Bölüm 4: Hodbin
Hodbin’in uğraşması gereken dünya kadar mesele vardı. Mesela, önce bir plan kurmalıydı. Hatta, üç plan birden. Buraya uyum sağlamanın bir yolunu bulmalı, Temizlik denen zımbırtının ne olduğunu öğrenmeliydi. Bir ara Madrabaz’ı bulup öldürmeliydi. Tabii, çoktan ölmediyse. Sonra, bu topluluğun derinlerine nüfuz edip kendini güvenceye alacak bir yol açmalıydı. Ve bunların hepsini, akşam yemeğinden önce yapmaya başlamak istiyordu. Ama Hodbin, şu an bunların hiçbirini yapmıyordu. Hayır. O, ölmüş olan aptal kardeşinin aptal kedisini düşünüyordu. Otto. Kızılcık namıyla bilinen ve şimdilerde paramparça olmuş kadırgadan inip yüzerek karaya çıktıkları sırada, siyah beyaz ve tombul erkek kedi, kafasının tepesinde, tahtına kurulmuş bir kral gibi oturuyordu. Kesilmiş güdük kuyruğunu sallayarak olanca kurumuyla Hodbin’in onu yeni yurduna götürmesini bekliyordu. Kumlarda yürürlerken zahmet edip inmiş ve Hodbin'in kucağına kurulmuştu. Ardından, kazığa geçirilmiş cesetleri bulmuşlardı ve Otto da en az Hodbin kadar vefasız olduğunu kanıtlamıştı. Hodbin’e yakıcı bir tırmık atıp koşarak ağaçların arasına dalmıştı. Şişko serseri, öylece kaçıp gitmişti. Eh, kedi belli ki hepsinden daha zekiydi çünkü aralarından bir tek o yakalanmamıştı. Yine de Hodbin, onu düşünüp duruyordu. Onu neden düşündüğünü, kendi de bilmiyordu. Öyle ya, muhtemelen Gizliman’ın sıkışık ormanlarında kedinin, şu an onunla olduğundan daha fazla yaşama şansı olurdu. Yine de Otto, onundu. Kardeşten çok kalleşlik ettiği Öfke’nin kanıyla birbirlerine bağlanmışlardı bir kere. Artık aralarında, bir kader bağı vardı ve Hodbin, onun iyi olduğuna emin olmak istiyordu. Sadece, sersem bir miyav. Sonra Hodbin, çevireceği dümenleri düşünmeye başlayabilir ve fethedeceği toprakların boyunun ölçüsünü bir güzel alabilirdi. Bu düşünceler denizinde bata çıka gezerken eski ayakçının midesi, çirkin bir şekilde guruldadı. Oysa şimdi, dün akşam burun kıvırdığı bayat yulafını bitirmiş olmayı ne de çok isterdi. Eğer bunun son öğünü olacağını bilseydi, kesinlikle başkalarının yulaflarını da yerdi. Ama Hodbin, ilk sınavlarının onları bu kadar çabuk bulacağını nereden bilebilirdi ki? Ya da o sınavın, açlık gibi beklemediği bir yerden geleceğini nasıl tahmin edebilirdi? Gelgelelim sabahları, uğursuzluğunu belli edercesine bir keşmekeş ile başlamış; ardından da hummalı bir çalışmaya evrilmişti. Gizlerin onları bırakıp gitmesi açıkçası Hodbin’in umurunda olmamıştı. Esneyerek bir köşeye yaslanmış ve hararetli fikir yürütmeleri dinlemişti. O an tek istediği, bir fincan ballı çay içmekti. Belki burada, ekmeğine sürecek biraz reçel de bulabilirdi. Ama hayır, tabii ki, kahvaltıdan önce hep birlikte plan yapmaları gerekiyordu! Tabii, ortada bir fikir ya da zekâ kıvılcımı olduğundan değildi bu. Sadece, bir avuç yeni yetmenin kendini kanıtlama çabasıydı, o kadar. Oysa Hodbin, sözde toplumlarının sözde liderleri olan Aspen’in, kendi arkadaşı Hoki tarafından manipüle edilip köyden gönderilmesini ne büyük bir keyifle izlemişti. Hoki, göründüğü kadar aptal biri değildi. Sözüm ona arkadaşına saygısı da sadakati de koşulluydu. Eh, Hodbin, bu hissi bilirdi. Oğlan, kendisine rakip olabilecek iki iri, Giz soyluyu da zahmetsizce köyden uzaklaştırırken bu beklenmedik kurnazlığı, Hodbin’i eğlendirmişti. Ama Hodbin, artık hiç eğlenmiyordu. Hayır. Çünkü Hoki, onlar gittikten hemen sonra, çok da zeki olmadığını kanıtlayan o şeyi yapmıştı: Çevresine en gürbüz, en hin bakışlı dostlarını toplayıp kalan erzakları ve silahları, rehin almayı seçmişti. Ortada henüz bir toplum yoktu ama diktatörleri, onları ezmeye dünden hazırdı. Hodbin, ilk başta sesini çıkarmadan yaşanan olayları izlemiş; gölgelerde takılmıştı. İsabetli bir karar olmuştu bu. Kumlu sahile adım attıklarından beridir bunu yapıyordu zaten. Önce, aç gözlerle, hayatında görmediği kadar büyük ağaçlara bakmıştı. Komikti belki ama ağaçlar olmadan yaşamaya alışan biri olduğu için varlıkları aşırı da gerekli gelmemişti ona. Bütün tantana, bu koca kalaslar için miydi, diye bile sormuştu kendine. Sonra, dallarından sarkan tombul meyveleri görmüş ve fikrini derhâl değiştirmişti. Meyve veren her ağaç, Hodbin için artık emsalsizdi. Ardından, ortaya Gizler çıkmıştı ve Hodbin, aç ilgisini bu sefer onlara yöneltmişti. Uzun boylu ve atletik yapılarının yanında oldukça sade tiplerdi, bu Gizler. Gezginler gibi her bulduklarını giymek yerine, daha kullanışlı kıyafetler tercih ediyor; silah olarak, pala ve balta tarzı ağır bıçaklar taşıyorlardı. Hodbin, birçoğunun yalın ayak olduğunu da fark etmişti. Kendilerine göre ritüelleri de vardı bu esrarlı Gizlerin… Şahsen, kilden bir çömleğe gömüldüğü kısmı fazla abartı bulmuş olsa da yabancılara