Bölüm 1: Lunu

Lunu, insan doğasını çok iyi tanırdı ama uzaktan. Onu kalbine bağlayan iplikler öyle incecikti ki çoğu zaman kendi duyguları bile yabancıydı ona. Hissetmemeyi, umursamamayı öyle büyük bir maharet saymıştı ki kendini böyle koruduğuna inanmıştı. Bu inkârı onu farklı olduğuna, güçlü olduğuna ikna etmişti. Ama bu, bir yalandı. Ve Lunu, bunu bilecek kadar iyi bir yalancıydı. Hikâyesini yalanlar ve hayaller üzerine kurmuştu. Geleceğini başkasının hislerinden öne koymuş, özgürlüğü için geçemeyeceği bir deniz olmadığını kanıtlamıştı. Ve işte şimdi boku yemişti. Her zerresiyle bunun farkındaydı. Korku, vücudunu uyuştururken titrek bir nefes verdi. Duygularından arınmış değildi. Özel değildi. Sandığı kadar güçlü ya da yenilmez de değildi. Ona denizlerinin en tehlikeli ahtapotunun adını vermişlerdi ama zehri hep kendine batmıştı. Kaç saattir ağlıyordu ki? Kaç gündür bu çömleğin içindeydi? Bir noktada ağlamaktan bayılmış olmalıydı çünkü ne kadar süredir bu küpten çömleğin içinde oturup kendinden nefret ettiğini bilemiyordu. Tek bildiği, gördüğü tek gerçek toprağın onu karada boğacak olmasıydı. Bunun ironisiyle güldü. Gülüşü hıçkırığa döndü. Burnunu çekerek ağlamasını durdurmaya çalıştı. Herkesi ölüme sürüklemişti. Aslında bu, tam olarak doğru değildi. Arm’ın babası ve Lunu herkesi ölüme sürüklemişti. Bu, tamamen Lunu’nun suçu değildi. İçindeki küçük bir parça ona karşı çıktı. Hiçbir zaman senin suçun olmaz zaten, değil mi? Lunu, kafasının arkasından gelen bu küstah sesi her zaman yaptığı gibi duymazdan gelmek istedi ama bu kadar küçük bir alanda kendinden kaçamazdı. Dünyada bir yerin olabileceğini düşünmen, ne büyük bir ahmaklık! Oysa kendine bile söylediği yalanlara öyle kolay kanmıştı ki… Eh, Lunu, o kadar iyi bir yalancıydı işte. Yine de kendiyle yüzleşmeye dayanamıyordu. Sessizlik büyürken karanlık, onu çiğnedikçe çiğniyor; derisinin altındaki etini lime lime söküyor ve geriye sadece en derinlerine gömdüğü, yerini kendisinin bile unuttuğu vicdanı kalana kadar onu paramparça ediyordu. Onun yolu, kanla yıkanmıştı; sevdiklerinin ve sevmediklerinin kanıyla. Elleri dökmese bile seçimleri dökmüştü, o kanı. Ve bu çömleğin içinde, o kanda boğuluyordu. Ne yazgı ama! O yüzden, çok iyi yaptığı bir diğer şeye tutundu ve başkasını suçlamayı seçti. Sonuçta, Gizliman’ın güvenli olduğunu ona söyleyen kişi, Arm’ın babasıydı. Bulundukları durum, kesinlikle adamın suçuydu. Gerçi, kesilip bir mızrağa saplanmış kafasına bakılacak olursa adam, bunun bedelini fazlasıyla ödemişti. Şimdi sıra Lunu’daydı ve onun ölümü, çok daha korkunç olacağa benziyordu. Yavaş yavaş boğularak. Her alacağı hava parçası için yalvararak. Lunu, bu düşünceyle boğazına gelen hıçkırığı yuttu. Gözyaşları yüzüne akarken, tırnaklarını etine gömdü. Çok korkuyordu. Öyle çok korkuyordu ki korku, eklemlerini bir zincir gibi sarıyor; kımıldamasına izin vermiyordu. Gözyaşlarının sebebi bu muydu? Ölmekten korktuğu için mi ağlıyordu? Başarısız olduğu için mi? Yoksa, olduğundan fazlası olabileceği tek şansı mahvolduğu için mi? Yine de Lunu, bir bebek gibi ağlayacaksa en azından bunu çömlek bir saksıda yapmayı tercih ederdi. Çömlek saksılar, iyi sır tutmalarıyla bilinirdi. Gözyaşlarınızı ve yenilgilerinizi yüzünüze de vurmazlardı. Siz kanlı ellerinizle