikle gülümsedi. Her geçen saniye, bu adama kanı daha da kaynıyordu. “Sen bir masalda yaşayan kibar bir devsin, kardeşim.” Ve ben, senin bu ormanda ölmene izin vermeyeceğim. Puhu, şakayla sırıtan Beau’ya takıldı: “Alaca kaplanı yenen bir kahraman olmak kadar havalı değil, tabii,” “Peki, pişman bir korsan hakkında bir kitabın var mı?” diye sordu, arkalarından gelen bir ses. Beau ve Puhu aynı anda sese döndüklerinde Beş Beter’i, elinde parçalanmış geyiğin bir bacağıyla peşlerinden gelirken buldular. Oğlanın üstü başı hâlâ toprak içindeydi ve omuzları çöküktü. Beau, onun kızaran gözlerinden ağlamış olabileceğini fark etti. “Beni geride bırakmak istediğin için mi pişmansın yoksa kaybedeceğin bir kavgaya girdiğin için mi?” diye sordu Puhu, Beau’yu şaşırtan bir ciddiyetle. “Tamam, bunu hak ettim. Üzgünüm, tamam mı? Hayatımda ilk kez o kadar büyük bir şey gördüm ve çok korktum. Ayrıca başarısız olmak da istemiyorum. Dönecek bir yerim yok ve bu işi batıramam,” dedi, kollarını göğsünde kavuşturarak. Bu hâlindeki savunmasızlık, Beau’nun öfkesini anında dindirdi. Oğlanın nasıl hissettiğini biliyordu. O da sadece burada kaybolmuştu ve her kararı, onu daha da yanlışa sürüklüyordu. “Yine de bana götün teki gibi davranmana gerek yoktu.” “Biliyorum. Belki de biraz kıskanmış olabilirim,” dedi Beş Beter, Puhu’nun diğer tarafından destek olurken. Tekrar yürüdükleri sırada Beau, Gezgin’in bu cevabına şaşırdı ve “Neyi?” diye sordu merakla. “Seni, Madrabaz’ı…” Beau, bir karşılık vermeyince Beş Beter, oflayarak devam etti: “Benim babam şerefsizin tekiydi ve bırak beni kendi gemisine tayfa almayı, kemiklerimi kırana kadar dövmek dışında bana dokunmazdı bile. Kimse istemezken Madrabaz beni kendi tayfasına aldı. Abilerimin tüm alaylarına ve işe yaramazın teki olduğumu söylemelerine rağmen benim arkamda durdu. Aptalca gelecek biliyorum ama sanırım…” derin bir nefes verdi ve gönülsüzce devam etti: “Sanırım, Madrabaz’ın bir gün, beni bir oğul gibi seveceğini ummuştum. Kendi kanından biri gibi işte, anlarsın ya. Aptalca olduğunu biliyorum, o yüzden kapa çeneni,” dedi, sözleri bir homurdanmaya dönerken. Yüzü, itirafıyla kızarmıştı. Beau, bu açıklamayı hiç beklemiyordu doğrusu. Ama babasızlığın nasıl hissettirdiğini biliyordu ve birinin onun arkasını kollamasının cazibesi, Beau’ya asla aptalca gelmezdi. “Bu çok derindi,” dedi Puhu, tatlı bir gülümsemeyle. “En az karnındaki delik kadar, pislik,” diye homurdandı Beş Beter. Puhu ve Beau, buna aynı anda bir kahkaha attılar. Beş Beter de onlarla gönülsüzce gülerken kahkahalar arttı ve ormana yayıldı. Bir anlığına, sadece bir anlığına Beau, nefes alabilmişti. Bu güvensizlikler, kibir ve arkadan iş çevirmeler, Gezginlerin lanetiydi ve Beau, artık bir Gezgin olmadığına emindi. Onlar gibi olmak, onlar gibi davranmak istemiyordu. Beau, sadece Beau’ydu ve artık kararlarını, hep olduğu gibi kalbiyle verecekti. Güçlü görünmek için kalbini görmezden gelmeyecekti. “Sana bir baba olamam ama bir kardeş olabilirim,” diye önerdi Beau, omuz silkerek. “Tabii, sürekli bir geri zekâlı gibi davranmayı bırakman gerekiyor. Ve beni kıskanmayı da bırakmalısın. Çünkü kabul edelim, Madrabaz’ı paylaşabilirdik ama hâlâ en yakışıklı oğlu ben olurdum.” Affetmeye başlamadan, affedilmeyi umamazdı. Ve bu, bir hata olsa da bu sefer yapacağı her hatayı, kendi olmak için yapacaktı. “Aptal herifin tekisin. Ama sanırım, ikinci en yakışıklı kardeş olmayı kaldırabilirim. Abilerim kadar kötü olamayacağın kesin zaten,” Beş Beter’in sesi bıkkın ama çok daha canlıydı. Beau’nun onu affetmesini ummadığı belliydi. Omuzları gevşemiş, rahatlamıştı. Puhu iç çekti. “Beni ağlatacaksınız.” “Gözyaşlarını cenazene sakla, siz ikiniz bu yavaşlıkta yürümeye devam ederseniz, ancak ona yetişiriz,” diye yanıtladı Beş Beter, bastırmaya çalıştığı bir endişeyle. “Sen, bu huysuza aldırma Puhu. Birazdan, sana yeni karın kasları dikeceğim ve yarın sabaha da onları herkese gösterebilmen için evde olacağız.” Puhu, bunu duyunca kıkırdadı. Yüzünün rengi solmaya başlamıştı ama artık çok yaklaşmışlardı. Az daha dayan, kardeşim. “Biliyorum. Arkadaşlarım, beni eve götürecek,” dedi Puhu, mutlu bir iç çekişle karşıya bakarak.

Yorumlar

0/2000