Bölüm 14: Arm
Beş Beter’in, esnek ağaç köklerini birleştirerek geniş bir sepet yapması ve onu iki ağacın arasına tutturması yaklaşık bir saatini almıştı. Bir koca sapan ile atacağı büyük taşları toplaması ise bundan çok daha kısa sürmüştü. Onlarca taşı yan yana dizerken keyifsiz suratına düşünceli bir ifade oturmuş olan bu becerikli Gezgin’in geriye tek bir sorunu kalmıştı. Yanında biri daha olmalı; ona, yaptığı bu dev sapanı gerdirmesi konusunda yardım etmeliydi. Çünkü bu, bir kişinin tek başına yapacağı türden külfetsiz bir iş değildi. Bu yüzden labirent grubu bir araya geldi ve hızlıca oynanan bir taş, kâğıt, bıçak oyunu ile sorun çözüldü. Peş peşe üç kez mağlup olan Artuk, Beş Beter ile kalacak ve onun sapanı hedeflemesine yardımcı olacaktı. Ama Artuk, yeni giydiği kahramanlık pelerinini çıkartırken oldukça suratsızdı. İşin heyecanlı kısmında olmak istiyor; onlar timsahlarla boğuşurken, torunlarına geride kalışını açıklayamayacağı hakkında söylenip duruyordu. “G-görevler hakkında konuşmanın yasak olduğunu biliyorsun. Torunlarına zaten bir şey anlatamayacaksın,” diye belirtti, Nikita. “Ayrıca biraz da benim parlamama izin vermezsen, nasıl bir sevgili yapabilirim ki?” diye sitem etti, Pim. Artuk’un göğsünde parlayan mührün onu köy halkı arasında daha da popüler ettiği bir gerçekti. Pim ise kıskançlıkla tanışmamış bir yüreğe sahipti ve arkadaşının yanında keyifle gezerken bu durumdan hiç de şikâyetçi değildi. Beş Beter, “Siz, sevgili değil misiniz?” diye sorunca Artuk ve Pim, aynı anda bir kahkaha patlattılar. Gezgin, onların bu tepkisine kaşlarını çattı ama Artuk, Pim’in kıvırcık kafasını iterek oğlana sırıttı. “Bu çirkin maymunu öper miyim hiç ben?” dedi, keyfi birazcık da olsa yerine gelerek. Pim, arkadaşının elinden kurtulup kendi kıçına bir şaplak attı ve “Bunu öp,” demekle yetindi. Boğar, Pim’in sataşmasına rahatsız edici cırtlaklıkta bir kahkaha ile tepki verince Arm, Nikita ile göz göze geldi. Kız, gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmıştı. Arm bile Gazap ile dolu karanlığına rağmen bu iki avanak dosta bakıp neredeyse sırıtacaktı. “İ-ikinizde timsahları öpmek istemiyorsanız, biraz acele etmeye ne dersiniz? Yüzmekten sıkılıp kıyıya gelmeleri ne kadar sürecek, b-bilmiyoruz,” dedi Nikita. Arm, kızın ciddi sesine rağmen, bakışlarında neşeli bir parıltı olduğunu fark etmişti. Belki de yaşadığı olaydan beridir ilk kez bu kadar canlı bakıyordu o kan oturmuş gözleri. “Bekle biraz. Böyle bir ihtimal mi var?” diye sordu Beş Beter, gergince. Ağaçların arasından her an bir timsahın fırlamasını bekler gibi, etrafına şüpheyle bakıyordu artık. “Tabii ki! Timsahlar, karada da hareket edebilir. Geldiğiniz yerde hiç timsah yok muydu?” diye sordu, Pim. Mavi gözlerinde gerçek bir merak vardı. Dünyanın büyüklüğü bu limanın genç sakinleri için hepten bir muammaydı. “Geldiğimiz yerde asıl tehlike insanlardı,” dedi Beş Beter, homurdanarak. Gezgin’in bela dolu kardeşlerini ve zalim babasını az da olsa bilen Arm, ortaya konuştu ve “İşe koyulalım,” diye konuyu kapattı. İşin garibi kimse neden onun liderlik ettiğini sorgulamıyordu. Bu duruma belki göğsündeki mühürlerin çokluğu nedeniyle razı geliyorlardı; belki de sadece kendi fikirleri olmadığı içindi. Yine de Arm, mevcut durumdan memnundu. “Sırayla geçeceğiz. Siz taşı atıp timsahları çektiğinizde ilk ben gideceğim.” Kimse, onun bu intihar önerisine de itiraz etmedi; zira ilk geçmek, gerçekten de çok riskli bir işti. Bu kumarı oynayıp ilk gidecek olan kişi, Beş Beter’in çabası başarısız olursa timsahlar için kolay lokma olacaktı. Yine de Arm, bunu umursamadığını fark etti. Ölmek ve yaşamak ne zamandan beri onun için eşit derecede ızdıraplı olmuştu, bilmiyordu bile. “Ardımdan sırasıyla Boğar, Pim ve Nikita gelecek. Hızlı olup birlikte ararsak çok uzun sürmeden hazineyi bulabileceğimize eminim,” dedi, Arm. Herkes başını sallarken Arm da Beş Beter’in omzuna vurdu. Beş Beter ise sadece Arm’a sakladığı dostça bir gülümsemeyle onu uğurladı. Eski yoldaşının tavrı içtendi aslında. Bir dost, bir yâren gibiydi. Oysa geldiklerinden beridir, umutlarından ve babalarından bir daha konuşmamışlardı. Belki bunun sebebi Arm’ın ikisini de aynı gün kaybetmiş olmasıydı. Durumun farkında olan Beş Beter de ondan yaralı bir hayvanmış gibi uzak durmayı seçmiş, teselli edici sözlerle onu kandırmamıştı. Arm’ı Gazap