Bölüm 15: Dante & Beau
Dante’nin yorgun gözleri, etrafı yaşlı söğüt ağaçlarının yapraklarıyla çevrilmiş olan büyüleyici doğal havuzu gördüğünde kocaman açıldı. Tabiat, sanki ölümün içinde yaşamın da var olduğunu hatırlatmak ister gibi bu küçük, masalsı köşeyi onlara ayırmıştı. Hafif buharlar, bir âşığın nefesiymişçesine sudan yükselirken etrafta sadece baykuşların sesleri duyuluyordu. Kaplıcanın küçük bir mağaraya açılan suyu öyle berrak bir maviydi ki bugün çevrelerini saran ölüm dolu yeşil gölden sonra, Dante’ye, fırtınanın dindiği o umutlu sabahları hatırlatmıştı. Yıldızların ışığıyla aydınlanan bu küçük bahçe, belki de Dante’nin kısa ömründe gördüğü en özel yerdi. “Bir dahaki sefere yüzeceğimiz yeri benim seçeceğimi söylemiştim,” dedi Aspen, ona sırıtarak. Dante’nin dudakları, bu anıyı hatırlamasıyla yukarı kıvrıldı ve içine küçük, sıcacık bir his yayıldı. Şimdilerde çok eski hissettiren bir günden kalan, yalan sandığı tatlı bir vaatten ibaretti çünkü, bu. Yine de tüm ciddiyetiyle sordu: “Timsah ya da başka bir haşerat olmadığına eminsin, değil mi?” Ne olur ne olmazdı. “Sadece küçük, arsız balıklar. Eskiden, buraya babam ve kardeşimle gelirdik. Suyu muhteşemdir,” dedi Aspen, içten bir gülümsemeyle. Bir anlığına oğlanın yakışıklı yüzünde özlem dolu hatıralar gezindi. Elbette Dante, oğlana daha fazla soru sorabilirdi; ailesi hakkında, hayatı hakkında daha çok şey öğrenmeye de çalışabilirdi. Hem böylesi kesinlikle daha terbiyeli bir davranış olurdu. Yine de Dante bunu yapmadı. Soru sormak, birini tanımak; tanımak, birini anlamak; anlamak ise yavaş yavaş sevmeyi peşinden getiriyordu ve Dante, birini tekrar duvarlarından içeri sokabileceğine emin değildi. Çünkü içinde bir yerlerde, kalbinin ne denli savunmasız olduğunu kendi de görmüştü bir kere. O duvarları geçen kişinin eline bir de hançer verse yeriydi. Yine de Aspen, buna alınmadı. Ona uykulu bir ifade katan düşük gözlerinde, olgun bir anlayış vardı. Dante’nin yabani ruhunu olduğu gibi kabulleniyor, sınırlarına saygı gösteriyordu. Belki o da Dante’nin duvarlarını aşmaktan korkuyordu, kim bilir? Aspen, Dante’yi kendi düşünceleriyle baş başa bırakıp tedirgin grubun önüne geçti ve yaşam ışıkları titreyip sönmüş olan halkına baktı: “Sadece beni mi izleyeceksiniz?” dedi, onları da yanına davet ederek. Ancak kimse kımıldamadı. Giz dostları bile tek kelime etmedi. Aspen, başını anlayışla salladı ve sırıtarak üstündekileri çıkartmaya başladı. İnsanlar, tereddütle birbirine bakıyor; ne yapacaklarını düşünüyorlardı. Oğlan, üstünde sadece iç çamaşırları kalana kadar soyundu, bu da birkaç kızı bayağı bir kıkırdattı. Ardından da onlara, kaplıcanın güvenli olduğunu göstermek ister gibi, sırıtmaya devam ederek suya atladı. Giz ya da Hiç doğumlu olsun olmasın herkes, Aspen, daldığı sudan sağ salim çıkana kadar nefesini tutup bekledi. Aspen’in kumral başı sudan çıktığında ve oğlan, kafasını mutlu bir köpek gibi iki yana salladığında, keyifler biraz da olsa yerine geldi; ortama bir rahatlık yayıldı. İnsanlar gülüşerek ve birbirleriyle şakalaşarak soyunmaya başlayıp suya akın ederken Dante, bir süre ne yapacağını bilemez şekilde kenarda dikildi. Bir yere ait olamayışın verdiği o buruk hisse, herkesin birine sahip olmasının yarattığı yalnızlık da eklenince Dante, belki de ilk defa ruhunun ıssızlığından utandığını fark etti. Burada bir kılıç ve bir hançer ile önünde duracak bir rakibi yoktu, evet. Ama akranlarıyla eğlenmek? Bir ortamda sadece kendi olarak var olmak? İşte bu, Dante’nin hiç tatmadığı türden bir cesaret gerektiriyordu ve tam anlamıyla bir işkenceydi. Huzursuzca olduğu yerde kıpırdanırken Lunu iç çekerek yanına geldi. “Bunu yapacak mıyız?” diye sordu Lunu, kendini yüreklendirmeye çalışır gibi kocaman bir nefes alarak. Dante, yanındaki ufak tefek Kayalı kıza baktı. Hafifçe titriyor, besbelli o da rahatlamaktan çekiniyordu; yine de, “Neyi?” diye sordu Dante. Anlamazdan gelmek, sorunu çözmeye çalışmaktan çok daha kolaydı. “Masum gençler olmayı?” diye cevapladı Lunu, bariz olana dikkat çekerek. Yerinde duramıyor, heyecanını bastırmak için elinden geleni yapıyordu; yine de Dante’nin sessiz yalnızlığı, Lunu’nun hevesli utangaçlığına denk bir rakipti. “Bilmiyorum. Zor gözüküyor,” dedi Dante, sıkıntıyla suya bakarak. Köyün hayatta kalan ahalisi birlikteliklerinin tadını çıkartırken Dante, bunaldıkça bunaldığını hissetti. Normal insanlar, nasıl öylece kaynaşıyor; böyle kolaylıkla iletişim kurabiliyordu ki? “Evet. Belki de birlikte yaparsak o kadar da zor olmaz?” diye önerdi, Lunu. Dante, Lunu’nun sargıya alınmış, topallayan bacağına ve yine de umutla parlayan gözlerine dikkatle baktı. Kızın kabullenilmeme, istenmeme korkusu olduğunu daha önce hiç fark etmemişti. Oysa Lunu gibi inatçı bir arsızın hiçbir şeyden korkmayacağına öyle emindi ki. Dante, yutkundu ve “Hadi yapalım,” dedi, kendini de şaşırtarak. Bir geceyi huzurla geçirmek, ölümle yüzleşmekten zor olamazdı ya sonuçta! Ne olacaksa olsun! Lunu, sırıttı ve üstündekileri düzgünce çıkarmaya başladı. İnce