Bölüm 3: Dante
Karmaşanın başladığı sabah Dante, tam bir harabe gibiydi. Donuk ve paramparça. Gün henüz ağarmadan kalkmış ve paslı ranzasından sessizce inmişti. Herkes hâlâ uykunun nazik kollarındayken, hamamın boğucu sıcak suyuna kendini bırakmak ve düşünmek istiyordu. Tüm geleceğini düşünmek için yalnız başına geçireceği o bir saate ihtiyacı vardı… Kimse uyanmadan geçireceği o bir saatte, Dante, bu düştüğü delikte kim olacağını bulmalıydı. Bulmalı ve olacağı kişinin, şimdi olduğundan çok daha güçlü olmasını sağlamalıydı. Sonra da tüm silahlarını kuşanıp ne denli boyun eğmez olduğunu, herkese göstermeliydi. Dante, bunun nasıl bir sınav olduğunu bilmese de kazanmalıydı. Kazanmak zorundaydı! Şimdi, tam da şu anda… Ama bunu yapamadı. Dizleri, onu daha fazla taşımadı. Çünkü Dante henüz bilmiyordu ama bazen en kudretli, en soğuk canavarlar bile yorulurdu. O yüzden sıcak su, yara izi dolu teninde gezerken Dante, her yorgun ruhun yalnız kalınca yapacağı şeyi yaptı ve çöktüğü yerde sessizce ağladı. Acımasız yılların tüm gözyaşlarını kuruttuğunu düşünen Dante, şimdi tatlı su onu kucaklayan bir ten gibi bedenini sararken, yanıldığını fark etti. Hayat, ona dökecek gözyaşı sunmayı bırakmıyordu. Hayat, ondan hep daha fazla gözyaşı dökmesini talep etmekten bıkmıyordu. Çöktüğü yerde sıkıca kendine sarılıp tırnaklarını göğsüne çektiği yorgun dizlerine gömerken bundan emindi. Kimse onu duymazken ağlamak ne kadar basitti. Ve kendini bir canavar sanan kızın gözyaşları, ne de kolayca akıyordu. Dante, uzun zamandır ilk defa ne yapacağını bilmiyordu. Kendiyle ve dünyayla. Sürekli değişen, ona asla acımayan, o koca aptal dünyayla! Ve hep aynı kalan, asla ders almayan aptal kendiyle! Yapayalnızdı. Kimsesi yoktu; varlığını ya da yokluğunu umursayan, onu olduğu gibi seven tek bir kişi bile yoktu. Normalde, ona biçilen asker rolünü oynarken bu Dante’nin umursayacağı belki de son şey olurdu. Ama Dante şu anda, bu hamamda, bu dünyada, tamamen yalnız hissederken tek istediği şey, birinin ona sıkıca sarılması ve her şeyin yoluna gireceğini söylemesiydi. Bu bir yalandı, bunu biliyordu ama yine de o yalana tutunmaya öyle muhtaçtı ki. Çünkü sıcacık su, bitkin bedenine sarılsa bile bir insanın sevgisinin yerini tutmaya yetmiyordu. Ve Dante, yıllardır o sevginin zerresini bile hissetmemişti. Yakın bir zamanda neredeyse hissettiğini sanmış, belki de bunu umarak kendini kandırmıştı. Ya da sadece, Beau’nun onu seveceğini sanacak kadar aptaldı. Bilmiyordu. Herhangi biri, onu nasıl sevebilirdi ki? Kim bir canavarı sevmek, ona bağlanmak isterdi? Zaten Dante oldum olası sevilmesi güç biriydi. Ne şakacıydı ne de zekice cevaplara sahipti. İnsanların yara izleri yüzünden onu görünce huzursuz olduğunu da biliyordu. Bir de bunun yanına o ağır, bıkkın ruhu eklenince iyice çekilmez biri oluyordu. Kurulanıp onlara verilen kıyafetleri giyerken, tek düşündüğü de buydu. Olduğu kişi onu bu dünyada hayatta tutardı, bunu biliyordu ama hayatta kalmak, bu sefer yeterli olacak mıydı? Aynada somurtan kıza baktı. Gördüğü aksinin her zerresinden nefret ediyordu. Yapayalnız, kandırılmış bir ahmağın yüzüydü bu. Önce, kimliğini elinden alan Ark’a hizmet etmeye zorlanmıştı. Sonra, donmuş kalbinin buzlarını çözen bir hainin piyonu olmuştu. Kendine baktığında gördüğü tek şey, öfkeydi. Gözyaşlarını yüzünden hınçla silerken gözlerinden henüz akmayan o yaşlara durmalarını emretti. Her bir damla, onun hiç hak etmediği bir merhametin parçasıydı; o yüzden, kirpiklerini kırpıştırarak her birini kendinden uzaklaştırdı. Tıpkı tanıdığı herkese yaptığı gibi. Dante, bu öfkeyle yoğrulmuştu. Bu öfke, Dante’nin sadık yoldaşıydı. O yüzden gün doğup gecenin sırlarını aydınlığıyla örttüğünde ve hararetli bir tartışmayı kulağına getirdiğinde Dante ıslak saçlarını geriye attı, çenesini dikleştirdi ve öfkesini eski bir ceket gibi üzerine geçirip hamamdan çıktı. Hamamdaki kırgın kız, yapayalnız ve yorgun o genç kız, sıcak suyun kollarında eriyip gitmiş; geriye hep olduğu kararlı askeri bırakıvermişti. Onu görenler bir adım geri çekilirken Dante, onlara en sert bakışlarını sunuyordu. Önünde kalanları iterek merkeze, gürültünün kaynağına doğru yürüdü. Onlarca gencin olduğu boğucu yatakhane, şimdi gergin bir sohbet ve meraklı fısıldaşmalarla uğulduyordu. Yatakhanenin basık havası altında toplanan kalabalık, kapının önünde dikilen Giz soylu grubun kendi aralarındaki hummalı tartışmasını izliyordu. Giz soylu gençler bir araya gelince onlara ulaşılamaz bir nimetmiş gibi bakan Hiç soylular, hep bir adım ötelerinde durur; şu an olduğu gibi, onlara fazla yaklaşmazlardı. Ama bugün, dünden farklı bir şey vardı. Dante, artık kilitli olmayan ikiz kapıya bir bakış attı. Aralık kapıdan sızan gün ışığı, tedirgin edici bir şekilde karanlık yatakhaneye süzülüyordu. Dante ve diğerleri, buraya geleli üç gün olmuştu ve o günden beri o kapı, gelen yemekler dışında hiç açılmamıştı. Gizler, onları burada kapalı tutuyor; birbirlerinden başka kimseyle konuşmalarına izin vermiyordu. Sürekli yatakhanenin etrafında turlayan silahlı gardiyanları olması da cabasıydı. Dante, küçük pencerelerden onların düzenli rutinlerini izliyordu. Her gün üçer kişi, ikişer vardiyayla etrafı turlayarak onların içeride kaldığına emin oluyordu. O yüzden şimdi aralık olan kapının yarattığı huzursuzluk, havayı daha da ağırlaştırmıştı. Kimse, Tören’in kurallarını bilmiyor; başını belaya sokup vatandaşlık şansını kaybetmek istemiyor, o yüzden de kapıya yaklaşmıyordu. “Nerede bunlar?” dedi kıvırcık saçlı, kumral bir oğlan. Dante, adının Lev olduğunu hayal meyal hatırlıyordu. Oğlan, diğer Giz soylular gibi taşkınlık yapan bir tip olsa da Dante, onu, kafasında yaptığı listede ‘tehdit değil’ diye sınıflandırmıştı. Üç gündür, hemen herkesi inceleyip oyalandığı şey buydu. “Bizi tek başımıza bırakmış olamazlar, değil mi?” diye