Bölüm 5: Arm
Son iki gecenin bir o kadar aynısı olan bu gecede Arm, emektar bir ağacın köklerine yaslanmış; yine uyuyor numarası yapıyordu. Yine düşünüyor, dipsiz düşüncelerinin gizlerinde boğuluyordu. Aslında sıkıntı içinde kavrulsa da en başında gördüğü bu yeni dünya, ona mucizevi gelmişti. Manzaranın her bir kısmı, bir serap gibiydi. Neredeyse Arm’ın doğduğu kaya kadar büyük olan devasa ağaçlar, bulutlara değiyordu. Yosundan daha açık tonlarda yeşiller etrafını sarmış; ağaçların bedenine, yengeçleri yakalamak için kullandıkları eski ağları gibi dolanmıştı. Ama Arm’ın gördüğü bu güzellikleri açıklayacak ustaca sözleri yoktu. Ya da kalbinde buna dair bir istek bulunmuyordu. Ruhunun bir parçası kırılmıştı ve şimdi o parçalar üzerinde hayalini kuramayacağı bir güzelliğin ortasında yol alması gerekiyordu. Yolculuğun ilk günü, belki biraz da teselli bulmak amacıyla avcuna aldığı bir parça toprağın kokusunu doyamayacağına emin ola ola içine çekmişti. Yumuşacık ve hayat doluydu bu koku. Toprak, solucanların eviydi. Hepsinin eviydi ve Arm, daha önce hiç, evinde olmadığını fark etmemişti. Onun evi, sert kayalar değil de hayat dolu topraklar olabilir miydi? Elindeki nasırlar gibi kurumuş gövdelere sahip bu ağaçlar mıydı onun gerçek ailesi? İçinin karanlığı berrak günle savaşırken Arm, sessizce bu soruların cevaplarını düşünmüştü. O, Kaya Şehirli Arm’dı. Lunulata’nın kardeşi, Arm. Bir Ark komutanın piçi olan Arm. Elsiz Arm. Annesinin kollarıyla ölüme götürülmüş Arm. Ve yine, kardeşi saydığı kızın attığı halatla ölümden dönmüş Arm. Her şeyini kaybetmiş ama aslında hiçbir şeyi olmadığını fark etmiş, yitik bir adamdı o. Takatsiz ruhunun en yeni misafiri ise daha önce sadece bir kere tanıştığı, o yakıcı Gazap olmuştu. Kardeşini kurtarmak için katil olduğu gün tanışmıştı içini yakan bu Gazap’la ve bunun bedeli de artık elinden hiç çıkmayan o kandı. Bu yeni hınç, içine yerleşirken nasıl bir adamın ruhunu işgal ettiğini ona hiç sormamıştı. Nezaketini, sevgisini, sadakatini görmemiş; sadece iliklerine kadar dolmuş, dolmuş ve onu boğazının ucuna kadar kine batırırken sessizce gülmüştü. Yol, aynı suskun rutinde ilerlemiş; bitmek bilmeyen patika, zamanla sorulacak sorularını da tükettirirken Arm’ın tek yoldaşı da işte bu hiddet olmuştu. Çoğunlukla konuşmadan, genelde birbirlerini görmezden gelerek saatlerce yürüdükleri bir gün daha geceye dönünce ve emektar ağacın yastığı onu yalancı uykusuna davet edince Arm, yine o hınç ile baş başa kalmıştı. Aslında bu geceyi, diğer iki gecenin aynı yapan şeylerden biri de yaprakların hışırdamasının ardına saklanmış, o tanıdık öğürmeydi. Yola çıktıklarından beri hasta olduğunu onlara göstermemek için büyük bir gayret sarf eden Aspen, gece çökünce hep ilk nöbeti devralıyor ve kusmak için herkesin uyuduğu o anı bekliyordu. Sonra, midesindeki her şeyi çıkartıyor; hâlsizliğini onlardan gizlemek zorunda kalmadan kendi başına yere yığılıp kalıyordu. Yolu bilmediği için suçlu hissediyordu ve onlara başka bir zayıflık belirtisi göstermemeye çalışıyordu. O yüzden teni her gün daha da solsa bile sesini çıkarmadan direniyordu. Arm, onun bu korunaksız hâlini dinlerken Gazap içinde gürlemeye devam ediyordu. Üçüncü geceye girdikleri bu ormanda, oğlanın bu hâline acıyan bir kişi bile yoktu. Durmadan kuzeye gitseler de henüz Nice İnler Vadisi’nin yakınlarına bile varamamışlardı. Sedir’in yanına aldığı erzaklar bu öğlen, mataralarındaki su ise akşamüzeri bitmişti ve yakın bir zamanda mağaraya ulaşamazlarsa Arm ne olacağını hiç bilmiyordu. Gerçi bilmediği tek şey, bu da değildi ya zaten. Ta en başından, bu yolculuğa ne için çıktığını da bilmiyordu, Arm. Belki de Gazap, bu sorunun cevabını biliyordu ama henüz Arm’a söylemeye yeltenmemişti. Kim bilir? Herkes uyurken, uyuyor numarası yapmak ve nöbet sırasının ona gelmesini beklemek, Arm’ın kolayına gelen bir tercihti. Çünkü hayatında şu an, kesin olan tek bir şey vardı. Bu da kâbuslarında onu bekleyen, babasının kesik başından başkası değildi. Arm, o yüzden gözlerini kapatıp yatıyor; Aspen’in kusmasını, Dante’nin uykusundaki