ile baş başa bırakmıştı ve Arm bundan hoşnuttu. Çünkü aile ve dostların aksine Gazap, ölümsüzdü. Kin, ölümsüzdü. İntikam, ölümsüzdü. Kimse onları senden koparamazdı. Arm, kıyının uzak bir köşesindeki yerine yürürken içindeki muazzam nefret, bir yılan gibi kıvrandı. Yerini aldığında, bakışları donuklaşmıştı bile. Sanki gözleri görmüyor, kulakları artık işitmiyordu. Onun yerine Gazap bakıyor, dinliyor ve sindirdiklerini, kararmış etinin üzerinde hissediyordu. Arm, Beş Beter’e işaret verdi ve iki oğlan, bu emre anında itaat etti. Artuk ve Beş Beter, birlikte kökleri gerdirerek büyük taşı olanca uzağa fırlattıklarında Arm, içinden ona kadar saydı. Timsahlar, oluşan dalgalanmaya doğru fırlarken Arm, sadece bir saniye daha bekledi ve sonra labirente giden kayalara doğru koşmaya başladı. Bacakları sığ suya değdiği anda eski bir alışkanlık ile irkildi. Ne var ki artık suda bekleyen cesetlerin korkması gereken kişi, Arm’ın ta kendisiydi. Arm, hızla önündeki kayaya atladı; oradan da koşarak bir diğerine geçti. Arkasından birinin suya girdiğini ve peşinden geldiğini duydu. Bu, muhakkak ki Boğar’dı. Arm, Boğar’ın gelişine bakmadan hedefine odaklanarak koşmaya devam etti ve bir harabeden diğerine geçti. Labirentin kalıntılarına vardığında kıyıya bakmak için sadece bir saniyeliğine arkasını döndü. Döndüğü gibi de ona doğru koşan Kai’nin sert darbesiyle suyun içine doğru savruldu. Su, Arm’ı eski bir dost gibi kucaklarken Arm, panik hissetmedi. Hiçbir şey hissetmedi. Kim bilir, belki de ölüm, yaşamdan daha nazikti? Gölün balçıklı suyu onu derinlerindeki viranelere davet ederken Arm, Gazap olmasa kendini Batık Hisar’ın insafına bırakabileceğine oldukça emindi. Ama artık tutunduğu; aile yerine, umut yerine koyduğu bir sözü vardı. Daha hesaplaşma vakti gelmemişti. Şimdi göğsünde taşıdığı tek hissin sahibi bu sözken nasıl olurdu da Arm, ipleri kadere bırakabilirdi? Boğar ve Pim, Arm’ı gölgen çekerek çıkartırken Arm kocaman bir nefes alarak ciğerlerine dolan suyu öksürdü ve acıyan boğazını tuttu. Onu ölümün kollarından alan yoldaşları arkalarını dönerken Arm, Kai’yi gördü. Şimdi etrafları, Hoki’nin eski çetesiyle doluydu ve hepsi Kai’nin ağzının içine bakıyordu. Besbelli onların planına, onların hazinesine çökmekti niyetleri. Gazap, Arm’ın içinde döndü, kıvrandı ve hırsla kükredi. Her şeylerini almak yetmemiş miydi? Geçmişi yetmemiş miydi ki şimdi de geleceğini istiyordu, bu soysuzların aç gözleri? Kalbi kin ve nefretle dolarken Arm’ın gözünü kan bürüdü. Gelsin, alsın bakalım. Arm, henüz kimse kımıldayamadan bağırarak koşup Kai’yi belinden yakaladı ve şoka giren oğlanla birlikte yere yuvarlandı. Taşlar yerde sürtünen etlerini keserken ve ikisi de eski şehrin kalıntıları üzerinde savrulurken Arm yumruğunu oğlanın düzgün burna geçirdi. Önce, Gazap vurdu; sonra da Arm… Kibirli, varlıklı, aptal, lanet burnuna darbe üstüne darbe savurdu. Hazine, kimin umurundaydı ki? Asıl hazine, onu diğer tüm duygularından arındıran Gazap’ta gizliydi. Kan kokusu burnuna dolarken Arm’ın nefret dolu yumrukları, Kai’nin ezilip yumuşayan suratına hızla batıp çıktı. Eti parçalanan Giz soylu piç, işte şimdi kibrinden arınmıştı. Başka biri Arm’ı yakalayıp Kai’nin üstünden almaya çalıştı ama Arm bağırdı ve onu çeken kişiye de bir kafa savurdu. “Sakat piçi suya atın,” diye haykırdı, artık yattığı yerden kalkamayacak hâlde olan Kai. Arm, onu tutan kolların arasından hırıltılı, çirkin bir kahkaha attı ve burnunu kırdığı, yüzünü içine göçerttiği pisliğe baktı. Hâlâ Arm’ın hissettiği kadar kötü görünmüyordu; oysa bu, daha sadece bir başlangıçtı. “Ne oyalanıyorsunuz? Kalanınız, hazineye baksın!” diye kükredi, Kai. Onu tutan eller Arm’ı suya doğru itmeye çalışırken Arm, yüzüne sıçrayan kana rağmen Boğar, Pim ve Nikita’nın diğerlerinden önce hazineye ulaşmaya çalıştıklarını gördü. Boğar, bir Giz soyluyu kafakola aldı ve diziyle suratına sert bir tekme geçirdi. Ne var ki Arm kalanını göremedi. Onu tutan kişi, Arm’ı şiddetle yere fırlattı ve Arm başını sertçe zemine çarptı. Görüşü bir anlığına bulanıklaşırken dün ve yarın birbirine girdi ve zaman yitip gitti. Ama onu yutmak isteyen su, aynı zamanda insaflı da olmalıydı ki Arm’ı kendine getiren şey de yine o oldu. Arm, gözünü açtığında kafası bu sefer suyun içine bastırılıyordu. Yeşil, bulanık suyun içinde boğulan Arm, boş bulunup bir küfür savurdu