sordu, Hoki. Tehdit. Oğlan, Dante’nin hayali listesine, kırmızı büyük harflerle yazılmıştı. “Saçmalamayı kes. Bizi görevlere hazırlayacaklar. Neden burada bıraksınlar ki?” dedi somurtkan, sarışın kız. Fiziksel olarak olmasa bile kız, başka türlü bir tehditti. Kontrolcü ve kibirliydi. “Madem çok akıllısın sen söyle, Nikita? Neredeler?” “Bir ağaç kabuğu kadar işe yaramazsın, Hoki…” diye mırıldandı, gözlerini deviren Nikita. Dante, etraftaki yüzlere bakınarak bir ipucu aradı. Biri, bir şeyler biliyor ve susuyor olmalıydı. Ama herkesin suratında, aynı şaşkın ifade vardı. Bazıları ise açık kapıdan ötürü tedirgin olmuş gibi, gerilerde durup birbirlerine sokulmuştu. Sonuçta onlar, neredeyse iki haftadır burada kapalıydı. Karanlığa bu kadar alışınca aydınlık, elbette güvenilmez gözükürdü. Fazla ortada, fazla açık gelirdi insana. Bu da saklanmaya alışkın olan ruhları bir hayli ürkütürdü. Giz soylular kendi aralarında tartışmaya devam ederken, turuncu bir kafa, kalabalığı yararak binbir zahmetle yanına gelmeye çalışıyordu. Lunu, sürekli esneyen uykulu çoğunluğun aksine tamamıyla uyanıktı. Fazla bol gelen paçalarını botuna iyice sokuşturmuştu ve omzundan kayan pantolon askısını düzeltip duruyordu. Dante’yi kargaşanın ortasından kenara çekiştirip parmak uçlarında yükseldiğinde ve tüm canlılığıyla kulağına fısıldadığında kıpır kıpırdı: “Herkes gitmiş. Etrafta ne Hiçlerden biri, ne bir muhafız ne de revirdeki şifacılar var. Mutfak bile bomboş,” diye bir solukta dökülüverdi. Dante, kıza şaşkınlığını gösteren bir bakış attı. Demek Lunu, kimseye fark ettirmeden dışarı çıkmayı başarmıştı. Dante, kızın bunu nasıl başardığını bilmiyordu ama köyün tamamını gezdiğine göre, uzunca da bir vakti olmuş olmalıydı. Etkileyici. “Nereye gitmişler?” diye sordu Dante, merakını daha fazla bastıramayarak. Bu, çok anlamsızdı. Onları eğitmeleri gerekmiyor muydu? Tören için hazırlamaları ve Gizliman vatandaşı olmak için uygun becerileri olup olmadığını test etmeleri… Burada olmazlarsa, neye göre karar vereceklerdi ki? Lunu, sadece omuz silkti. İşin bu tarafıyla ilgilenmiyor gibi bir hâli vardı. Ama bu kadar bilgi bile, Dante için yeterli olmuştu. O yüzden Lunu’yu geride bıraktı, saçlarını hâlâ tartışan grubun suratına çarparak ortalarından geçti ve aralık kapıyı açtı. Kapı iki yana savrulurken birkaç ince ses, itiraz eder gibi inledi. Dışarı çıkmalarının hâlâ yasak olduğunu düşünen biri, bağırarak ona durmasını söyledi ama Dante, hiçbirine aldırmadı. Hiçbir zaman, çok sabırlı biri olmamıştı. Bu da karakterinin milyonlarca kusurundan biriydi işte. Güneş, loş yatakhaneye dolarken, Dante’nin gözlerini sulandırdı. Bir elini kaldırıp güneşin izinsiz dokunuşunu engelledi ve iki uzun adımla merdivenden iniverdi. Çok güzel bir sabahtı. Sıcacık ve parlak. Dante, temiz havayı ciğerlerine dolduran kocaman bir nefes alıp etrafı incelemeye başladı. Sahiden, köyde kimsecikler yoktu. Geldikleri gün harıl harıl çalışan bir sürü insanla dolu olan köyleri, şimdi bomboştu. Zamanın, burada durmuş gibi bir hâli vardı. Atın çekmediği bir at arabası, yolun ortasında samanlarıyla duruyor; birkaç çamaşır, çamaşırhane olması gereken bir yerin önündeki ipe asılmış, rüzgârla sallanıyordu. Çitlerin ardındaki yeşil ağaçlar başlarını kaldırmış, bu köye ve içindeki yalnız gençlere bakıyordu. Dante, köyün meydanına doğru bir adım atmak üzereyken biri omzuna çarparak ondan önce davrandı. Sonra, ardından başkaları da geldi. Az önce aralık kapıdan başını uzatmaya korkan gençler şimdi, yanından akın akın dışarıya koşar olmuştu. Ödlekler. Tartışan grup, meydanın ortasındaki açıklığa yürürken Dante de onların peşlerine takıldı. Küçük ahşap bir doğramacıyı ve terziye benzeyen bir dükkânı geçtiler, az ilerideki su kuyusunun ötesine konuşlanmış boş evleri de geride bıraktılar ve telaşlı bir sessizliğin eşliğinde meydana vardılar. Doğrusu, meydan dedikleri yer sadece geniş, daire şeklinde bir alandan ibaretti. Boş dükkânlardan bazıları, bu alana açılıyordu. Tam ortasında ise kim bilir ne zaman yapılmış, ahşaptan oyma koskocaman bir heykel duruyordu. Sureti korkunç bir yılana ait olan bu kallavi heykelin önüne geldiklerinde, aralarından dindar olanlar heykele, iki parmaklarını çenelerine değdirerek garip bir selam verdiler. Yerdengezen. Sürekli onurlandırmaları istenen şu tanrı. Heykelin muazzam korkunç görüntüsünden gözünü zorla ayıran Dante, herkesin aynı yere baktığını fark etti. Şimdi meydana, huzursuz edici bir sessizlik çökmüştü. Heykelin karşı çaprazında büyük bir direğe bayrak gibi asılmış, kocaman bir parşömene vardı. Hafif rüzgârla dalgalanan ve alt kısmına bir yılan resmedilen bu parşömende, onlar için bir mesaj bırakılmıştı. İçlerinden biri yüksek sesle okurken Dante, harfleri kendi gözleriyle görmek için en önlere doğru yaklaştı. TEMİZLİK’TEN BÜYÜK YOKTUR! Topluluğunuzu kurun. Nice İnler Vadisi’nde, uzun süre yetecek erzağınız ve Yanık Ova’ya ilerleyen bir geyik sürünüz var. İlk dolunaya kadar, özgürsünüz. Hepsi buydu. Onları, öylece burada bırakmışlardı. Birkaç kişi, tekrar tekrar okuduktan sonra, histerik bir biçimde gülmeye başlayıverdi. Kahkahaları bulaşıcıydı. Korkuları silinip giderken herkes derin bir nefes almıştı. Korkunç bir şey olmayacaktı. Kahkahalar artarken, meydandaki küçük grup, bir fıçının üzerine çıkıp “Özgürlüüük!” diye bağıran Lev’e, tezahüratlarla eşlik etmeye başladı. Lev çıkardığı atletini kafasının üstünde sallıyor, oğlanın kocaman bukleleri coşkun hareketleriyle dağılıyordu. Hâlihazırda önlerde olanlar, arkadaki yeni gelenlere heyecanla haberi yayıyor; korkacak bir şey olmadığını anlatıyordu. Arkadakiler de bu neşeli cümbüşe katılınca Dante, eğlenen kalabalığın arasında ne yaptığını sorgulamasına engel olamadı. Boğulduğunu hissediyordu. Buraya ait değildi ve bu manasız neşe, onun nefes almasına engel oluyordu. O yüzden