yalvarışlarını, Boğar’ın tiz horlamasını ve Sedir’in iç çekmelerini dinliyordu. Ormanın kendi sesleri, yol arkadaşlarının uğultusuna karışırken sessiz bir kinle sırasını bekliyordu. Sonra bir şekilde gece bitiyor; gün ayıyor ve herkes, çıktığı bu yolda hissettiğinin tam aksi gibi davranmaya başlıyordu. Dante, kendi kâbusları ona musallat olmuyormuş gibi korkusuz uyanıyordu. Aspen iyiymiş, onları yavaşlatacak bir sorunu yokmuş gibi rol kesiyordu. Sedir de konuşkan, sevimli biriymiş gibi davranarak neşe saçıyor; sürekli yiyerek parçaladığı tırnaklarını ve kan oturmuş parmaklarını saklamaya gayret ediyordu. Arm, hepsinin gerçek suratlarını görse de Gazap’la beraber sesini çıkarmadan onları izliyor; kendinin de taktığı umursamazlık maskesinin altından sessiz hiddetiyle onların yalanlarına eşlik ediyordu. Aslında Arm acıya yabancı değildi. Acı, oldum olası onun bir parçasıydı. Hem de öyle, ona rağmen değil; onunla yaşamayı öğrendiği bir parçasıydı. Yine de ölü babasını düşünmek, içinde beklemediği kadar büyük bir fırtına koparıyordu. Hiç beklemediği bir şekilde babası, yaşarken de ölü olduğu kadar hayal kırıklığına sebep olmuştu. Çünkü Arm, ölü bir adama hesap soramazdı. Gazap, bunu biliyordu ve daha da harlanıyordu. Ölü bir adamın onu sevmesini ve olduğu gibi kabul etmesini de bekleyemezdi. Gazap, bununla güçleniyor; elinin titremesine neden oluyordu. O ölü adam, Arm’ın ihtiyacı olan baba olamadan ölmüştü ve şimdi Arm, hiç sahip olamadığı o babanın yasını tutuyordu. Gazap’ı bu yasa burun kıvırıyor, onun hesaplaşmasını istiyordu. Bir baykuş sesi ormanda yankılanırken Arm, öğürmelerin kesildiğini fark etti. Ama ardından gelen boğuk patırtı, diğer gecelerin aksine, beklenmedikti. Bir çatırtı daha olurken, sessiz bir inleme duydu. Yavaşça gözlerini açan Arm, kasvetli ormana baktı. Karanlık, tekinsizce kamplarında kol gezerken, istemeyerek yerinden kalktı ve uyuyan yoldaşlarına döndü. Uğursuz sisin yuttuğu küçücük kalan ateşleri, neredeyse sönmüştü. Tam karşı köşede yatan Dante, titreyerek kendi kâbuslarıyla boğuşuyordu ve Boğar, tüm gamsızlığı ile horluyordu. Gazap, bu adamın rahatlığını görünce içinde kükredi. O, babasının ölü yüzünü görmeden uyuyamıyordu. Onun halkı yüzünden ölmüş olan babasının… Eli, kin ve kan dolu olan Arm, Dante’nin ona verdiği hançerine dokundu ama ardından, hemen geri çekti. Gazap kükredi ama Arm, sadece uyuyabildiği için bir adamdan nefret etmek istemiyordu. Etrafa bakındı ama Sedir, orada değildi. Oysa Arm, onun uyandığını hiç fark etmemişti. Kızın sakarlıkları hesaba katılırsa bu kadar sessiz hareket edebilmesi, beklenmedik bir marifetti doğrusu. Arm döndü ve Aspen’in sesinin geldiği çalılığa doğru yürümeye başladı. Nefret ve Gazap. Arm’ın içi ne de kalabalık olmaya başlamıştı böyle. Bir küme yaprağı iterek geçerken boş yere tasalandığına emindi. Muhtemelen, iki âşığın akşam kaçamağını böleceğini biliyordu. Ya da belki Sedir de Aspen’in öğürmelerini duymuş ve yakışıklı prensine yardım etmek için ortalıktan kaybolmuştu. Birbirine dolanmış sarmaşıkları iterken Beş Beter’in onun için yaptığı mekanik kolun yanında olmasını dilerdi. Gizler, onun eli yerine geçen bu aletin bir silah olduğunu düşünüp Arm’ı bir çömleğe gömmeden hemen önce ona el koymuşlardı. Arm çenesini sıktı. Bir silah, bir kol, bir baba. Onda olmayan her şey asabını bozuyor, dengesini altüst ediyordu. Patırtı artınca, hevessiz adımlarını hızlandırdı ve son çalıyı da geçti. Gazap, içinde bir kahkaha attı. Eh, beklediğinin bu olmadığı kesindi. Şaşkınlık ve dehşet, Arm’ı aynı anda vurdu. Ona arkası dönük olan Sedir, yerde yüzüstü yatan Aspen’in boynuna geçirdiği çuvalı sıkıyor; oğlanı yavaş yavaş boğuyordu. Bacaklarını oğlanın geniş göğsüne dolamıştı ve tereddüt etmeden çuvalın halatlarını çekiyordu. Arm, eğer uyuyabiliyor olsaydı bu manzaranın saçma bir düşün parçası olduğunu sanabilirdi. Ama gördükleri, Gazap’ın içinde keyifle gerinmesini sağlamıştı. Belki de Arm, uyumaya dönmeliydi. Sessizce gidip gördüklerini unutabilirdi. Bu işe karışmamalı, onların birbirlerini yiyip bitirmelerine izin vermeliydi. Aspen