olan tutumlarını sevmişti Hodbin. Gezginler olsa çoktan Araf zindanlarında küflü ekmek yiyor ve idamlarını bekliyor olurlardı. Ama Gizler, onları günlerce hapsettikleri yatakhaneye götürürlerken Hodbin’in içinde korku yoktu. Bir şekilde, onları aralarında istediklerini anlamıştı. O yüzden ağaçlara kazınmış korkunç yüzleri süzerken keyifle gülmüştü. Evet, burada yaşayabilirdi. Bunaltıcı neme, suratına çarpıp duran kocaman yapraklara ve sürekli terlemeye alışabilirdi. Hodbin burada kendine bir yer bulabilir ve hayal ettiği gibi, önemli biri olabilirdi. Sonuçta kaç ayakçı, Derin Deniz’in bu kadar ötesine geçebilmişti ki? Kaç Gezgin, onun gördüklerini görebilmişti? Hodbin kendini uzun palasını kuşanmış, önemli bir toplantıya giderken hayal ediyor; bir ağacın gölgesinde oturmuş, şiirler yazarken nektar yediği anları gözünde canlandırabiliyordu. Giz olarak doğmayan birinin bile eşit şartları olacağını söylemişti onlara, Baştankara isimli şarlatan. Hodbin, buna birazcık bile inanmamıştı tabii. Kimse kimseye, kolay kolay bir ekmek sunmazdı. Bir yalancı, diğerini gözünden tanırdı. Bu adaletli bir toplum oldukları palavrası da onlara satmaya çalıştığı hayalin üstündeki çilekti, o kadar. Ama bu, Hodbin için bir sorun değildi. Hodbin, o hayali sevebileceğini düşünüyordu. Bir başkasının -ki bu başkası, Lunu isimli baş belasının ta kendisiydi- çarpık, eğri büğrü hayaliydi ama yine de onu, kendi hayali yapabilirdi. Hodbin, zaten bir ortamdaki en istenmeyen kişi olmaya alışıktı. Burada, kendini kabul ettirmenin bir yolunu bulacaktı. Öyle ya da böyle, bu limanda, kendisinin bir yeri olacaktı. Tabii öncesinde Hoki’nin aptallıkları, hepimizi açlıktan öldürmezse. Şimdi tüm yiyecekleri bu adamın elindeyken, aç karnına hayal kurmak, öyle kolay bir iş değildi tabii. Son yemeklerini dün akşam, hava kararmadan hemen önce yatakhanelerinde yemişlerdi ve Hoki, onların yemesine izin verene kadar da bir daha yiyemeyecek gibi gözüküyorlardı. Hoki, Kemik kadar olmasa da zalim biri olduğunu göstermişti. Zorbaların doğası buydu. Bazıları pençelerle doğardı ve sadece keyif için kanınızı akıtırlardı. Kan kokusu, onlara en tatlı reçelden bile daha güzel geliyor olmalıydı. Eh, en azından Hodbin, öyle olduğunu düşünüyordu çünkü köye zifiri gece çökene kadar bu fikrini kanıtlayan iki hadise yaşanmıştı bile. Aslında her şey, herkesin erzaklardan bir pay almak için kilere saldırmasından ötürü, Aspen’in gidişinin hemen ardından başlamıştı. Çoğunun derdi kahvaltıydı ama daha açgözlü olanlar da olmuştu. Hoki ve gergin çetesi, erzakla kilerden ayrılmayı deneyenleri engellemiş ve erzakların liderin kontrolünde olacağını söylemişlerdi. Ama Aspen yoktu. Zaten onun ne ara lider seçildiğini de Hodbin hiç bilmiyordu ya neyse. Güzel bir gülümseme lider olmak için yeterliyse Hodbin de pekâlâ lider olabilirdi. Tamamen oğlanın egosuna oynanan bir jest gibiydi bu. O yüzden, onu gönderir göndermez gücü eline alan Hoki, bu fırsatı kendini lider ilan ettiğini duyurmak için kullandı. Onun bu çakallığını tek fark eden Hodbin değildi, tabii. Yeni liderlerinin açıklamasına gülmeye cüret eden bir oğlan, liderlerinin sağ yumruğunu ilk tadan olmayı başardı. Hodbin’in duyduğuna göre oğlanın adı Korkuluk’tu ve ince, uzun bir dal gibi olan bedeni ile mutsuz bakan çökük gözleri, gerçekten de adını hak etmesini sağlıyordu. Hoki ve arkadaşları, onu önce bir güzel dövüp -ki buraya kadar izlemesi kolaydı- ardından da kalabalığın arasında sürükleyerek meydanın ortasındaki yılan heykelinin kuyruğuna bağladılar. Korkuluk’un artık gerçekten de Korkuluk olduğunu duyururlarken ne de coşkuluydular öyle! Artık kimse, oğlanla konuşmayacak; kimse, boğulsa bile ona bir yudum su vermeyecekti. Hodbin, oğlanın hâline acımış olsa da şaşırmamıştı. Bu, Hodbin’in, Gezgin Şehir’in her gecesinde yaşadıklarının yanında sıradan bir eğlence gibi kalırdı ve Korkuluk da bir şekilde bu aşağılamayı atlatıp hayatta kalacaktı. En azından Hodbin, ilk başta öyle düşünüyordu. Ama yanıldığını anlaması uzun sürmedi. Hoki’nin çetesi, öğleden sonra av grubundan geride kalan yay ile, oğlanın üzerinde ok atma antrenmanı yaptı -ki buna bakması, Hodbin için bile eziyetli sayılırdı-. En azından, bu işte cidden kötü olduklarını kanıtlamış oldular. Çünkü sadece tek bir oku, Korkuluk’un baldırına isabet ettirebilmişlerdi. İkinci hadise ise bunun hemen ardından çıkmıştı. Hoki erzakları halkına bölüştürecekti, evet, ama karşılığında bir sadakat gösterisi istediğine karar vermişti. Ya onu ve arkadaşlarını eğlendirecektiniz ya da onlara bir fayda sağlayacaktınız. İlk başta kimse onu ciddiye almamıştı tabii. Hodbin bile oğlanın onları sınadığını düşünüyordu. Ama sonra, buna itiraz eden başka bir oğlan çıkmıştı