ama zarif beyaz teninde, sadece iç çamaşırları kalana kadar soyundu. Omuzları da yüzünün devamı gibi çilliydi ve yarasız teni, yıldızların altında narin bir hilal gibi parlıyordu. Ardından, mühürlerini tek tek aldı ve sütyeninin askısına taktı. Dante’nin merakla ona baktığını görünce “Masum gençlerin ne kadar masum kalacağı belli olmaz. Bu mühürleri benden almaya çalışanın boğazını keserim,” dedi tanıdığı kurnaz, küçük şeytanın sesiyle. Evet, belki ufak tefekti ama aşılmaz bir iradesi de vardı. Dante, yeni yeni tanıdığı bu kızın güçlü doğasına karşı vahşice sırıttı ve kendi de soyunmaya başladı. Belki de sandığı kadar yalnız değildi. Ya aslında herkes korkuyorduysa? Ya herkes, en az onun kadar yalnız hissediyor ama bunu Dante’nin öfkesinin veya Lunu’nun neşesinin ardına sakladığı gibi saklamaya çalışıyorduysa? Bunca insan benzer duygularla boğuşurken Dante nasıl yalnız olabilirdi ki? Hepsi birbirinin bu denli aynısıysa belki de gençlik dedikleri şey, yaralı ve savunmasız olmana karşın dünyada kendi yerini aramaya devam etmekti. Kıyafetlerini kenara atıp mührünü Lunu gibi sütyenine taktı, ardından da insanların şehvet ve hayret dolu bakışlarından kaçınmaya çalışarak suya doğru yürüdü. Dante, bedeninin dikkatleri üzerine toplamasından rahatsız olsa da ıslık çalanlara bile aldırmadı. Bu gece kimseyi suda boğmakla uğraşmak istemiyordu. Öylece genç mi olacaklardı, yani? Dertsiz ve tasasız, yarını düşünmeden bir akşam mı geçireceklerdi? Ee, hadi olsundu. “Birlikte mi?” diye sordu Lunu, utangaç bir gülümsemeyle. İnce parmaklı açık avucunu, Dante’ye doğru uzatmıştı. Normalde olsaydı Dante, buna gözlerini devirir; kıza zalim sözler söylerdi. Ama bu sefer bunu yapmadı. Kayalı kızın uzattığı elini kendi yara dolu, nasırlı eliyle tuttu ve “Birlikte,” dedi, gülümseyerek. Yalnız başına değil, birlikte. Böylece duvarlarının arkasına saklanan iki köhne ruhlu genç kız, bir olup el ele suya atladılar ve birbirlerinin ilk arkadaşı olmuş oldular. Kaplıcanın dokunuşu, sıcacık ve davetkârdı. Özlem dolu bir sarılma gibi onları kucağına alırken, Dante’nin içindeki yalnızlığı ve utancı silip götürmüştü. Başları sudan çıktığında Dante, yanında duran Lunu’nun hevesli yüzüne bakarak gülümsedi. Gülmek, bu sefer ona eskisi kadar zor ve acı dolu gelmemişti. Belki de yaralarını, korkularını ve yalnızlığını kabullenmek ve onlarla barışmak, iyileşmenin ilk adımıydı. Ve Dante, çok uzun süredir, o yola çıkmaya korkuyordu. İyi olmak, hayata devam etmek demekti ve Dante, ailesiz bir asker olarak Ark’a satıldığından beridir devam etmek yerine ayaklarını yere sımsıkı bastırarak öylece zamanda donmayı tercih etmişti. Yaşlı babası, Dante yanında olamadan ölmüş; güzel annesi, yitip gitmiş; tatlı anılarını da onlarla götürmüştü. Dante de bu yüzden, kendini asla mutlu olmayacağı bir arafa hapsetmişti. Ama sanki, yaşamak artık o kadar korkunç değildi. Belki de yaşamak gerçekten heyecan verici, keyifli; yer yer zor ama her adımda büyülü bir yolculuk da olabilirdi. Dante, ailesinin anısı hep kalbinde olacak olsa da yaşamaktan, hayata devam etmekten zevk bile alabileceğini düşünüyordu. Belki özgür ve belki mutlu dahi olabilirdi. “Şimdi ne olacak?” diye sordu, Lunu. Islak turuncu saçları, başına yapışmış; ela gözleri kocaman açılmıştı. Merak ve heyecan doluydu ve yıllardır ilk defa, Dante de benzer hislere sahipti. Gerçekten, şimdi ne olacaktı? “Bilmiyorum, daha önce hiç genç olmamıştım,” diye itiraf etti Dante. Lunu, ona anlayışla baktı. Biliyordu, Lunu’nun da Dante’nin de dünyası ne gençleri ne de çocukları severdi. Bu, doğruydu. Bir zamanlar Dante, mutlu bir çocuktu. Annesi zorla ondan koparıldığında Dante’nin çocukluk dönemi bitmişti. Ardından, Ark, onu almış ve bir daha ne çocuk ne de genç olmasına izin vermişti. O, sadece bir silahtı. Benzer bir şekilde Lunu da başka bir arafa sıkışmıştı. O, geride bırakılmış; hiç istenmemişti. Değer görmemiş ve hayatını da bu değersizlik hissi şekillendirmişti. Artık Ark’a satılabilecek bir çocuk değildi ve bu yüzden de kendini koruması gereken bir yetişkin olmalıydı. “Şimdi anın keyfini çıkartacağız. Hepsi bu,” dedi Aspen, onlara nazikçe açıklayarak. Yanlarına yüzen bu gamsız adamın kirpiklerine tutunan damlacıklar, Dante’ye, yapraklara sarılan tatlı sabah çiyini hatırlatmıştı. Söylemesi kolay. Anın keyfini çıkarmak, sözde zahmetsiz ama yapılması oldukça güç bir işti. Lunu, bir süre yanlarında iç çekerek durdu ve etrafını seyretti. Yüzünde şapşal bir sırıtmayla, ağaçlara ve göğe boş boş baktı ancak dayanamayıp bir nefes koyuverdi. Dante, gülmemek için kendisini zor tuttu. Lunu, pek çok şey olabilirdi ama asla, anın tadını çıkarmak için yerinde duracak kadar sakin biri değildi. O yüzden, “Alınmayın ama bu çok sıkıcı. Ben biraz etrafı keşfedeceğim,” dediğinde Dante, hiç şaşırmadı. Kayalı kız, anında başka bir tarafa doğru yüzerek ikisini baş başa bırakırken Aspen kaşlarını kaldırarak Lunu’nun ardından baktı. “Sanırım alındım. İlk defa biri bana sıkıcı dedi,” diye itiraf etti, gözlerini kırpıştırarak. Dante, buna