fısıldaşmaların, ıslıkların ve meydanı saran mutlu kalabalığın içinden sıyrılarak uzaklaştı. O, bir askerdi. Oturup bunun anlamını düşünmek yerine, anın tadını çıkaracak gamsız bir çocuk değildi. Burada bir hayatı olacaksa, en iyi bildiği şey olmaya devam etmesi gerekiyordu. O yüzden kalabalık, kendi aralarında eğlenmeye devam ederken Dante, bu köye adım attıkları ilk gün gözüne kestirdiği küçük silah deposuna doğru yürümeye başladı. Görev bilinci anında, nefesini düzene sokmasını sağlamıştı. Vücudu rahatlamaya başlarken, hızlandı. Etrafa çok dikkatli bakamamış olsa da tökezleyen bir askerin çıktığı bu yıkık kulübede sessizce yatan bir sürü kılıcın parlamasını gördüğüne, her tanrı üzerine yemin edebilirdi. Depo, dikkat çekmemesi için sade tutulmuş, küçücük bir barakaydı. Yatakhanenin hemen karşı çaprazındaydı. Göze sokulmadan, öylece duruyordu. Aslında dolunay vaktinin gelmesine daha haftalar olmalıydı. Yine de bir grup aptal çocuğun arasında olsa bile Dante, yanında silahı olduğunu bilmek istiyordu. Silah deposunun ahşap, oyma kapısı kilitliydi ama bu, Dante’yi durduramadı. Sert bir tekme atarak kilidi kırdı ve kirişlerinden biri kopan kapı, acıyla gıcırdayarak geriye savruldu. Dante, tozlu depoya adımını atarken buranın daha çok, sıkışık bir dolaptan ibaret olduğunu fark etti. Etrafına baktı ve vakit kaybetmeden, işine yarayacak şeyleri kafasında sıralamaya başladı. Onlara bıraktıkları silahların sayısı çok azdı ve çoğu da avlanmaya yönelikti. Sol duvara, farklı uçlarıyla onlarca ok ve dört tane de işlemeli yay asılmıştı. Dante, iyi bir okçu değildi. O yüzden, doğrudan kılıçlara yöneldi. Bunlar, alıştığı türden uzun kılıçlara benzemese de keskin bir palayı eline aldı ve ağırlığını tarttı. İdare ederdi. Palayı belindeki kemere astı ve hançerleri incelemeye başladı. Kısa bir hançeri alıp botuna soktu. Başka bir hançeri de kemerine taktı. Sonra da kenarda duran ahşap mızraklara yöneldi. Bilmediği bir ortamdaydı, o yüzden her türlü silah fayda sağlayabilirdi. Boyuna uygun, yıldız uçlu bir mızrak seçti ve elinde iki tur döndürerek etrafında çevirdi. “Öldürücü görünüyorsun.” Dante’nin tüm vücudu, tanıdık sesi duymasıyla kasılıp kaldı. Ses, hep olduğu gibi kadifemsi ve sıcacıktı. Mızrağın sapını sımsıkı tutarak arkasına döndü ve kırdığı kapıya yaslanmış Beau’ya kısa bir bakış attı. Beau, her zamanki gibiydi. Parlak gülümsemesi, içten gözleri ve gamzeleriyle, capcanlı bir güneşti. İri cüssesiyle kapattığı güneşten bile daha aydınlık bir güneş. Dante, ona sadece bakarken bile tüm vücuduna yakıcı bir sızı yayılıyordu. Göğsünü sıkıştıran bir acı. Güneşe fazla yaklaşmanın bedelini bir kez ödemişti. “O zaman uzak dursan iyi olur,” dedi Dante, kendine bile çok soğuk gelen bir sesle. Dante, onun canını yakacaktı. Birbirlerine sarılıp hayata tutundukları fırtınada ona böyle söylemişti. Şimdi o gün ne kadar uzak ne kadar imkânsız geliyordu. Beau, onu kurtarmak için kendi halatıyla Dante’yi küpeşteye bağlamıştı; fırtına onları yutmak için ağzını açarken birbirlerini hiç bırakmayacak gibi sarılmışlardı. Ama Dante, Beau’nun, onu sadece vicdan azabıyla kurtardığını biliyordu. Onun, kötü kararlar almış iyi bir adam olduğunu da biliyordu. Bu yüzden ondan, daha da çok nefret ediyordu. O kadar nefret ediyordu ki göğsü, bu nefretle yanıyordu. İyi bir adamdı, evet ve ilk fırsatta Dante’yi harcamıştı. Canavarla oynayan ve kendi hikâyesini yazan bir kahramandı! Onu bir değeri yok gibi kullanmış ve hayatına devam etmişti. Evet, belki üzgün, belki Dante’nin hâline acıyacak kadar küstahtı. Onun gözünde Dante, zavallı bir kayıptı. Geride bıraktığı bir döküntü. Dante işte bunu affedemiyordu. Beau, ona üzgün bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Niyetim yok, merak etme,” dedi ve yanından geçerek oklara yöneldi. Dante, bu sıkışık alanda oğlanın omuzlarını kendisine değdirmemek için ekstra çaba sarf ettiğini fark etti. Yine de oğlanın vücudunun sıcaklığı, tenini yaktı. Küçük silah deposunun içindeki hava giderek azalırken Dante, kalbine alacak kadar aptal olduğu haini geride bıraktı ve silahlarıyla dışarı çıktı. Meydana dönerken, kafasından Beau’yu atmaya çalıştı. Yapması gereken daha önemli şeyler varken kendini, onu düşünerek savunmasız bırakmak istemiyordu. Gözü hedefinde olmalıydı. Dante’nin yön duygusu fena olmasa da o, ormanda savaşmak için eğitilmemişti. Ormanlar onun için, labirentten farksızdı. O yüzden bu işi cidden yapacaksa, yolu bilen birine ihtiyacı vardı. Tekrar meydana vardığında eğlenceli havanın yerini, tereddütlü bir sohbetin aldığını gördü. Dante, konuşulanları başta anlayamasa da yaklaştıkça kelimeler netleşti. Gerginliği bölen ise Hoki’nin şakası oldu: “En azından birkaç Hiç bırakabilirlerdi, abi. Şimdi, tuvaletleri kim temizleyecek? Gerçi Hiç soylular da bu işi gayet iyi becerebilirler, tabii,” dedi, şımarık bir sırıtmayla. Birkaç kişi kahkaha atınca, sırıtması iyiden iyiye genişleyiverdi. İlginin üzerinde olmasından pek hoşlanmıştı, doğrusu. Dante’nin oğlanın bu arsız hâline gözlerini devirmemesi için kendini epey zorlaması gerekti. “Hoki, senin tuvalet eğitimin yok ki dostum,” dedi, Aspen. Parşömenin tam karşısında bir fıçının üstüne oturmuş, rahat bir edayla gülümsüyordu. Herkes, Aspen’in şakasına da güldü. Hoki bile. Hava, sorularla dolu olsa da insanların keyfi yerindeydi. Neden olmasındı ki? Özgürlerdi, değil mi? Dante, onların, bunun anlamını bile bilmediklerine emindi. Mahkûmiyet nedir, zorla alıkonulmak nedir; nereden bileceklerdi ki özgürlüğün anlamını kavrasınlardı? Dante, bu kadar tasasız bir grup gençle hayatı boyunca hiç karşılaşmamıştı. Ark doğumlular, kibirli olmalarına karşılık, çok disiplinli yetiştirilirlerdi. Her an bir kavgaya hazır olur, etrafta gezip şakalaşarak vakit harcamazlardı. Ama bu insanlar, dertsizdi. Rahatlardı ve yatakhanede kapalı kaldıkları