ve şu an meydanda, paramparça bir sırt ve birkaç kırık kaburgayla, vahim bir hâlde yatıyordu. Kimse oğlanı yerinden kaldırmaya cesaret edememişti. Beslenme gibi temel bir hakları ellerinden alınırken başka kimse, sesini çıkaramamıştı. Ve şimdi güneş batmış; karanlık, eski bir sevgili gibi koyun koynuna sokulmuşken Hoki’nin dostu olan Giz soylulardan bazıları, ateşin başında ziyafet çekerek eğleniyordu. Hodbin, Hoki’nin bu yırtıcılığı ne kadar sürdürebileceğinden emin değildi. Gizler, bunun ne kadarına izin verecekti? Herhâlde, görmedikleri şeyin onları üzemeyeceğini düşünüyorlardı. Sonuçta toplum kurmak, külfetsiz değildi, değil mi? Dağ iğdesi kokusu Hodbin’in burnuna geldiğinde uzak bir kulübenin köşesinden meydanı izliyordu. “Kapıları kilitlemişler,” dedi, gölgelerin arasından sessizce yaklaşan Lunu. Kokusu, Kayalı kızın tam tersiydi: Ferah ve rahatlatıcı. Hodbin, kızın kokusunu içine çekerken gülümsedi. Lunu’yu kan kırmızısı ceketinin ağırlığı olmadan görmek, Hodbin’i hâlâ afallatmayı başarıyordu. Siyahlar içindeki bu hâli, beyaz tenini ve kızıl saçlarını daha da ortaya çıkarmıştı ve artık, çocuksu ya da sevimli gözükmüyordu. Hâlinde bir değişiklik vardı. Daha kararlı ve çok daha sakindi. Hodbin, eğer cömert bir adam olsaydı, kızın neredeyse güzel bile göründüğünü kendine itiraf edebilirdi. Ama ne Hodbin cömert bir adamdı ne de kendine bu denli dürüst olacak kadar özgürdü. Ay, çillerinin arasında parlarken Hodbin, uzakta arkadaşlarıyla yemek yiyip eğlenen Hoki’ye dönerek sırıttı. “O, sadece koca bir aptal.” Hoki, kimsenin otoritesinden kaçmasını istemiyordu. Kapıları da bu yüzden kilitlemişti ya zaten. Halkı daha da çaresiz hissetsin istemişti. İşte yeni hasmının bu kibri, Hodbin’in en sevdiği günah olabilirdi. Seni öyle kör ediyordu ki en büyük düşmanlarını kendinle aynı yere kilitlediğini fark etmemeni sağlıyordu. Hoki, ‘toplumlarının’ ondan kaçamamasını istemiş olabilirdi ama asıl, onun kaçacak bir yeri kalmamıştı. Kendi kapanına yakalan avcı. “Aptal olabilir ama tehlikeli,” diye fısıldadı Lunu. Kız, serin rüzgârla ürperirken Hodbin, kızı yan bir bakışla süzdü. Lunu, korkmuş gözükmüyordu ama kesinlikle gergindi. Nefesini tutmuş bekliyordu ve Hodbin, onun bunu hep kaygılıyken yaptığını keşfetmişti. Muhtemelen bunun nedeni, biricik koruması Arm’ın onu burada bir başına bırakıp gitmiş olmasıydı. “Gücün onda olduğunu düşündüğü sürece sıkıntı çıkarmayacaktır,” dedi Hodbin, omuz silkerek. Sonuçta her aptal, diktatör olabilirdi. Mühim olan, yanındakiler tarafından sırtından bıçaklanmadan bu işi sürdürebilmekti. İşleri biraz daha ağırdan alsaydı, belki bu lidercilik oyunu bu kadar çok göze batmazdı ama Hoki güce öyle bir açtı ki pençelerini herkese savuruyor, kimi yaraladığını umursamıyordu. “Yatakları da toplayıp götürdüler. Toplum olmak boktan gözüküyor, değil mi?” dedi Lunu, yüzünü ekşiterek. Hodbin, buna burnundan güldü. “Evet… En azından kıçımızın biraz rahat edeceğini umardım.” Lunu, sonradan hatırlamış gibi tüm ilgisini ona yönelterek Hodbin’e döndü: “Sen de gerçek bir topluluğun parçasıydın gerçi. Gezginler nasıldı? Yataklarınız var mıydı?” diye sordu, merakla. Yıldızlar, kızın sarı gözlerinde parlıyordu. “Onlar bir toplumdu; ben, sadece basit bir ayakçıydım, unuttun mu? Ayrıca hayır, her gece boş bulduğum kayıklarda yatardım.” Hodbin, bu anıyla içinin buz kestiğini hissetti. Kayıkta uyumak sorun değildi çünkü hiç tanımadığı annesi de onu bir fıçıya atıp denizin insafına terk etmişti. Sorun, o kayığa gidene kadar gördüğü işkencelerdi. Hodbin, ağlayarak uykuya dalmadan önce, hep bir gözü açık uzanırdı. Elinde bir bıçakla, hasımlarının geri dönmesini beklerdi. Bazen gelir, bazen gelmezlerdi ama Hodbin, o karabasanların olduğu bir yerde tatlı düşlerin olamayacağını bilirdi. Uyku bir bilinmezlikti ve o bilinmezlik, ona eziyet etmek için gecenin çökmesini beklerdi. “Ayakçılar da toplumun bir parçası değil miydi?” diye sordu kız, kaşlarını çatarak. Onun kafasındaki cehennemi görmediği için ne de şanslıydı oysa. “Gezginler, güç için yaşar. Ayakçılar, onlara ne kadar güçlü olduklarını hatırlatmak için yanlarında tuttukları hizmetçilerden başka bir şey değil. Birinin üstüne bastığını herkes görmedikten sonra, ayakkabılarının temiz olup olmamasını hangi kral umursar ki?” dedi Hodbin, burun kıvırarak. O da onlardan çok farklı değildi çünkü onu büyüten toplum, buydu. Gezginler de Hoki’yi büyüten Gizlerin yozlaştığı kadar yozlaşmıştı. “Eh, sadece bir aptal yerde sürünüyor diye bir yılanı ezmeye kalkar. Yanlış yılanın üstüne basarsan eninde sonunda sokulman kaçınılmazdır,” dedi Lunu, Hodbin'e dikkatle bakarak. Belki de kızın, onun cehennemini görmediğini düşünmesi bir hataydı. Çünkü kızın gözleri