Bölüm 2: Beau
Beau, uçarı özgürlüğe inancını yitirdiğinde gök, berrak mavi rengini çoktan soluk bir turuncuya bırakmıştı. Şimdi o alacalı göğün altındaki sıcacık hava, tüm vücuduna çarpıp ona Ark’ın Tarım Adası’ndaki gamsız yazlarını hatırlatırken, özgürlüğün yalancı vaadi hafif esen rüzgârla birlikte silinip hepten gidivermişti. Geriye kalan tek şey ise ağzında küflü bir tat bırakan, merhametsiz gerçeklerdi. “Babamı görmek istiyorum!” diye hırladı Beau, onu tutan ellerden kurtulmak için debelenerek. Ama onu sürükleyen inzibatlardan hiçbiri, cevap vermeye dahi tenezzül etmedi. Özgürlükmüş! Tabii ya! Nasıl da inatla inandığı bir yalandı böyle. Sürekli başını gösterip onunla alay etmesine rağmen her fırsatta ne kolay kanıyordu, tatlı sözlerine. “Sana söylüyorum! Babam nerede?” Sık yapraklarla ilmek ilmek örülmüş ormanın derinliklerine ilerledikleri sırada, tek yapabildiği buydu: Onu sürükleyen adamlardan hiçbirinin umurunda olmayan bu soruyu sormak. Başka biri için sadece basit bir soruydu bu, evet. Ama o cevap, Beau’nun her şeyiydi. “Boşuna debeleniyorsun. Adamı duydun. ‘Temizlik’ dedikleri şeye kadar seni, konuşmaya değer bile görmeyecekler,” diye homurdandı, tam arkasında yürüyen Hodbin. Beau, dostu da düşmanı da olamayan bu ayakçıya ters bir bakış atmakla yetindi. Etrafındaki dünya sürekli değişirken Beau, bu yaşananlara anlam veremiyordu. Dünya değişirdi, evet. Yol, yolu çağırır; insan, insana karışırdı. Ama onun dışındaki herkesin bu yaşadıkları saçmalıkları yılgın bir şekilde kabullenmiş görünmesi, onu delirtiyordu. Sanki her gün bir çömlekle dövüşüp temiz hava için savaşmaları gerekiyormuş gibi hemen pes etmişlerdi. Sakince yürürken neden bağırıp çağırmadıklarını, neden onun gibi direnmediklerini anlayamıyordu. Oysa biraz düşününce, nedeni düpedüz ortadaydı. Aralarında hâlâ kaybedecek bir şeyleri olan tek kişi, Beau’ydu. Bu da yoldaşlarının suskun yenilgisinin en büyük sebebiydi. Beau dışında hiçbirinin, gerçek bir hayatı olmamıştı. Bir aileye ya da dosta sahip olmanın nasıl bir his olduğunu bildiklerini bile sanmıyordu. İçine dolan acımayla, yutkundu. Kimse, böyle yalnız hissetmeyi hak etmezdi. Dikenleri olan bu zavallı serseriler bile. İnzibatlar, tiz sesli bir kuşun ıslıklı ötüşüyle, ormanın ortasındaki bir açıklıkta durduklarında Beau, etrafına baktı. Bir yıldan fazladır bir ormana girmek şöyle dursun, gerçek bir toprağın kokusunu bile almamıştı. Bu tertemiz kokuyu doya doya içine çekerken ormanı dinledi. Kuşların gösterişli cümbüşünü, hışırdayan yaprakların o eski, bilindik şarkısını ve rüzgârın serin nefesini üfleyişini duydu. Ev gibiydi. İçi yurduna olan özlemle dolarken zorlukla yutkundu. Bildiği yuvası gibi kokuyor, onunla aynı dilde konuşuyor ama bambaşka bir yokluk hissettiriyordu. Bilmeyen bir göz baksa, hepsi birbirinin aynı ağaçlarla dolu bir hengâme görürdü belki. Ama Beau, her bir ağacın ve her bir yaprağın farkını bilen gözleriyle baktığından onlarca farklı ama olanca da tanıdık hayatları görüyor; yine de bu hayatlarda, kendi özlem duyduğu hayatından bir parça bile bulamıyordu. Belki bin yıllar görmüş dev cüsseli ağaçların bazılarının gövdesine oyulmuş yüzler, gazapla onu seyrediyordu. Ama bu yüzler, bildiği hiçbir insanın sureti gibi dingin değildi. Sivri dişleriyle tıslayan bu yüzler, bir yılan ve insandan doğmaydı. Beau’nun buraya ait olmadığını bilirmiş gibi, hışımla bakıyorlardı ona. Bu toprağın evladı olmadığımı biliyorlar. Artık özgür olmadığımı da… Beau, onu kınayan yüzlerden tiksinerek başını çevirdiğinde az önce kalabalığa konuşan adamın onlara doğru yürüdüğünü gördü. Adam, muhtemelen ellili yaşlarındaydı ve suratında çok takas yapmış bir satıcının sahip olabileceği türden arsız bir gülümseme vardı. Güneşte yanmış teniyle tezat olan bembeyaz dişleri, kocaman bir sırıtmayla parlıyordu. Üzerine sarı renkli, gümüş işlemeli ince bir cübbe giymişti. Yeşilin ortasında, uçarak onlara yaklaşan baş belası bir arıyı andırıyordu. Sanki iğnesini kime batıracağına karar vermek ister gibi ellerini açarak onları karşıladığında Beau, bir müddet gözlerini ondan kaçırdı ve sol yanında duran kızlara doğru kaçamak bir bakış attı. Dante’nin avcı bakışlarının ve Lunu’nun hevesli gözlerinin de karşılarındaki adamı tarttığını fark etti. Kendi gözlerinin Dante’nin kil kaplı hırçın yüzünde gereğinden fazla oyalandığı üç saniyeden sonra Beau, silkinip adamın konuşmasına odaklanmaya çalıştı. “İsmim Baştankara, benim güzel çocuklarım. Soracak çok sorunuz olduğunu biliyorum. Hepsinin yanıtını alacaksınız. Elbet, vakti geldiğinde. Ama öncelikle, çok şanslı olduğunuzu bilmenizi isterim,” dedi adam, içten bir neşeyle ellerini çırparak. Hepsinin ona sarılmasını bekliyormuş gibi, hevesli bir hâli vardı. Beau, kaşlarını çatarak adamı tepeden tırnağa süzdü. Ayağındaki deri sandaletlere ve üzerindeki gülünç cübbenin her bir detayına baktı. Üzerinde, silah olabilecek bir şey taşımadığını fark etti. Etraflarını saran inzibatlar olmasaydı, onu kolayca alt edip buradan kaçabilirlerdi. Ama nereye? Zayıf planı kafasında dönerken, birkaç saniyelik sessizliğin rüzgârı, bu kayıp ormanın kadim yapraklarını hışırdattı. “Bizi bir saksıya diktiğin için mi?” diye karşılık verdi Lunu, gözlerini şüpheyle kısarak. Aralarından sözü ilk alanın Lunu olması, Beau’yu hiç şaşırtmamıştı. Adam, kızın sorusunu çınlayan bir kahkahayla bastırdı. Eğilip Lunu’ya hayatında gördüğü en tatlı şeymiş gibi bakmaya başladığında Beau, adamın sahte samimiyetinden nefret ettiğine karar vermişti bile. Adamın zehirli neşesi, yapış yapıştı ve gerçek olamayacak kadar tatlıydı. “Size bir şans sundum. Bir fırsat. Nereden geldiğiniz, kim olduğunuz ya da bundan önce neler yaptığınız umurumda değil. Gizliman vatandaşlığı, doğuştan gelen bir hak değildir, çocuklarım. Kazanmanız gereken bir ayrıcalıktır. Bu topraklarda doğmuş olsanız da