burnundan güldü. Yine o aptal, domuzumsu sesi çıkarmıştı. “Kişisel algılama. Kibirli bir korsan olmadığın için onun tipi değilsin,” diye açıkladı Dante, utandığını gizlemeye çalışarak. O yüzden, dönüp kızın gittiği yere baktı. Lunu’nun Hodbin’in tek başına oturduğu köşeye yüzüşünü seyrederken aptal gülüşüne içinden lanetler okumayı da ihmal etmedi elbette. Lunu, daldığı suyun içinden su sıçratarak fırlayınca küstah Gezgin, Dante’yi şoka uğratarak sırıttı. Belki de genç ve özgür olmak, hepsinin öğrenebileceği bir şeydi. Dante, Aspen’e arkasını dönüp daha sakin bir köşeye yüzdü ve yosunlu küçük bir kayaya yaslandı. Ama Aspen, onun peşinden gelerek Dante’yi şaşırttı. Burada Aspen’in, arkadaşlığını Dante’ye tercih edeceği onlarca farklı kişi olmalıydı esasında. Yine de oğlan, onun yanındayken hiç de sıkılmış gibi değildi. “Bugün neden liderliği devralmama izin verdin?” diye sordu Dante, etraflarındaki kalabalığa uzaktan bakarak. İnsanlar kendi arasında konuşuyor, bazıları suyun içine zıplayıp eğleniyordu. Dante, Artuk’un bir söğüdün altında oturduğunu ve bomboş yere baktığını gördü. Yenilgi hissinin ağırlığı midesine bir yumruk gibi çökerken, Dante’nin kaşları çatıldı. Bugün Dante, elde ettiği o mühre rağmen ilk liderliğinde başarısız olmuştu. Pim ölmüştü ve Dante’nin onu geri getirmek için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Aspen, sorusunu onun yılgın düşüncelerinden habersizce cevapladı: “Açık değil mi? Sana güveniyorum. Yine de bugün o riski almamanı tercih ederdim. Aptalca ve tehlikeliydi.” Kollarını iki yana açan oğlan, rahat bir koltuğa kurulurmuş gibi sırtını bir kayaya yasladı. Şimdi geniş göğsünün bir kısmı, sudan çıkmıştı. Ama Dante, hışımla ona dönerken bunu fark etmedi bile. “Aptalca mı? Hazine orada öylece dururken çekip gitmek kadar aptalca değil,” diye tersledi, Aspen’i. Evet, başarısız olmuştu ama belki de o, liderliği eline almasaydı başkaları da ölecekti. Görev, görevdi ve Dante, bir şekilde görevini yerine getirmişti. Hazineyi almış ve oyunu bitirmişti. “Kendini öldürecektin. Neredeyse düşüyordun!” dedi Aspen, hayretle ona bakarak. Suratı normal hâline göre oldukça ciddi ve alınmış gibiydi. Dante’nin içinde bir öfke ateşlendi. “Ama düşmedim, değil mi? Hem, bana güvendiğini söyleyen sendin!” diye itiraz etti oğlana. Metrelerce yukarı çıkıp bir hazine almış, onlara birer mühür kazandırmıştı ama bir teşekkür yerine duyduğu bu muydu? Boş ihtimaller ve yararsız zırvalar! Şimdi, Aspen de sinirlenmişti. “Evet, güveniyorum ve ölmemeni tercih ederim. Aptalca bir oyun için seni kaybetmek istemiyorum!” dedi, sertçe. “Bu, neden umurunda ki? Bir rakip daha elemiş olursun,” diye sordu Dante de soğuk bir şekilde. Aspen, kızın sözlerine inanamayarak başını iki yana salladı. Sanki Dante, önünde duran şeyi göremiyormuş gibi hayretle ona bakıyordu. Oğlanın siniri anında telaşlı bir meraka döndüğünde Dante, bu ani duygu değişimine kaşlarını çattı. “Seni sadece bir rakip olarak gördüğümü düşünüyor olamazsın, değil mi?” diye sordu Aspen, yumuşak bir sesle. Sanki Dante’nin ne denli kör olduğunu yeni fark etmiş ve kızın hâline üzülmüş gibiydi. Ama Dante, bu konu üzerine düşünmemişti. O, kendi işini yapıyordu; Aspen de kendi işini. Dante, iyi bir askerdi ve her lider onu yanında görmek isterdi. Ötesi de Dante’yi ilgilendirmezdi zaten. Ama söyleyiş tarzındaki bir kırılganlık, Dante’nin ona yeni bir gözle bakmasına sebep oldu. Aspen… Endişelenmiş miydi? Hayır, elbette endişelenmiş olamazdı. Dante, denizden gelen bir hiçti. Gizler için, mühürler için, hatta köy için bile bir önemi yoktu. Onun işini herkes yapabilir, herkes uslu bir asker olabilirdi. Gerçi Dante, kendine uslu der miydi, ondan da emin değildi. Yine de sessiz kaldı ve Aspen’in kendini açıklamasına izin verdi: “Bugün, hazine ya da mühürler umurumda değildi. Tek düşündüğüm, senin o kadar yüksekte olduğun ve bana ihtiyacın olursa elimden hiçbir şey gelmeyeceğiydi. Bu kadar çaresiz hissetmekten nefret ettim,” dedi, dürüstçe. Ama Dante, oğlanın dürüstlüğünü görmezden gelmeyi seçti. Fazla gerçek, yersiz derecede de hisliydi sözleri. O yüzden, basit olana odaklandı. Kolay olana. Onu yormayacak, üzmeyecek ve canını yakmayacak olana. “Sana söyledim, beni korumak, senin işin değil,” dedi Dante, düz bir sesle. Aspen, kızın umursamaz tavrından bezmiş gibi bir nefes verdi. Oğlanın karanlıkta neredeyse siyah gibi gözüken gözleri, Dante’ye döndü ve “Belki de olmalı,” dedi inatla. Dante’nin, buna verecek bir cevabı yoktu. Ne diyebilirdi ki? ‘Ben buna değmem,’ kulağa acınası geliyordu. ‘Ben bir katilim’ ise çok yüzeysel. ‘Çok yaklaşıp canımı yakma’ ise fazlasıyla yalvarışa benziyordu. O yüzden sustu ve ikisi de bir süre, sadece birbirlerine baktılar. Hava karanlık, su da sıcacıktı ama Dante, neredeyse Gizlimanlı bir oğlanın yoğun bakışları altında titreyecekti. Aspen, biraz daha yaklaşırken Dante, ürperdi ama kaçmaya çalışmadı. Bunun için fazlasıyla gururluydu. “Lider artık sensen belki de asker ben olmalıyım,” dedi Aspen, boğazını