büyük bir ilgiyle ona odaklanmışken Hodbin, kız onun ruhunu okuyormuş gibi rahatsız edici bir hisse kapılmıştı. “Aynen öyle, kalamar,” dedi kıza küçük, kurnaz bir gülümsemeyle bakarak. Lunu, ona taktığı lakaba içtenlikle kıkırdayarak oğlana dil çıkardı. Hodbin, gün boyu, bu kızdan uzak durmak için köyün içinde fıldır fıldır dönüp durmuştu. Diğerleri zaten köyün dışında olduklarından, ona ayak bağı olamazlardı ama emekli ayakçı, bu küçük şeytanın hâlâ ona problem yaratabileceğini düşünüyordu. Onunla kapana kısılmak, Hodbin’in en son isteyeceği şeylerden biriydi. Üç gün önce hamamda dediği gibi, onları geride bırakmıştı ve yaklaşmamaya da pek kararlıydı. Yine de gözü hep kalabalıklar arasında kızın kızıl kafasını seçiyor, çınlayan kahkahasını ya da bir şeyler anlatan neşeli sesini duyuyordu. Bu çok rahatsız ediciydi çünkü onu aramıyor, aksine ondan kaçınıyordu. Ancak dönüp dolaşıp onu buluyordu. Şimdi kız, onu saklandığı gölgelerde bırakıp yürüdüğünde ve meydanda yanan ateşin uzak bir köşesine çöktüğünde, Hodbin de ateşe çekilen sinir bozucu bir sinek gibi onun peşinden gitmesine engel olamadı. Birinin varlığının yatıştırıcı tarafı, Hodbin’in bırakmak istediği yeni, kötü bir alışkanlıktı. Hodbin, kimsenin varlığıyla huzur bulmak istemiyordu! Arkadaş ya da ortak da aramıyordu. Yine de bu kalabalık yüzler denizinde tanıdığı tek kişi Lunu’ydu ve kız, onunla konuşmaya inatla devam ediyordu. Hodbin’in yaptıklarıyla ya da olduğu kişiyle bir derdi yokmuş gibiydi ve bunun ferahlatıcı olduğunu, o bile inkâr edemezdi. Lunu, onun maskelerinin hepsini tanıyor; nasıl bir oyunbaz olduğunu gayet iyi biliyordu. Oysa, ondan uzaklaşmak için bir gayret sarf etmiyor; aksine, dibinde bitmeye devam ediyordu. Ateş önlerinde harlanırken, usulca kızın yanına oturan Hodbin, gergin omuzlarını gevşetmeye çalıştı. Birileriyle vakit geçirmeye alışık değildi. Dedesinin ona ve üvey kardeşlerine hikâyeler anlattığı akşamlar, hep en dışta, tek başına otururdu. Gezgin Şehir tavernalarında, kaymaklı birasını hep yalnız yudumlardı. Yatağını -ki bu, genelde onların yatağı olurdu- ısıtmadıkları sürece, kadınlarla konuşmaya da çalışmazdı. Oldum olası, yalnız ve ketumdu işte. Kendini hep üstte görmeye alışmıştı ama şimdi, düşüncelere dalar olmuştu. Acaba kendini üstün gördüğü için mi insanlardan uzak duruyordu, yoksa yalnızlığına kılıf mı uyduruyordu; artık emin olamıyordu. Sağ kolu, kızın ince omzuna değince, irkilerek biraz kenara kaydı ve aralarına mesafe koydu. Ama Lunu, onun kıpırdanıp durmasını fark etmemiş gibiydi. Gözleri merakla, meydanda güreşerek eğlenen Hoki’nin kafasız çetesini ölçüp biçiyordu. Hoki, onları keyifle izlerken, yanında oturan Lev ile pişmiş bir tavuğu paylaşıyordu. Hodbin’in karnına bir kramp girdi. Lezzetli ve baharatlı koku, ateşi yaktıklarından beridir havaya dağılıp onlara işkence eder olmuştu ve kahkahalar köyün içinde uçuşsa da ortamın gerginliği, geceyle birlikte daha da çökmüştü. Kenarda yatan biçare oğlan hâlâ kıpırdamamış, muhtemelen ölmüştü. Kimse bir şey yapamıyor, bir şey diyemiyordu çünkü Hoki’nin işleri ne kadar ileri götüreceğini bilemiyorlardı. Bunlar, sadece bir grup yarasız çocuktu. Hodbin de bir zamanlar öyleydi. Hayatın ve Dede’nin, onu hep koruyacağını düşünecek kadar naifti. Ama hayat, sana hiçbir güvence borçlu değildi. Karabasanlar geldiğinde kendini korumak, senin görevindi. Buradakiler de ilk karabasanlarıyla yüzleşerek bunu öğreneceklerdi. Şimdi onlar için, bu durumları, gergin bir bekleyiş ve zalim bir oyun olsa da gerçek hayatın aslında bundan ibaret olduğunu, yakında göreceklerdi. Birilerinin karnı doyarken birileri hep aç kalırdı. Birileri rahat bir yerde yatarken birileri sürünerek tanrılarından merhamet dilenirdi. Hayat buydu. Toplum buydu. Adil olmasını umduğun bir rekabetti ve vicdanlı olanlar, her zaman yenilirdi… İşin ilginç yanı, bunu anlıyor gibi görünen tek kişi, yanındaki Lunulata’ydı. Sonuçta, küçük şeytan da kendi rekabetinden sağ çıktı. Hodbin, kızın nasıl o cehennemi görüp hâlâ umut dolu olabildiğini ise hiç bilmiyordu. Çünkü hayatın Hodbin’e öğrettiği bir başka ders ise umut etmenin tek başına hiçbir işe yaramadığıydı. Umut, çabayla buluşmadığı sürece yarımdı. Aslında yanındaki kız nasıl umutla yoğurulmuşsa Hodbin de o yılmaz çabanın ta kendisiydi. Sadece, henüz bunu anlayamayacak kadar gençti. Ateşin yanından geçip Hoki’ye doğru yürüyen minyon bir kız, cılız bir sesle konuştuğunda Hodbin, bakışlarını Lunu’dan kıza çevirdi. İnce telli, kahverengi saçları gevşek bir örgüyle tutturulmuş kızın her yanından, kendine güvensizlik akıyordu. Kollarını birbirine dolamıştı; daha da küçülmek ister gibi bir hâli vardı. Yine de saatlerdir, konuşmaya tek cesaret eden de