bu, böyledir. Denizden gelmiş olsanız da. Soyunuz, atanız fark etmez. Doğduğunuz taş, büyüdüğünüz deniz fark etmez. Yani, size karşı adil davrandığımızı söyleyebiliriz. O küçük şirin kafalarınızın içinde, ‘neden bir Giz olmak isteyeyim ki’ diye düşünüyor da olabilirsiniz.” Sözlerinin etkisini artırmak için bir süre susup hepsine tek tek baktı. Gözlerinde, çılgın bir pırıltı vardı. Beau gözlerini, o yapmacık gözlerden hiç kaçırmadı. Baştankara, hiçbirinden umduğu cevabı alamasa da neşesi hiç sönmeden, konuşmaya devam etti: “Bu çok açık. Sizler, birer Hiçsiniz. Buraya kadar gelmeyi başarmış olmanız bundan sonra bir Hiç’ten fazlası olacağınız anlamına gelmiyor. Beni yanlış anlamayın. Giz vatandaşı olmayan herkes, bir Hiç’tir. Toplumumuzun işçi sınıfını Hiçler oluşturur. Belli bir yaşa gelen ve kaderini kendi yazmak isteyen her çocuğumuz, Hiç mi yoksa gerçek bir Giz vatandaşı mı olduğunu kanıtlamak için, Temizlik Töreni’ne katılma şansına erişir. Size de bu hakkı tanıdığımız için, çok şanslısınız. Çünkü bir Gizliman vatandaşı, birçok hakka sahiptir.” Gururlu bir keyifle, parmaklarını saymaya başladı ve “Bir gün, kendi mülkünüz olabilir. Kendi eşinizi seçebilir ya da askerlikten muaf olabilirsiniz. İşinizi seçebilirsiniz, hatta çalışıp çalışmamak bile sizin tercihiniz olur. Gizliman’a katkı sağladığınız sürece, istediğiniz kişi olabilirsiniz. Gördüğünüz gibi bir Hiç, bu haklardan yoksundur. Ama yine de oldukça tatmin edici bir hayat sürdüklerini söyleyebilirim,” diye sözlerini bitirdi. “Yani ya köle olacağız ya efendi?” dedi Beau, dişlerini sıkarak. Derin Deniz’in her ucu mu adaletsiz bir bok çukuruydu? Buranın Ark’tan farklı olacağını ummak, ne de büyük bir ahmaklıktı! Adam, karşısındaki oğlanın inançsızlığına sabırla gülümsedi. Konuştuğunda, sözleri aynı uyuşuk, tatlı tondaydı: “Aralarında zeki olan sen değilsin, sanırım. Hayır, çocuğum. Bir seçeneğiniz olacak. Seçenek! Burada doğan her genç gibi siz de kim olacağınızı bize gösterdiğinizde, vatandaşlık fırsatını elde edeceksiniz. Bir lider misiniz? Bir politikacı mı? Stratejik düşünebilen bir asker mi? Ya da belki, farklı bakış açıları olan bir şifacısınızdır? Mesela sen, neden bir demirci olmayasın ki! Hem de o kollarla! Eh, sanırım hepinizin, tüm tehlikelere rağmen bu yola çıkmasının sebebi de buydu. Bir fırsata sahip olmak.” Beau, adamın hakaretini duymazdan geldi ve “Babamı görmek istiyorum,” diye yanıtladı, onu. Baştankara, onun inadından hiç etkilenmemiş gibi hafif bir iç çekti. “Maalesef, vatandaşlık başvuruları, sadece gençler içindir. Kilinizi kırdığınız anda, bunu kabul etmiş sayılırsınız. Yetişkinlere kil verilmez,” diye yanıtladı, basit bir omuz silkmeyle. Beau’nun göğsünde, bir korku filizlendi. Düşünmek istemediği bir ihtimal, aklına sızmaya başlamıştı. Ya babası çoktan öldüyse? Hayır! Şimdi böyle düşünemezdi. Lunu, hemen buna itiraz etti: “Bize, kimse bir şey anlatmadı. Ne olduğunu bile bilmiyorduk ki.” Adam, mesele tam da buymuş gibi, ellerini açarak onlara baktı: “Buna rağmen, savaşmaya devam ettiniz. Bu, tüm Giz vatandaşları için aranan bir özelliktir. Mücadeleci ruhları severiz. Bizi, İlk Büyük Dalga’dan kurtaran da kutlu tanrımız Yerdengezen’in kudreti ve atalarımızın mücadeleci ruhlarıydı. Ayrıca hepinizi tebrik ederiz. Değil mi, Sigun?” Beau, bir anlığına onun kiminle konuştuğunu anlayamadı. Ama sonra, peşinden gelen inzibatlardan biri, hevessizce başıyla onayladı. Adamın, iyi görünümlü bir tipi ve çokça mutsuz bir suratı vardı. Düşünceli gözleri hepsinde tek tek gezinirken, kızıl sakalının kapladığı çenesi seğirdi. “Kelimelerini kullan, Sigun. Kültürsüz bir beynin olsa da hâlâ konuşabiliyorsun, çocuğum,” diye cık cıkladı, Baştankara. Beau, Sigun’un alnında atan bir damarı gördü. Asker, en fazla on yaş daha genç olsa da Baştankara’nın ondan üstün olduğu belliydi. Bunu her fırsatta gösterdiği de bir o kadar açıktı. “Tebrik ederiz,” diye yanıtladı Sigun, kaba bir homurdanmayla. Baştankara, bezgince iç çekerek tekrar onlara döndü. “Yani eğer bu Temizlik dediğiniz törene katılırsak, tanımadığınız bir grup genci öylece aranıza kabul edeceksiniz, öyle mi?” diye sordu Beau, adamın bir açığını bulmaya çalışarak. Bir yerlerde, bir tuzak olmalıydı. Kimsenin istemediği bir avuç genç, burada öylece kabul görecek değildi ya! “Bu süreçte, yeteneklerinizi göreceğimiz bir sürü fırsatımız olacak. Ama bir yeteneğin olduğunu düşünmüyorsan, o başka?” diye şakalaştı, Baştankara. “Onun yeteneği, babasıydı,” diye cevap verdi Hodbin, olanca kiniyle. Beau, ona uyarır bir bakış attı; devam etmesi için meydan okuyan bir bakış. Ama araya, Beş Beter girdi. Beau, bir anlığına, Gezgin’in burada olduğunu unuttuğunu fark etti. “Ya vatandaş olmaya hak kazanamazsak? O zaman bize ne olacak? Bir Hiç olmamıza izin verecek misiniz?” diyen oğlanın açık kahverengi saçları ve ketum suratı da turuncu kille kaplıydı. “Köle,” diye öksürdü, Beau. Adam, ona yine aynı gülümseyen yüzle baktı. Ama gözlerindeki hevesli canlılık, gitmişti. Güzel. Göster gerçek yüzünü, çirkin bal arısı. “Dışarıdan Hiç almak, çok nadir yaptığımız bir şeydir. Bir Gizliman vatandaşı olmayı başaran mültecilerin sayısı ise ondan da azdır. Deniz, bize on yıllar boyunca çok az kişi gönderdi. O yüzden kaderinize, gidişatınızın karar vereceğini söyleyebilirim. Unutmayın. Yeni bir başlangıç isteyen sizlerdiniz. Bu, sizin fırsatınız,” dedi, çocuksu bir heyecanla. “Peki, vatandaş olmak için ne yapmamız gerek?” diye sordu Lunulata, bastıramadığı merakıyla. Beau, kızın kehribar gözlerindeki açlığa hayretle baktı. İkna olması, bu kadar kolay mıydı yani? Tanımadıkları bu insanlara öylece güvenebilecek miydi? “Sadece kendiniz olun. Görevlerdeki başarılarınız, bize gerçekte kim olduğunuzu gösterecek. Temizlik Töreni, tam iki ay sonra, Kutlukan Festivali’nde olacak. O vakit geldiğinde hepiniz, kaderiniz için hazır