temizleyerek. Dudaklarında hafif bir gülümseme belirmişti. Yine o şımarık, dünyalar önüne serilmiş gülüş. Dante, sabit kalmaya çalıştı. Dümdüz ve sakin. Ama bu yakınlıktan tek gördüğü, Aspen’in kirpiklerindeki çiyler ve dudaklarının kenarındaki küçücük gamzeydi. Dante, o gamzeyi daha önce hiç fark etmemişti. Buhar, çıplak boynunda gezinirken Dante, gözlerini bile kırpmadan Aspen’e bakmaya devam etti. “Bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum. Liderlikten çekilmenin yani,” dedi Dante, çenesini hafifçe dikleştirerek. Neden savunmaya geçtiğini bilmiyordu bile ama su, daha da ısınmış gibiydi. Yoksa ısınan, Dante miydi? “O zaman seni korumanın başka yollarını bulmam gerekir,” dedi Aspen, muzip gözlerle. İmalar, vaatler, belki de sözler. Dante, hangisinin hakikat, hangisinin palavra olduğunu anlayamıyordu. O yüzden, “Bu, zaman kaybı olurdu,” demekle yetindi. Elinden geldiğince meydan okumaya çalışmış olsa da bu, ona biraz daha yaklaşan Aspen’i sadece güldürdü. Tok, kendinden emin bir sesti bu. Dante’nin hoşuna giden ama hoşuna gittiğini asla itiraf etmeyeceği bir ses. “Benim zamanım, benim hedefim,” dedi Aspen de Dante’nin meydan okumasına, aynı cüretle karşılık vererek. Dante, bu sözlerdeki tatlı sert kararlılığa ve kendinin bundan hiç rahatsız olmayışına hayret ederek yutkundu ve öylece kalakaldı.
*
Beau, sıcak suyun beline geldiği bir köşede, dostlarının yanında otururken, tüm kasları kıskançlıkla gerilmişti. Hiç hissetmediği bu yabani his içine çökerken kendini gevşemeye zorladı ama başaramadı. Aslında sadece, Beş Beter ve Puhu ile dertsizce sohbet etmeye çalışıyordu. Ama gözleri Beau’ya ihanet edip Aspen ve Dante’nin konuştuğu köşeye kayıp dururken bunu nasıl yapabilirdi ki! Keşke su daha sıcak olsaydı ve haşlayarak tüm bedenini yutsaydı. Belki de o zaman, Beau’nun canı daha az acırdı. Belki de o zaman, kendi elleriyle kaybettiği kadını uzaktan seyretmek yerine, bir balığa yem olarak faydalı bir iş yapabilirdi! “Bön bön bakıp duracağına yanına gitsene,” dedi Beş Beter, yaptığı şakaya tepki vermeyen Beau’ya bezgince dönerek. Ama Beau, oğlanın gıcık suratına bakamadı bile, sanki gözleri Dante’den başka bir yere bakmayı reddediyor gibiydi. “Beni öldürmek istiyor,” diye mırıldandı, Beau. Tek sebep, bu değildi elbette. Beau, gidip ne diyecekti ki? Özür mü dileyecekti? İhaneti, dünyadaki hangi özür affettirebilirdi; hangi sözler, onun şu an hissettiği utancı doğru yansıtabilirdi ki? “Benim, gidip senin yerine konuşmamı ister misin? Dante, ne olur, bu Arklı şerefsize bir şans daha ver. Bu sefer sana ihanet etmeyeceğine yemin ediyor. En azından, annesi mezardan çıkana kadar,” diye dalga geçti Beş Beter. Beau, oğlanı ensesinden yakalayıp suya bastırdı ve bir süre orada tutarak, Dante’ye bakmaya devam etti. Eski gardiyanı hararetle Aspen’i azarlıyor gibi görünüyordu. Ama Aspen hâlinden memnundu; bu da Beau’nun sinirini daha da bozdu. Beş Beter onu iterek uzaklaşırken öksürerek ağzından su püskürttü. Bu da yakınlarındaki birkaç kişiyi güldürdü. Beş Beter, dalaşmalarını seyredenlere döndü ve “Gösteri, hoşunuza mı gitti? Gelin de o meraklı kıçınızı bir tekmeleyeyim!” dedi, sinirle kalabalığa doğru su sıçratarak. İnsanlar rahatsız olup onlardan uzaklaşırlarken Gezgin, öfkeyle bir küfür homurdanmaya başlamıştı. Puhu ise sadece dizlerini soktuğu suda ayaklarını oynatarak, rahatsızca kıpırdandı. “Bence biraz duyarsız yaklaşıyorsun, Beş. Arkadaşımız belli ki hâlâ seçiminden dolayı acı çekiyor,” dedi Puhu, Beau’ya anlayışla bakarak. Ama nazik dostunun sözleri, Beau’yu rahatlatmaya yetmedi. Göğsündeki ağır hisleri geçirecek bir kelime dünyada yoktu ki! “O zaman hatasıyla yüzleşsin. Burada somurtarak oturup keyfimizi kaçırmasın,” diye tersledi, Beş Beter, tepesinde oturan Puhu’ya ters bir bakış atmayı da ihmal etmeyerek. “Tamam,” diye onayladı, Beau. Haklıydı. Belki götün teki olabilirdi ama Gezgin şerefsiz haklıydı. Beau, besbelli hatasıyla yüzleşmeden hayatına devam edemeyecekti. Suyun daha derinleşen kısmına doğru bir adım atarken, içindeki tüm cesareti toplamaya çalıştı. Bu konuşmayı uzun bir süre boyunca ertelemişti ancak artık, kaçacak bir yer yoktu. “Hadi ama! Şaka yaptım. Seni cidden öldürür, gel buraya,” dedi, Beş Beter. Beau’nun gözleri Dante’de olsa da kulakları hâlâ arkadaşlarının birbirleriyle sataşmasındaydı. “Duracağın yeri hiç bilmiyorsun,” diye söylendi, Puhu. “Sen de peri kızı gibi teselli veriyorsun,” dedi, Beş Beter. Puhu, dertli bir şekilde iç çekti: “Bunda ne sorun var ki?” Beş Beter, sinirle güldü. Deliliğe çok yaklaştığı anlarda yaptığı bir şeydi, bu. Beau da bezgince bir nefes verdi. Kavga ayırmak, şu an yapmak istediği en son şey olabilirdi. “Dostum! Sen, yüz kilo kadar bir adamsın. Peri kızı değil?” dedi Beş Beter, öfkesi artarken. Bazen Gezgin tarafı ağır basıyor, hakikatle gaddarlığı karıştırıyordu. “Sen de suratsız, mızmız bir bebeksin ama herkes seni pışpışlamaya devam ediyor,” dedi Puhu, ciddi bir sesle. Beau, bezgince arkadaşlarına baktı. Araya şimdi girmezse tüm