ve bol bol su yuttu. Ama şansına, bu eski batık mezarlıktaki hiçbir ruh, onu duymadı. Arm kendini güçlükle çekip başını sudan çıkartarak, kusarcasına öksürdü. Kayasının engin tepelerine tırmanmaktan sertleşmiş bacaklarının gücüyle direnmeye çalıştı ve apış arasına savurduğu bir tekme ile onu yere bastıran oğlanı devirip üstüne çıktı. Ama bu zafer, fazla uzun sürmeden oğlan, onu tekrar yere çaldı. Boğazına dolanan eller, Arm’ın soluğunu iyiden iyiye keserken Kaya’nın büyüttüğü oğlan, kendini korumak için sağ kolunu kaldırdı. Ama bu, rakibini durduramadı. Başı tekrar suya girmek üzereyken Arm, suda tekinsiz bir kıpırtı fark etti. Doğruca üstüne gelen gaddar bir yaratıktı bu. Arm, dehşetin verdiği gayret ile öbür yana yuvarlandı ama rakibi, onu tekrar altına alıverdi. Tam o anda yeşil ve pullu bir kafa, suyu yararak onlara doğru atıldı. Arm, amansız timsahın sıcak nefesini suratında hissederken yaratığın kocaman ağzı, etini yakalayıp onu suya çekmek için uzandı ve sivri dişler, dosdoğru Arm’ın elinin üstüne kapandı. Yani normalde, Arm’ın eli olması gereken yerin üstüne… Timsah, Arm’ın kin ve kan dolu etinden bir parça bile koparamadan suya döndü. Arm, alçak sesle, delirmiş gibi bir kahkaha attı. Az önce, olmayan eli, onun hayatını mı kurtarmıştı? Tepesindeki oğlan da aynı şoku yaşarken Arm, rakibinin şaşkınlığından yararlandı ve bacaklarını oğlanın karnına dayadı. Giz oğlan, ne olduğunu anlayamadan Arm, tüm gücüyle onu savurdu ve göle fırlattı. Neredeyse kendi de bu cüretkâr manevra yüzünden suyu boylayacaktı ama güçlükle de olsa dengesini sağladı ve ayağa kalkmayı başardı. Timsah, bu sefer avını ıskalamamıştı. Rakibini omzundan yakaladı ve daha uzak bir köşede yemek için sürükleyerek karanlık suya doğru çekti. Göl, kan oldu; kan da göle dönüştü ve ikisi bir olup Giz soylu genci yuttu. Arm, oğlanın yardım çığlıklarına karşı hiçbir şey hissetmeden öylece durdu ve sadece izledi. Her ölüm, bir diğerini takip ediyor; Arm, her cesette kendinden daha az bir parça kaybediyordu. Eski Arm olsa belki ağlar, tanımadığı bu kişi için yas tutardı. Ama artık, vicdanın paslı prangalarından kurtulmuştu bir kere; o yüzden kendini koruduğu için hayıflanmayacak, hayattan zamansız aldığı bu can için kederlenmeyecekti. Rakibinin cesedi, suyun dibinde kendine bir mezar ararken Arm’ın gözü, kıyıdan gelen uğursuz kıpırtıya kaydı ve ne olduğunu anlamasıyla Kayalı oğlanın beyaz teni daha da soluklaştı. Kanın tatlı kokusu, onlarca timsahı aynı anda onların durduğu yıkıntının yanındaki suya çekerken Arm, dehşet içerisinde, ileride hazine arayan Giz ve Hiçlere baktı. İşte bu, nazik bir ölüm değildi. Gaddarcaydı ve her saniyesi acı dolu olacaktı. “Koşun!” diye bağırdı, Arm. Ancak sözünü kimin dinlediğine bakmadı. Sadece hançerini çıkardı ve labirentin içine doğru kaçmaya başladı. Yanından geçtiği Giz soylunun çığlığını duyan Arm, omzunun ucundan bir bakış attı. Pütürlü derisini engerek gibi savuran timsahın, yere düşen Giz soylu oğlanın bacaklarından birini ısırarak kopardığını gördüğü gibi de bunu yaptığına pişman oldu. Arm’ın tüm vücudu şokla kasıldı ama yalpalayan bacakları, koşmaya devam etti. Sağa ve sola döndü; eğildi, tırmandı ve amansız düşmanlarından kaçmak için harabelerin üstünü ve altını kullanarak kendine, diğerlerinden farklı bir yol çizdi. Yanındaki düzlükte koşan Gizlerden hiçbiri artık onu hedef almıyor; labirentin derinlerine girip güvenli bir yer bulmaktan başka bir şeyi umursamıyorlardı. Nitekim yıkılmış binaların oluşturduğu küçük havuzlar ve göle açılan pencerelerle dolu bu yerin güvenli bir yanı yoktu. Dört köşede ölüm vardı ve hızlı mı yoksa yavaş mı olacağı ise Batık Hisar’ın insafına kalmıştı. Arm, bir sütunun etrafından dolaşıp sola döndü ve labirentin ortasındaki açıklıkta durmuş, önündeki manzaraya kocaman açılmış gözlerle bakan sarışın kızı fark etti. Nikita. Nikita, üzerine doğru gelen zebanilere karşı öylece donakalmıştı. Ne demeye kaçmıyordu ki? Arm, hızını arttırdı ve nispeten güvenli yıkıntıların arasını terk edip Nikita’ya doğru koşmaya başladı. Bir Giz soylu, kaçarken kıza çarptı ve ikisi de farklı bir tarafa savruldu. Arm, timsahlardan biri kızın üzerine atlamadan tam bir saniye kadar önce Nikita’ya ulaşmayı başardı. Kızı belinden yakaladı ve onunla birlikte, kendini taş zemine yuvarladı. Timsah, üzerlerindeki harabeden sıçradı ve