olacaksınız,” dedi adam, Lunu’ya içtenlikle gülümseyerek. Beau’nun göğsünde büyüyen korku filizi, artık nefesini kesecek boyuta gelmişti. Öyle ki korku, sinire; sinir de amansız bir ateşe dönüyordu. “Bizimle gelen diğerleri ne olacak? Babam, iyi mi? Onları da Ark askerleri gibi öldürecek misiniz?” dedi, sıktığı dişleri arasından. Bir cevap istiyordu. Bir cevaba ihtiyacı vardı! “Toprağımızı savunmak, bizim görevimiz,” dedi Baştankara, makul bir şeymiş gibi. “Onlar da savaşmaya değil, yeni bir başlangıca sahip olmaya gelmişti,” diye mırıldandı Arm, birkaç adım gerisinden. Beau, onun sesinde gezen acıyla yutkundu. Şimdi babasını kaybeden Arm olabilirdi ama yarın aynı şey, Beau’nun da başına gelirse ne olacaktı? Bu ihtimali anında reddetti. Hayır. Bu kadar kolay değil. Onu yeni bulmuşken, şimdi kaybetmeyeceğim. “Söylediğim gibi, vatandaşlık başvuruları, sadece gençler içindir. Dışarıdan gelen her yetişkin, Gizliman’ın güvenliği için incelemeye alınır.” “Ve sonra kazığa geçirilir?” diye sordu Hodbin, keyifle. Beau, öfkeyle ona döndü ama Hodbin, ona sadece göz kırptı. Baştankara’nın yanıtı, onlara ayıracağı vakti dolmuş gibi telaşla yürümeye başlarken geldi: “Yerdengezen sizi gözetsin, çocuklarım. Umuyorum, bu fırsatı doğru kullanır ve bize layık birer evlat olursunuz.” Zalim düşünceler aklına üşüşürken Beau, iterek götürüldüğünü fark etmedi bile. Kafasını toplamalıydı. Şimdi umutsuzluğa düşemezdi. Etrafının farkında olmalı, babasına ve diğerlerine ait bir ipucu aramalıydı. Şimdi Sigun, yine onları götüren inzibatların başına geçmişti. Adam, her an tetikte ilerlerken, tehlikeyi bekler gibi bir hâli vardı. Beau, onun gözlerinden ormanı görmeye çalışarak civarı inceledi. Ağaçların kucakladığı hayaletler gibi tek sıra hâlinde, sessizce adamı takip ederlerken Beau, hikâyelere konu olmuş efsanevi Gizliman’ın burası olduğuna inanamıyordu. Çömlekten çıktıkları sırada gördükleri yüzlerce insan neredeydi? Ne bu ormanda ne de onları izleyen kalabalık insan topluluğunun gözlerinde, bulmayı umduğu medeniyete dair hiçbir şey görememişti. Dipsiz, ruhsuz bir cennet. Gizliman, bundan ibaretti. Yalan bir vaat. Yaklaşık yarım saat, aynı yosunlu köklerin üzerinde yürüyerek sonsuz gibi gelen bir süre geçirmiş ancak Beau, ne bir ipucu ne de bir umut bulabilmişken bir başka açıklığa vardılar. Bu sefer onları karşılayan, kocaman bir daire oluşturan ahşap surlardı. Ham keresteden yapılmış bu çit, o kadar uzundu ki en azından üç metreye yakın olmalıydı. Tepedeki gözcü kulesindeki inzibat, onları görünce ıslık çalarak birine seslendi. Ardından kocaman ahşap kapılar, Beau ve diğer yurtsuzları yutmak isteyen çirkin bir yaratığın ağzı gibi, alçak bir kükremeyle açıldı. Aslında Beau, içeriye adım attığında, ne beklediğini bilmiyordu. Belki kokuşmuş bir nefes ve sivri dişler? Yine de beklediği kesinlikle, bu küçük köyden daha fazlasıydı. İçerisi, bir sürü küçük ahşap evin bulunduğu bir meydanın çevresine kurulmuş, kasaba bozması bir yerdi. Ark’ın ince zevklerinden uzak, ilkel yapılar arasında, bir sürü asker ve kahverengi bez tulum giyen insanlar geziniyordu. Köyün en kenarındaki büyük kubbeli binaya ilerledikleri sırada, onları yutan yaratığın ağzının sürgülendiğini duydu. Ama Beau’nun anlam veremediği bir şey vardı: Bu kadar asker, onlar için miydi? Cidden bu insanlar, bir grup kimsesiz çocuğun o kadar tehlike oluşturduklarını mı düşünüyordu? Eğer öyleyse, Gizliman’da sıkılacak çok vakitleri olmalıydı. İlerletildikleri kubbe binaya varana kadar ne yaparsa yapsın, Sigun’dan daha rütbesiz inzibatlardan hiçbirini konuşturmayı başaramadı. Babası iyi olmalıydı. O, akıllı ve kurnazdı. Kendini kurtarmayı başaracak biri varsa bu, kesinlikle Madrabaz’dı. Beau, buna inanmak istiyordu. Etrafı, hayatında hiç olmadığı kadar çok insanla çevriliydi ama Beau, kendini hiç bu kadar yalnız hissetmemişti. Gözleri tekrar Dante’ye kaydığında, kızın onu görmezden geldiğini fark etmek, canını daha da yaktı. Kızın o güzel, yeşil gözlerinde artık öfke bile olmaması Beau’yu korkutuyordu. Birlikte atlattıkları fırtına, belki onu affetmesi için bir adım olur diye ummuştu ama belli ki yanılmıştı. Kubbe binanın ikiz kapıları açıldığında Beau, bu sefer nasıl bir zindana düşeceğini merak etmeden duramadı. İşlemediği bir suçu üstlendiği için günlerce dayak yediği Ark zindanı gibi mi olacaktı? Yoksa kürek çekme cezasındaki gibi, ızdırap verici bir tekdüzelikte mi geçecekti buradaki günleri? Ya da Gezgin Şehir’in Araf’ında olduğu gibi, umuttan bir parça mı arayacaktı her duvarda? Geniş kapı aralanıp akşamın son gün ışığı onlarla içeri girdiğinde, sorusu cevaplanmış oldu. Cevap, kesinlikle hiçbiriydi. Karşısındaki daire şeklindeki geniş salonda, onlarca ranza sıralanmıştı. Her ranzanın önünde, kendi yaşlarında genç erkekler ve kızlar duruyor; şaşkınlıkla onlara bakıyorlardı. En genci on altı, en büyüğü yirmi yaşında görünmelerine rağmen hepsi, aynı tip siyah tulumları giymişlerdi. Her bir suratın onlara döndüğüne emin olunca Sigun, bezgin bir sesle konuştu: “Denizden gelenler, Giz ve Hiç soylarının çocuklarıyla tanışın. Önümüzdeki aylarda, aileniz ve en büyük rakipleriniz onlar olacak.” Adam sözlerini tamamlarken Beau, karşılarındaki bu insanlara nasıl göründüklerini merak etmeden duramadı. Hepsi çömleklerin turuncu kiliyle kaplı, solgun hortlaklara benziyor olmalıydılar. Arm, babasının kesik başını gördüğünden beri nerede olduğunun farkında değilmiş gibi hülyalıydı. Lunu, yerinde duramıyor; bir parmak uçlarına yükseliyor bir topuklarının üzerine iniyordu. Dante’nin buz gibi bakışlarıysa karşıya odaklanmış, izleyen her gözlerden sıyrılmıştı. Hodbin, kurnaz bir edayla, ona bakan oğlanları tek tek tartıp aralarındaki tehdidi arar gibiydi. Beau, Beş Beter ile göz göze geldi. Oğlan ona sadece omuz silktiğinde Beau, kaşlarını çatarak odaya döndü. Bu insanlar nasıl bir oyun