o olmuştu. “Ne zaman yemek yiyeceğiz?” diye sordu titrek bir sesle. Yalvaran gözleri, Hoki’nin üzerindeydi. Güreşen çete, kızı yeni fark etmiş gibi durup sırıtarak Hoki’ye döndü. “Bugün, benim için ne yaptın?” diye yanıtladı Hoki, kurnaz bir gülümsemeyle. Kızın korkusu ona, kendini yenilmez hissettirmiş olmalıydı. Kan ve korku, bir yırtıcının en sevdiği kokuydu. Hoki, Lev’e eğlenerek göz kırptı. Kıvırcık saçlı kumral oğlan, kahkaha atmamak için zorlanarak kendini tutarken, elindeki pişmiş butu sallandı. Kız, afallayarak kekeledi: “H-hiçbir şey.” Hoki’nin isteklerinin ciddi olduğunu hiç düşünmediği açıktı. Hava gerginlikle ağırlaşırken Lunu, Hodbin'in yanında rahatsızca kıpırdandı. “O zaman, bunu yiyebilirsin." Hoki, elindeki, etleri sıyrılmış kemiği kızın önüne attı. Güreşen avanakları, buna kocaman kahkahalar patlattılar. Kız, oğlanın ciddi olup olmadığını anlamak ister gibi ağlamaklı bir şekilde kemiğe baktı. “Lütfen, Hoki. Dün akşamdan beri bir şey yemedik. Kahvaltı bile yapmamıza izin vermedin. S-saatler oldu. Hem ben de bir Giz soyluyum. En azından, bunun için y-yemem gerekmez mi? Küçükken seninle ve abinle at binme dersi alırdık. Beni hatırlamadın mı?” dedi, titreyen sesine rağmen gayretle. Kalabalıktan birkaç kişi, onaylayarak başını salladı. Muhtemelen onlar da Giz soylu oldukları için Hoki’den ayrıcalık görmeyi bekliyorlardı. “Lider, diyeceksin. Sizi besleyen benim. Yani, lideriniz benim. Soyunun ne olduğunun bir önemi yok. Henüz bir Giz değilsin. Yani, toplumumuz için hiçbir önemin yok. Yemek istiyorsan, karşılığında bana bir şey sunmalısın. Gerçi, sunacak pek bir şeyin yok gibi,” dedi, kızı baştan ayağa süzen Hoki. Lev, buna karnını tutarak güldü. Yüzü şimdi, atamadığı kahkahalarla kırmızı olmuştu. “Aptal bir zorba gibi mi davranacaksın?” dedi Nikita, karanlığın arasından süzülerek gelirken. Ateş, kızın güzel yüzünde ve sarı saçlarında parladı. Mavi gözleri, öfkeyle kısılmıştı. Şu ana kadar o da ara ara şikâyet etmek dışında bir şey yapmamıştı. Hodbin gibi uzakta durmuş, izlemeyi seçmişti. “Ben de suratsız prensesin nerede saklandığını merak etmiştim,” dedi Hoki, ayağa kalkarak. Kıza, büyük bir heyecanla bakıyordu. Sonunda, istediği ilgiyi almış gibi bir hâli vardı. “Neden senden saklanayım ki? Sen sadece, aferin bekleyen koca bir çocuksun,” dedi Nikita, sıkılmış bir edayla tırnaklarına bakarak. “Evet, sayın seyirciler, Niki de yemek hakkını kaybetti. Biraz daha konuşmaya devam ederse, neler kaybedecek acaba?” dedi Hoki, memnun bir edayla ellerini ovuşturarak. Herkes sessizce olacakları izlerken, köyden çıt çıkmıyordu. Ateş bile çatırdamayı bırakmış gibiydi. “Bir topluluk kurmamız istendi. Aptal aptal oturup sana itaat etmemiz değil. Bütün erzakları alıp kendini lider ilan edemezsin!” Hoki, omzunu rahat bir edayla silkti: “Ama ettim. Bir düzen kuruyorum, Niki. Bana fayda sağlarsan karnın doyar. Bana fayda sağlarsan seni korurum. Lider mutluysa toplum da mutlu olur. Liderini mutsuz edersen buna pişman olursun,” diye sıraladı Hoki, basitçe. Düşününce, gerçek bir toplumdan pek de farklı sayılmazdı… Nikita, öyle düşünmüyor olmalıydı ki, “Öyle mi? Ne yapacaksın? Şimdi de bir kızı mı döveceksin?” diye diklenmeyi seçti. Hoki, öne doğru bir adım atınca ayakta olan herkes, bir adım geri çekildi. Oğlan, onların bu tepkisine sadece gülümsemekle yetindi. Kollarını açtı ve “İşte şimdi, liderinizi mutlu etmek için bir şansınız var. Nikita’nın memnuniyetsiz suratını ilk dağıtan kişi, akşam yemeğine bize katılır,” diye açıkladı. Bir anlığına, rüzgâr bile bu istekle şaştı kaldı; olduğu yerde durdu. Hoki, zalimlik etmekle kalmıyor; onların da zalim olmasını istiyordu. Oysa daha sadece bir gündür açlardı. Ama eskilerin rivayetine göre, zulüm ve vahşet, bazen sadece bir çağrı beklerdi. Az önce konuşan ince sesli kız, eline yerden bir taş alıp doğruca Nikita’nın suratına geçirdiğinde, bu söylentinin de doğruluğu kanıtlamış oldu. Tüm köy nefesini tutarken Nikita, tok bir sesle yere devrildi. Sadece, Hoki’den çınlayan bir kahkaha yükselmişti. Hodbin, hayal kırıklığıyla küçük bir iç çekti. Ne de acınası bir gösteri. Hodbin, işler umutsuzlaşmadan önce biraz daha dayanabileceklerini sanmıştı ama belli ki düşündüğünden de zayıflardı. Eh, zorba olmak, akıllı olmaktan daha kolay tabii. “Durma. Devam et,” diye cesaretlendirdi kızı, Hoki. Kız, yere düşen Nikita’nın üstüne oturdu ve elindeki taşla, suratını parçalayana kadar vurdu. Köyün yeni yetme ahalisi, sarsılıp kalakalmıştı. Kimse konuşamıyorken, sadece taşın ette çıkardığı mide bulandırıcı ses duyuluyordu. İşi biten kız, ayağa kalktı ve kanlı taşı yere atıp saçlarını düzelterek, Hoki’ye baktı. Karşılarında, az önceki kendine güvenmeyen kız yerine, şimdi