yapayalnız otururken sizi yargılamazlardı. O yüzden bağıra bağıra ağlarken hiçbir şeyi umursamadı. Nefesi kesik kesikti, dudağının üstü ise burnundan akan sümükle ıslaktı. Saatler ya da günler önce, biraz altına işemişti. Belki, kendi sidiğinde boğulmasını mı umuyorlardı? Kim bilir! Artık ne önemi vardı ki? Lanet hayatında ilk defa doya doya ağlıyordu. Aksak nefesiyle hıçkırıyor, bazen bağırıyor, bazen küfrediyor; son anı buysa, bu çömlek saksıya iyi bir gösteri sunduğuna emin olmak istiyordu. Son hıçkırığı da yitip gittiğinde yüzündeki sümükle karışık gözyaşını, kol yenlerine sildi. Çömleğin içinin ne kadar dar olduğuna ve havanın ne kadar boğucu olduğuna odaklanmamaya çalışarak başını, dizlerinin arasına dayadı. Küçük nefesler alarak kendini sakinleştirmeyi denedi. Sessizlik ve karanlık. Lunu’nun arafı, buydu işte. İkisi de onu hevesle yutarken Lunu, Ölüm’ün onun için geldiğini duydu. “Hâlâ orada mısın?” dedi Ölüm. Ya da her kimse. Yine de Lunu için, sesin sahibinin Ölüm olması da son derece mantıklıydı. Kalbi aynı anda panik ve heyecanla dolarken bir eliyle, sanki sesin sahibini hissedebilecekmiş gibi, çömleğe dokundu. “Kim var orada?” diye sordu, burnunu çekerek. “Hiç susmayacaksın sandım,” dedi, genç bir erkek sesi. Ölüm olmak için fazla genç, fazla toydu. Yine de Lunu kimdi ki koskoca Ölüm’ü yargılayacaktı? Harika, bu her kimse, ağladığını biliyor. Lunu, zayıflığıyla utanarak kıpırdandı. Ama bu utanç sadece bir an sürdü. Belki bu durumu avantajına kullanabilirdi. “Her gün bir çömleğe gömülmüyorum,” dedi, alıngan bir sesle. Ama huyu kurusun, merakı gururundan ağır basıyordu işte. “Sen de mi bir çömleğin içindesin?” diye ekleyiverdi. “Hayır,” dedi oğlan, bıkkınca; bunu, sanki her gün yapmak zorundaymış gibi. Bu da Lunu’ya, onun, konuşmaya devam etmek için biraz teşvik edilmesi gerektiğini düşündürdü. “Benim adım, Lunu. Senin adın nedir?” diye sordu, en tatlı sesiyle. Lunu, bal olmayı da bilirdi; zehir olmayı da. Gerçekte hangisi olduğuysa ilelebet bir muamma olarak kalacaktı. Oğlan, bir süre cevap vermedi. Lunu, dişlerini sıkarak bekledi. Ölüm’ü ya da son derece sıradan olan oğlanı -ki ikisi de onun için eşit derecede önemsizdi- aceleye getirmek istemiyordu ama buradan çıkmalıydı. Bal ya da zehir! İçeride çürürken, hangisi olduğunun ne önemi kalıyordu ki? Çömlek, her geçen dakika daha da küçülüyor; daha da havasızlaşıyordu. “Tamu,” diye cevapladı oğlan, sıkılmış gibi. Ama sonuçta, henüz gitmemişti. Demek ki o kadar da sıkılmış olamazdı. “Beni buradan çıkarabilir misin, Tamu?” N’olur evet de! N’olur! “Hayır,” diye kestirip attı, oğlan. Bundan gurur mu duyuyordu da onu öylece reddediyordu? Öfkesi içinde coşkun bir deniz gibi köpürürken Lunu, taşmak üzereydi. Şimdi, taşıp Gizliman’ı dalgalarında boğacak bir Derin Deniz olmayı dilerdi. Böylece hepsini elleriyle yok ederken herkesin can çekiştiğini görebilirdi. “Bu nasıl bir ceza? Neden bunu yapıyorsunuz ki? Ben size hiçbir şey yapmadım!” dedi Lunu, keskince. Oğlan, yine bir süre sustu ama bu sefer sessizliği ilki kadar uzun sürmedi: “Bu, bir ceza değil. Ölmeni isteseler çoktan ölmüş olurdun,” diye basitçe açıkladı. “Hem ne demeye buraya geldiniz ki?” Lunu, onun dilinin ucunda başka bir şey olduğunu hissetti. Tamu’nun devam etmesini bekledi ama oğlan, sessiz