ölebilirdi. Hepsi ölebilirdi. Ama bu bir düş değil, gerçek hayatın ta kendisiydi ve Arm henüz kendini Gazap’a teslim etmemişti. O yüzden yerde yatan oğlanın hâlsizce havaya attığı son tekmesi, Arm’ı kendine getirdi. Çevik bir hareketle öne atıldı ve Sedir’i omuzlarından sararak, oğlanın üstünden çekmek için bir hamle yaptı. Afallayan Sedir’in şaşkınlığı, anında öfkeye dönüştü. “Kafayı mı yedin sen? Ne yaptığını sanıyorsun?” diye bağırdı Arm. Kız, kollarında çırpınıyor; oğlanı bırakmamak için mücadele ediyordu. “Bu işe karışma,” diye inledi, Sedir. Bir yandan, Arm’ın tutuşundan kurtulmak için kendini sağa sola savuruyordu. Arm, kuduz bir hayvan gibi hareket eden kızı yere doğru fırlatıp Aspen’in başına çöktü. Boynundaki halatı gevşetip hemencecik çuvalı çıkardı ve yaklaşıp oğlanın nefesini kontrol etmeye çalıştı. Oğlan boğulurcasına bir öksürükle gözünü açarken Arm, oğlanın tuttuğu başının ıslak olduğunu fark etti. Yavaşça geri çekildiğinde oğlanın kafasından akan kan, elinde kaldı. Kan, kin ve kan. Daha çok kan ve çok daha fazla kin. Sedir, bir anlık boşluğundan faydalanıp bir çığlık koyuverdi ve üzerine koşarak, elinde tuttuğu sopayı savurdu. Arm, seri bir hareketle geri çekilince kocaman sopa, havada ıslık çalarak boşluğu dövdü. Eğilip kızın bir başka saldırısından daha kaçınarak, geriye hamle ediyormuş gibi blöf yaptı. Kız, sopayı üçüncü kez savurduğunda Arm artık hazırdı. Öne doğru atlayıp sopayı havada yakaladı ve kolayca kızın elinden çekip yere attı. Kız, çıplak elleriyle onu yumruklamaya çalışırken sol koluyla kızın ellerini tutup Sedir’i kendi göğsüne bastırdı. Kız, Arm’dan kısaydı ama gücü kuvveti, gayet yerindeydi. Sedir, Arm’ın kollarında vahşi bir hayvan gibi debelenirken Aspen, yattığı yerde boynunu tutarak nefes almaya çalıştı. Yavaşça doğrulurken Arm ona döndü ve “Sen iyi misin?” diye sordu. “Nasıl görünüyorum?” Sitemli sorusu, oğlanın boğazından zorlukla çıkmıştı. “Kesinlikle rezalet,” dedi bir ağacın yanında, elinde mızrağıyla önündeki manzaraya bakan Dante. Aspen, ona ters bir bakış atmasına rağmen konuşmayı denemedi. Küçük bir inlemeyle kanayan başını tuttuğu sırada Arm, hâlâ Sedir’i zapt etmeye çalışıyordu. “Sakin ol ve debelenmeyi kes. Kendine zarar vereceksin,” dedi Arm, kızın kulağına. Ama Sedir, onu duymuyor gibiydi. Çığlıklar atarak, Arm’ın elinden kurtulmak için mücadele etmeye devam ediyordu. Ama Arm, kızı bırakmadı. Sedir’i tutmaya devam ederek eğildi ve çuvalın ağzını bağlayan halatı çıkardı. Tek eli olabilirdi ama düğüm atmakta, kendi parmaklarından ötesini tanımazdı. Sedir’i sırtüstü yatırdı ve diziyle bedenini zapt ederek, kızın ellerini arkasından bağladı. Kızın, bir avucunu boydan boya çizen bir yara izi vardı. Artık kaçamayacağını anlayan Sedir, şimdi ona direnmeyi bırakmıştı. Arm, kızı olabildiğince nazik bir hareketle ayağa kaldırdığında Sedir garip bir titremeyle iki büklüm oldu ve ağlamaya başladı. Ayağa kalkar kalkmaz yüzünü Arm’ın göğsüne gömerek kendini hepten onun insafına bıraktı. Arm, kızın başının üzerinden Dante’ye şaşkınlıkla baktı. Ne yapacaktı? Sedir’i teselli mi edecekti? Önemli değil, herkes ilk cinayetinde batırır zaten. Dante de tek kaşını kaldırarak, onun şaşkın bakışlarına karşılık verdi. Gazap bile ağlayan bir kızın yakınında olmak istemiyor gibi, onu geride bırakmıştı. “Sen batırmamıştın,” diye cevapladı kafasında konuşan babası, neredeyse gururlu bir sesle. Eh, babası, ölüyken de diriyken de ironiden anlamazdı zaten. “Özür dilerim, çok çok özür dilerim,” dedi, iri mavi gözlerindeki yaşlarla Arm’a bakan Sedir. Ay ışığı altında beyaz teni parlıyor; kızaran yanaklarına akan yaşlar, kızın meleksi bir masumiyette görünmesini sağlıyordu. Ama Arm, masum insanların masum görünmek için çabalamayacağını bilecek kadar yalancı tanımıştı. “Berbat cinayet teşebbüsün için özürden fazlasına ihtiyacın olacak,” dedi Arm, kızı kendinden uzaklaştırırken. Yine de eliyle, kızın kolunu tutmaya devam ediyordu. Dante, Aspen’i kaldırmak için bir hamle yaptı ve oğlanın sersemlemiş bir adımla ayaklanmasını sağladı. Başına aldığı darbe, Aspen’i