Nikita’yı iten Giz soylu kızın baldırından yakaladı. Tüm omurgası gerilen Arm, hızla Nikita’yı çekip ayağa kaldırdı. Yaratık, yere devirdiği avını çenesinin gücüyle parçalamaya başladığında Arm kızı arkasına aldı ve etrafı taradı. Öylece dikilirken çok açıkta, fazlaca da savunmasız bir pozisyondaydılar. Nikita’nın dehşet dolu sesi, Arm’ın ensesine doğru korkuyla fısıldadı: “Hazine burada değil.” “O zaman bakmaya devam edeceğiz. Yanımdan ayrılma. Önce diğerlerini bulalım,” dedi Arm, soğukkanlı olduğunu umduğu bir sesle. Dünya, Arm’ın ayaklarının altından kayıp gidiyor olsa da yine de o, bu kâbusa geçit veremezdi. Şimdi olmazdı. Ölüm gaddardı, evet ama hayat daha zalimdi ve ikisi de Arm’ın her parçasını almak için can atıyorlarken Arm şu anda savaşmayı bırakamazdı. Timsahın yemeye devam ettiği kızın yanından hızla geçerlerken Nikita konuşamadı. Giz soylu kızın dili tutulmuş, bedeni kaskatı kesilmişti. Arm, bıçağının sapını ağzına aldı ve Nikita’nın boşlukta sallanan, buz gibi olmuş elini tuttu. Sonra da cesetlerin ve timsahların arasından süratle koşmaya başlarken kızı da peşinden sürükledi. Ne var ki manzara, her yerde aynıydı. Arm, yanlarından geçerken her birine baktı ama önünde yiten hayatları gören gözler, Gazap’a aitti. Çünkü ancak Gazap bu gördüğü katliama karşı kayıtsız kalabilirdi. Labirentin derinlerine koşarlarken Arm, Gazap’ın onu yönlendirmesine izin verdi çünkü şimdi, tam şu anda etten ve kemikten ibaret sefil bedenini ancak öfkesi ayakta tutabiliyordu. Yollar birbirine çıkarken her yere baktılar ama ne hazineyi ne de Boğar’ı hiçbir yerde bulamadılar. Fakat suya bakan bir açıklığa vardıklarında Arm, devrilmiş bir sütunun yanında, Kai ile boğuşan Pim’in kıvırcık kafasını seçebildi. Kısa boylu kumral oğlan, kendine denk olmayan rakibiyle kıran kırana bir mücadeleye girişmişti. Bundan dolayı Arm, gözünü bile kırpmadan hâlâ elini tuttuğu Nikita ile onlara doğru hızlandı. Kai, belli ki henüz boyunun ölçüsünü yeterince iyi alamamıştı. Ancak bir timsah, karanlık gölden hızla fırladı ve Arm, onlara ulaşamadan önce kavga eden ikiliye doğru atıldı. Kai, yaklaşan tehdidi, Pim’den çok daha önce fark etmişti. O yüzden, ondan çok daha ufak tefek olan Pim’i yakasından tuttu ve boğazlarını sökmek için bekleyen avcının açık ağzına doğru kolaylıkla fırlattı. Kadim yaratık, ona sunulan bu yemi havada kaptı ve güçlü çenesi Pim’i ince belinden yakaladı. Darbe o kadar hızlı gelmişti ki Arm, bir anlığına tam olarak algılayamadı. Ama Pim’in kırılan kemiklerinin sesi, Arm’ın kulaklarında çınladığında Arm, saf bir şiddetle sarsıldı. Mavi gözlü kibar oğlanın çığlıkları Batık Hisar’da bir ağıt gibi yankılanırken Arm, yine de başını çevirmedi ve bakışlarını bu korkunç ölümden kaçırmadı. Pim’den kalan parçalar suya çekildi ve oğlan sanki bu dünyaya hiç ayak basmamış gibi yok oldu. Başka bir timsah yan taraflarındaki sığ havuzdan çıkmasaydı eğer, Arm suyun Pim’i yuttuğu yere bakmaya daha saatler boyunca devam edebilirdi. Ne var ki koca yaratık, doğruca üzerlerine atıldı ve Arm’ın tutamayacağı bir başka yası daha alıp götürdü. Sürüngen, hızla onlara doğru sıçrarken hançerini savurdu ama ne hançeri koca canavarın gözünü korkutacak kadar büyüktü ne de Arm, bir yem olmadığına onu ikna edecek kadar inandırıcıydı. Öte yandan, Nikita daha hızlıydı. Arm’ı, tam zamanında atletinin sırtından kavrayıp labirentin dar bir çıkmazına çekiverdi. Yaratığın koca gövdesi de Nikita ile aynı anda harekete geçmişti geçmesine ama kafasından ötesi, bulundukları dar sokağa girmeyi başaramadan öylece debelenip kaldı. Hayvan, sıkışan bedenini kurtarmak için kükrerken Arm ve Nikita, onu orada bırakıp yan bir sapağa girdiler ve konuşmadan, labirentin derinliklerine ilerlediler. Ancak çığlıklardan biraz uzaklaştıklarında Nikita, duracak cesareti kendinde bulabildi. Soluk soluğa bir duvara yaslanan kızın bedeni hâlâ korkuyla titriyordu. Arm, uyuşmuş gözlerle uzunca bir süre ona baktı. Kendi insanlarının hayatlarını bu denli kolay harcayan Gizlere karşı soğuk, kötücül bir öfkeyle dolmuştu içi. Ölümcül bir öfkeyle. “Aramaya devam etmeliyiz,” dedi Arm, kinini hedefine yönelten sert bir sesle. Nikita’nın ona itiraz etmesini ve saklanmaya devam etmeyi önermesini beklemişti. Ama kız ona döndüğünde Arm, onun gözlerindeki korkunun hemen yanında başka bir duygunun beklediğini gördü. Bu duygu