süre boyunca kâğıt oynayıp maskaralık yapacak kadar da umursamazlardı. Burada bir yaşam kurmak, Dante ve yol arkadaşları için hayatiydi. Ama bu, gençler için sadece, sonunda piyango olan bir eğlenceden ibaretti. “Zavallı Hoki’nin yine yaprakları kullanması gerekecek,” diye şakayı uzattı Nikita. Soluk tenli kızın yüzünde eğlenen bir ifade olmasa da herkes gülmeye devam ediyordu. Ama kızın bu sözleri, Hoki’nin suratındaki aptal sırıtmayı silmişti. “Kapa çeneni, Nikita,” dedi Hoki, dişlerinin arasından. Dante, oğlanın gergin yüzüne kaşlarını çattı. Hassas bir ego. Kahkahalar hızla dinip ortam buz keserken Dante, araya girme vaktinin geldiğine karar verdi. Herkesin daire oluşturup ortada bıraktığı parşömenin önüne yürüdü ve kenarda rahat bir edayla oturan Aspen’e arkasını dönüp, ortamdaki herkese bakarak konuştu: “Erzakları almaya gideceğim. Birinin bana yolu göstermesi gerek,” dedi, keskin bir sesle. Mahkûmları dize getirirken kullandığı otoriter sesiyle konuşmuştu. Sesi, herkesin dikkatini ona yöneltti ama kimse, cevap vermeye yeltenmedi. Gergin bir şekilde birbirlerine soru sorar gibi bakınanlar kadar, onun bu cüretine gülenler de vardı. “Seninle Yerdengezen’in kuyusuna bile inerim, ne olur beni seç!” dedi arka sıralardan, kısa boylu, hevesli bir şaklaban. Bazıları, onun Dante'ye laf atışına bir kahkaha patlattı. “HAYIR! BEN, SENİNLE DERİN DENİZ’İN DİBİNE BİLE GELİRİM, BENİ SEÇ!” diye artırdı yanındaki çekik gözlü arkadaşı, ulumayı andıran bir bağırışla. Kahkahalar çoğalırken Dante, ağırlığını diğer bacağına vererek gözlerini iki maskaraya dikti. “Kaç yaşındasınız siz? On iki mi?” diye onları tersledi, Dante. Biri kızararak sustu. Diğeri ise kıs kıs gülerek yere çöktü. Dante, sinirlenmeye başlıyordu. Yemeklerinin ayaklarına gelmesine bu kadar mı alışmışlardı ki bunu bir şaka olarak görüyorlardı? “Ee? Gerçek bir gönüllünüz yok mu?” diye zorladı Dante, dişlerini sıkarak. Ya da bana bir harita verin ve yolumdan çekilin. “Biri gidecekse bu, bir kurtlu değil, Aspen olmalı,” dedi Hoki, az önceki şova aldırmadan. İri kollarını göğsünde kavuşturdu ve Dante’ye, kalın kaşlarının altından, meydan okuyarak baktı. Dante, ona döndü ve yırtıcı bir gülümsemeyle, meydan okumasına karşılık verdi. Etrafındaki birkaç kişi Hoki’yi onaylayarak başını salladığında Aspen, şüpheli bir şekilde sırıtarak oğlana döndü. “Ne zamandan beri annen oldum, Hoki? Seni ellerimle beslemem gerektiğine göre yani?” dedi, sesinde bariz bir sertlikle. Hoki, mahcup bir edayla sırıtarak arkadaşına sataştı. Şimdi, Dante’ye diklenen hâlinden çok daha uysal görünüyordu. “Liderimiz sen olduğun için dedim, dostum. Yoksa senin zaten bu kurtlu yerine gönüllü olacağını, hepimiz biliyoruz. Biri toplumu doyuracaksa bu, sensin,” dedi dalkavukça esneyerek. Dante, gözlerini devirdi. Bir kere daha bana ‘kurtlu’ de. Söyle de dilini koparayım, çam yarması. Nikita da oğlanın bu sözlerini bayat bulmuş olacak ki, “Aspen’in liderimiz olduğunu kim söylemiş? Henüz hiçbirimiz Giz bile değiliz,” diyerek burun kıvırdı. Ama Dante, kızın gözlerinden geçen kıskançlığı yakalamıştı. “O, neredeyse bir Güneş soylu, Nikita. Tabii ki, liderimiz o olacak,” dedi, Hoki. “Uzak bir kuzen olması onu, Güneş soylu yapmaz,” diye yanıtladı Nikita, Hoki’yi tamamen görmezden gelerek. “Ben burada değilmişim gibi konuşmayı kesin. Tabii ki, siz zavallıları doyurmak için erzakları almaya gideceğim, mızmız bebekler,” dedi Aspen, gerinerek ayaklanırken. “Niki, tatlım, somurtarak o güzel yüzünü mahvetme, olur mu? Bir Hiç kadar erken yaşlanırsan, kimse çirkin karakterine katlanmaz,” diye devam etti Aspen, kıza bir öpücük gönderdiği sırada. “Siktir git, Aspen.” “Benimle başka kim geliyor?” diye sordu Aspen, rahat bir edayla, Dante’nin yanına doğru yürürken. Aslında Dante’ye eşlik etmeyeceğinin ve arkadaşı zorlamasa bu göreve gönüllü olmayacağının her hâlinden belli olduğunu çoktan unutmuş gibiydi. Ellerini ovuşturup gülümseyerek, kalabalığa baktı. Yakışıklıydı ve bunu, her an kullanmak ister gibi bir hâli vardı. Birkaç kız, kıkırdadı. Dante, bezgince iç çekti. Bu yol, umduğundan zor geçecekti. “Ben geliyorum,” dedi Arm, kalabalığın arasından sıyrılıp öne çıkarak. Solgun, güzel yüzündeki göz altları çökmüş, ona daha da hüzünlü bir ifade vermişti. Yine de duruşu dik ve epeyce de kararlıydı. Aslında Dante, Kayalı oğlanın gönüllü olmasına hiç şaşırmamış; onu tanıdığı kısa sürede Arm’ın insanlarla ilgilenen biri olduğunu zaten anlamıştı. Dante, sadece kafasını dağıtacak bir görev olduğu için yola çıkmaya istekliyken Arm, doğrusu bu olduğu için bile bunu yapardı. “Fazladan bir kola daha ihtiyacın olacak gibi,” diye sırıttı Hoki, Aspen’e imalı bir bakış atarak. Dante yumruğunu sıktı ama Arm, geri adım atmadı. Gözlerine yeni oturmuş o duygusuz bakışla, Hoki’ye doğru yürüdü ve karşısında dimdik durdu. Hoki’den biraz daha kısa ve çok daha zayıftı ama Kayalı oğlanın yüzündeki bakışta, korkutucu derecede yanlış bir şeyler vardı. Sanki, içindeki bir parça ölmüş gibiydi. Belki de yas, buydu. Sadece birini değil, içinizdeki bir parçanızı da kaybetmekti. Ama tabii ki Dante bunu bilemezdi çünkü kendine, yas tutması için hiç izin vermemişti. “Gönüllü olmak ister misin?” dedi Arm, puslu bir sesle. Hoki, oğlanın ani diklenmesine şaşırmıştı ama sırıtmaya devam ederek ona baktı. “Kalsın,” diye yanıtladı, gevşekçe. Ama Dante, onun bocaladığını fark etmişti. Eksik gördüğü adamın herkesin içinde onu sorgulamasını beklemediği kesindi. “Çok yazık,” dedi Arm, aynı sert bakışları, hâlâ oğlanın suratındayken. “Neymiş yazık olan?” diye sordu Hoki, Arm’ı umursamıyormuş gibi, ondan bir adım uzaklaşarak. “İki kolunun olması seni, benden daha fazla adam yapmıyormuş,” dedi Arm, aynı ifadesiz yüzle. Nikita, buna içten bir kahkaha patlatırken Aspen hemen, yumruklarını sıkan Hoki ve Arm’ın arasına girdi. Arm’ın