gerçekten afallatmış olmalıydı. Gözlerini bir an, her şeyi anlamlandırmak için kırpıştırdı ve az önce ölümden döndüğünü fark ettiğinde genelde tembel bir gülümsemeyle dolu olan yakışıklı yüzü öfkeyle çarpıldı. “Sen manyak mısın be! Neden beni öldürmeye çalıştın ki? Seni tanımıyorum bile!” diye bağıran Aspen, Sedir’e doğru yürümeye başladı. “Özür dilerim,” dedi Sedir, hıçkırıklarının arasından güç bela çıkan bir sesle. “Liderlik kötü gidiyor gibi?” dedi Dante, Aspen’in ve Sedir’in arasına girerek. Aspen, önünde dikilen Dante’ye aksi aksi baktı. Dante de oğlanın bakışlarına karşılık verip Sedir’e döndü ve “Acemi bir katile tavsiyem olsun. Birini sessizce öldürmek istiyorsan, ortalıkta çığlıklar atarak koşmamalısın,” diyerek kızı baştan başa süzdü. Sanki ona verdiği notu değiştirir gibi bir hâli vardı. Gazap, Dante’yi severdi. Ama onun bu sözleri, Sedir’in daha da ağlamasından başka bir işe yaramadı. “Çok komiksin. Beni nasıl öldüreceğini bir de uygulamalı göstermek ister misin?” diye sordu Aspen, sinirli bir şekilde boğazını ovuşturarak. “İstemen yeterli.” “Ormanın ortasında sizin tartışmanızı dinleyeceksem en azından ateşin başına dönebilir miyiz? Sizi bilmem ama benim kıçım değerli ve şu an donmak üzere,” diye homurdandı Arm. Ardından da onlardan bir cevap beklemeden, Sedir’i yanında yürüterek kamp alanlarına doğru ilerledi. Kaya Şehirleri hep ayaz olurdu. Ama Arm, bir ormanın, hele de gündüzleri bu denli sıcak olan bir ormanın, gece bu kadar soğumasını hiç beklemiyordu. Belki de Gazap’ın sessizliği, onun bu denli üşümesine sebep oluyordu. Şimdi ne bok yiyeceğiz acaba? Sadece yemek bulmak için bu yola çıkmışlardı. Arm, biraz Lunu’dan uzaklaşacaktı; babasının ölümünü sindirecekti ve içine çöken bu yeni ağırlıkla baş edecekti. Bir işe yarayacak ve o sırada, herkesten uzak olacaktı. Plan buydu. Bu kadar olmalıydı. İşlerin bu denli karışmaması gerekiyordu. Ateş, neredeyse hepten sönmek üzereydi ve sisin içinde kaybolan Boğar hâlâ horuldayarak aynı yerde yatıyordu. Gamsız pezevenk. Arm, kızı ateşin başına oturturken, ne olur ne olmaz diye ayaklarını da bağlamayı ihmal etmedi. Gerçi Sedir, gece vakti ormanda kaçmaya çalışacak kadar aptal mıydı, emin değildi. Kız, iki dala takılmadan yürüyemeyecek kadar sakar bir tipti. Dün öyleydi. Bugün, sessiz bir suikastçı. Herkes rol yapıyordu. Herkes olduğu kişiyi saklıyor, başka biri olarak yaşıyordu. Arm dışında. O, hep kendi gibiydi ve bu da hep acı çekmesine sebep oluyordu. Muhtemelen tüm o ikiyüzlü yalancıların sırrı da buydu. Kendin değilsen seni ne incitebilirdi ki? Hele de kendine bir zırh örersenkim sana yaklaşabilirdi? Belki de olduğu kişiyle yetinmeyip olmayı seçtiği kişi olmalıydı insan. Peşinden gelen Aspen, yere çöküp bir kütüğe bitkince yaslanırken öksürdü. Boğazındaki halatın izi, ince bir kesikle beraber morluğa dönmeye başlamıştı. Gazap, onun ölüme ne denli yaklaştığını fark edince uzakta bir yerden güldü. Arm araya girmeseydi bu gece kim bilir nasıl sona erecekti. Mızrağını ilk kez elinden bırakan Dante, kolsuz atletinin alt kısmını yırtıp Aspen’in başındaki kanayan yaraya sarmak için oğlanın yanına çöktü. Arm’ı şaşırtan bir şekilde Aspen, kızın onunla ilgilenmesine izin verdi. Arm, Dante’nin yarayı eliyle temizlemesini izlerken, sönmek üzere olan ateşe biraz çalı çırpı attı. Şu an bir fıçı Ark’ın sidiği olsa ne harika olurdu. Sedir, oturduğu yerden Aspen’e yaklaşmak için hamle yapmayı denedi ama bağlı ayakları birbirine dolaşınca, olduğu yere çöküverdi. Aspen, kızı yan gözle izlerken Arm’a doğru seslendi ve “Benden uzak tut, şu deliyi,” diye tısladı. Bu tıslamasının sebebi, Dante’nin sıkıca bağladığı yarasının acısı da olabilirdi tabii. Arm, oğlanın emrine ters ters bakarak karşılık verirken bu sefer ateşe büyük bir odun attı. Yine de kendini sakin kalmaya zorladı ve “Ben, senin askerin değilim,” diye açıkladı. Bu sefil gece, herkesin sınırlarını zorlamaya yemin etmiş gibiydi. “Eh, artık öylesin. Liderimizin hayatını sen kurtardın. Toplum eminim sana minnettardır, Arm,” diye yanıtladı, yeşil gözlerinde muzip bir pırıltıyla