kararlılıktı ve Arm’a bir mühür için ölümü göze alacak türden sarsılmaz bir irade vadediyordu. Ucunda gerçekten de ölüm olması ne kadar da yazıktı. Çığlıklar, tekrar şehrin uzak bir köşesinde yankılanırken Nikita yavaşça başını salladı. Böylece, dar sokağın içinde ilerlediler ve biraz daha alçakta kalan başka bir odacığa geçtiler. Mümkün olduğunca sessiz hareket ediyor, her suya bakan delikten çıkabilecek kaçınılmaz ölümü gözlüyorlardı. Bir hazinenin ederi, onlarca gencin ölümü müydü yani? Ya da bir limanın bedeli, Arm’ın babasının canı mı olmak zorundaydı? Arm, kendini tuzağa yakalanmış bir yem gibi hissetmesine engel olamıyordu. Bu yola çıktığından beridir, başkasının oyunlarında piyon olmak zorunda kalmıştı. Şimdi ise Arm’ı ayakta tutan yegâne şey, onu kullanmaya çalışan avcıyı bulup öldürme arzusundan ibaretti. Nikita, ardından yürürken zorlukla fısıldadığında Arm kendi kininde boğulmak üzereydi: “K-korkuyorum.” Arm, adımlarını yavaşlattı. O da korkuyordu ki. Gazap içinde kıvransa da korku, öfkeden çok da farklı değildi. Beslendikleri şey aynı ölünün etiydi. Yine de kıza cevap verdiğinde sesi, hissettiğinden daha rahattı: “Korku düşündükçe büyür. Başka şeyler düşünmeye çalış. Olumlu şeyler,” dedi, cansız bir sesle. Bir teselli, bir yalan. Nikita, hangisine kanmak isterse buyurup avunabilirdi. Nikita, Arm, şuursuzca bir laf etmiş gibi sinirle güldü: “H-hayatımda bu ara pek olumlu şeyler yok. Ç-çirkinim, mühürsüzüm; öfke ve nefret doluyum. Hiç, bu kadar sevilmediğim bir yerde de bulunmamıştım. He-herkes, benden nefret ediyor. Ben de herkesten nefret ediyorum,” dedi, hırçın bir edayla. Arm, aniden durup kıza döndü ama Nikita, kendi dürüstlüğünden rahatsız olarak yüzünü başka yöne çevirdi. Yine de Arm’ın, Nikita’nın öfkeyle kasılmış omuzlarını ve yaralı bakan kan oturmuş gözlerini görmemesi imkânsızdı. Aynı yük ve aynı nefret, Arm’ın da içinde yanıyordu bir kere, nasıl görür görmez tanımazdı ki? Belki de bu yüzden Nikita, bunu ona söylemekten çekinmemişti. Belki Arm’ın da en az kendi kadar hiddet dolu olduğunu o da fark etmiş, yalnızlığını bir parça olsun paylaşmayı ummuştu. Buna rağmen Arm, kızın gözlerine dikkatle baktı ve kelimelerini doğru seçmeye çalıştı. Kırık bir kalbi daha fazla kırmak ya da kendi kiniyle kirletmek istemiyordu. “Senin bu hâlini sevenler de olacak. Yaralarını, öfkeni ve nefretini,” dedi Arm, usulca konuşarak. Kararlı bakışları, Nikita’nın kırgın gözlerine kilitlenmişti. Kızın paramparça olan yüzünde kırmızı ve mavinin buluştuğu biçimli gözleri, bir an ona inanmak istermiş gibi baktı. Kim, bir umuda tutunmak istemezdi ki zaten? Herkes bir avuntu, sığınacak bir liman arardı esasında. Ama sonra Nikita, gerçek dünyanın acımasızlığını hatırlamış gibi yüzünü tiksintiyle çarpıttı ve “Kimse, paramparça bir şeyi sevemez,” dedi zalimce. Arm, onun bu zalimliğine sessizce güldü. Kendine zulmetmek, ne de kolaydı öyle. Arm, kızı düzeltirken suratında bu hissin tanıdıklığıyla oluşan hüzünlü bir sırıtma vardı: “Kimse, paramparça bir şeye zarar veremez,” dedi, rahat bir edayla. Sonra, bir an düşündü ve kaşlarını çattı. “Belki timsahlar dışında,” diye tamamladı sözlerini, yüzünü ekşiterek. Nikita, bu şakanın acımasız gerçekliğine şaşırarak içten bir şekilde kıkırdadı. Melodik, kadife gibi bir sesti bu. Savunmasız ve gerçek. Bu sesin yankısı, Arm’ın, sevgili dostu Gazap’ın üstüne incecik bir örtü örttü ve bir parça olsun yatışmasını sağladı. Gazap, kıvransa da örtünün altından çıkmadı ve Arm, bir an bu tuhaf hisle afallayarak donakaldı. Ardından, gözlerini başka tarafa bakmaya zorlayarak, “Hadi, hâlâ kazanacağımız bir mühür var. En azından senin sorunlarından birini çözebiliriz,” dedi ve başıyla, kıza peşinden gelmesini işaret etti. Kız sessizce onu takip ederken Arm, bir saniye bile kalbi huzur bulduğu için kendinden nefret etti. Huzur, artık onun bu dünyada bulmayı ummadığı bir merhametti ve Arm, biraz bile olsun iyi hissetmek istemiyordu. Manasız şefkatler, ancak onu yolundan alıkoyardı ve Arm’ın gözü, hedefte; kalbi ise buz gibi olmalıydı. İkisi ilerledikçe yıkıntılar alçaklaştı; sütunlar azaldı ve sonunda, boş labirentten çıkacakları bir pencere pervazına vardılar. Talih buydu ya timsahlar tekrar Beş Beter ve Artuk’un çıkardığı seslere yönelmiş, geride sadece et ve kemik parçaları bırakmışlardı. Çoğu yenmiş beden ve kumaş yığınlarını