daha dik duran başka biri var gibiydi. Hoki, kıza gülümseyip kolunun altına girmesi için yer açtığında kız da ona gülümseyerek yanına gitti. İnsan doğası, şartlar onu zorladığında seçimini yapmaya ne de hazırdı. Ve zalimlik, en korkak insanı bile nasıl cesur olduğu yalanına inandırabiliyordu. Hodbin, gelecekteki rakiplerine bir değer biçmeye başlamışken yanında oturan Lunu da rahatsızca kıpırdandı. “Adım ne demiştin, güzelim?” dedi Hoki, şimdi kızı, farklı bir keyifle süzerek. Kızın saldırganlığının onu etkilediği belliydi. “Mimi,” dedi kız, elindeki kana rağmen nazikçe. Hoki’ye bakmak için başını kaldırmıştı; suratındaki tedirgin gülümseme, Hoki’nin iltifatıyla büyümüştü. “Evet, sayın köyüm. Bugün, Mimi’nin sadakati sayesinde hepinizin karnı doyacak. Lider, mutlu; toplum, mutlu. Bunu kutlayalım,” diye bağırdı Hoki, Mimi’nin omzunu sıvazlarken. Köyün bir kısmı, ıslıklar ve alkışlarla bu haberi kutlarken bir kısmı da sessiz kalmayı seçti. Birkaç kişi, Mimi’nin adını tezahürat edecek kadar ileri bile gitmişti. Belki bunda, Nikita’nın çok sevilmeyen biri olmasının da etkisi olabilir, diye düşünüyordu Hodbin. Birinin acı çektiğini görmek kötüydü, evet ama sevmediğiniz birinin acı çekmesi çok daha tolere edilebilirdi. Bu yüzden gördükleri vahşete başlarını çevirmeleri, çok zor olmayacaktı. Gece uyurken Nikita’nın aslında nasıl kötü biri olduğunu ve yaşadığı şeyi hak ettiğini düşünmek, onları bir parça olsun rahatlatacaktı. Güçlünün değil, haklının yanında olduklarına inanmak isteyen ahmaklar elbet her yerde vardı. Onlar, en zayıf olanlardı. Hodbin’in ilgisi ise daha büyük balıklardaydı. Zaferi tatlı olacaksa rakibi de o denli dişli olmalıydı tabii. Düşünceleri akıp dururken o an, Hodbin’in hiç beklenmediği bir hamle yapıldı ve hesaplarına hiç katmadığı küçücük bir taş, oyuna dâhil olmaya karar verdi. Yanında oturan Lunu, kararlılıkla ayağa kalkıp Nikita’ya doğru yürümeye başladığında Hodbin’in ağzı, şaşkınlıkla açıldı. Bu kızın sonraki adımını öngörememek, Hodbin’in laneti miydi? Neyin peşindesin, baş belası? Hodbin, nefesini tutarken Lunu, dizlerinin üzerine çöktü ve kızın nefes alıp almadığını kontrol etti. Elini burnuna uzattığı kızın yaşadığına emin olduktan sonra, kıza bir şeyler mırıldandı ve kollarının altından tutarak, ayağa kalkmasına yardım etmeye çalıştı. Ama Nikita’nın bir parça canı kaldıysa bile, bu da tükenmek üzereydi. Kız, kendinden geçince, Lunu’nun ellerinden kayıp gitti. İşin kötü tarafı, eğlenen insanların arasından onu fark eden tek kişi Hodbin değildi. Hoki, “Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye Lunu’ya bağırdığında, Hodbin’in içine soğuk, kötücül bir his aktı. İlkel ve vahşi bir his. İçi buz gibi olurken, çenesini sıktı. Aklı kaslarıyla çelişirken, yavaşça ayağa kalkıp öne doğru bir adım daha yaklaştı. Şimdiden kendini göstermek, en dişli rakipleri olacağını belli etmek istemiyordu. Elini açık etmemeliydi. Oturmalı ve sessizce, olacakları izlemeliydi. Lunu için bir kavgaya girmek, şu an yapacağı en kötü şey olurdu. Özellikle, bu salak toplum kurma oyununa bu kadar mecburken. Yine de Hodbin, oturmadı. Tüm içgüdüleri kendini koruması için çığlık atarken, orada dikildi ve araya girmek için tetikte bekledi. “Bence, gösterinle herkesi eğlendirdin. En büyük sensin. Yaşa, koca liderimiz,” dedi Lunu, çenesini dikleştirerek. “Şimdi işin bittiğine göre neden eğlencene dönmüyorsun?” Hodbin, kızın amansız yüzünde, alevin kızılının dalgalandığını görebiliyordu. Bu hâliyle, bir ateş ruhu gibiydi. İçinde yanan, kehribar gözlerine sızan ve onu korkularından arındıran da bu, ruhundaki harlanan alevler olmalıydı. Lunu’ya umudunu ve cesaretini veren, dünyayı yeneceğini hissettiren bu ateş, bir anlığına herkesi kendine çekmiş gibi, tüm köyü olduğu yere sabitlemişti. Hepsi susmuş; bu zayıf ama iradeli kızın, Hoki’ye diklenmesini seyreder olmuştu. “Adın ne, kurtlu?” dedi Hoki, onu komik bir ifadeyle süzerek. Etkilenmemişti ama onun zalimliklerine ilk karşı çıkanların, normalde rakip görmeyeceği iki ufak tefek kız olmasıyla eğleniyor gibi bir hâli vardı. “Lunulata. Ve evet, zehirliyim,” dedi Lunu, gözleri parlayarak. Hodbin, orada söylenmemiş yeminleri görebiliyordu. Gel ve şansını dene. Seni doğduğuna pişman ederim, diyordu o gözler. Lev ve arkadaşları, kızın sözlerine bir kahkaha patlattılar. Mimi de onlarla güldü. Kahkahalar bütün köye dağılırken, en sessiz olanları bile kıkırdatmaya yetti. Sadece Hodbin gülmemişti. Sonuçta, Lunu’nun zehrinin gerçek olduğunu tek bilen de oydu. Hoki, kibirli sırıtmasının ardından, yeni hükmünü açıkladı ve “Sayın köyüm. Lunulata, yemek hakkını kaybetti. Gelip ayaklarıma kapanacak ve benden özür dileyecek. O zamana kadar, ona bir ekmek