oynuyorduysa bunun parçası olmak istemiyordu. Ama babasını bulmak için ayak uydurması gerekiyorsa da bunu yapacaktı. Sigun tekrar konuştuğunda Beau, bakışlarını bu mutsuz adama çevirdi. “Temizlik Töreni başlayana kadar burada kalacaksınız, denizden gelenler. Diğer vatandaşlık adaylarıyla yaşayacak ve kurallara uyacaksınız. Köyden kaçmak, başkente izinsiz girmeye çalışmak ve görevliler dışında biriyle temasa geçmenin cezası, Temizlik’ten menedilmektir.” Demek bir başkent var. İhtimaller, aklına üşüşüyordu. Tabii ki bir başkentleri vardı. Koskoca Gizliman, bu küçük köyden ve sonsuz ormandan ibaret olamazdı. Belki de babası başkentteki bir zindanda, sorgusu için bekliyordu. Sigun’un adamları, ellerini çözüp kubbe salonda onları diğer gençlerin insafına bırakırken Beau kapıya hamle etti. Kapı suratına kapanırken yumruğu ahşabı titretti. “Sadece bir kez, babamı görmeme izin verin!” diye bağırarak, son bir defa şansını denedi. Ama kocaman ahşap kapı, kapalı kalmaya devam etti. Beau’nun omuzları yorgunlukla çökerken arkasından gelen hırıltılı kıkırdamaları duydu. “Çok sevimli. Babacığını görmek istiyormuş. Duydun mu, Aspen? Kaç yıldır ilk kez deniz, bize birkaç kurtlanmış gönderiyor ama onlar da bir yosunun göt deliği kadar yumuşak,” dedi, arkasından gelen bir erkek sesi. Öfkesi içini soğuturken Beau, hışımla oğlana döndü ve oğlanı tam karşısında, sırıtırken buldu. Hemen hemen kendi kadar uzundu. Gözlerini vurgulayan koyu renk gür kaşları ve öne uzattığı, güçlü bir çenesi vardı. Beau, o çeneyi kırabilirdi. Hem de büyük bir keyifle. Parmakları, yumruk olmak için sabırsızlanıyordu ama onun yerine, “Kendi işine bak,” diye terslenmekle yetindi. Belayı çıkaran olmak, şu an için iyi bir fikir değildi ama geri adım atmaya da hiç niyeti yoktu. “Bırak, Hoki. Daha yeni geldiler. Uğraşma,” dedi, miskin bir edayla ranzasına uzanmış olan başka biri. Aspen. Arkadaşı, ona böyle seslenmişti. “Neden uğraşmayacakmışım ki? Kaç gündür buraya tıkıldık! Meğer bu deniz artıklarının aramıza katılmasını bekliyormuşuz. Aman ne olay! Hiç soyluların katılması, nelerine yetmiyorsa! Her gün, yeni bir hayır işi yapacaklar.” Beau’nun gördüğü en güzel kızlardan biri, kendi ranzasından sarkarak onları süzdü. Sarı saçları ince boynundan omuzlarına dökülürken, gözleri onlarda olsa da sözlerinin hedefi Hoki’ydi. “Korktun mu, Hoki? Vatandaşlık şansın, altı kişi kadar daha azaldı. Ya da en azından beş buçuk kişi,” dedi kız, Lunu’ya sahte bir acımayla bakarak. Mavi gözlerindeki küçümseme, güzelliğini gölgeleyecek türdendi. “Neredeyse on gündür, bu lanet delikte kapalıyız. Hiç dışarı çıkamadık; tek gördüğüm, senin memnuniyetsiz suratın ve leş gibi kokan bir grup Hiç soylu. Korkmadım, Nikita. Bıktım,” diye tersledi onu Hoki. Birkaç kişi, onun sözlerine katılarak kahkaha attılar. “Kabalaşma. Hiçler fena insanlar değil. Gerçi Nikita için aynı şeyi söyleyemeyeceğim,” dedi Aspen, yattığı yerden sırıtarak. Nikita, ona bir el hareketi çekti. “Hadi ama! Biz de kendi Temizlik Törenimizi yapmalıyız. En son ne zaman bir kurtlanmış gördük ki?” dedi Hoki, yapmacık neşeyle arkadaşlarına dönerek. Heveslenerek başını sallayan bir grup olsa da kimse yaklaşmaya yeltenmedi. Oğlan bir zorbaydı, evet. Ama sürüsünün lideri, Aspen’di. Aspen denen oğlan, uykulu gözlerle omuz silkmekle yetindi. “Beni karıştırmayın, yeter. Güzellik uykumu alamazsam, bütün gün huysuz gezdiğimi biliyorsunuz,” dedi, yatağında gerinerek. Hoki sırıttı. Liderinden onayını almıştı. Bir grup onlara doğru adım atarken Beau, kendini kavgaya hazırladı. Bela yine gelmişti ve Beau, bu sefer daha önce hiç olmadığı kadar gönüllüydü. “Hadi, siz kokuşmuş fareleri bir güzel yıkayalım önce,” dedi Hoki, bir elini çenesine dayayıp baştan ayağa onları süzerek. Dudakları memnuniyetsizce büzülmüştü. Sonra, hevesle avuçlarını ovuşturdu. Çirkin, büyük bir karasinek gibi. Beau, tam onun sırıtan yüzüne bir yumruk atmaya hazırlanırken arkasına geçen iki oğlan, onu kollarından yakaladılar. Aynı anda, Beş Beter’in de hırladığını duydu. Hodbin ise bir dizi küfür sıralayarak onlarla sürüklenmeye başladı. Beau, kendini kurtarmaya çalışırken Nikita’nın melodik bir sesle, erkekler ve barbarlıkları hakkında söylendiğini duydu ama sözleri, oğlanların kahkahaları eşliğinde yok olup gitmişti. Onca işkencenin arasında onu en çok rahatsız edenin, akranları tarafından zorbalığa uğramak olacağını kim tahmin edebilirdi ki! Tempo tutarak onları yatakhanenin derinlerindeki bir hamama soktuklarında Beau, en azından Dante ve Lunu’yu geride bıraktıklarını fark etti. Sonra, bir dirseğiyle onu tutan kıvırcık saçlı oğlanın burnuna sert bir darbe geçirdi. Çatlayan kemiğin acı sesine rağmen, aç ve susuz geçen günlerin yorgunluğu, içindeki savaşma içgüdüsünü köreltmiş olmalıydı ki oğlan acıyla inlese bile Beau onun tutuşundan kurtulamadı. Hoki denen serseri, eline bir kova su alıp yaklaştığında Beau, çenesini dikleştirip oğlana baktı. Karşısındaki genç adam, kendinin çürümüş, iğrenç bir yansıması gibi gelmişti ona. Belki başka bir dünyada, başka şartlarda olacağı kadar zalim ve boştu. Ve tam da bu yüzden Beau, ona baktı ve sadece acıdı. Gücünü, başkalarının korkusundan alan bir zavallıydı. Ama Beau’nun içinde, o korkunun zerresini bile bulamayacaktı. “Sakin olun. Bu, sadece başlangıç. Önce, üzerinizdeki o pis kokuyu çıkarmamız lazım,” dedi keyifli bir sesle, Hoki. Buz gibi su, kahkahalarla birlikte hepsinin üzerine döküldüğünde Beau’nun aklı, vücuduyla aynı anda dondu. Yakıcı soğuk, kemiklerine sivri dikenler gibi batarken midesine yediği yumrukla geriye savruldu ama onu tutan eller yine de gevşemedi. Bir kova su daha tepesinden aktı. Bu sefer, ağzını yeterince hızlı kapatamadı. Titreyen bedeni, kesik öksürüklerle nefes almaya çalıştığı sırada Hodbin’den çılgın bir kahkaha yükseldi. Herkes, bir anlığına durdu ve iki büklüm hâldeki Beau