Arm’a göz kırpan Dante. Dante’nin ona gösterdiği bu yakınlık, Arm’ı istemsizce gülümsetti. “Çok komiksiniz,” diye gözlerini devirdi Aspen. “Şimdi, önümüzdeki soruna odaklanabilir miyiz?” dedi, yattığı yerde ağlamaya devam eden Sedir’i göstererek. Boğar, sesli bir iç çekişle doğrulurken, onlara uyku sersemi bir bakış attı. Saçlarına yattığı kütükte kalan yapraklar yapışmıştı. “Ne gürültü yapıyorsunuz be!” dedi, sitemli bir esnemeyle. Ama kimse, ona aldırmadı. “Neden seni öldürmeye çalıştı?” diye sordu Arm, ateşin harını karıştırarak. Bu sorunun maksadı, gelecek yanıtı gerçekten umursadığından değildi tabii. Sadece uyuyor numarası yapmak zorunda kalmadığına minnettardı, o kadar. Gazap onu yavaş yavaş boğarken sessizce beklemek, melun bir işti. “Ben nereden bileyim? Ona sorsana,” diye homurdandı, Aspen. “Bok gibi görünüyorsun, abi,” dedi Boğar, tek gözünü ovuşturarak. Aspen, ona gözlerini kısarak hayret dolu bir bakış attı. “Sen de leş gibi kokuyorsun. Ama benim şikâyet ettiğimi duymadın,” dedi Aspen, yeni uyanmış oğlanı tersleyerek. Boğar, koltuk altını kokladı ve tiksinerek yüzünü buruşturdu. Yine de poz kesmekten ödün vermeyerek gerindi ve “Cazibe faktörü diyelim biz ona,” diye yanıtladı. Tasasız oğlanın şakasına Dante ve Arm, aynı anda güldüler. Gece o kadar beklenmedik gidiyordu ki yaşananlar, belki de Ark’ın sidiğinden bile daha iyi sarhoş ediyordu insanı. Aspen, sadece gözlerini devirdi. Hâlâ çok solgun görünüyordu. Ve buna karşın Sedir de durmaksızın ağlamaya devam ediyordu. Dante’nin sırıtması yüzünden silinirken, yerde yatan kızın bu hâline bezgince iç çekti. Ayağa kalktı, ateşin öbür yanına geçip iki büyük adımda kızın yanına çöktü ve kızı doğrulttu. Sedir’in, ağacın kalın gövdesine dayanıp oturduğundan emin oldu. Ardından da kızın ağlamaktan kızarmış suratına sert bir tokat attı. Arm irkilirken Aspen bocaladı. Boğar bile ilk kez, boş bir laf etmeden susup kalmıştı. Sedir, darbenin şokuyla ağlamayı keserek asker kıza şaşkınlıkla baktı. Dante, tüm dikkatlerin ona döndüğüne emin olunca kıza doğru iyice eğildi ve “Ee, anlat bakalım, neyin peşindesin?” diye sordu. Sesindeki sakin tehdit, dalgalı sise karıştı. Dante, kızın tepesinde dikilirken şimdi her zaman olduğu sert savaşçıydı. “B-ben…” dedi Sedir, panikle kekeleyerek. Yaşla dolu masum gözleriyle Arm’a yardım etmesi için yalvarır bir bakış attı. Ama Arm, sadece omuz silkti. Kızın, Dante’yle kendi başına uğraşması gerekecekti. “Hadi ama, soğukkanlılıkla adam öldürmek üzere olan birinin gözyaşlarına kanacak kadar nahif mi gözüküyorum sana? Belki de o çuval tutan kollarını kırarsam, daha rahat konuşursun?” diye açıkladı Dante ona. Issız sesi, şimdi buz gibiydi ve bunu fark eden Sedir’i de titretti. Kız, panikle konuşmaya başladığında Arm gülümsemesini bastırmaya çalıştı. Gazap, kesinlikle Dante’yi severdi. “Yerdengezen’e yemin olsun ki ben istemedim! O-onu zehirlersem, bana Giz vatandaşlığı sözü verdiler! A-ama ekmeğim bitmişti ve o hâlâ ölm-ölmüyordu. Yapmak zorundaydım. A-annemin evine dönemem,” diye bir çırpıda döküverdi incilerini, Sedir. Farkındalık, hepsini aynı anda çarptı. Aspen şokla ayaklanırken Arm öksürdü. Burada, beklediğinden fazlası olduğu kesindi. “Senin aptal sandviçlerin yüzünden mi kusup duruyorum ben! Tatları berbattı ama sadece boktan bir aşçı olduğunu düşünmüştüm!” dedi Aspen, şüpheyle gözlerini kısarak. “Ö-özür di…” Ama Dante, onun özrünü ağzına tıktı. “Kim onu zehirlemeni istedi?” “Bilmiyorum!” dedi Sedir, mavi gözlerinde yalvaran bir bakışla. Kızın gözyaşları tekrar akmaya başlamıştı. Dante’den bir tokat daha geleceğini anlayan Arm, araya girme ihtiyacı hissederek ona doğru yürüdü. Dante, bu sözsüz ricasına sadece bıkkın bir omuz silkmeyle karşılık verdi ve kızdan uzaklaşırken Arm da onun yerine geçti. “Bilmediğin birine güvenip cinayet mi işleyecektin, Sedir?” diye sordu, Arm. Kızın göz hizasına çömeldi ve sakince ona baktı. Sedir, Arm’ın yoğun bakışlarına karşılık verirken yutkundu. Kızın alt dudağı titrediğinde Arm, ne yapması gerektiğini biliyordu. O yüzden, kızın yüzünden akan bir damla yaşı