geceyi söylenerek geçirecek kadar çenebaz bir ikili oluyorlardı. Yine de bunu yapmak içinden gelmedi. “Bu kadar yeter. Ay ışığı altında güneşlenmeyi bırak ve gel buraya, prenses. Gerçek erkekler gibi güreşeceğiz,” dedi Gezgin oğlan, ellerini beklentiyle ovuşturarak. Beş Beter, kavgaya aç bir mizaca sahipti. Sürekli keskin bir gerçekle onları dürtüyor, insanların sabırlarını zorluyordu. Ancak Puhu, sakin bir güç olsa da oğlanın zorbalığına karşı geri çekilmedi ve suya atladı. İri oğlanın ağırlığıyla, suda bir dalgalanma oluştu. Beş Beter, Puhu’ya meydan okuyan bir hareket yaptı ve yaklaşmasını işaret etti. Başka bir gün olsaydı ve Beau da başka birinin dingin yüreğine sahip olsaydı, bu kavgayı keyifle izlerdi. Puhu gibi centilmen bir adamın tam bir sokak serserisi olan Beş Beter’le didişmesi, gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı. Keza öyle de oldu, etraflarına bir kalabalık doluştu. Ama Beau; Puhu, Beş Beter’i kafakola alırken arkadaşlarını güreştikleri yerde bıraktı ve hâlâ konuşan Dante ve Aspen’in yanına yüzmeyi tercih etti. Şimdi yapmazsa bunu bir daha yapabilir miydi, bilmiyordu bile. On on beş kulaç kadar sonra, yanlarına vardığında, uzun saçlarının bir kısmı açılıp ensesine yapıştı. Onları az önce gördüğünden çok daha yakınlardı şimdi. Belki de araya girmesi Yürüyen Kadın’ın bir işaretiydi. “Biraz konuşabilir miyiz?” dedi Beau, sadece Dante’ye odaklanarak. Kendine Aspen’in suratına bir yumruk savurmadan bakabilecek kadar güvenmiyordu. Kız, bir an cevap vermeyecek kadar afalladı ama Beau, “Lütfen,” diye mırıldandı. Dante’nin yüzünden, saf bir öfke geçti. Muhtemelen, Beau’nun yanına gelmeye cüret etmesine sinirlenmişti; o yüzden ilk başta hayır diyecek gibi baktı ama sonra kısa bir baş hareketiyle Beau’nun teklifini kabul etti. Beau, Aspen’i tamamen görmezden gelerek mağaranın içine doğru yüzerken Dante de onun peşinden geldi. Gecenin karanlığına rağmen suyun içinden, doğal taşların parlak mavisi yansıyordu. Aydınlık zemin sayesinde mağaranın içi, hoş bir mavi renge bürünmüştü. Renkleri saymazsak burası, Dante’nin onu kurtardığı idam mağarası gibiydi. Oysa Beau’nun, o zaman da kurtarılmaya ihtiyacı yoktu. Bağları gevşekti ve istese kendini rahatlıkla kurtarabilirdi. Yine de gerçekçi olması için Dante’nin onu kurtarmasına izin vermişti. Beau’nun karnı, hatıranın getirdiği suçlulukla buruldu. Aralarında ne çok yalan vardı böyle ve en acısı da hepsi, Beau’nun kendi açtığı yaralardı. “Ne istiyorsun?” dedi Dante, kaşlarını çatarak. Öfkeli yüzünde mavi ışıklar oynaşıp ona zalim bir siren havası katarken Beau, gözlerini bir anlığına, karşısındaki kızdan alamadı. Yaralarına, ıslak saçlarının dalgalarına ve uzun kirpikli yeşil gözlerine baktı. Dolgun dudakları kurumuş, göz altları uykusuzluktan morarmıştı. Burnu ise daha önce kırıldığı için biraz kemerliydi. Ve bütün bunların hepsi birleşince Dante, Beau’nun gördüğü en güzel şeydi. Sahi, Beau ne diyecekti ki? “Kendimi açıklamak,” diye mırıldandı, kuru bir öksürük eşliğinde. Dante’nin kaşları, sanki bu mümkünmüş gibi daha da çatıldı. “Açıklayacak bir şey yok. Ödeştik, değil mi? Sen bir mahkûmdun, ben de gardiyan. Sana güvenmemi sağladın ve sonra bana ihanet ettin. Ben bir mahkûm oldum, sen de gardiyan. Açıklama yok. Borç yok. Konu kapandı ve bitti,” diye kestirip attı. “Bana kızgın değil misin yani?” diye sordu Beau, ona inanmayarak. Dante, tiksinir gibi yüzünü buruşturdu. “Hayır, beni yanlış anladın. Senden nefret ediyorum. Sadece seni öldürmemeye karar verdim. Sefil hain kanın elimi kirletmeme değmez,” dedi, kin dolu bir sesle. Beau, iç çekti. Nefret, öfke, kin ve nice büyük engel daha önünde uzanırken, yorgunca kendini açıklamayı denedi ve çaresizce, Dante’nin biraz da olsa onu anlamasını umdu: “Sen güçlüsün, Dante. Bu yüzden, seni öldürecekti. Elimdeki tek çare senin mahkûm olarak yaşamana izin vermesini sağlamaktı. Lunu olsa o dövüşlere dayanamazdı, evet. Ama sen dayanabilirdin ve öyle de oldu, çoğunu da kazandın. Evet, çok yara aldın, çok incindin ama hayatta kaldın.” “Güçlüyüm diye mi beni korumadın, yani? Bu yüzden mi her gün bayılana kadar kavga etmemi izledin?” dedi Dante, hışımla ona bakarak. Ama Beau, onun hiddetinin ardındaki kırgınlığını gördü. Bu da canını daha çok yaktı. “Buna izin vermesem seni öldürecekti,” dedi Beau, çaresizce. Babası, ilk andan beri Dante’nin ölmesini istemişti. Beau’nun bunu engellemesinin tek yolu, dövüşmesine izin vermekti. Başka ne yapabilirdi ki? Cevap, mağarada haykırışı yankılanan kızdan geldi: “Onun karşısında durmalıydın! O senin babandı! Beni korumayı seçmeli ve ona karşı çıkmalıydın!” dedi Dante, belki de ilk defa bu kadar savunmasızca konuşarak. Beau, onu daha fazla korumalıydı, evet. Aslında koruduğunu düşünmüştü; sadece bu, Dante’nin umduğu şekilde değildi. Yine de Beau, anlamasını umarak konuşmaya devam etti: “O… O, vahşi bir adam. Eskiden tanıdığım gibi değil. Artık daha hesapçı, belki de hep öyleydi; bilmiyorum ama tehlikeli biri,” dedi. Dante’ye değer verdiğini gördükçe kızın