omzunu sıvazlayarak onu, Hoki’den uzaklaştırıp meydanın ortasına, Dante’nin yanına getirdi. “Toplumumuza katkın için teşekkür ederim, denizden gelen,” dedi Aspen, üstünde eğreti duran bir mütevazılıkla. Tavırları yapaysa bile oğlanın, Hoki’ye uyaran bir bakış attığı, Dante’nin gözünden kaçmadı. Aspen, kasıntı bir tip olsa da tehdit değildi. Kavga ya da karmaşa istemiyor, kendi işine bakmayı yeğliyordu. Lunu, Arm’a doğru bir adım atmak, hatta belki gönüllü olmak üzereyken Arm, başını iki yana sallayarak onu durdurdu. Dante, kızın kırgın bakışlarla öylece dikilip kaldığını gördü. Eh, işte bazı yaralar kabuk bağlamazdı ve bazı ihanetler de hiç unutulmazdı. “Ben de gönüllüyüm,” dedi, siyah saçları bir örgüyle omzuna atılmış, iri mavi gözlere sahip bir kız. Adı Sedir’di. Tehdit değildi ve masum bir ceylana benziyordu. Dante, onu iki gün önce Beau ile konuşurken görmüştü. Beau’nun her gülümsemesinde Sedir, kıpkırmızı oluyor; hayran bakışlarla Beau’ya bir şeyler anlatıp duruyordu. Ama şimdi gönüllü olurken ormanda ceylanların başına kötü şeyler geldiğini bilmiyormuş gibi rahattı. Onun ardından, orta boylu atletik bir oğlan da gönüllü olup yanlarına geldi. Diken diken duran sarı saçlara sahip oğlanın adı Boğar’dı. Oğlan, öne çıkınca birkaç kişi adını tezahürat etmiş; oğlan da onlara, şımarık bir reveransla karşılık vermişti. Oğlanın burnunda, gümüş bir hızma sallanıyordu. Dante, o hızmayı hızlıca çekmek için güçlü bir istek duydu. Aspen, gönüllü olan ekibine keyifsizce bir iç çekse de gülümsemesini söndürmedi. Yanında, daha güçlü saydığı arkadaşlarını görmeyi umduğu her hâlinden belliydi. Yine de yiğitçe bir çabayla, hevessiz görünmemeye çalıştı ve kalabalığa tekrar duyurusunu yaptı: “Harika. Şimdi bir grubun da ava gitmesi gerekecek. Aranızda daha önce avlanmış olanlar var mı?” diye sordu, aynı uyuşuk gülümsemesiyle. “Ben giderim,” diye yanıtladı onu, Beau. Geniş omzuna astığı yayıyla çok rahattı ve kendi ortamındaymış gibi, buraya uyumlu görünüyordu. Esmer teni güneşin altında parlarken Beau, hafifçe gülümseyerek Aspen’e baktı. Dante’yi tamamen görmezden gelmişti. Sedir, yanlış ekibe dâhil olduğunu anlayıp keyifsizce oflarken, Dante’nin bir gözü seyirdi. Hoki, memnuniyetsizce cık cıkladı ve kalabalığın arasındaki başka birine seslendi: “En iyi avcımız, Puhu. Neredesin, seni koca şerefsiz? Çıkıp bir işe yarasana,” diye bağırdı, şakaya vurulmuş bir saldırganlıkla. Bu sözleri, kalabalığın en arkasından ağır adımlarla yürüyüp gelen iri yarı oğlanın görünmesiyle, bir ıslığa döndü. “İşte buradasın, seni çirkin canavar,” diye sataştı Hoki, sahte bir neşeyle. Hakkı vardı. Puhu, gerçekten de dev gibiydi. Kolları ve boynu, bir ağacın gövdesi gibi kalındı. Kısık gözlerle hevessizce öne çıkarken, dikkat çektiği için rahatsız olmuş gibi bir hâli vardı. “Bana öyle deme,” diye uyardı onu Puhu, sakin, neredeyse kibar bir sesle. Beau, sıcak bir tavırla oğlana elini uzatırken Puhu da onun içtenlikle uzattığı eli sıktı. “Tamam, kibarcık. Nezaketinle bize birkaç geyik öldürür müsün?” dedi Hoki, sırıtarak. Puhu, boğazını temizledi ve resmî bir tavırla kalabalığa dönerek konuştu: “Topluluğuma katkı sağlamaya gönüllüyüm.” Dante, buna neredeyse gülecekti. Bu Giz soylular, her hareketleri için alkış mı bekliyorlardı yoksa sadece gösteriş yapmaktan mı keyif alıyorlardı, emin değildi. Kendini bir piyesin ortasında, yetişkin rolü oynatılan çocuklarla aynı sahneyi paylaşıyor gibi hissetmesine engel olamıyordu. Ardından bu piyeste, Dante’yi çok şaşırtan bir şey oldu ve Beş Beter, öne çıkıp av grubuna katıldı. Dante, Gezgin oğlanın, onu dövüştüren pisliklerden biri olduğunu gayet iyi hatırlıyordu. Bayıldığında onu hücresine götüren Beau olsa da onu dövüşmeye sürükleyen hep Beş Beter olurdu. Fırtına ve sonrasındaki umutsuz günler, intikam ateşini bastırmak zorunda bıraksa da elbet, onun da vakti gelecekti. Beş Beter’in akacak çok kanı vardı. Aspen, dramatik bir konuşmaya başlarken Dante ağırlığını diğer ayağına vererek sabretmeye çalıştı. Çoğu insanın ona bakışlarında bir hayranlık olduğu belliydi. Ama Dante, bunun oğlanın yakışıklılığından mı yoksa soyundan mı kaynaklandığını bilmiyordu ve açıkçası, umurunda mıydı; ondan da emin değildi. Dante, hemen işe koyulmayı iple çekiyordu. Böylece, kafasındaki sorulardan ve kalbine çöken ağır hislerden uzaklaşabilecekti. “İlk görevimiz, beklediğimizden erken gelerek bizi onurlandırdı. Şimdi, bizim de Yerdengezen’i onurlandırmamızın vakti geldi. İlk dolunay, üç hafta sonra. O zamana kadar toplumumuzu şekillendirerek, ona nasıl Gizler olacağımızı gösterelim,” dedi Aspen, canlı bir sesle. Sözlerini tamamlayınca kalabalıktan büyük bir alkış koptu. Ama onu en gürültülü alkışlayan, Hoki oldu. Yalaka. Arkadaşları Aspen için tezahürat edip oğlana sarılırken bunca tantananın sadece erzak almaya gittikleri için olması, Dante’ye inanılmaz geliyordu. Ark donanmasındayken çok daha sessiz çatışmalara girdiği olmuştu. Kendini vedalaşan kalabalığın arasında bir fazlalık gibi dikilirken bulunca iç çekerek, çantasını toplamak için yatakhaneye ilerledi. Nasıl olsa, ona veda edecek ya da iyi şanslar dileyip dönmesini umacak biri yoktu. Bomboş durup onları beklemektense gidip hazırlanmak, en iyisiydi. İkiz kapıları iterek içeri girdiğinde, yoğun bir ter kokusu onu karşıladı. Onlarca gencin günlerce kapalı kalmasından dolayı yatakhane, havasızdı ve leş gibi ten kokusuyla dolmuştu. Dante, yüzünü buruşturarak yere çöküp yatağının önündeki küçük sandığını açtı. Gizlerin ona verdiği kıyafetlerle birlikte, pelerin ve bez bir sırt çantası dışında, başka bir kişisel eşyası yoktu. Beau’nun ona verdiği eski kıyafetleri, kan ve kesikler yüzünden kullanılmaz hâle gelmişti. Dante, onları sandığın en dibine tıkıştırmıştı. Kıyafetleri görmezden gelip çantasına pelerinini koydu. Boş yatakhanenin kapısı gıcırdayarak