şefkatle sildi ve konuşması için cesaret vermek ister gibi, hafifçe gülümsedi. Yalancıların dünyasında dürüst olmanın bir ödülü yoktu. O yüzden kızın ihtiyacı olan yumuşak başlı dost gibi görünürken Arm, hiç utanmadı. “Seni zayıf görüyor,” dedi babası, hor görerek. Kapa çeneni. Artık kız, uzlaşmaya hazırdı. Sesinin titremesini bastırarak konuşmaya başladığında kelimeleri birbirine dolandı ama gerçekler yine de bir bir dökülüverdi: “Sizinle gelmeye gönüllü olduktan sonra, yemek almak için mutfağa gittim ve mühür ile bir not bulduk. Cebime bak. Onu zehirlersem, bir tane daha alacağım yazıyordu. Bunun anlamı ne, biliyor musunuz?” dedi, yalvaran gözlerle bakarak. Anlamalarını istiyordu. Herkes, anlaşılmak ve haklı bulunmak istiyordu ya zaten. Arm, kızın bol pantolonun cebine uzandı ve metal bir şeye dokundu. Çıkardığında, elinde tuttuğu şeyin, küçük bir iğnesi olan eski bir broş olduğunu gördü. Bir canı almanın bedeli olacak mühür, bu muydu? Arm, okumayı hiç öğrenememişti. Kaya’da kelimelerle oynamazlardı; o yüzden, üstünde yazan şeyi anlayamasa da el deseninin hatları rahatlıkla seçilebiliyordu. Ardından yaklaşan Dante, omzunun üzerinden eğildi ve onun yerine okudu. “Fedakârlık Mührü. Bu ne demek?” diye sordu, kaşlarını çatarak. Arm da bir cevap almak için Aspen’e döndü ama Aspen uğursuz bir sessizlikle donakalmıştı. Ne biliyorsun? Gazap, yavaşça içine süzülürken, “Bu ne?” diye zorladı onu Arm ve elindeki mührü Aspen’e attı. Aspen, suratına çarpmadan hemen önce mührü yakalayıp gerçek olup olmadığını anlamak ister gibi incelerken, en az onlar kadar kafası karışmış gibi gözüken Boğar da şimdi, yaralı liderlerinin yanına gelmişti. Aspen, zaman kazanmak ister gibi, mührü, ateşin ışığı altında bir süre seyretti. Ama Arm, onun oyununu görüyordu. Elindeki şeyin gerçek olduğunu teyit etmişti ve onlara anlatmak istemiyor, ne uyduracağını düşünmeye çalışıyordu. Arm, ateşe bir daha adım yaklaştı ve gözlerini oğlana dikti. “Bu yola beraber çıktık, değil mi lider?” diye sordu, buz gibi bir sesle. Gazap, Arm’ın vücudunu sararken Aspen yorgun bir iç çekişle önce Arm’a sonra da Dante’ye baktı. “Bu mühürler, adayların hangi alanlarda başarılı olduğunu göstermek için yapıldı. Sınavların sonunda, sadece en fazla mührü toplayan kişiler, en son sınav olan Temizlik Töreni’ne geçmeye hak kazanacak. Ama bunu şimdilik kimsenin bilmemesi gerekiyordu. Dolunay vakti geldiğinde hepimiz bir aradayken açıklayacaklardı,” diye yanıtladı ve bir çocuğu azarlar gibi Sedir’e baktı. Kız, bilmemesi gereken bir şey biliyordu ve sahip olmaması gereken bir şeye sahipti. Ve bunların hepsi Aspen’i, öldürülme ihtimalinden daha fazla rahatsız etmiş gibiydi. “Ama sen biliyorsun. Sanırım adaletli sınav sisteminiz buraya kadarmış,” dedi Dante, sinirle. Yine de avcundaki mührü sıkan Aspen, bu suçlamadan mahcup olmadı. Başı dik, tavrı gururluydu: “Ben, neredeyse bir Güneş soyluyum. Diğerlerinden daha çok şey bilmem normal,” diye açıkladı, kibirle. “Sürekli Güneş soyluyum deyip duruyorsunuz ama bu siktiğimin şeyi nedir, biliyor gibi bir hâlimiz mi var?” dedi Dante, dişlerinin arasından. Ama Aspen’in bakışları çoktan kafasındaki sorularla kaşları çatılmış hâlde mühre odaklanmıştı bile. “Gizliman’ı kuran ailenin sonundan geliyorum, demek. Şu anki liderimiz, Büyükefendi’nin soyundan. Biz, Yerdengezen’in bizzat seçtiği kullarıyız,” diye yanıtlarken, düşünceliydi. “Torpillisin yani,” dedi Arm, onun yerine basitleştirerek. Sınavlar, törenler, tanrılar; Arm’ın umurunda değildi. Elinde bir amaç veya bir umut kalmamışken bu konuşmalar bile ona çok anlamsız geliyordu. Kan, kin ve kan. Daha çok kan ve çok daha fazla kin… Anlamı olan tek şey buydu. Hesaplaşma. “Hayır, değilim. Benim de herkes gibi sınavlara girip toplayabildiğim kadar mühür toplamam gerekiyor. Temizlik, Gizler için kutsaldır. Kimse torpil kullanarak bunu kirletmez. Bunu denemenin bile cezası ölüm olur. Ayrıca, neden beni sorguluyorsunuz? Beni öldürmeye çalışan o!” dedi Aspen, Sedir’i işaret ederek. İyi bir noktaya değinmişti. “Çok şey biliyorsun. Belki katilinin de kim olduğunu