daha büyük bir tehdit olduğunu düşünmüştü. Beau da geri durmuş ve duygularını gizleyerek onu sakınmaya çalışmıştı. Ancak yaptığı her seçimin daha büyük bir hataya dönüşeceğini nereden bilebilirdi ki? “Yine de onu seçtin, Beau! Bana karşı her gün onu seçtin! Onları seçtin…” dedi, Dante. Sesi çatlak, neredeyse ağlamaklıydı. Gözleri, Beau’nun göğsündeki Gezgin Mührü’ne kaydı. Hainin Mührü’ne… “Ve bunun için kendimden nefret ediyorum. Hayatımda yaptığım en büyük hataydı,” diye itiraf etti Beau, vücuduna kazınmış mühre dokunarak. Pişmanlığını anlatacak kelimeler henüz yazılmamıştı. Ama Beau, o kelimeleri bulup çıkarsa bile Dante’nin, sözlerini duymak istemediğinden emindi. Kız, acısını öfkeye çevirip çenesini dikleştirdiğinde Beau, bunu onun gözlerinde görmüştü. Bakışlarındaki soğukluk yakıcıydı. “Ve bana yaptığın son hata olacak. Sana güvenmiyorum, tek bir sözüne bile inanmıyorum. Seni affetmiyorum, Beau,” dedi Dante, hırçın bir sesle. Beau, buna güldü. İçinden ağlamak geçerken neden güldüğünü, kendi bile bilmiyordu oysa. “Ama beni seviyorsun,” dedi, Beau. Dante onun küstahlığı karşısında donup kaldı. Ama Beau, bunu fırsat bilip konuşmaya devam etti. Madem bir kere başlamıştı, şimdi neden duracaktı ki? Madem kalbindeki ağrının bir çaresi yoktu, o zaman bunu saklamanın anlamı neydi? Dili, kendi bile görmediği gerçekleri itiraf ederken Beau da en az Dante kadar şaşkındı: “Nereden biliyorum, biliyor musun? Çünkü ben de seni seviyorum. Seni tanımaya başladığım ilk andan beri içindeki mücadeleni gördüm ve sana âşık oldum. Yüzündeki yaraların altında acı çekmeye devam eden o Kayalı kıza âşığım ben! Yine de her güne yumrukları havada uyanıp durmadan savaşan o Ark askerine âşığım. Benimle Gezgin Şehir sokaklarında kaybolan o özgür kıza âşığım! Bugün, Batık Hisar’da kendini herkesin yerine tehlikeye atan o güçlü kadına âşığım. Ve o bir damla yaşı bana çok görmeyen, kırgın kıza âşığım. Beni sevdiğini inkâr etme çünkü seni tanıyorum. Omuzların düştüğünde, hangi düşüncenin seni yorduğunu biliyorum. Yumruklarını sıktığında öfkenin hedefini görüyorum. Ve bana bakmaktan kaçınan gözlerinin ardındaki kırgınlığın asıl nedeninin çoktan kalbini bana vermen olduğunu da anlıyorum,” dedi Beau, bir nefeste. Sesli söyleyene kadar, gerçek bile gelmemişti oysa. Evet, o hisler hep oradaydı ve Beau ne kadar da kördü! Dante’ye âşıktı, hem de delicesine! Dante’ye âşıktı ama onu kaybedene kadar hislerini fark edememişti bile! Beau, âşıktı ve kalbi, sanki göğsünden koparılıyormuş gibi acıyordu. Nefes alamaması normal miydi? Canı hiç olmadığı kadar yanıyor; kelimeleri boğazında, aşkını milyonlarca farklı şekilde ifade etmek için çırpınıyordu. Beau, bağıracaktı ama önce tekrar nefes almalı hatırlamalıydı, değil mi? “Seni sevmiyorum,” dedi Dante, bir süre sessiz kaldıktan sonra. Beau’nun kalbine, keskin bir sızı saplandı. Bunu, sadece canını yakmak için söylediğini biliyordu; yine de Dante amacına ulaşmıştı. Beau, başını iki yana sallayıp bunu inkâr etti. Nefesi hâlâ ciğerlerine dolamıyor; burun kemeri, yakıcı bir şekilde sızlıyordu. “Yalan söylüyorsun. Biliyorum çünkü hiçbir zaman iyi bir yalancı değildin,” dedi Beau, basitçe. Bu sözleri, Dante’yi daha da öfkelendirdi. Sevmeyi zayıflık, affetmeyi yenilmek sanıyordu. Oysa bunlar, hayatın hazlarından sadece birkaçıydı. Ve Beau, ciğerlerini söken şeyin havasızlık değil, Dante’nin yokluğu olduğunu fark etti. Dante yokken hava da yoktu, nefes alması neye yarardı ki? “Bana bir hançer ver de kanıtlayayım,” dedi Dante, hırsla. Mavi dalgaların gölgeleri, yüzünde dolandı. “Beni öldürmek için birçok fırsatın vardı ama yapmadın. Çünkü kendini bir canavar olarak görsen de sen, sevdiğin birine zarar veremezsin,” dedi Beau, ona hissettiği tüm aşkla bakarak. Belki duymayı reddettiği sözlerini gözlerinde görür, belki inanmadığı duygularını kalbinde hissederdi? Ancak Dante, ona sadece güldü. Küçümser gibi zalim bir gülüştü bu. “Haklısın. Asıl canavarlar sevdiklerine bilerek zarar verenlerdir. Bu hikâyedeki canavar sensin, Beau,” dedi, sözlerini hedefine bir hançer gibi saplayarak. Dante, her zaman darbeyi doğru yere geçirmeyi başarırdı zaten. Ancak bunu beklemeyen Beau, kımıldayamadı. Izdırap, ona öyle ağır bir şekilde vurdu ki sadece acıyla yutkunabildi. Nasıl görmüyordu? Nasıl onun, aldığı nefes olduğunu fark etmiyordu? Yine de son kez şansını denedi ve “Beni istediğini söylersen senin için ölene dek savaşırım,” dedi. Kızın bir anlık duraksaması, belki de Beau’nun kalbinin hâlâ atmasını sağlayan tek şeydi. Ama gelen cevap, bir o kadar da acımasız oldu: “Peki ya gitmeni istersem?” Beau, bunu düşünmüştü. Gizliman’a katlanabilirdi; dünyanın her köşesine katlanabilir, orada bir anlam bulabilirdi ama Dante’nin onu istemediği bir dünyada yaşamasının ne anlamı vardı ki? Her gün sevdiği gözlerdeki nefreti görmek, ölümden bile beter bir kaderdi. O yüzden göğsü ağrısa da ve burnunun direği hiç olmadığı kadar yansa da kıza hak ettiği dürüstlüğü verdi ve “İstediğin buysa giderim. Burada mutlu ve güvende