bile ona döndü. İki nefes alımı kadar, yankı yapan hamamda, oğlanın kahkahalarının dinmesini beklediler. Oğlan, şimdi bir kolunu kurtarıp ıslak sarı saçlarını geriye taramış; üzerindeki lekeli gömleği çıkartıp cakayla yere atmıştı. “Hadi, bir iş yapacaksan, düzgün yap,” dedi Hodbin ve çarçabuk botlarını çıkarıp Hoki’ye doğru fırlattı. Pantolonunun düğmelerini açarken de kocaman sırıtmaya devam etti. “Ne yaptığını sanıyorsun, kurtlu?” diye sordu Beau’yu tutan oğlan, dişlerinin arasından. “Taşaklarımı düzgünce yıkaman için soyunuyorum, ayakçı. İstediğin bu, değil mi? Kıçımızı görmek?” diye yanıtladı Hodbin, bir kaşını kaldırarak. Hoki’nin çenesinde bir kas seğirdi. Zorbaları birbirilerine aptal aptal bakarken Beau, Hodbin’in cüretine sırıttı. Hodbin, işgüzar bir hergele olabilirdi ancak insanın damarına basmayı iyi bildiğini Beau bile inkâr edemezdi. Bu yüzden Beau da arkasındaki şaşkın oğlanlardan silkinerek kurtuldu ve yapacağını hiç düşünmediği bir şey yaptı: Soyunan Hodbin’in oyununa katıldı. Islak gömleğini çıkardı ve Hoki’nin suratına fırlattı. Hoki, sinirle gömleği yere atarken Beau, yerdeki kovalardan birini alıp başının üstünden döktü ve soğuk su içinin buzlarına karışırken, ulumadan farksız bir kahkaha patlattı. Keskin acı, onu kendine getirmişti. Yerinde, heyecanla kıpırdanarak üzerinden akan damlaları, yakınındaki oğlanlara doğru, mutlu bir köpek gibi silkeledi. Az önce burnunu kırdığı aşırı kıvırcık saçlı oğlan, soğuk sudan rahatsız olup geri kaçtı. “Siz sikiklerden hangisi sırtımı ovacak?” diye sordu Beau, hepsine tepeden bir bakış atarak. Birçoğundan uzun olması bunu kolaylaştırıyordu. Hiçbiri cevap vermedi. Hepsinin gözü, Hoki’nin üzerindeydi. Ama Hoki’nin gözleri ise Beau’ya kilitlenmişti. Soyunmaya başlayan Beş Beter de onlara katılırken Beau, ona bezgince sırıttı. Beş Beter de üzerindeki yırtık ceketi aheste bir keyifle çıkarıp başının üzerinde sallayarak, bir başka herifin suratına fırlattı. Ancak irkilen yabancı, ceketi kuduz bir hayvanmış gibi panikle yere atıverdi. “Bu hödükler ayakçılık konusunda senden bile berbat, Hodbin. Siz sıska piçleri, kime şikâyet etmem gerekiyor?” diye sordu Beş Beter, üzerine bir kova soğuk suyu geçirmeden hemen önce. Beau, karşısındaki oğlanların muhtemelen hepsinden daha iyi beslendiğini ve sıskalıktan son derece uzak olduklarını belirtmekten kaçınarak arkadaşının şakasına güldü. Kıvırcık saçlı oğlan, Hoki’nin yanına geçerek, “Bunlar bir avuç aptal serseri. Uğraşmaya bile değmez,” diye mırıldandı. Diğerlerinin de keyfinin kaçtığı belli oluyordu. Oyuncağın da oyundan keyif alıyorsa, zorba olmanın ne eğlencesi kalırdı ki? Herhâlde, bu gerçek bir tokat gibi hepsinin yüzüne çarpmıştı. Hoki, her birine tiksinerek baktı ama gücünü sayı üstünlüğünden alıyordu; o yüzden, onlara zoraki bir sırıtmayla diklenerek, “Daha sonra devam ederiz,” demekle yetindi. Beau, onun vazgeçişine bir kahkaha daha patlatırken Hodbin, hamamdan çıkanların arkasından melodik bir sesle şakıdı: “Sözün olsun, ayakçı.” Küçük hamamın ortasında sadece onlar kaldıklarında, aralarına bir sessizlik çöküverdi. Lunu, arkasından gönülsüzce gelen Dante ile içeri girip kapıyı ardından kapatırken sessizlik, büyüdü de büyüdü. Kızların gelişiyle, içinde bulundukları durumun ciddiyeti tekrar havayı sarıvermişti ve böylece, paylaştıkları kahkahaların izleri, hepten silinip gitmiş oldu. “Burası ne böyle?” dedi Lunu, şaşkın bir merakla bir musluğu kurcalarken. Muhtemelen yokluk dolu hayatında ilk defa böyle bir şey görüyordu. Kolu çevirip su geldiğini görünce şaşkın bir ciyaklamayla geri çekildi. Hâli tatlı, tavırları komikti ama kızın gözleri, her bir detayı içerken Beau, onun az önce yaşananlara olan kayıtsızlığına inanamıyordu. Uğrunda ne muamele göreceklerini umursamayacak kadar mı kötü bir hayatı vardı? Belki de Kayalılar için zorbalık, sıradan bir şeydi. Oysa anlatılan hikâyelerde hep gaddar olanın, Kayalılar olduğu söylenirdi. Derlerdi ki toprağı küstüren de onlardı, denizi taştıran da. Vahşi ve taş yürekli olduklarından olurdu bu felaketler hep. O yüzden tüm soyları bir ömür toprağa hasret yaşamaya mahkûmdu ya zaten. Ama Beau, artık bu hikâyelere inanmıyordu. Onları tanımış, onlarla yaşamış, onlarla savaşmıştı. Hatta, onları sevmişti. Onlar da onu sevmişti. En azından, sevilmeye değer olduğunu düşündükleri o günlerde Beau, bu şansa erişmişti. Kaybettiği bu dostluk ve sevgi, artık onun yüküydü. “Sandığımız gibi bir kurtuluş olmadığı kesin,” dedi, Hodbin. “Bu Temizlik dedikleri şey ne? Umarım kazığa dikilmemek için gerçekten sadece yıkanmamız gerekiyordur çünkü ben, hayatımda girdiğim hiçbir sınavı geçemedim,” dedi, kenardan bir sabun alarak. Bu sözleri Arm’ın, yumruğunu sıkmasına neden oldu ama Beau dışında kimse, bunu fark etmemiş gibiydi. Hodbin, aldırmazca, bulduğu bir bambu lif ile sırtını ovaladı ve kafasından aşağı bir kova daha su döktü. Şaşılası bir gamsızlığı vardı doğrusu. “Babamı bulursak bize yardımı olabilir,” diye şansını denedi, Beau. Hodbin, buna çınlayan bir kahkahayla karşılık verdi. “Alınma ama Madrabaz’a ne bok olduğu, hiç umurumda değil. Burada artık Gezginler yok. Sadece biz varız.” Beau, yüzünü buruşturdu ve “Aileni çabuk sattın,” dedi. Ama Hodbin, oralı bile olmadı. “Beni aralarına almamış bir grubun götünü kollayacak değilim,” diye homurdanmakla yetindi. “Neden aralarına almadılar acaba?” diye sordu, Beş Beter. Hodbin’e odaklanmış gözlerinde, kin dolu bir bakış vardı ve Beau, iki Gezgin’in arasında eski bir meselenin gezindiğini hissedebiliyordu. Ama Hodbin, oğlana aldırmadı ve sorusunu, “Bilmem, hepinizden daha güzelim diye mi?” diye cevapladı. Gamsız piç. Beau, havada yükselen gerilimin kavgaya dönmemesi için araya girdi. En son ihtiyaçları olan şey, bir de kendi aralarında kavga etmeleri olurdu: “Beş Beter? Madrabaz bize yardım edebilir, bunu