biliyorsundur,” diye sordu Dante, kollarını göğsünde birleştirerek. Yırttığı atleti, şimdi belinin hizasında bitiyordu ve ateşin ışığı esmer teninde geziniyordu. Arm, kızın karnındaki kaslara gereğinden uzun baktığını fark edince bakışlarını tekrar Aspen’e çevirdi. “Hiçbir fikrim yok,” diye volta atmaya başladı, ayaklanan Aspen. Koyu kumral saçlarını karıştırarak etrafta dönüp duruyordu. “Bu mühür olayı madem bu kadar gizli, başına ödül koyan kişi buna erişebilecek biri olmalı, değil mi? Böyle bir şeyi kim bulabilir?” diye sordu Arm. Gazap’ın hesaplaşma için daha çok cevaba ihtiyacı vardı. Arm’ın daha çok cevaba ihtiyacı vardı. Aspen, Arm’ın sorusuyla durup ona ve Dante’ye baktı. “Gizlerin çocuklarından biri olmalı. Hiçbir Hiç soylu mühürleri böyle kolayca feda etmez. Ama anlamıyorum… Herkes beni sever,” dedi Aspen, tereddütle kaşlarını çatarak. Boğar, buna cırtlak bir kahkaha patlattı ama Aspen ona sadece kaba bir el hareketi çekmekle yetindi. “Biraz düşünecek olursak köyde bayağı az sevenin var gibi,” diye yanıtladı, Dante. Arm, buna katılıyordu ama sessiz kalmayı seçti ve kızın açıklamasına izin verdi. Şimdi sis, gece, kin ve kan bile bekliyordu. “Ne demek istiyorsun?” dedi Aspen, kızla tartışmaya hazırlanarak. Ama Dante, sadece açıkladı. “Gönüllü olmanı istediler. Ama kimse seninle gelmek istemedi? Ya gerçekten sevilmiyorsun ya da öleceğini biliyorlardı ve yakınında olup şüpheli görünmek istemediler,” dedi, Dante. Aspen, bu cevaba anında sırıtarak itiraz etti. Şimdi, o gamsız lider rolüne geri dönmüştü: “Arkadaşlarımın beni öldürmeye çalıştığını mı söylüyorsun? Bunu asla yapmazlar!” Kendinden çok emindi, çok rahattı; ölümden dönse bile korkmuyordu. Hiddet, Arm’ın elini uyuştururken yumruğunu sıktı. Bunların hepsi çok anlamsızdı. Arm burada ne arıyordu ki? Ne ummuştu? Babasının onun için istediği gelecek bu muydu? Oyunlarla ve ihanetlerle dolu bir hayat mı? Belki de hayat, sadece bundan ibaretti: Kazan ya da kaybet. Ya yalancı olacaktın ya da yalanlara kanacaktın. “Biliyor musun, hiç umurumda değil. Bütün bunlar kulağa daha çok senin sorununmuş gibi geliyor,” dedi Arm, herkese arkasını dönerek. İşemeye gitmek, hatta belki de kendini ormana atıp hiç durmadan yürümek istiyordu. Ta ki hayatına bir amaç, bir anlam bulana kadar yürümek… Belki Gazap, onu boğup bitirir ve kemiklerinden sarkan etleri lime lime ederdi. Toprağa karışıp bir solucana yem olduğunda Arm belki bir parça huzur bulurdu. Ama hayır. Arm bunun olmayacağını biliyordu. Hesaplaşma olmadan huzur da olmayacaktı. Bu yolculuğa bunun için çıktığını içten içe hissetmişti. Bulacağı bu cevaptan kaçmak istemişti ama Gazap, buna izin vermemişti. Öfkesi tükenmemiş, yasını ve kinini diri tutmuştu. Arm, nihai yanıtı, ruhunun boşluğuna derman olacak cevabı bulmuştu bulmasına ama bununla yüzleşmek kolay olmayacaktı. Çünkü Arm, Gizliman’la hesaplaşacaksa önce olduğu Arm olmaktan vazgeçmek zorundaydı. “Bizim sorunumuz,” dedi Aspen, ciddiyetle; Arm’ın kafasında yaşanan kirli savaştan habersizdi. “Biri beni burada öldürmek istediyse cinayetimin de sizin üstünüze kalmasını istemiş olabilir. Sonuçta kimse, bir denizden gelenin masum olup olmadığına bakmaz. Ben ölürsem siz de ölürsünüz.” Böylece hayat, Arm yerine karar vermiş gibiydi. “Beni sevmedin. Beni, ben olduğum için sevmedin,” dedi Arm, babasına son bir veda olarak. Ama Arm’ın kendi içinde bile sesi, babasının sesi kadar güçlü çıkmıyordu. Adamın ölü sözleri bile Arm’ın atan kalbinden daha kuvvetliydi. “Sen kendini sevmezken ben seni niye seveyim ki?” Ve böylece Arm, kararını vermiş oldu. Ölmeye ve yeniden doğmaya karar vermişti. Hesaplaşmaya ve kinini kendine zırh yapmaya karar vermişti. Ve en önemlisi, bir daha kimsenin canını yakamayacağı biri olmaya karar vermişti. O yüzden Arm, babasının kesik başını hayal etmeye çalıştı. O kesik başı gözünün önüne getirdi ve oraya kendi suratını koydu. O kazığa geçirilen, Arm’dı. Eski Arm, o yolculuğun sonunda ölmüştü. Ve bugün, yeniden doğacaktı. Burada, bu sinsi planların, ihanetlerin ve cinayetlerin konuşulduğu ormanda Arm, yeni bir