kaldı. Bu çocuk, belki ‘Ölüm’ olmayabilirdi ama kesinlikle ölüm kadar ketumdu. Lunu, öfkesini bastırdı ve bu soruyu birkaç saniye düşündü. Aslında bunun için bin farklı cevabı vardı ama hangisinin işe yarayacağını iyi seçmeliydi. Sonuç olarak, hem en gerçek hem de en üstü kapalısını seçti ve “Ben sadece farklı bir hayatım olsun istedim. Gerçek bir hayat…” dedi. Üstü kapalı olsa da gerçek, hâlâ çırılçıplaktı ve bu da Lunu’nun bir hayli savunmasız hissetmesine neden oluyordu. “Burada bir hayatın olabileceğini nereden çıkardın?” “Umut. Sadece umut ettim.” Tamu, buna burnundan güldü. Bu çirkin ses, küçümseme doluydu. Lunu, sinirinin iyice tepesine çıktığını hissedebiliyordu. “Sence bu komik mi?” dedi, sinirini sakınmadan. “Evet,” dedi, oğlan. Lunu, yumruklarını sıktı. “Bir kayada doğup ailen tarafından yemek karşılığı satılmak, kulağına eğlenceli mi geliyor? Ya da etrafındaki herkesten zeki olmana rağmen, sırf onlar kadar güzel ya da sağlıklı değilsin diye istenmemek nasıl bir his, hiçbir fikrin var mı? Ben söyleyeyim: bok gibi. Minicik bir bok parçasıymışsın gibi bir his. Ama bu beni durduramaz, Tamu. Benimle istediğin kadar dalga geçebilirsin ama ne sen ne de halkın benim umudumdan daha güçlü! Şimdi, aptal ve küçük bir çocuk gibi kıkırdamak yerine, beni buradan çıkarmaya ne dersin? Yoksa sadece işe yaramaz biri misin?” Lunu, iyi bir yalancı olabilirdi ama gerçekleri söylemek konusunda, kesinlikle çok daha iyiydi. Öfkesi taşarken, haddini aştığını biliyordu. Ağzına geleni söylemesi onu dinleyen tek kişiyi sinirlendirirse buradan hiç çıkamayacağının da farkındaydı. Ama gözlerine dolan yaşlar bu sefer, incinen gururundandı. Ucunda ölüm olsa bile başı dik olacaktı. Yine de oğlanın sessizliği bir ömür gibi gelirken Lunu, yaptığı hatanın ağırlığı hissedebiliyordu. Oğlanı azarlamak ne işine yarayacaktı ki? Onu tatlı yalanlarla kandırmalı, gerekirse ona acımasını sağlamalıydı. Ama gururu, onu durdurdu. O yüzden Lunu, çenesini tuttu ve bekledi. Bir nefes kadar sonra, Tamu, konuştu: “Kendin çıkmak zorundasın. Hayatta kalmak istediğini görmeleri lazım. Yoksa senin işe yarar olduğunu düşünmezler. Tıpkı benim işe yaramadığım gibi.” Lunu, onun kinayesini duymazdan geldi ve “O zaman bu bir test mi?” diye sordu. Gururu yine merakına yenik düşmüştü. “Sayılır.” “Neden benimle konuşuyorsun?” Oğlan, Lunu’nun bu sorusunu duymazdan geldi. Belki de cevabını kendi bile bilmediğindendi. “Başka testler de var mı?” diye tekrar şansını denedi, Lunu. “Evet,” diye yanıtladı oğlan, gönülsüzce. Bu, iyi. Onları test etmek niyetindelerse Lunu, bunun üzerine oynayabilirdi. Demek ki onlara burada ihtiyaçları vardı. Lunu değerini kanıtlarsa hâlâ bir şansı olabilirdi. Yüreğinden kalkan ağırlıkla yerinde kıpırdandı. Sanki çömlek biraz daha büyümüş gibi, artık içeride daha çok hava; daha çok imkân vardı. “Teşekkür ederim, Tamu,” dedi Lunu, içtenlikle. Ne kadar gamsız olursa olsun oğlan, onunla konuşmuştu. Ona, ihtiyacı olan cevapları vermişti. “Neden bana teşekkür ediyorsun ki?” diye sordu Tamu, sesi biraz sinir olmuş gibiydi. “Sen gelmeden önce burası çok karanlık ve sessizdi.” Bir süre ses gelmemesi Lunu’ya oğlanın gitmiş olabileceğini düşündürdü. Sonra çok derinden, isteksiz bir mırıldanma duydu: “Çömleği kır. Orta kısmını hep daha ince