biliyorsun.” Hodbin, dışlanmış bir tip olabilirdi ama Beş Beter, aileden biriydi ve dibine kadar bir Gezgin’di. Beş Beter, kaptanlarının adını duyunca somurttu. “Emin değilim. Adamı duydun, Madrabaz ve diğerlerini çoktan öldürmüş olabilirler. Şimdilik sessizce ayak uydurmaya çalışmak daha iyi bir fikir gibi.” “Bir Beter’den duyduğum en akıllıca söz, buydu,” dedi Hodbin, lifli eliyle onu alkışlarken. Bütün vücudu köpük köpüktü ve üstünden su damlıyordu ama can sıkıcı olmaya bir saniye bile ara veremiyordu. “Benimle. Konuşma. Ayakçı. Derin Deniz’in bir ucunda da olsak sen hâlâ, hain bir boksun. Yaşlı Adam şahit ki o küplerin içinde, senden daha çok yaşamayı hak eden bir sürü dostum vardı,” diye hırladı. Ardından omzuna bir havlu attı ve kapıyı arkasından çarparak yatakhaneye döndü. Ortamın kontrolü elinden kayıp giderken Beau, bu insanları nasıl bir araya getirebileceğini bilmiyordu. Evet, küçük bir gemide, ölümün nefesinden kaçarken birbirlerine katlanabiliyorlardı belki ama onun dışında, herkes kendi bilindik yalnızlığıyla kuşanıyor; kimseyi yakınına yaklaştırmak istemiyordu. Güvenleri kırılgandı. Ve o güveni onlara verecek kişinin aralarındaki hain olması, işleri hiç kolaylaştırmıyordu. Beau, Hodbin’in tasasız kafasını bir kova dolusu suya soktuğu köşeye baktı. Oğlan, Beş Beter’in sözlerini işitmemiş gibiydi. “Fazla arkadaş seçeneğin yok,” dedi Beau, zoraki bir çabayla tekrar deneyerek. Kavga edip duramazlardı. Şimdi birlik olmaları gerekiyordu. “Sen varsın ya, majesteleri. Senin gibi yalancı bir Ark piçi varken başka birine neden ihtiyacım olsun? Eminim buralardan da yamanacak bir akraba bulup günü kurtarırsın,” dedi Hodbin, gözlerini büyütüp yapmacık bir neşeyle onu yanıtlarken. Beau’nun çenesi kasıldı. Kendini, sakin olmak için zorladı ama karşısındaki herifin iğneli lafları, durumu hiç kolaylaştırmıyordu. Hodbin, onu düşmanı gibi görmeye bir an bile ara vermiyor; her fırsatta üstüne geliyordu. Bu da içinde kalan son sakin tarafını öfkeye boğmasına neden oluyordu. Beau, tam ona çenesini kapatmasını söylemek üzereyken Lunu, araya girip parmağını sallayarak Hodbin’in üzerine yürüdü ve “Kindar bir pislik gibi davranmayı kes! Burada tek başımızayız ve yarın ne olacağını bilmiyoruz. Denizde olan, denizde kalır. Götün teki olmayı birazcık bırakabilirsen, belki bu işten hepimizin sağ çıkmasının bir yolunu bulabiliriz,” diye azarladı onu. Kızın şişmiş gözleri ve yorgun yüzü, turuncu kilin altından bile inatla parlıyordu. Hodbin, ıslak saçlarını geriye atıp sırıttı. Lunu’ya iyice yaklaşıp hafifçe öne eğildi ve alnından bir damla su, Lunu’nun burnuna düştü. Lunu irkilirken Hodbin konuştu: “Dedi, herkesi kandıran küçük kalamar. Sen ne zamandan beri kendinden başkasına ne olduğunu umursuyorsun? Bu bilgece sözlerin altında bir amaç olmalı. Hımm… Bir düşünelim.” Bir an durup dramatik bir edayla çenesini sıvazladı. Lunu, onun bu gösterisine gözlerini devirdi. “Ah, buldum! Senin savaşlarını verecek başkalarına ihtiyacın var, değil mi, kurnaz Kayalı? Kendi kardeşini bir enkaza çevirdiğine göre, tayfanda adam eksiği olduğu kesin. Eminim buralarda kandıracak kaslı bir aptal bulabilirsin. Bu arada merak etme, ben, denizde olanı denizde bıraktım bile… Evet, sizi.” Hodbin, sözlerini vurgulamak için elindeki kovada kalan suyu Lunu’nun tepesinden aşağı boşalttı. Lunu, sırılsıklam olurken küçük bir çığlık koyuverdi. “Temizlik Töreni’ni unutma, kalamar,” dedi ve yanına bir havlu alıp çalımlı adımlarla, yatakhaneye doğru yürüdü. “Seni pislik herif!” diye bağırdı Lunu, oğlanın arkasından. Kırmızı ceketi sırılsıklam olmuştu ve kız şimdi, olduğundan daha da ufak duruyordu. Beau, gerginlikten patlamak üzereydi ama Lunu’nun bu hâline bir kahkaha atmasına engel olamadı. Eskiden olduğu gamsız adamın bir gölgesi gibi hissetmişti kendini. Kahkahası hamamın duvarları arasında yitip giderken Lunu, ona bir hareket çekti. Kızın suratı, turuncu killerin akan suyu arasında öfkeyle buruşmuştu. Erimiş, mutsuz bir muma benziyordu ve bu, Beau’ya bir kahkaha daha attırdı. Yanında Dante’nin de kıkırdadığını duyunca gülümseyerek ona döndü. Ama Dante, onun bakışları altında hemen gülümsemeyi kesti. Ve Beau’nun kalbi durdu. Kızın o nadir gülümsemesini bir daha görememek, Beau için başka bir mahkûmiyetti ve Dante, hâlâ onun gardiyanıydı. Önüne döndüğünde Lunu’nun, ceketini çıkarıp kenara koyduğunu gördü. Ardından, yerde oturan ve boş gözlerle zemine bakan Arm’ın yanına çöktü. “Çok üzgünüm, Army,” diye mırıldandı Lunu, ellerini nereye koyacağını bilemeyerek. Arm’a sarılmak istiyor ama tepkisinden çekiniyor gibi bir hâli vardı. Arm, acıyla gözlerini yumdu. “Yasını paylaşıyorum, kardeşim,” dedi, Beau. Sözler, acısını teselli etmeyecek olsa bile bazen elinde olan tek şey de o sözlerdi işte. Arm, kelimeler boğazını yakıyormuş gibi zorlayarak konuştu: “Anlamıyorum. Bunu neden yaptılar? Onu buraya, kendileri çağırdılar. Ne için?” diye sordu, bir cevap uğruna yalvarır gibi Beau’ya bakarak. Beau, ona bir yanıt verebilmeyi dilerdi. Bir teselli verebilmeyi. Bir umut. Ama hiçbirini yapamazdı. Şimdi değil. Hiddeti içinden taşarken koşulsuz desteğinin gözlerinden Arm’ın gözlerine akacağını umdu. “Bilmiyorum ama öğreneceğiz. Söz veriyorum, Arm. Babana yapılanın bedelini, onlara ödeteceğiz.” Ama Arm, Beau’nun verdiği söze inanmamış gibiydi. Lunu’nun, sonunda omzuna koymaya cesaret ettiği destekleyici elinden kurtulup ayağa kalktı ve yatakhaneye doğru yürüdü. Oğlan, kederli ve cansız adımlarla uzaklaşırken Lunu sadece, üzgün gözlerle arkasından baktı. Beau, Lunu’ya da her şeyin düzeleceğini söylemek isterdi. Kardeşiyle arasının düzeleceğini. Belki, burada güvende olacaklarını. Ama bu da gücünün yetmediği şeylerden biriydi işte. O yüzden, elinden gelen tek şeyi yapmayı seçti. “Siz duş alırken, ben kapıda nöbet tutarım,” dedi ve kızlar cevap veremeden, oradan çıkıp onlara biraz mahremiyet verdi. En azından, bunu yapabilirdi. Kapının birkaç adım önünde durup loş yatakhaneye baktı. Çoğu kişi ranzalarına çekilmişti; bazıları sessizce kendi aralarında konuşuyor, bazıları da horultuyla uyuyordu. Ama ona bakan düşmanca gözlerin sayısı hiç de az değildi. Beau birçok kez mahkûm olmuştu ama ilk defa, kendini bu kadar kaybolmuş hissediyordu.