adam olacaktı. Ölü babasının bile musallat olmaya çekineceği bir adam. Gazap, onu kararından ötürü kucaklarken Arm, önündeki manzaraya döndü. “Seni zehirleyenin Sedir olduğunu söyleriz,” dedi Dante, verdiği yalnız savaşta. Ama çoktan kaybettiğini biliyor gibiydi. Onların sözünün bir değeri yoktu. Burada, hiçbirinin bir değeri yoktu. Her yerde olduğu gibi. Artık, bir hiç olmak yok. “Bir Hiç soylu olsa bile o, bizden biri. Siz kimsiniz? Kimsenin bilmediği, tanımadığı denizden gelenler. Kimse size inanmaz. O yüzden bu BİZİM sorunumuz,” dedi Aspen, ikisine de bakarak. “Tamam, o zaman, bu sorunu çözelim,” Arm, yumruğunu açtı. “Seni kim öldürmek istiyormuş, bulalım ve cezasını verelim. Başka istediğin bir şey var mı, lider?” Onun bu beklenmedik yardım teklifine afallamış olan Aspen, başını iki yana salladı. Dante şaşkınlıkla Arm’a bakıyordu. “Güzel. Çünkü benim bir isteğim var. Korumamız karşılığında o mührü bize vereceksin,” dedi, Arm. Bugün doğan Arm, Kaya’daki gibi bir adam olmayacaktı. Bu gece doğan Arm, bir Giz’den azı olmakla yetinmeyecekti. Önce bir Giz olacak, sonra da hepsine hak ettiklerini verecekti. Kini hevesle kararırken Arm bu yeni misafirlerini içeri buyur etti: Kalbinin en ortasına. Aspen, bir an düşündü; sonra, yayvan bir sırıtmayla ikisine baktı. “Fedakârlık mührü bana göre değil zaten, ben daha çok liderlik mührünü hedefliyorum,” dedi ve Dante’ye göz kırparak mührü Arm’a attı. Dante, onu umursamadan Arm’a yaklaştı. “Buna emin misin? Bunlar, bizim dertlerimiz değil.” “Burada kalmak istiyorsak her türlü avantaja ihtiyacımız olacak. Ve o, bir avantaj. Bize ihtiyacı var,” dedi Arm ve Aspen’in de duyduğuna emin olarak devam etti: “Çünkü bizim dışımızda herkes onu öldürmeye çalışan kişi olabilir. Boğar bile. Ve bizden başka kimseye tam olarak güvenemeyeceğinin de gayet farkında. Değil mi, lider?” “Ben kimseyi öldürmeye kalkmadım,” diye çıkıştı Boğar, sinirle. Oğlanın gözleri yeni bir açlıkla artık Arm’ın elinde olan mühre kayarken boynunda bir damar seğirdi. Aspen, soğuk bir sırıtışla onlara baktı. “Arkadaşlarıma hâlâ güveniyorum.” “Ama hayatını emanet edecek kadar değil,” diye tamamladı Dante onu. “O yüzden birbirimizin arkasını kollayacağız,” dedi Arm, rahat bir gülümsemeyle. Gazap kalbinde büyürken gülümsemesi zorlama ve sertti ama Dante, ona itiraz etmedi. Kız, ona güveniyordu ve bu yüzden sadece başını sallayarak onayladı. Bu sessiz sadakat, eski Arm’ın kalbini ısıtırdı. Yeni Arm’ın kalbinde ise ısınacak bir parça bile yaşam kalmamıştı. “Peki, bunu ne yapacağız?” dedi Dante, yerde hâlâ ağlayan Sedir’i göstererek. “Tören öncesi cinayete teşebbüsün bedeli, ölümdür,” diye açıkladı Aspen, ciddiyetle. Bunu duyan Sedir, küçük bir çığlıkla dizlerine sarıldı. “Senin için kimseyi öldürmem,” dedi Dante, basitçe. Sesi sertti ve bu konunun tartışmaya kapalı olduğu da belliydi. “Sadece kanunda olanı söyledim. Ben bir cani değilim. Senin aksine,” dedi, Sedir’e bakan Aspen. Sedir, onun sözleriyle histerik bir ağlama krizine girdi; Dante ise bezgince gözlerini devirdi. “Erzakları taşımak için ona da ihtiyacımız olacak,” dedi Arm, beklemediği kadar soğuk bir sesle. “Köye döndüğümüzde bir hapishane yapabiliriz,” diye önerdi Dante. “Harika bir fikir. Mührünü kaybetmek ona yeterince ders olur diye düşünüyorum.” Aspen, Sedir’in önüne diz çöktü. “Bir daha bana ya da başka birine zarar vermeye kalkarsan idam edilmen için seni kendi ellerimle senatoya teslim ederim, anladın mı?” Sedir, minnettar bakışları yaşlarla dolu bir şekilde Aspen’e başını salladı. “Şuna bak, nasıl da tatlı bir aile oldunuz öyle,” dedi Boğar, kıskanç bir sesle. “Arkamı kolladığın sürece sana da bu ailede bir yer var.” “Ne de kıymetli bir kıçın varmış öyle. Zevkle, lider,” dedi Boğar, hınzır bir kıkırtı eşliğinde. Sesi, ürpertici sisin altında solup gitmişti. “Güzel, beni öldürmek isteyen başka kimse yoksa, şimdi biraz uyumak istiyorum.” Gazap, buna bir kahkaha atarken Arm’ın eli seyirdi. “İlk nöbeti ben tutarım,” Arm zaten uyumayacaktı ama bunun nedeni, artık babası değildi. Artık önemli olan tek şey, hesaplaşmaydı.