olduğuna emin olduktan sonra bir daha beni görmezsin bile,” dedi. Beau, Dante’nin yüzünde bir tereddüt görmeyi ummuştu. Onu kaybetmekten korkan minicik bir ifade. Ama Dante, sakince cevap verirken, yüzünde sadece kararlılık vardı: “Belki de gitmelisin. Bu ada ikimizi alacak kadar büyük değil.” Beau’nun kalbi durdu. Oysa cevap vermemesine bile razıydı. Söylenmemiş sözlerle teselli olabilirdi ama Dante, bunu da hak etmediğine karar vermiş gibiydi. Gözyaşlarını bastırmak için bir süre gözlerini kapayan Beau, başını yavaşça salladı ve yanağının içini ısırarak avucunda tuttuğu iki mührü Dante’ye uzattı. “Bunları alırsan Tören’den sonra gideceğim,” dedi Beau, atmayı unutan kalbi bin parçaya bölünürken. Üzerine çöken hissizlik çok ağır, fazlasıyla da yorucuydu. Tadına henüz doyamadan acı çekmeye başladığın bir zehir miydi, aşk? Öyleyse çok mantıklıydı çünkü Beau kendini ölüyormuş gibi hissediyordu. Göğsü parçalanıyor, içinde kalan son canı da kuzgunlar kemiriyordu. “İstemiyorum,” diye kestirip attı, Dante. Ama Beau’nun bu konuda taviz vermeye niyeti yoktu. Belki zamanında onu koruyamamıştı ama bu sefer, yapması gerekeni yapacaktı. “Gitmemi istiyorsan, bedeli bu. Sana en iyi şansı verdiğime emin olmadan buradan gidemem. Savaşacağını ve bunu yaparken de tüm avantajlara sahip olacağını bilmem gerek,” diye açıkladı, kafasındakileri. Dante iyi olacaktı. O, güçlü ve akıllıydı. Acımasızdı ve bu onu koruyacaktı. Dante iç çekerek mühürleri Beau’nun elinden almak için uzandı. Beau’nun parmakları, bir anlığına kızın parmaklarına değdi ve kısacık an, zamanda uzayıp büyüdü. Bu aidiyet hissini bir daha tadamamak mı? İşte Beau’nun ömrü boyunca çekeceği ceza buydu. Kirpikleri yaşlarla ağırlaşırken zorlukla yutkundu. Beau, iyi olmayacaktı. O, âşık ve yaralıydı. Kalbi paramparçaydı ve artık onu koruyamazdı. “Buna izin verdiklerini bile sanmıyorum,” dedi Dante, onun acısının farkında bile olmayarak. Gözleri, avucunda duran iki mührün üzerindeydi. Beau, en kararlı sesini kullanmaya çalıştı: “Onlar sadece iyi bir gösteri istiyor, Dante. Onlara istediklerini ver. O zaman seni yanlarında tutarlar. Güçlü ve cesur olduğunu gördüler. Şimdi, Giz olmak için ne kadar ileri gideceğini görmek isteyeceklerdir. Bunu yapabilirsin.” Yapabileceğini biliyorum. “Kulağa Madrabaz gibi geliyorlar,” dedi Dante, kaşlarını çatarak. Beau, kıza hak vermeden edemedi. Belki de bu dünyada, zalim olmadan güçlü olunmuyordu. “Bu da onları eşit derecede tehlikeli yapar,” dedi Beau, gözlerini Dante’den ayırmadan. Gerçekten de öyleydi. Beau, Gizlere güvenmiyordu ama Dante burada kalmayı seçmişse elinden ne gelirdi ki? Dante, onu istemiyordu. Onu sevmediğini söylüyordu. Beau’nun kalbi buna inanmak istemese bile Dante’nin isteklerine saygı duymayı ona borçluydu. Bu kadar incittiği birine verebileceği tek şey, belki de bundan ibaretti. Kendi ölüyormuş gibi hissetse de başka ne yapabilirdi ki? Dante, bir sınır koymuştu ve artık, etrafında Beau’ya bir yer yoktu. “O zaman, bu bir veda,” diye mırıldandı Dante, sıkılmış gibi mağaranın dışını izleyerek. Beau, ona buruk bir gülümsemeyle baktı. “Sanırım gerçekten de öyle,” dedi, kendi de inanamayarak. Sıcak suya rağmen Beau üşüyordu. Teni uyuşmuş, yalnızlık ve istenmemişlik hissiyle karıncalanmıştı. “Uzun bir yoldu,” dedi Dante, yorgun bir sesle. Beau, kendi hayatında olan bitene öyle odaklanmıştı ki Dante’nin, özgürlüğünü bulduğu gün tekrar kaybetmesinin kıza nasıl hissettireceğini düşünmemişti bile. Bu kaybedilmiş şanslar, onda buruk bir his bıraktı. En azından Dante artık özgür olacaktı. “Seni unutmayacağım,” dedi, Beau. Gecelerine musallat olacak ve kalbinde yara bırakacak güzel yüze bir daha görmeyecekmiş gibi doya doya baktı. “Benim de seni unutmam mümkün değil,” dedi Dante, sessizce. Beau, âşık olduğu kişide böyle bir acı bırakabileceğini hayal bile edemezdi oysa. Babası yüzünden Beau da kızın kalbinde yaralar açmıştı ve bunun hayaleti, Beau’nun ömrünü ona zehredecekti. Beau bir daha nefes alabilecek miydi? Uzanıp Dante’nin yüzüne son bir defa dokunmak istedi ama sonra, eli yanmış gibi geri çekildi. Belki Dante, bu dokunuştan da nefret ederdi. Onda bıraktığı son hislerin tiksinti olmamasını dileyen Beau, döndü ve gözlerine dolan yaşları bastırarak arkadaşlarının yanına doğru yüzdü. Boğazındaki düğümle yutkunmak, göğsündeki ağırlıkla sakin kalmak çok güçtü. Beau, bağırmak; bir şeyleri yumruklamak, sonra da kafasını bir ağaca geçirip kendini bayıltmak istiyordu. Hayatında ilk defa âşık olmuş, ilk defa aşkını kaybetmişti. Acaba kalbi bir gün tekrar atar mıydı? “Hâlâ yaşıyorsun!” dedi Beş Beter, Beau’ya sırıtarak. Puhu’nun bir meme ucunu çimdikledi ve iri arkadaşının geri kaçmasına neden oldu. Etraflarındaki kalabalık uzaklaşmış olduğuna göre belli ki eğlence çoktan bitmişti. “Ve gidiyorum,” dedi Beau, çenesini sıkarak. İki dostuna da bakmak istemiyordu. Gözlerindeki akmayan yaşları görmelerini de istemiyordu. “Hadi be oradan!” “Beni istemiyor,” diye açıkladı Beau, omuz silkerek. Sanırım tüm yaşananların özeti