açıldığında işi neredeyse bitmişti ama Dante, başını kaldırıp kimin geldiğine bakmadı. Kimseyle konuşmak istemiyordu. Ama tabii ki hayat, onun isteklerine saygı duyacak değildi ya. Lunu, yatağına zıplayarak oturunca Dante, kaşlarını çatarak kıza döndü. Kız, hafif ayrık ön dişlerini göstererek keyifle sırıtıyordu. “Ne var?” dedi Dante, ters ters. Kız, acı bir şey yemiş gibi çilli yüzünü buruşturdu ve “Sürekli kaba olmana gerek yok, biliyorsun, değil mi?” diye sorusunu, soruyla yanıtladı. “Ama ya kibar olursam ve sen, arkadaş olduğumuz gibi aptalca bir fikre kapılırsan? Riske giremem,” dedi Dante, sahte bir alayla. Çantasını çoktan hazırlamıştı ama Lunu’ya bakmak yerine, oyalanmaya devam etti. Lunu, onun alayına kıkırdayarak karşılık verdi. Dante, onun nasıl hep neşeli olabildiğini gerçekten bilmiyordu. “Arkadaş aradığımı nereden çıkardın ki? Bizim gibilerin arkadaşı olmaz. Biz, yalnız ölürüz,” dedi Lunu, bu söylediği, çok üzücü değilmiş gibi gülümseyerek. Dante, onun sözleriyle irkilip kendi gibi Kayaların büyüttüğü bu Çürük kıza bakakaldı. Küçük, hevesli, kalp şeklindeki yüzüne; mutlu gülümsemesine ve iri ela gözlerini çevreleyen açık renkli kirpiklerine. Belki de ilk defa, ona gerçekten bakıyordu. Bir insana bu kadar uzun bakınca, görmek istemeyeceğiniz kadar çok şeyi görmek kaçınılmazdı, tabii: O parlak gözlerin altındaki morlukları, tatlı yüzünü kesen ince kırbaç izini, kötü beslenmekten çökmüş yanaklarını, boynundaki Çürük mührünün etrafını çevreleyen kabarık deriyi -Dante, bunun sadece mühür yapılırken direnenlerde olduğunu biliyordu- ve daha nice zalim detayı... Dante yutkunurken, kızın gözlerinin arkasına sakladığı kırılgan yalnızlığın, kendi gözlerinde de olup olmadığını merak etti. İkisi de duvarların ardında yaşamaya alışkın tiplerdi. Lunu, gülümsemesinin ardına saklanırken Dante, öfkesini kalkan yapıyordu. Gardını indirdiklerinde buna anında pişman olurlardı çünkü içeride ne kadar savunmasız oldukları görülürse herkesin onları türlü türlü yollarla incitmeye çalışacağını biliyorlardı. Lunu, haklıydı. Dünya, onlar gibileri ezerdi. Bu yüzden önce, onların dünyayı ezmesi gerekirdi. Yapayalnız verdikleri bir savaştı, bu. “Duygusallaşma hemen. Sana bir şey vermek istedim, o kadar,” dedi Lunu, gözlerindeki kırgınlığı, duvarlarının ardına geri iterken. Dante, kaşlarını çattı. “Ben duygusallaşmam.” “Evet, evet. Sen, Kaya Şehirleri kadar sertsin. Bilmiyorum mu sanıyorsun? Ben de aynı boktan şehirlerde büyüdüm. Biz, duygusal değilizdir. Bizim hislerimiz olmaz.” Bir an düşündü. “Belki sadece Arm’ın, o da küçükken kayadan düşmüştü; belki ondan böyledir,” dedi Lunu, omuz silkerken. Dante, bir an kendini tutamayıp burnundan çirkin bir ses çıkararak güldü. Lunu da onun çıkardığı komik sese bir kahkaha patlattı. Dante, ona kızgın bir bakış atmaya çalıştı ama sırıtmasına engel olamıyordu. Bayağıdır ilk kez gerçekten gülmüştü ve şimdi durmak, kolay iş değildi. Lunu, gözünden akan bir damla yaşı silerek iç çekti. “Bana ne vereceksin, küçük şeytan?” diye sordu Dante, kıza ilk defa farklı bir açıdan bakarak. Bir kez gerçekten bakınca gözlerini kaçırmak, artık bir seçenek olmaktan çıkıyordu işte. Lunu, o an hatırlamış gibi, pantolonun cebinden büyük bir şey çıkarıp Dante’ye uzattı. Onları buraya getiren solgun, altın pusulaydı bu. Kapağındaki yılan figürünü görünce Dante, irkildi. Kayalı kızın, ona bu kadar kıymetli bir şey vermesini hiç beklemiyordu. “Bana yardım etti. Şimdi de sana yardım edecek,” diye açıkladı Lunu, basitçe. Ama Dante, anlayamıyordu. Bu pusula ve kırmızı ceketi, Lunu’ya aitti ve geçmişinden geride kalan tek şeyleriydi. Şimdi birini öylece ona mı verecekti yani? Bu jestin büyüklüğü karşısında Dante, yerinde rahatsızca kıpırdandı. “Buna gerek yok, yönümü kendim bulabilirim,” dedi, yine çantasıyla oyalanarak. Çantasına koyacak başka bir şeyi olduğundan değildi bu. Sadece bu yoğun andan kaçmak istemişti. “Biliyorum, ama her şeyi yalnız yapmana gerek yok. Bırak, biri de bir kere seninle ilgilensin,” diye yanıtladı Lunu ve Dante itiraz bile edemeden pusulayı onun eline tutuşturuverdi. Ağır altın öyle eşsiz ve güzeldi ki Dante, böyle bir şeyin onda durması düşüncesiyle bile ürperiyordu. Kendini, pusulanın değerini kirleten bir gölge gibi görüyordu. Şüphe, Dante’yi esir alırken, kızın bunu neden yaptığını düşündü ama bir neden bulamadı. O yüzden, doğrudan sordu: “Bunu neden yapıyorsun? Neden bana yardım ediyorsun?” Lunu, omuzlarını düşürerek iç çekti ve belki de ilk defa, olanca dürüstlüğüyle konuştu: “Bizi, o idam mağarasından kurtarmak zorunda değildin ama yine de kurtardın. Borçlu kalmayı sevmem,” diye yanıtladı. Dante’nin sıkıntısı, kızın cevabıyla büyüdü. Lunu’nun, böyle vefalı biri olmasını hiç beklemiyordu; o yüzden, ona gerçeği borçluymuş gibi hissediyordu. “O mağarada, aslında sizi kurtarmak istemedim. Kaçıp gitmeyi tercih ederdim,” diye itiraf etti Dante, utanç, tüm vücudunu sararken. O, bir askerdi ama Ark’ın ona öğrettiği kadar bir askerdi. Amacı, hiçbir zaman masumları korumak olmamıştı; onun amacı hep Ark’ın çıkarlarını korumaktı. Sonra da kendi canını… Lunu’nun buna öfkelenmesini ve pusulayı hışımla geri almasını beklemişti ama düşündüğünün aksine kız, onun itirafına kıkırdayarak karşılık verdi. “Ben olsaydım, kesinlikle sizi bırakır kaçardım. Bunun için kendini kötü hissetmene gerek yok. Kayalılar, elbette ilk önce kendini korumak ister. Çünkü bize kendimizi korumazsak bizi kimsenin korumayacağını çok erken öğrettiler. Yine de sen, başka bir yol olduğunu gösterdin. Birbirimizi korumanın da bir seçenek olduğunu, tüm o aptal halkımızın da görmesini öyle çok isterdim ki!” Dante, hiç bu açıdan düşünmemişti. Düşüncelerdense eylemlerin önemi olması, onun için yeni bir şeydi. Halkının annesini terk ettiği gibi o da bu insanları terk edebilirdi ama etmemişti. Belki Beau, onun içindeki iyiliğe seslendiği için olmuştu bu ama sonuçta, kararı veren Dante’ydi. Kızıl saçlı kız, bu derin konuşmadan rahatsız olmuş gibi ayaklanırken Dante, pusulaya baktı. Pusulayı sardığını düşündüğü gölgeler, şimdi biraz daha geri çekilmiş gibiydi. Lunu, Dante’nin dalgınlığını fırsat bilip yeni kurumaya başlamış saçlarını karıştırdı ve bağırarak kapıya koştu: “Şans getirsin diye.” Dante, kızın temasıyla şoka girdi ama duraksamadan, ona bir yastık fırlatıp tam sırtına isabet ettirdi. “Bir daha saçıma dokunursan kafanı kopartırım,” diye bağırdı, darbeyle tökezleyerek dışarı yuvarlanan kızın arkasından. Ama ağır pusulayı göğsüne yaslarken, gülümsemesine engel olamıyordu.