görünce Arm’ın içine o bilindik, vahşi öfke dönüverdi ve bu da onu bir hayli rahatlattı. Gizlere karşı öyle büyük bir nefretle doldu ki nefesi kesildi. Huzur yerine nefreti seçmek, tam da kendine düşman bir adamın yapacağı türden bir seçimdi. Ama Arm’ın, artık yanında bir dosta ihtiyacı yoktu. Bu dost, kendisi olsa bile. Nikita ve Arm az önce yanlarında koşan insanların bedenlerinden kalanlara basmamaya çalışarak hızla etrafı ararlarken su dolu küçücük bir çukurda ani bir hareketlenme oldu. Arm, geride kalmış bir timsah görmeyi bekleyerek hançerini çekti ve boğuşmaya hazırlandı ama çukurdan kafasını çıkartan şey, bir yaratık değildi. Doğrusu, belki de biraz öyleydi. Boğar, sudan öksürükler ve tükürükler saçarak çıktığında oğlanın diken diken sarı saçları şimdi suratının etrafına yapışmıştı. Arm, oğlanın küçük bir kesik dışında yarasız olduğunu görünce rahatladığına kendi bile şaşırdı. Bu insanlar da onun düşmanı sayılmaz mıydı? Ama onlar da Arm kadar bu oyunda yemlerdi. Avcı, avının kendi çocukları olmasına ses çıkarmıyor gibi görünüyordu ve bugün bu topraklar haddinden fazla ölüme şahit olmuştu. O yüzden Arm, dost istemediği bu dünyada yine de Boğar’a elini uzattı ve ayağa kalkmasına yardım etti. Hepsi bu oyunun piyonlarıyken onları da suçlu görmeye daha ne kadar devam edebilirdi? “Ödümü koparttınız,” dedi Boğar, uzattığı eli tutup ayaklandığı sırada. Üstünden sular damlarken ıslak bir köpek gibi silkindi ama Arm suratına sıçrayan sulara aldırmayarak, “Buraya mı saklandın?” diye sordu. Delik, çok küçüktü ve neredeyse tamamı su doluydu. Orada hayatta kalmayı başarabilmesinhayret verici bir işti doğrusu. “Ufak tefek olmanın artıları… Ayrıca bana artık şanslı, küçük pislik diyebilirsiniz çünkü…” Boğar, yüzünü buruşturdu ve elini pantolonun önüne soktu; sonra da içini gereğinden uzun bir süre yokladı: “A-ha!” dedi sevinçle. Bu garip oğlanın pantolonun içinden çıkan açık avcunda şimdi, altından bir heykel duruyordu. Heykel, bir yumurta şeklindeydi ve etrafı kırmızı parlak taşlarla süslenmişti. Boğar heyecanla, bulduğu hazineyi onlara doğru uzattı. Suratında emsalsiz bir neşe vardı. “O-orana saklaman şart mıydı?” dedi Nikita, tiksinerek. “Çalmaya yeltenemesinler diye, asıl hazinenin yanına koydum,” dedi Boğar ve kıza göz kırptı. Keyfi biraz bile olsun azalmamıştı. Nikita yüzünü ekşitirken Arm’ın kalbindeki vahşi ritim rahatlamadı. Hazineyi bulmuşlardı ama ne uğruna? Pim ölmüştü; Giz soylular ve Hiç soylular, ölmüştü. Tüm bunlar, ne içindi? Göğsünün içindeki soğuk taş, zalim bir ağırlıkla atarken Arm onlara acele etmelerini işaret etti. Bugün bir mühür kazanırken bir yoldaş kaybetmişlerdi. Hayat, her zaman olduğu gibi, adalete bakmıyor; masum ya da zalim ayırt etmiyordu. Arm, Pim’i çok tanımasa da böyle ölmeyi hak etmediğini biliyordu. O, sadece arkadaşıyla şakalaşan ve bir gün sevgilisi olmasını uman sersem bir çocuktu. Hayalleri ve belki de bir ailesi vardı. Sadece bu bile, Gizlerden daha çok nefret etmesine sebep oluyor; öfkesini daha da harlıyordu. Babasını harcamışlardı, kendi gençlerini harcıyorlardı… Gazap, Nikita’nın gülüşünün örttüğü örtünün altından tekrar başını uzatırken Arm’ın içi, soğuk bir hınçla ürperdi. Arm, yaşattıkları her şeyin bedelini her bir Giz’e, kanlarıyla tek tek ödetecekti.
*
Gizler, onları aynı açıklıkta karşıladığında karanlık çöken gökte gezen uğursuz gece rüzgârı, ağaçlar arasından onlara doğru fısıldıyordu. Bugün, tam on sekiz kişi ölmüştü. Sekiz Giz soylu ve on Hiç soylu. Birilerinin dostları ve birilerinin aileleri olan gerçek insanlardı onlar. Dün onların yanında yürüyen, onlar kadar korkmuş ya da heyecanlı gözüken akranlarıydılar. Ancak rüzgâr dışında kimse yitenlerin isimlerini anmıyor ya da hatıralarını kadim ormanın ortasında yâd etmiyordu. Hayır, bu buluşma, hazin bir veda değil; aksine gururlu Gizlerin onları kutlama şekliydi. Baştankara, neşeyle onları tek tek kucaklarken Arm, tiksintisini saklamak için olanca gayretiyle bir uğraş verdi. “Bugün, geleceğinize bir adım daha yaklaştınız,” dedi adam, coşkulu bir sesle, önünde perişan hâlde dikilen kalabalığa bakarak. Ancak yaralı ve sersefil hâldeki grup, buna yanıt vermedi. On hazineden sadece altısı bulunmuştu. Bunlardan biri, Lev’in getirdiği küçük, altın bir kutuydu. Biri, Tamu’nun baş parmağına taktığı kocaman taşlı bir yüzüktü. Bir diğeri, Hodbin’in