yaparlar. Kazıyarak inceltebilirsin.” Ses uzaklaşırken Lunu, artık oğlanın gittiğine emindi. Oğlanla birlikte, ölüm de gitmişti. Belki de gerçekten, ikisi aynı kişiydi. Ama konuşan kim olursa olsun, ona ihtiyacı olan şeyi vermişti. Umut. Bu, bir ceza değildi; bir işkence değildi. Lunu’yu, köşe başında bekleyen bir ölüm yoktu. Buradan çıkacaktı. Buradan çıkmakla kalmayacak; üstelik, hayatta da kalacaktı. Yani, hâlâ bir şansı vardı. Lunu, karanlıkta gülümsedi. Korkusunun pusu yavaş yavaş dağılırken, uyuşan eklemlerini kıpırdattı. Kolay olmayacaktı. Her yanı, çoktan öldüğünü kabul etmiş gibi ağırdı ve bir parça bile gücü kalmamıştı. Yine de hâlâ umut vardı. Ve umut varsa Lunu, şimdi pes edemezdi. Parmakları çömleğin ince derisini ararken, cenin pozisyonunda eğilip bükülmeyi denedi. Doğru pozisyonu alıp kolunu kaldırmaya çalıştı. Eti kemiğinden ayrılır gibi bir sızı, tüm vücuduna yayıldı. Küçük, tiz bir çığlık attı. Vücudu aynı pozisyonda ne kadar kalmıştı, kim bilir. Sonunda, uyuşmuş sağ kolunu kaldırıp diğerlerinden daha serin olan o parçaya dokunduğunda heyecan, damarlarında yükseldi. Yapabilirdi. Daha önce de kafesleri yenmişti. Çömlek ya da değil… Kafes, kafesti işte! Tırnaklarıyla kazıdı, kazıdı ve mezarının duvarlarını delmek için pençeleriyle savaştı. Kendi kanı avuçlarına akarken Lunu, tırnakları kırılıncaya kadar çömleği tırmalamaya devam etti. Çömlek öyle kalın, öyle hantaldı ki tozlu parçaları dibine dolarken bile inadını bırakmıyordu. Ama Lunu, daha da inatçıydı. Bildiği tüm kafeslerden çok daha inatçı! Yaklaşan adım seslerini duyduğunda, yarım saattir kör bir köstebek gibi kazıyor olmalıydı. Bu sefer gelenler, en az iki kişiydiler. Konuşma sesleri, adım seslerine karışıyor; yankı, ona evi kadar tanıdık geliyordu. Bu demekti ki onları gömdükleri yer, bir mağaraydı. Kader, komik biriydi. Neredeyse Lunu’nun doğduğu yerle öldüğü yer aynı olacaktı! Bugün değil! Sesler kesildiğinde, Lunu da durup dinledi. Nereye gitmişlerdi? O an, sorusunu duymuşlar gibi, çömlek hareket etmeye başladı ve Lunu, mezarıyla birlikte başka yere taşındığını fark etti. Korkmamalıydı. Korkmayacaktı! Derin bir nefes alıp sessizce, çömleği tırmalamaya devam etti. Bir yandan da çömleğin hareketine göre adımları saymaya çalışıyordu. Üç yüz altı adım kadar sonra Lunu, yavaşça yere bırakıldığını hissetti. Artık etrafı, boğucu bir uğultuyla doluydu ve sesler o kadar çoktu ki birbirlerine karışıp hevesli bir telaş yayıyorlardı. Peşinden gelen bir davul ritmiyle, karnına kadar titredi. Ritmik davul sesleri, onun hızlı tırmalamalarına karıştı. Aralarda kulağına, insan sesleri ve alkışlar da geliyordu. Neşeli kahkahalar ve coşkulu ıslıklar, davul sesine karışıyordu. Madem onun yaşama hevesini görmek istiyorlardı, Lunu, onlara gösterecekti. Ne kadar kalabalık olurlarsa, o kadar iyiydi. Hava boğuklaşırken kazımayı bıraktı ve dirseğini, incelttiği kil tabanın üzerine geçirmek için pozisyonunu değiştirdi. Çömleğe sert bir darbe indirdiğinde, bütün kolu sızladı. Al bakalım, tozlu orospu çocuğu! Kim daha çok yaşamayı hak ediyormuş, görelim. Bir darbe daha savurdu. Kil ufalanırken minicik bir parça ışık, çömleğin içine süzüldü. Lunu, durmadı. Bir an bile bakmak istemedi. Bir tane daha savurdu. Bir parça çömlek daha ufalandı. Lunu, ellerini