kırıntısı bile atan olursa Nikita’nın yüzü yanında güzellik kraliçesi gibi kalır,” diye duyurdu. Kimse, buna karşı gelmeye çalışmadı. Niye geleceklerdi ki? Lunu, tanımadıkları bir denizden gelendi. Kurtlu, diye küçümsedikleri bir hiçti. O yüzden insanlar, Lunu’ya bir böcekmiş gibi bakarken ve herkes, kız sanki vebalıymış gibi ona dokunmadan yanından geçip giderken Hodbin, hepsinden daha da fazla iğrendi. Kendilerinden birinin eziyetini durdurmaya korkan bu zavallıları anlayabilirdi. Korku, insaniydi. Gerçekti. Hele ki bir de kendine adanmış biriysen. Çünkü en çok da benciller korkardı. Kaybedecek en çok şey, onların olurdu çünkü paylaşmayı bilmezlerdi. Ama benciller bile yardım etmeyi deneyen birinin hor görülmesini anlayamazdı. Bunun, zorbayla birlikte zalim olmaktan bir farkı yoktu. Kalabalık, şimdi etraftaki yiyecekleri toplayıp dua alanında yemek yemeğe giderken Hodbin, olduğu yerde dikilmeye devam etti. Herkes gittiğinde ve ateşin başı sadece onlara kaldığında, gözlerini tekrar, Nikita’nın yaralarına bakan Lunu’ya çevirdi. “Öyle durup bakacak mısın yoksa onu kaldırmama yardım edecek misin?” diye sordu, Lunu. “Hayır, yalnızca düşünüyorum. Deli misin yoksa öyle davranmayı mı seviyorsun?” diye yanıtladı, Hodbin. O soğuk his yerini gerginliğe bırakırken Lunu’ya sinir oldu. Kız, gerçekten de kendini ortaya atarken ne düşünmüştü ki? Ne zamandan beri başkalarını umursuyordu? En son bıraktığında, Lunu da en az Hodbin kadar bencil biriydi. Bir sürü insanı kendi hayali uğruna buraya sürüklemiş ve çoğu ölürken bir damla gözyaşı bile dökmemişti. Şimdi ne değişmişti? Ama asıl Hodbin, ne zamandan beri başkasının yiyeceği dayağı umursar olmuştu? “Zorbaları sevmem,” demekle yetindi Lunu, Nikita’nın kanlı saçlarını yüzünden çekerken. Dokunuşu hafif, neredeyse şefkatliydi. “Ah, ben zorbalara bayılırım!” dedi Hodbin, ona doğru yaylanarak yürürken. “Zorbalar iyidir; her gün dayak korkusu, insanı diri tutar,” diye alay etti onunla. Bakışları bir anlığına, yerde yatan kızın yüzüne kaydı ve kalan tüm keyfi kaçtı. Nikita’nın suratı, gerçekten korkunç bir hâldeydi. Dudağı patlayarak şişmişti ve bir kaşının yarısı, soyulan yüzüyle birlikte parçalanmıştı. Burnu, kesinlikle kırılmış olmalıydı. Hodbin, kızın et yığınına dönen yüzüne bakarken, midesinin bulandığını hissetti. “Çok komiksin. Ama bu zorbayı da zehirlemeyi düşünmüyorsan, mizahın ortamı şenlendirmeye yetmiyor, bilesin.” “Zehirli olanın sen olduğunu sanıyordum,” dedi Hodbin, onu boydan boya süzerek. “Ama zehir ustası olan sensin,” diye homurdandı, Lunu. “Beni şımartıyorsun, kalamar! Ama bana bu kadar iltifat edeceksen önce bir yemeğe çıkarmalısın,” diye göz kırptı Hodbin, ona. Aç karnı, bulanan midesine rağmen bu istekle guruldadı. “Benimle bir işin kalmadığını söylememiş miydin?” dedi Lunu, onun şakasına aldırmadan. Nikita’nın yarı baygın yüzünü incelemeye dalmıştı. Neyi nasıl düzeltebileceğini düşünüyor gibi bir hâli vardı ama Hodbin, ona kötü haberi veren kişi olmak istemiyordu. Nikita, bir daha asla az önce olduğu kadar güzel olmayacaktı. Lunu, kararını vermiş gibi yarı baygın kızı kolunun altından tutup kaldırmayı denedi ama gücü buna yetmedi. Bir Giz soylu olan Nikita, ondan uzun ve çok daha ağırdı. “Evet ama dönüp dolaşıp dibimde bitiyorsun. Kurtulamadığım yapışkan bir yosun gibisin,” dedi Hodbin, ellerini cebine sokup rahatsızca kıpırdanarak. Bu kız, başını belaya sokmadan duramıyordu. En önemlisi de Hodbin, onun belaları yüzünden mahvoluyordu! O zaman ne demeye hâlâ burada, onun yanında duruyordu ki? İşte bu, Hodbin’i daha da sinir ediyordu. Lunu, onun sorumluluğu değildi. Yaşlı Adam korusun! “Böbürlenmeye başlama. Burası küçük bir köy ve burada beni tıkacağın bir kafes olmaması da benim suçum değil,” dedi, baygın kızı tekrar kaldırmayı deneyerek. “Onun için affedildiğimi sanıyordum,” diye sordu Hodbin, şüpheyle. Başka birinin affı, neden umurundaydı ki? Hele de Lunu gibi bir musibetin affı… Hodbin, Hodbin’di. Sonuçta bu, yaptığı ne ilk ne de son hata olacaktı. “Af mı? Sana söyledim; seni affetmek, umurumda değil. Bana borçlusun. O yüzden, yanımda kalsan iyi olur,” dedi Lunu, sonunda Nikita’yı koltuk altlarından tutup yarı kaldırmayı başararak. Hodbin’in, onu bırakıp gitmeyi düşündüğünü anlamış gibiydi. “Çok dokunaklı. Küçük ahtapotun bana ihtiyacı var,” dedi Hodbin, kıza tepeden bakarak. Git hadi, aptal. Yapacak bir dolu işin var zaten. Ama Lunu, Nikita’yı revire doğru sürüklerken, bir süre daha durup kızın debelenmesini izledi. Öyle küçük bir bedende bu kadar azimli olması cidden şaşılacak işti. Kesin ailesinden çalınmış bir ateş ruhu olmalıydı, bu Kayalı kız. Öfke’nin böyle bir hikâyesi olduğunu hayal meyal hatırlıyordu. Ateş ruhlarını