*
Ertesi gün, Hoki’nin haklı olduğu ortaya çıkmıştı. Gerçekten de bu kubbede, yatakhaneden dışarı adım bile atmalarına izin verilmiyordu. Bu da burayı, Beau’nun deneyimlediği işkencelerin arasında en sıkıcısı yapıyordu. İlk gece bir gözü açık uyumuş; her an, gelecek bir tehlike işaretini beklemişti. O yüzden, sabah onlara bırakılan yulafları yemek için kalkıp yeni kıyafetlerini giyerken uyanık kalması epeyce zor olmuştu. Yulaf için sıraya giren Hodbin’in de sürekli esnemesine bakılırsa o da iyi uyumamış olmalıydı. Gezgin oğlan, hepsinden en uzak ranzayı seçmiş; tek başına olmayı yeğlemişti. Onlara da diğer adayların giydiği kıyafetlerin aynısı verilmişti: Lifli bir kumaştan yapılmış, kalıbı bol ve tonlarca cebi olan siyah bir pantolon ve üzerleri için de yine siyah, ince kumaşlı kolsuz atletler. Pantolonların deri askıları, sırtlarından çapraz bağlanıyor ve bir tulum gibi bedenlerine oturuyordu. Soğuk günler için kalın bir pelerin bırakmayı da eksik etmemişti Gizler. Ama kimse, boğucu yatakhanede onlara elini bile sürmüyordu. Botları ise Ark kalitesinde bir deriden yapılmış gibi hem hafif hem de çok rahattı. İnsanlar kendi arkadaş gruplarıyla oturup laflarken Beau, sessizce yulafını yiyip ranzasına geri çöktü. Zihni bir an bile durmasa da vücudunun dinlenmeye çok ihtiyacı vardı. Yorgunluk, muhakkak yakında onu ele geçirecekti. Ama bu dinlenme faslı uzun sürmedi ve Lunu, meraklı gözlerle etrafı tarayarak yayıldığı ranzasına geldi. Kızın hâli, ilk defa coşkulu ya da hevesli değildi. Beau’nun ayak ucuna bağdaş kurarak otururken tavırları rahat olsa da hiç konuşmamıştı. Onun düşünceli yüzünden, aklında kırk tilki dolaştığını anlayan Beau, içtenlikle gülümserken, Kayalı kızın varlığından hoşnut olduğunu fark etti. Biri, yıllar önce olduğu adama bir Kayalı ile arkadaş olacağını söylese inanır mıydı; bilmiyordu. Lunu, onu arkadaşı olarak mı görüyordu, ondan da pek emin değildi ama öyle ya da böyle Kayalı kız, onu bağışlamayı seçmişti. Belki bu, kendinin de bağışlanmayı dilemesi yüzündendi. İkisi de kendi hikâyelerinin kahramanı olmaya çalışırken birçok kişiyi incitmişlerdi. Şimdi de bunun bedelini, yapayalnız kalarak ödeyeceklerdi. Yine de Beau, ona minnettardı. Sessizce oturdukları bu anda, yalnızlıklarını paylaşmak bile biraz da olsa rahatlatıcı olmuştu. Sağ yanındaki ranzanın alt katında yatan Beş Beter, “Giz çocuklarını koruyacak aileleri varken şansımız nedir ki?” diye homurdandı. Beau, oğlanın bir hayli haklı olan endişesini anlıyordu ama buna verecek bir cevabı yoktu. Adalete inancını yitireli uzun zaman oluyordu ve en son beklediği şey, burada diğerleriyle eşit şanslara sahip olmalarıydı. O yüzden Beau, sessiz kaldı ve Beş Beter’e cevap veren Lunu oldu: “Biz, potansiyeliz. Geleceğiz. Kaynağız. Gençlere her zaman ihtiyaçları olur. Şekillendirmek, yönlendirmek kolay, diye düşünürler. Özellikle bizim gibi, kültürlerine cahil gençlere. Bizi kullanmak istiyorlar,” diye yanıtladı, basit bir omuz silkmeyle. Beau, onun, geçirdikleri zorlu yolculukla birlikte daha da büyümüş göründüğünü fark etti. Kızın muzip gülümsemesi hâlâ aynı olsa da duruşunda bir şeyler farklıydı. Şimdi daha mağrur bakıyor, daha ağırbaşlı konuşuyordu. Yol, onun içinde de bir şeyleri değiştirmişti. “Bununla bir sorunun yok mu yani?” diye sordu Beş Beter, kıza yandan bir bakış atarak. Değişimi o da fark etmiş gibiydi. “Kullanmak, kullanılmak… Aslında hepsi bir oyun. Kazandıktan sonra hangisinin daha işe yarar bir yol olduğunu kim söyleyebilir?” diye yanıtladı Lunu, rahat bir edayla arkasına yaslanırken. Gülümsemesi cansız olsa da orada, yenilmeyi kabul etmeyecek bir dirayet vardı. “Kazanmak hakkında farklı görüşlerimiz var,” dedi, Beau. Lunu, kendine göre haklı olabilirdi ama Beau, özgürlüğün tadını bir kez almıştı ve bir daha birilerinin kölesi olmaya hiç niyeti yoktu. “Beni kullanmalarını istemiyorum. Özgür olmak istiyorum,” diye devam etti, basitçe. Onların bana biçtiği rol değil, kendim olmak istiyorum. “Senin ne istediğinin bir önemi yok. Tıpkı senin, başkalarının özgürlüğünü umursamadığın gibi, onlar da senin fikirlerini umursamıyor,” diye homurdandı, sol yanındaki ranzanın tepesinde oturan Dante. Hiçbirine bakmamış olsa da onları dinlediği açıktı. Beau, kendi yatağından başını uzattı ama kızı göremedi. “Benim bunu umursamadığımı nereden çıkardın?” diye sordu ona, Beau. Bir hata yapmıştı ve artık her şeyin suçlusu oydu yani, öyle mi? “Ark’ın saçma savaşı için ailelerinden yüzyıllardır çalınan çocuklar veya bir çöp kadar değersizmiş gibi mühürlenen Çürüklerle bir derdin olduğunu fark etmemişim. Bizim özgürlüğümüz yeterince değerli değil miydi yoksa sadece ikiyüzlü müsün?” diye sordu Dante, yatağından hışımla başını uzatarak. Dağılmış dalgalı saçları ve öfkeli gözleriyle Beau’ya bir anlığına vereceği cevabını unutturmuştu. Aptal kalbi onu görünce ritmini şaşırırken Beau, içinden zayıflığına söverek yastığına geri yaslandı. Aynı takımda oldukları anları özlüyordu. Birbirlerini kolladıkları anları. Ama Beau, onu en ihtiyacı olan anda korumayı bırakmıştı ve bunun bedeli de Dante’yi ebediyen kaybetmesi olmuştu işte. “Bunları daha önce düşünmemiş olmak benim ahmaklığım, evet. Ama bu, sana ve diğer Kayalılara yapılanları zalimce bulmadığım anlamına gelmez. Bu dünya, bozuk. Her bir dalgası ve her bir toprağı kanla kirlenmiş ve ben de bundan, senin kadar nefret ediyorum,” diye yanıtladı Beau, yastığına iyice gömülürken. “Babacığın beni dövüştürürken de oturduğun yerden