*
Dante, bir canavar olabilirdi ama en azından kimseyi bekletmeyecek türden dakik bir canavardı. Grubun vedalaşması, bir Gezgin akını kadar uzun sürmüştü ve bu sürede Dante, onları geride bırakıp tüm işi kendi halletmeyi bile düşünmüştü. Sonunda Aspen teşrif ettiğinde Sedir de tepesinde kocaman bir çantayla peşinden koşarak oğlana yetişti. Boğar, kızın sakar adımlarla koşturan nefes nefes suratına sırıtarak baktı ve ağzında çiğnediği bir saman parçasını yere tükürdü. Arm, çöküp bekledikleri yerden kalkıp silkindi ve ava gidecek grubun da gelmesiyle, sonunda kapılar üzerlerine kapatılmış oldu. İki grup da gergin bir sessizlikle bir süre bakıştılar. Ardından Aspen, liderleri olduğunu hatırlamış gibi, “Biz, bu taraftan gidiyoruz, erzak grubu,” diye duyurdu. Dante, av grubuyla giden Beau’ya bakmamak için ekstra bir çaba sarf ederek, oğlanın peşinden yürüdü. Çok geç kalmışlardı! Çoktan öğle vakti olmuş, günün yarısı bitmişti işte. En azından sık ağaçlar, tüm güneşi yutuyordu da bu aşırı sıcak ormanda, biraz gölgede kalıyorlardı. Dante, görevine vakitlice başlayamamış olmanın paniği ile yürürken ve topraktan taşan yabani köklere dikkatle basarken, ağaçların boyutu karşısında hayrete düşmesine engel olamadı. Bu kadim orman, ne hikâyeler görmüştü, kim bilir. Kaç ölüme, kaç yıkıma şahit olmuştu? Ve daha nicelerini de görecekti, elbette. Yine de bir ormanda olmak, Dante’nin beklediğinden çok daha huzurlu bir his çıkmıştı. Kuşların şarkıları eşliğinde yürürken baktığı her yerde farklı bir güzellik görmek, kan ve vahşet dolu dünyasında hoş bir yenilik olmuştu doğrusu. Sedir, onların hızına ayak uydurmaya çalışarak nefes nefese konuştuğunda Dante, sessizliğin tadını çıkarmaya daha yeni başlamıştı. Onlarca kişiyle bir odaya tıkılmışken sahip olmadığı bir lükstü bu. “Bunları almak için geç kalmıştım. Yolda acıkabiliriz diye bize bir sürü erzak hazırladım,” dedi Sedir, yaptığı sandviçleri göstererek. Beze sardığı tombul ekmekleri görmek, Dante’nin midesinin sesli bir şekilde guruldamasına neden oldu. Sesi duyan Aspen, yan tarafından gülünce Dante, ona ters bir bakış attı. Uyarıyı alan oğlan, onunla dalga geçmek yerine Sedir’e döndü. “Ne de anaç bir tavuk,” dedi Boğar, vahşi sırıtması eşliğinde. Utanan Sedir, bir adım daha geriye düşünce Aspen araya girdi ve “Aferin Sedir, iyi düşünmüşsün,” diyerek kıza nazikçe gülümsedi. İltifatı, kızın yüzünde bir pembeliğe sebep oldu. Boğar, gözlerini devirirken Dante ekmeğin kokusuyla iç çekip kızın uzattığı bezlerden birini açtı ve Aspen’e dönerek, “Nice İnler Vadisi, ne kadar uzakta?” diye sordu. Bir haritaları olsa çok iyi olurdu ama hayır, onun yerine bu, çalımlı oğlana sahiplerdi… Tam o an ağzına dolan peynir tadını almak, Dante’yi neredeyse inletecekti! Ne kadar uzun zamandır peynir yememişti, hatırlamıyordu bile. Aspen, kabaca bir hesap yapar gibi suratını buruştururken Dante, çoktan son lokmalarını yutmaya başlamıştı. Gözleri Aspen’in daha açılmamış ekmeğine kaydığında, yemek almayı akıl edemediği için kendine kızdı. Bu kadar sabırsız olmasaydı, boşa geçen dakikalarda bu aptalları beklemek yerine bir ziyafet çekebilirdi. “Emin değilim. Normalde, başkentten üç gün sürer ama bulunduğumuz yerden daha kısa da olabilir…” dedi Aspen, çok büyük bir kökün üzerinden kolayca atlayarak. Dante’nin lokması, neredeyse boğazında kalıyordu. Zorla yutkunup oğlanın peşinden hızla ilerledi. “Ne demek emin değilim?” diye sordu Dante ama cevabı, bir sessizlik oldu. Oğlan, bilinmeze doğru yürürken ona bakmadı bile. O yüzden Dante, Aspen’i omuzlarından tutup kendine bakmaya zorladı. “Yolu bilmiyorsun!” diye tısladı, Dante. Şimdi Arm da durmuş, şüpheyle Aspen’e bakıyordu. Bu ani fark ediş, ormanın huzurunun üzerine kara bir bulut gibi çökmüştü. “Öyle demedim,” diye tersledi onu, Aspen. Ama boynu kızarmaya başlamış ve kahverengi gözleri inatla, ormanda bir noktaya odaklanmıştı. Boğar, çılgın bir kahkaha atarak durumlarına kendince bir tepki gösterirken Arm, iç çekti ve bir ağaca yaslandı. “Benimle dalga mı geçiyorsun sen? Madem yolu bilmiyordun, ne demeye gönüllü oldun ki!” Aspen, sinirle ona baktığında Dante onun da kararından pişman olduğunu fark etti. Ama pişmanlık için çok geçti. Yola çıkılmıştı bir kere! “Ne yapsaydım, herkes bana ağlayan birer kuzu gibi bakarken ‘Gitmiyorum,’ mu deseydim?” dedi Aspen, kollarını geniş göğsünde kavuşturarak. Dante’den uzundu ve ona tepeden bakarken, çenesini sıkmıştı. Sorgulanmaya alışık olmadığı tavrından belliydi. Hele de diğerlerinin önünde. Bu yüzden de bir aptal gibi karar alıyor. “Yani, işini biliyor gibi görünmek için rol mü yapacaktın?” diye sordu Dante, suçlayarak. Boğar’ın kahkahaları kulaklarını tırmalarken Dante de çenesini sıktı. Arm, bezgin bir rica mırıldandı ve “Bırak, kendini açıklasın, Dante,” dedi. Şimdi gözyaşlarını silen Boğar’ın da gözleri, Aspen’in üzerindeydi. “Hayır, onlara gerçekten liderlik edeceğim. Mağaranın kuzeyde olduğunu biliyorum. Biraz ilerledikten sonra bulabileceğime eminim. Hem, sen ne diye gönüllü oldun? Denizden gelmiş hâlinle, ormanı ne bilirsin ki?” diye üste çıkmaya çalıştı, Aspen. Boğar, izlediği en ilginç şeymiş gibi