bundan ibaretti. “Sen de böyle bir adayı terk edip gidecek misin? Hem de bir kız için!” diye itiraz etti, Beş Beter. Puhu, Gezgin oğlana uyaran bir bakış attı ancak Beau, elini zonklayan şakaklarına bastırdı. “O, sıradan bir kız değil, Beş. Sürekli onu görüyorum ve acı çekiyorum. Belki de en doğrusu bu. Hem zaten babamı da bulmalıyım,” dedi, yorgunca açıklayarak. Boğazı hepten düğümlenmişti ama bir şekilde kelimeleri yolunu buldu ve bir bir döküldü. “Madrabaz çoktan ölmüş olabilir. O zaman ne yapacaksın?” diye sordu, acımasızca dürüst olan arkadaşı. Bu da Beau’nun bir başka yükü, omuzlarındaki farklı bir ağırlığıydı. “Bilmiyorum. Ama burada durup onun başkasına âşık olmasını izlemektense yüzerek Gezgin Şehir’e ulaşmaya çalışırken ölmeyi tercih ederim,” dedi doğrudan. Ve olacak olan buydu. Dante, hayatına devam ediyor; geçmişi geçmişte bırakıyordu. O sırada Beau ise pişmanlıklarının esiri olmuş, kalbinin yüküyle eziliyordu. “Seninle geleceğim,” dedi Beş Beter, gönülsüz bir sesle. Beau, arkadaşına dermansız bir şekilde gülümsedi. Gezgin’inki takdire şayan bir değişimdi doğrusu. Ama Beau, kendi seçimlerinden mesuldü ve bu sefer, bunun bedelini arkadaşlarına ödetmeyecekti. Bu, artık kesinlikle öğrendiği bir dersti. “Hayır. Bir mührün ve umudun var. Sırf doğrusunun bu olduğunu düşündüğün için seni böyle belirsiz bir hayata sürükleyemem,” diye yanıtladı, Beau. Beş Beter, buna itiraz etmedi. Beau, oğlanın burada neden kalmak istediğini anlayabiliyordu. O yüzden onu suçlaması da mümkün değildi. Günün sonunda, herkesin asıl sorumluluğu kendine karşıydı. “O zaman, ben gelirim,” dedi Puhu, kararlılıkla. Beau, oğlanın çıplak omzuna vurdu ve kendini zorlayarak gülümsedi. “Emin ol, karşılaşacağımız hiçbir yol, senin naif ruhunu tehlikeye atmana değmez. Bu benim seçimim, yalnız gitmeliyim.” Puhu’nun yüzü kızararak önüne eğildiğinde Beau, onun cesaretsizliğinden utandığını anlamıştı. Ama buna aldırmayarak iri dostunu kendine çekti ve sıkıca sarıldı. Asıl cesaretin nezakette gizli olduğunu, umarım yakında oğlanın kendi de fark ederdi. Puhu da onun samimi kucaklaşmasına karşılık verirken Beş Beter, beceriksizce ikisinin de omzunu sıvazladı ve başka bir yöne baktı. Bu iki hergelenin varlığı sayesinde Beau, azıcık bile olsa tekrar nefes alabildi. “Ne zaman gideceksin?” diye sordu Beş Beter, rahatsızca kıpırdanarak. “Tören başladığında ve tüm dikkatler, mühürleri olanların üzerinde olduğunda, Giz askerlerinden birini rehin alacağım ve Madrabaz’ı bulmama yardım etmesini sağlayacağım,” diye fısıldadı Beau, kararlılıkla. Kafasında yeni yeni şekillenen şeyler, hâlâ ham olsa da sonuçta bir plandı. Evet, Beau bunu yapabilirdi. Bir şekilde babasını bulacaktı ve kalbini bu limanda bırakacak olsa bile buradan defolup gideceklerdi. Göğsü bu düşünceyle iyice sıkıştı ve soluğu kesildi. Yine de artık bu yolun geri dönüşü yoktu. Bir çarpma sesi küçük kaplıcada yankılandığında Beau, gönülsüzce de olsa kararını vermişti. Hemen ardından tiz bir çığlık duyulduğunda ise birinin mağaranın tepesinden suya atladığını düşünen Beau, yavaşça arkasını döndü ve gamsızca eğlenen insanlara bir bakış attı. Şimdi onların yerinde olmak için neler vermezdim. Ama önündeki manzara, beklediğinden daha farklı olamazdı. Suyun üzerinde yüzükoyun yatan giyinik erkek, küçük kaplıcanın ortasında öylece yüzüyordu. Beau, anında o yarısı ıslanmış kıvırcık kafanın, sadece Lev’e ait olabileceğini fark etti ve başını kaldırıp oğlanın düştüğü küçük tepeye şüpheyle baktı. Bu, bir şaka mıydı? Beau, karanlık bir figürün geri çekildiğine yemin edebilirdi ama bu, ıssız gecenin bir oyunu da olabilirdi. Yoksa biri, Lev’i suya mı itmişti? Beau, kaşlarını çatıp ne olduğunu anlamaya çalışırken, Aspen de arkadaşına doğru telaşla yüzdü ve onu hemen ters çevirdi. Ancak Mimi’nin çığlığını duyduğunda Beau, ciddi bir terslik olduğunu anladı. Yine de önüne dizilen insanlardan dolayı, artık hiçbir şey göremez olmuştu. O yüzden fısıldaşan ve ağlayan kalabalığı bir bir iterek, Lev’e doğru yaklaştı. Ve gördü. Lev’in boğazı, boydan boya kesilmişti. Kirli ve öfke gerektirecek kadar zalim bir işçilikle, onlarca bıçak darbesi almış gibiydi. Hoyrat ve canice. Beau’nun çenesi gerildi. Başını yukarı kaldırdı ama karanlık figür, çoktan gitmişti. Beau, etrafını saran kalabalığı hızlıca, tek tek inceledi ve tanıdık tanımadık bir sürü yüze baktı. Ağlayanlar, şaşkınlıkla ağzı açık kalanlar ve şoka girip donanlar. Her bir duygu, Beau’ya oldukça samimi gelmişti ama zaten yalancıları tanımak hiçbir zaman Beau’nun güçlü yönü olmamıştı. İçlerinden birisi pekâlâ Lev’in katili olabilirdi. İyi ama neden? Az önce neşeli kahkahalarla dolu olan kaplıcaya şimdi kan ve sessizlik çökmüştü. Gençlik ve saklı umutlar, oğlanla aynı anda ölürken Beau kafası karışmış gözüken Aspen’in hâlâ elini tuttuğu Lev’e döndü. Oğlanın cansız gözleri göğe bakıyor ama orada bekleyen yıldızların hiçbirini artık göremiyordu. Sonra, Beau’nun gözleri oğlanın hâlâ giyinik olan bedenine kaydı. Lev’in göğsünde artık İrade Mührü yoktu.