nefret etmeye devam ettin. O yüzden, en iyi bildiğin şeyi yap: Sus ve şikâyet etmeden otur,” dedi Dante. Beau’nun, bu sözlere verecek bir cevabı yoktu. Kendinden bunun için ne kadar nefret ettiğini Dante hayal bile edemezdi. Doğru olanı yaptığını, bu şekilde onu hayatta tuttuğunu düşünmüştü ama sonuç ne olursa olsun başarısız olmuştu. İçi, kendisine karşı hissettiği tiksintiyle doldu. Onun için savaşmalıydı. Dante, onun için savaşırdı. Bu savaşın sonunda ölecek olsa bile kaçınmazdı. Bunu biliyordu. Kızın, zırhlar ördüğü bedeninin altında yatan ışıl ışıl ruhu görmüştü. Beau, bir yere ait olmayı seçerken Dante onu seçmişti. Ve Beau’nun, yaptığı seçimden duyduğu pişmanlığı anlatacak bilgece kelimeleri yoktu. Artık kalbi, kanamayı hak eden bir yaradan ibaretti. Düşüncelerinden sıyrıldığında, yanlarına yaklaşan, çekingen gülümsemeli bir kızı fark etti. Kız, kimseden bir selamlama göremeyince Beş Beter’in ayaklarını itip onun yatağının kenarına oturdu. Beş Beter, ağzının içinden bir küfür mırıldandı ama kız, kabarık koyu renk saçlarını savurup onu duymazdan geldi. “Size, hoş geldiniz demek istedim,” dedi kibarca. Çok iri, mavi gözlerin parladığı yuvarlak, candan bir yüze sahipti. “Benim adım, Sedir,” diye kendini tanıttı ve yumuşak hatlı zarif vücuduyla, yerine iyice bir yerleşti. İçlerinden hiçbiri, bu dost canlısı kıza cevap vermeyince Beau, yamuk bir gülüşle, “Ben, Beau,” dedi. Tepki olarak, kızın beyaz tenindeki dolgun yanakları hemen kızarıvermişti. Beau, kızlar üstünde böyle bir etkisi olduğunu neredeyse unutmuştu. “Buraya güvenle ulaşabilmenize çok sevindim,” dedi Sedir, gözlerini ondan kaçırarak. Beau, yolculuklarının güvenliden çok uzak olduğunu belirtmek istemedi. Bu, sadece unutmak istediği anıları yanında getirirdi. Onun yerine, “Nazik Gizler olduğunu görmek güzel,” demekle yetindi ve sözlerinin, kızı daha fazla utandırmayacağını umdu. “Aa, hayır. Ben bir Hiç soyluyum. Ama elbette bir yerlerde, nazik Giz soylular vardır. Sadece onlar, burada değiller,” dedi, uzak bir köşede onları izleyen Hoki ve çetesini başıyla işaret ederek. Beau, o tarafa bir bakış attığında Hoki’nin gözlerinin, üzerlerinde olduğunu fark etti. Saldırmak için fırsat kolladıkları her hâllerinden belliydi ama bu kavganın beklemesi gerekecekti. Hoki, şu an Beau’nun sorunlarının en küçüğüydü. “Hiç olmak nasıl bir his?” diye sordu Beau, nezaketen. Aslında içinden hiç sohbet etmek gelmiyordu ama dost canlısı bir kıza kabalık yapmanın da ona yakışmayacağını düşünüyordu. Şimdi, yanında sessizce oturan Beş Beter ve Lunu da belli etmemeye çalışsalar da kızın cevabına kulak kabartmışlardı. “Düşündüğünüz kadar kötü değil. Aç kalmayız ya da yoksulluk çekmeyiz. Gizler, bize uygun olan işleri söylerler. Eşlerimizi seçerler ve hayatımızın temel sorunlarını yönetirler. Yaşamımızı bayağı kolaylaştırırlar yani,” dedi, mavi gözlerini hepsinin üzerinde tek tek gezdirirken. “Bu, sizin değil onların hayatı olmuyor mu?” diye sordu Lunu, keskin bir edayla. Dinlemiyor numarası yapan kızın merakına yenik düşmesi, Beau’yu gülümsetmişti. Lunu’nun, duyduğu her bilgiyi kana kana içtiğinden hiç şüphesi yoktu. “Karar vermek gibi endişe verici şeylerle vaktimizi boşa harcamak istemeyiz. Böylece her şey bir düzenle ilerler. Tabii, hâlâ Giz olabiliriz. Vatandaşlık sınavlarından size bahsettiler mi?” diye yanıtladı kız, sakince. Lunu’nun kabalığına ya aldırmamıştı ya da bozulduğunu belli etmek istemiyordu. “Çok az,” dedi Beş Beter, kızı tersleyerek. Beau, ona uyaran bir bakış attı. Ama kız, Beş Beter’e hiç aldırmadan Beau’ya anlatmaya devam etti. Aralarından konuşmaya değer olan tek kişinin Beau olduğuna karar vermiş gibi bir hâli vardı. “Biz de çok bir şey bilmiyoruz. Kimse, önceden neyle karşılaşacağını bilmez zaten. Adaletli olması için, aileler bile bu konudaki sessizliklerini korur. Mesela ablam, bundan beş sene önce Temizlik Töreni’ni geçip Giz oldu. Ama ne bana ne de anneme herhangi bir şey anlattı. Annem gençliğinde son sınav aşamasına gelememiş zaten. O yüzden, o da bir şey bilmiyordu. Yine de bilse bile söylemezdi çünkü çok kuralcıdır. Yerdengezen bizi cezalandıracak diye çok korkuyor. O yüzden kimse, Tören olana kadar Tören hakkında konuşmaz,” dedi, omuz silkerek. Bu geveze kızın onlar için kıymetli bir kaynak olduğunu anlamış gibi görünen Lunu, kıza iyice sokuldu ve “Yerdengezen, neden kimin vatandaş olup olmayacağını umursasın ki? Kimin vatandaş olacağını diğer Gizler seçmek istemez mi?” diye sordu, masum bir edayla. “Hayır, hayır! Gizler, Yerdengezen’in seçimine asla karışamaz çünkü bizi İlk Büyük Dalga’dan sağ çıkaran oydu. Gizler de bir yerde, onun elçileri olarak seçiliyor zaten. Kendi elçisini, kendi seçmek ister elbette. Yoksa çok kızar. Hatırlıyorum da bir komşumuzun büyük amcası demişti, yüzyıl kadar önce, Temizlik Töreni sırasında bir Hiç soylu aile, çocuğuna yardım etmiş. Tabii, Yerdengezen, kendi Giz seçimine müdahale edildiğini duyunca çok öfkelenmiş. Bu adanın göbeğinde yaşadığı için de öfkesiyle tüm adayı titretmiş ve korkunç bir zelzeleye sebep olmuş. Yüzlerce kişi ölmüş, daha da fazlası yaralanmış. O yüzden kimse, onun öfkesini tekrar karşısına almak istemez. Giz olmamızı isterse oluruz, Hiç olmamızı isterse Hiç kalırız,” dedi Sedir, ürpererek. Ancak Lunu, kızın bu hikâyesinden hiç etkilenmemiş gibiydi. Beş Beter ise gözlerini devirmiş, çoktan muhabbetten kendini uzaklaştırmıştı bile. Ama Beau, Sedir’e bir yönden inanıyordu. Bu seçim, asla onlara ait olmayacaktı. O yüzden, kızın konudan konuya atlamasını dinlerken sessiz kaldı ve kendi düşüncelerine döndü. Ne yapıp edip babasını bulmalıydı. Madrabaz ve tayfasını tutuldukları yerden kurtaracak, sonra da hep beraber buradan gideceklerdi. Beau kaderini, inanmadığı bir tanrının ya da onu kullanmak isteyen bir grubun seçmesine izin veremezdi. Bu sefer, işleri doğru yoldan yapacaktı.