beşiklerinden çalıp Kayalara atan zalim bir âlim hakkındaydı. Öfke, bu hikâyeyi anlatırken hep bir es verir; sonra da cebinde sakladığı mataradan bir yudum alıp önlerinde yanan sobaya doğru püskürtürdü. Ateş patlayınca küçükler çığlık atmaya başlar, kızlar kıkırdar, büyükler kahkahayı basardı. Hodbin de gülerdi elbet ama arkalarda, tek başına oturduğu köşede sessiz sessiz gülerdi. Dede gelip evi yakacağı hakkında Öfke’yi haşlayınca daha da çok gülerdi, o ayrı. Bu anıyla Hodbin’in boğazı düğümlendi. Dede’ye Öfke’yle birbirlerini koruyacaklarına söz vermişti. Ve tek şansınsa da Hodbin, bunu başaramamıştı. Şimdi Öfke ölüp gitmişken anlattığı hikâyelerde, o ateşin içinde kül oluyordu. Hodbin, huzursuzca silkinerek yanında konuşan kıza odaklanmaya çalıştı. “Hayır, bir müttefike ihtiyacım var,” dedi Lunu, kızın ağırlığıyla homurdanırken. Yine de Hodbin’den bir daha yardım istemedi. Bu kadar gururlu olması, Hodbin’i, tüm o boğucu hislerine rağmen gülümsetti. Seni küçük, kurumlu kalamar. Gözlerini devirdi ve kendini de şaşırtarak, Nikita’nın bacaklarını kaldırıp Lunu’ya destek oldu. Kız, rahatlamış bir şekilde ona sırıtırken Hodbin, Lunu’nun sözlerini düşündü. Müttefik konusunda haklı olabilirdi. İşler, Hodbin’in beklediğinden çok daha çabuk çirkinleşeceğe benziyordu ve Hodbin, neler olacağını öngörememekten nefret ederdi. Evet, yalnız çalışmaya alışmış bir adamdı. Yine de Lunu’yu kullanabileceğini düşünüyordu ama bu hatayı bir kez yapmıştı. Hodbin, aynı hatayı iki kez yapmayacak kadar mükemmeliyetçi biriydi. Yani Lunu, işine yarayacaksa bu sefer farklı bir yol izlemeliydi. “Sana yemek getirmem içinse, o hakkı kaybettin bile,” diye yanıtladı Hodbin, asıl sorunun arkasından dolanarak. Lunu, kaşlarını çatıp ona baktı. “Kendi yemeğimi kendim bulurum. Ve bu kadarcık açlık yüzünden kaybedecek bir karakterim yok. Kaya’da haftalarca aç kaldığımız olurdu.” Hodbin, bu itirafla ürperdi. Evet, onun da yalnız yaşadığı bir yıl boyunca aç uyuduğu geceler olmuştu ama bu, iki üç günü asla geçmezdi. Kayalar, düşündüğünden daha zalimdi ve Lunu da göründüğünden çok daha güçlü olmalıydı. Kız, gerçekten de işine yarayabilirdi. Köyün sessiz ve ıssız köşelerinden, kollarında baygın yatan Nikita ile revire yürüdükleri sırada Hodbin, keyifsizce nefes verdi. Ne olacağını düşünmüşlerdi ki? Beyinleri henüz gelişmemiş bir avuç aptal genci, bir köye kapatıp onlara medeniyet kurmayı mı öğreteceklerdi? Medeniyetin kanla kurulduğunu, bilmiyor olamazlardı. Demek ki istedikleri de buydu: Bir toplum oluşturmak için ne kadar ileri gideceklerini görmek… “O zaman, bana ne için ihtiyacın var?” diye sordu Hodbin, sahici bir merakla. Kızın oyununda, ne gibi bir rolü olabileceğini kestiremiyordu. Nikita’yı çoktan dağıtılmış revirdeki bir tepsinin üzerine yatırdıktan sonra Lunu, tüm tatlılığıyla ona baktı ve gülümsedi. Harika. Bela geliyor. “Tabii ki, bir savaş çıkarmak için,” diye yanıtladı kız, basitçe. Öyle masum, öyle mağrurdu ki sanırsın, ondan sadece pelerinini ödünç istiyordu. Hodbin, yarım bir gülümsemeyle Nikita’nın yattığı tezgâha yaslandı ve “Daha önce kimse bana, birlikte savaş çıkarmayı teklif etmemişti. Çok dokunaklıymış,” diye yanıtladı, kollarını göğsünde birleştirerek. Sakin gözükmeye çalışsa da kanı, bu teklifle kaynamıştı bile. Lunu, ona bir adım daha yaklaşırken Hodbin, içindeki oyunbazın laflarını iliklerinde hissetti. Evet! Bela çıkarmak istiyordu. Evet! Sırf yapabileceği için, Hoki’nin canını yakmak istiyordu. Ve evet, bu uyuşuklardan çok daha iyi olduğunu herkese göstermek istiyordu. O yüzden cevap, evetti. Kızın gözlerinde de aynı açlık, aynı hırs ve çok tanıdık bir öfke parlarken Hodbin, ‘evet’ diye bağırmak istedi. Ama yine de onun sormasını bekledi. Bir centilmen, en azından ortalığı karıştırmadan önce bunu yapabilirdi. Ve Lunu, sordu: “O zaman, ne dersin? Benimle bir diktatörü devirmek, yeni kurulan boktan bir topluluğu dağıtmak ve birkaç kişiyi sokmak ister misin?” dedi, ona kirpiklerinin arasından zararsız bir edayla bakarken. Ama yüzündeki gülümseme, hiç de masum değildi. O gülümsemede onlarca felaketin sessiz vaadi vardı… Hodbin, ona benzer bir tebessümle karşılık verirken, içindeki coşkuya engel olamadı. Günün sonunda Hodbin, numaracı bir hinoğluydu. Tabii ki, burada da oyunu kuracak ve taşları da istediği gibi oynatacaktı. Bu, onun doğasıydı. Tahtayı paylaşmak, şimdilik, sadece yapması gereken küçük bir fedakârlıktı. İçi kıpır kıpır olurken, umursamaz bir edayla nefes verdi. “Eh, sen böyle sorunca, nasıl hayır diyebilirim ki?” diye yanıtladı, kızın sorusunu. İşte böylece, umut ile çaba, birbirleriyle bir anlaşmaya varmış oldular ve artık Gizliman’ın yaşlı, kurumuş etinden bir parça koparmadan durmayacaklardı.