başındaki yamuk duran taçtı ve Boğar’daki heykel ile Dante’nin elindeki kadeh eklenince, bu hazinelerin ederi, tam tamına on sekiz can kadardı. Pahada belki hafifti ama omuzlarda bıraktığı ağırlık ile, bir o kadar da büyük bir bedeldi bu. Arm’ın ölü gözleri herkesin yüzünde tek tek gezinirken bugün sağ çıkan kimsenin gülmediğini fark etti. Yaşayanların her biri, kan ve çamurla hayatlarını ortaya koymuştu ve bu karşılarında dikilen onlarca Giz’in daha da mutlu gözükmesine sebep oluyordu. Sanki onları yontmak, insanlıklarından kalanları soyup atmak istiyorlardı üzerlerinden. Onları böyle mi yetişkin yapacaklardı gerçekten? Birbirlerinin incinmesini izleyerek, zaaflarını ve dürtülerini bileyerek mi Giz oluyordu insan? Artuk’un hıçkırığı, Arm’ın başını ona döndürdü. Oğlan sessizce ağlıyor, şişen gözleriyle boşluğa bakıyordu. Arm, oğlana haberi verirken kendinin de bu kadar zorlanacağını hiç düşünmemişti. Ama sözler ve tesellilerden önce, onların yanlarında Pim olmadan döndüğünü gören Artuk zaten ne olduğunu anlamış ve yere çökmüştü. Arm, ona usulca bir yalan atıp Pim’in nasıl öldüğünü anlatırken Artuk toprağı yumruklayarak ağlamaya başlamıştı. Gerçeği gören bir diğer kişi olan Nikita ise susmuş ve Arm’ın yas tutan oğlanı kandırmasına izin vermişti. Arm, neden Kai’yi koruduğunu bilmiyordu ama aklında, Lunu’nun bir sözü dönüp duruyordu. Sırlar, koz olarak kullanılmadığı sürece değersizdir. O yüzden Arm, Pim’i öldürenin Kai’nin zalimliği olduğundan bahsetmemişti. Bu bilgi, elbette ki bir gün işine yarayacaktı ve Arm, bu vakit gelene kadar elindeki her koza sıkıca tutunacaktı. Arm’ın gözleri Kai’ye kaydığında oğlanın sessiz minnetini hissetti. Arm sayesinde yaslı bir dostun intikam ateşi bugün ona yönelmemişti. Zaten yaşadığı büyük hezimetten sonra Kai, ifadesiz yüzünü yerden kaldıramıyordu. Aslında bugün hem Kai hem de Arm hiç düşünmeden birer can almışlardı. Ama Kai’nin elinde, sadece Pim’in kanı yoktu. Kendi dostlarının da bir kısmı onun başarısız planı yüzünden ölmüşlerdi ve Kai, ömrü boyunca bu gerçekle yaşamak zorundaydı. Artık asla, dünkü kadar gamsız bir adam olamayacaktı. Artık, Kai de bir katildi. Hem de Arm’a borçlu bir katil. Baştankara, önce Dante ve Boğar’ı çağırdığında Arm, karşısında neşeyle bir şeyler anlatan adama baktı. Adam, bugün süslü yeşil bir cübbe giymişti. Kadife pelerini hafif rüzgârla savruluyor, ona heybetli bir hava katıyordu. Arm’ın gözleri izlendiğini hissederek Baştankara’nın ardındaki adama kaydı. Uzun boylu, kızıl saçlı asker adam, -adı Sigun’du- Arm’a gözlerini dikmiş; dikkatle bakıyordu. Arm da rahatlıkla bu adamın bakışlarına karşılık verdi çünkü siyah gözlerinin, kararmış ruhunu açık etmeyeceğine oldukça emindi. Sigun, sert bakışlarını başka tarafa çevirirken Arm da kayıtsızca Baştankara’nın çektiği nutka döndü. “Dante, sevgili kızım ve Boğar, küçük oğlum; kadeh ve heykel, her zaman ulaşılması en tehlikeli hazineler olmuştur ve siz cesaretinizle bunlara ulaşmayı başardınız. En gözü pek atalarımız, İlk Büyük Dalga’da bizim için riskleri göze almasaydı eğer, bugün hiçbirimiz burada olamazdık. Siz, onların yüreğine sahip olduğunuzu hepimize kanıtladınız. O yüzden bu Cesaret Mühürleri sizin hakkınız,” diye duyurdu Baştankara, heyecanla. Ama Arm, Dante’nin yorgun yüzünün bu ödül ile gururlanmadığını görebiliyordu. Mührü takılırken Dante’de bir mimik bile oynamadı ama onların ardından çağırılan Beş Beter’in keyfi, bir hayli yerindeydi. Dante, yanından geçtiği tasasız Gezgin'e bir omuz atmayı ihmal etmedi. “Strateji, bir toplumun çeşitli koşullar altındaki esnekliğini gösterir. Adapte olabilme ve çözüm bulabilme becerisi buradan ölçülür ve Beş Beter, sevgili oğlum, sen bunu başardın. Gizliman için ne denli faydalı olabileceğini, bizlere gösterdin.” Beş Beter’in yüzü, edilen iltifatlarla ışıldarken Arm onun takılan mühre hayranlıkla baktığını gördü. Bunun nedeni besbelli, bir tek kendinde Strateji Mührü olmasıydı. Arm, oğlanı birazcık tanıdıysa, bunu kendi lehine kullanacağına emindi. Dikkatlerini dağıtmak ve her an ölebileceklerini unutturmak için söylenen saçmalıklar hakkında Arm bir sürü anlamsız söz daha dinledi ama onları inandırmaya çalıştıkları hikâyelerin birini bile duymadı. Gurur ve görev, belli ki Gizlerin anlatmayı en sevdiği yalandı. Ardından, topallayan kardeşi, yanında ne işi olduğunu anlamadığı