o aralıktan geçirip ışığa doğru uzattı. Delik, tenini keserken kollarını dışarı çıkardı. Kendini iterek çömleği, bir deri gibi, üzerinden atmaya çalıştı. Çömlek, onun inadı karşısında paramparça olurken Lunu, gün batımının tatlı pembeliğine gözlerini açtı. Işık, göz yakıcı derecede parlaktı. Gözleri sulanıp puslanırken her şey, bulanık bir hiçliğe dönüştü. Lunu fark etti ki buradan bakınca doğmak ve ölmek, aynı şeydi. Bir bilinmeze açılan gözleriyle, hangisinin daha gerçek olduğunu nasıl söyleyebilirdi ki? O yüzden Lunu, o anda hem doğdu hem de öldü. Gözleri ışıklarla kamaşırken büyük bir alkış ve tiz haykırışlar duydu. Bir tezahürat tüm vücudunu titretirken ellerini gözlerine siper etti ve görmeye çalıştı. Alkışlar arttı; etrafında, inleyen bir yankı bıraktı. Taşlardan yapılmış yarım bir çemberden oluşan, yıkık bir sahnedeydi. Katman katman yukarı uzanan sıralar, insanlarla doluydu ve hepsinin yüzünde, tarifsiz bir mutluluk vardı. Hepsi, onu seyrediyordu. Lunu, hâline baktığında, sadece küçük bir kısmını kırabildiği çömleğinin arasından sıyrılan kil kaplı bedenini gördü. Gözleri tekrar onu izleyen yüzlere çevirdiğinde, belki binlerce insan olabileceğini fark etti. Hiç, bu kadar kalabalık bir topluluğu bir arada görmemişti. Bedeni bu şaşkınlıkla kasılırken her yaştan ve her renkten insan ona bakıyordu. Hepsi, ona gülümsüyordu; onun için tezahürat ediyordu. Hayır. Onlar için. Sağ yanına baktığında, paramparça olmuş kendi çömleğinin ortasında dimdik duran Dante’yi gördü. Kızın çatık kaşlarının altından bakan delici yeşil gözleri, onu alkışlayan yüzlerden ayrılıp Lunu’yu buldu. Bakışları, hep olduğu gibi soğuk ve kararlıydı ama Lunu, onun da şaşkınlıktan donup kaldığını fark etmişti. Sol tarafında ve arkasında duran başka çömleklere bakmak için döndü. Beau, Hodbin, Beş Beter, Arm. Hepsi, kendi çömleklerinden kalanların ortasında boş gözlerle dikiliyorlardı. Lunu ilk şoku atlatamadan içlerini titreten bir ses, durdukları çemberin ortasından yankılandı. “Gizlerin erkekleri ve kadınları! Son çömlekler, kırıldı! İşte karşınızda, denizden gelen çocuklarımız!” Lunu, sesin sahibini bulduğunda, gözlerini kırpıştırdı. Adam, onlara gururla gülümsüyordu. “Ailenize hoş geldiniz! Gizliman’a hoş geldiniz! Bugün, yeni hayatınızın ilk günü. Sizler, bizim geleceğimizsiniz ve biz, her birinizle tanışmak için sabırsızlanıyoruz.” Alkışlar, gök gürültüsü; ıslıklarsa baharı çağıran bir yağmur gibi etraflarını sardı. Lunu, şaşkınlıkla etrafına baktı. Bu, bir kabul töreni miydi? Etraflarında, başka çömlekler de vardı. Kırılmamış çömlekler… Kızılcık’ın tayfasının kalanı, bunlarda mıydı? “Yerdengezen, sizi seçti! Fedakârlık, sadakat ve cesaret. Bu ilkeleri benimseyin. İşte o zaman tanrımız, sizi bir Giz olmaya layık görür! Temizlik’e katılıp bir Giz olabilecek erdemlere sahip olduğunuzu kanıtlayın, çocuklarım. Bize layık olduğunuzu kanıtlayın. Yerdengezen’e layık olacağınızı kanıtlayın ki ömrünüz şölen olsun!” Harika! Daha çok tanrı! Lunu, bu kaosun ne olduğunu anlamaya başlamıştı. Herkes gibi Gizlerin de bir oyunu vardı. Bu oyun, yeni bir döngünün başlangıcıydı ve oyuna katılmak için önce, doğmak gerekliydi. Lunu, doğmuştu. Hepsi doğmuştu. Ve çok yakında, bunun ölmekten pek de bir farkı olmadığını anlayacaklardı.

Yorumlar

0/2000