sırayla onlara bakarken Dante, buna burnundan güldü. “Bütün gün aylaklık etmediğim ve gerçekten bir işe yaradığım için özür mü dilemeliyim? Etraf tehlikeli olabilir. Birinin Giz bebeklerinin pembe kıçını koruması gerek, diye düşündüm!” dedi Dante, parmağını ona doğrultarak. Tek başına gitmeliydi. Oğlanı ve diğerlerini beklemek bir hataydı. Aspen, ormanda çınlayan cansız bir kahkaha patlattı. Yakınlardaki bir kuş, sesten korkup panikle havalandı. “Burası güvenli. Gizler, gençlerini tehlikeye atmaz. Nasıl bir cehennemden geldin bilmiyorum ama biz burada değerliyiz,” dedi oğlan, kibirle. “İkiniz de çenenizi kapatır mısınız?” dedi Arm, ortalarına geçip ikisine de bezgince bakarken. Dante, gardını indirmese de söyleyeceği lafları yuttu. Şimdilik… “Kuzeyde dedin, değil mi?” diye sordu Arm, Aspen’e dönerek. Aspen, başıyla onayladı ama sinirli gözleri hâlâ Dante’nin üzerindeydi. “O zaman, kuzeye gidiyoruz. Sonrasını, vakti gelince düşünürüz. Tahminim doğruysa erzaklar, bu prensesleri çok yormayacak bir yerde olmalı. Bunlara çok fazla güvenip işleri zorlaştıracaklarını zannetmiyorum,” dedi Arm, Dante’ye. “Kıymetli bebeklerinin açlıktan ölmesini istemezler.” Dante, onun sözüne zalimce bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Bize aptal mı diyorsun sen?” diye sordu, Aspen. “Bence sana aptal demek istedi, patron. Elini sıkardım ama…” diye yanıtladı onu Boğar, ardından Arm’a doğru bir adım attı ve elini uzattı. Arm, ona aldırmayıp yürümeye devam etti. Boğar, kendi elini sıkıp onun peşine takıldı. Dante de onların peşine düştü. Aspen, homurdanarak arkalarından gelirken Dante, Sedir’in tökezlediğini ve Aspen’in onu kaldırdığını duydu ama dönüp bakma gereği görmedi. “Hiç olacağı kesin iki kurtluya kendimi kanıtlamak zorunda değilim,” dedi Aspen, kindar bir sesle. “Sonunda maskeni çıkardın demek. Sen de diğerleri gibi kaba ve zorbasın, yani,” dedi, Dante. “Hayır, sadece senden hoşlanmadım,” dedi, Aspen. Sedir, şimdi kıkırdayarak, bu kasıntı oğlanın peşine takılmış geliyordu. Dante, pusulasını açıp en öne geçerken hiçbirine aldırmadı. Kendi işini kendi hallederdi. Teşekkür ederim, küçük şeytan. “Koluna ne oldu?” diye sordu Aspen, Arm’ın arkasından yürürken. Tartışmayı uzatmamayı seçmişti. “Erzak taşıyamayacağımdan korkuyorsan endişelenme, işe yaramaz arkadaşlarından daha çok faydam olur,” diye yanıtladı, Arm. Aspen, buna itiraz etmedi. Öte yandan Sedir, çok konuşkan çıkmıştı. Dante’nin bir adım gerisinde kalan Arm’ı, soru yağmuruna tutuyordu. “Geldiğiniz yerde sınıf farkı var mı? Denizin ötesinde, herkesin eşit olduğu yerler olduğunu duymuştum. Bir komşumuzun kuzeni, bir denizden gelenle evlenmiş. O söylemişti. Tabii, annem, bunun aptalca olduğunu söylüyor. Biz, nesillerdir Hiç’iz. Hiçlerin böyle saçma hayaller kuracak vakti yokmuş. Ben yine de hayalini kurdum. Tabii, bunu, anneme hiç söylemedim yoksa feci bir dayak yerdim. Bir kez, ablamı şarkı söylerken yakaladı diye ne fena dövmüştü. O günden beri annemin her dediğine, haklısın anne, der geçerim. Size söylüyorum bakın, o kadının elinden sağlam bir tokat yediğinden beridir ablam bazı kelimeleri yanlış söyler oldu. Varın siz, oradan hesaplayın. Yine de ben hayalini kurdum. Söylemedim elbette, o ayrı.” Kızın bir anlık susmasını fırsat bilen Aspen, ağzına tıktığı sandviçini yutup araya girdi. “Eşitlik diye bir şey yoktur, Sedir. Tüm komşularına söyleyebilirsin. Güç kimdeyse, onun kuralları geçer. Kimse de elindeki gücü, başkalarıyla öylece paylaşmaz. Yani, annen haklı. Böyle hayaller kurmamalısın,” dedi, son lokmasını yutarken. “Sen, Giz doğumlusun. Tabii ki böyle diyeceksin,” diye homurdandı, Boğar. Suratında, tiksinti dolu bir ifade vardı. Dante, onun tiksintisini paylaşarak yürümeye devam etti. “Sen hayal kurmaz mısın?” dedi Sedir, çocuksu merakını bu sefer de Aspen’e yöneltirken. “Hayal kurmama gerek yok. Hayatım, zaten olması gerektiği gibi. Hepimizin öyle. Yerdengezen’in isteği bu.” “Evet, harika bir lider, muhteşem bir iz sürücü, herkesin en sevdiği kişi ve dindar bir kul!” diye dalga geçti, Dante. Oğlanın kibri, bu kadim ormana bile fazla gelmeye başlamıştı. Ağzında altın kaşıkla doğmuşken, başkalarına tamahkâr olmalarını öğütleyecek cüreti kendinde nasıl buluyordu? Aspen, “Kimse sana veda etmedi diye kıskandın mı yoksa?” diye sorarken Dante, onun sırıttığını sesinden anlayabiliyordu. Dante’nin yarasına bastığını bilmiyordu. O yüzden Dante, mızrağını sıkıca tuttu ve oğlana cevap vermedi. Onu kızdırdığını anlaması sadece oğlanın eline bir koz vermesine sebep olurdu. Yine de bu soru, incinen gururuna ağır gelmişti. Arm, onun sıkıntısını fark etmiş gibi, bir adım yanına yaklaştı ve oğlana bakmadan konuşup sağlam koluyla ormanı gösterdi: “Erzakları hemen bulmalıyız. O yüzden, sohbete değil de yola odaklansan daha iyi olur, lider.” Dante’nin içi, Arm’a karşı minnetle doldu. Nasıl olduysa, içindeki ıssızlığı görmüştü ve ona arka çıkıyordu. Aspen, rahat bir tavırla yanlarına gelip bir kırılmış bir dalı önünden çekti. “Köydeki erzaklar, onları bir süre idare eder. Hem, biraz açlıktan, kimsenin öleceği yok,” dedi, bezgin bir sesle. Dante ve Arm, göz göze geldiler ama ikisi de oğlana cevap vermeye kalkmadı. Yaşamayan kimsenin bilemeyeceği o sırrı paylaşarak susmak, daha kolaydı. Hiç açlıkla sınanmamış birine, bunu nasıl anlatabilirlerdi ki? Açlık, onların kaderiydi. Açlık, onları bir bıçak gibi bilemiş ve oldukları kişi yapmıştı. Açlık, halklarını delirtmiş; birçoğunu öldürmüş, kalanları ise zalim birer mahlukata dönüştürmüştü. Dante, açlığın insana ne yaptığını çok iyi biliyordu. Açlık, insanı özündeki en karanlık şekle sokuyordu. Yapamayacaklarının sınırları olmadığını öğretiyor; en masumu bile, elinde kanla bırakıyordu. Açlık, seni gölgenle tanıştırıyordu. “Umarım,” diye mırıldandı, Dante. Umarım, açlık, kimseyi gerçekten öldürmezdi.