Hodbin serserisinin desteğiyle yürüyerek Baştankara’nın önüne geçti. Tamu da tam arkalarında duruyordu. Arm’ın içi, Lunu’yu korumadığı için bir parça suçlulukla burulsa da bu zamansız duyguyu hemen, geldiği yere geri itti. Lunu pekâlâ kendi başının çaresine bakabilirdi. Arm’ın ona kalkan olduğu dönemler artık bir son bulmalıydı. “Yüzük ve taç. En zor ulaşılan, en çok zekâ gerektiren hazinelerimizdir. Sadece en akıllıların varabileceği sonuçlar ve kurnaz çözümlerle bulunan bu iki hazine, sizin Bilgelik Mührü’ne ne denli layık olduğunuzun bir kanıtı, evlatlarım. Zihniniz, her zaman bu denli keskin olsun ve baktığınızın ardını görmeyi ihmal etmesin.” Her saniye, Arm için bir azaptı. Ama kardeşi farklı düşünüyor olmalıydı ki mühür yakasına takılırken, mutluluktan hafifçe kızarmıştı. Hodbin, küçük bir reveransla tacı çıkarıp sinsi bir sırıtma eşliğinde, Baştankara’ya uzattı. Tamu ise yüzüğü verirken sadece sıkılmış görünüyordu. Bitmek bilmiyor, uzadıkça uzuyor; süslü sözlerle her biri sarıp sarmalanıyordu. Yalanlar, gerçekler ve vaatler. Arm, hepsi birbirine karışırken durdu ve kıpırdamadan bekledi. En sonunda sözler bitti, vaatler tükendi, gece sessizleşti ve Lev çağırıldı. Kıvırcık saçlı oğlan, anlaşılan oydu ki her ne yaptıysa İrade Mührü ile ödüllendirilmişti. Arm onun ne başardığını ya da nasıl bir sınav verdiğini bilmiyordu ama oğlanın kurumlu havasına bakılırsa fiyakalı bir şeyler yaptığı kesindi. Mührü göğsünü gere gere taşıdı ve yamuk bir sırıtmayla yerine döndü. Geri kalanlardan grup olarak çalışan herkese -elbette, özel mühürler alanlar dışında- ise başarılı ya da başarısız bakılmadan, sadece bir takıma dâhil oldukları için birer Dayanışma Mührü verildi. Arm, bu jestin içindeki gerçeği anında görmüştü. Bu sayede, Giz soylu gençlerin hiç yoktan bir mühür edinmesi sağlanmıştı ancak kimse bu haksızlığa itiraz etmedi. Kendi de mührünü alırken bunun üstüne daha fazla kafa yormadı. Artık dört mührü vardı ve önemli olan tek şey de buydu. Bugün, hesaplaşmaya bir adım daha yaklaşmıştı. Gizler, son sınavlarının iki gün doğumu sonra olacağını da söyledikten sonra, onları köyün kenarındaki ormanda bırakıp giderken, hiçbiri yerinden kımıldamadı. Her biri, ormandaki ağaçlar kadar dingin bir şekilde bomboş birbirlerine baktılar ve öylece durdular. Köyden çıkanlarla köye dönenler, artık aynı kişiler miydi ki? Hepsi, dönecekleri boşlukta kaybettikleri arkadaşlarının yüzlerini görecekti bir kere. Bir dakika kadar sonra Aspen, onlara seslendi: “Lütfen, biraz beni dinleyin. Bugün, dostlarımızı kaybettik. Kafamız karışık, korkmuş ve tükenmiş hissediyoruz. Size bu yaşananlar hakkında bir teselli ya da mantıklı bir açıklama sunamam. Ama bir geceliğine de olsa farklılıklarımızı unutup birbirimize destek olmamızı istiyorum. Bu patikanın ardında bir kaplıca var. Suyu tatlı ve yemin ederim ki timsahlardan da uzak,” dedi, yorgun bir edayla saçlarını karıştırarak. Birkaç kişi, onun bu şakasına güldü. Aspen de buruk bir gülümsemeyle onlara baktı ve sözlerine devam etti: “Bu gece susacaksak bile gelin, birlikte susalım. Yasını, kutlamasını paylaşmak isteyen herkesi oraya davet ediyorum. Ömrümüz şölen olacak mı bilmem ama sadece bir gece bile olsa, yeniden masum olalım. Genç olalım.” Arm’ın masum ve genç olduğu zamanlar, eski bir hikâyeden silinmiş parçalar gibiydi ve Arm ise çoktandır, bu hikâye anlatılmamış gibi tozlu… Bundan dolayı da ruhunun o parçası ölmüşken, bir kaplıcaya gitmek ya da başkalarıyla birlikte vakit geçirmektense huzursuz bir uykuya yatmayı tercih ederdi. Ama Aspen’e bir söz vermişti. Hoki, artık köyde olmasa bile bu, Aspen’in güvende olduğu anlamına gelmezdi ve Arm, ne olursa olsun, elindeki tüm kozları korumaya kararlıydı. O yüzden başını salladı ve Aspen’i onayladı. Şaşırtıcı bir şekilde, Giz soylular da bu teklife karşı çıkmaya yeltenmedi. Zaten kalabalıktan bir kişi bile, köye dönmek istemiyor gibiydi. Nitekim kimse yalnız kalmak, hayaletleriyle baş başa olmak da istemiyordu. Bu yüzden hep birlikte Aspen’i takip ettiler ve konuşmadan kaplıcaya doğru ilerlediler. Ancak baykuşların öttüğü kasvetli gecede, omuz omuza yürüyen gençlerin arasında, neşe ya da umut yoktu. Sadece, göğüslerindeki mühürlerin ağırlığı ve omuzlarına yüklenen yeni bir yük vardı: Ölen akranları yerine de yaşamanın sorumluluğuydu bu. Hayatta kalan olmanın acımasız külfeti.