Bölüm 13: Dante

Dante, bu olanaksız görevin sonunda ölmeye hazırdı. Zira nasıl olup da ilk kez geldiği bu şehirde, hiç görmediği bir hazineyi bulmayı becerecek ve devasa timsahlarla savaşıp hayatta kalmayı başaracaktı; tek bir fikri bile yoktu. Gizler, besbelli onlara vatandaşlık vermemek için canlarını almaya niyetliydiler. Dante, Batık Hisar’a vardıklarından beridir içindeki askerin cesareti olmasaydı şimdiye dek aklını kaçırmış olacağına emindi. Aksi gibi mantığının hâlâ yerinde olması, bu deliliğe karşı soğukkanlı kalmasını sağlıyor; bu da geri kalan herkes korkudan sararırken Dante’nin bomboş olan aklıyla öylece dikilmesine neden oluyordu. Elinden bir şey gelmezken sakin olmanın kime ne faydası vardı ki? Önlerindeki engellerin -ki bunlar Dante’nin ömründe gördüğü en büyük timsahlardı- zorluğu bir yana kimse nasıl ilerleyeceğini kestiremiyordu. Afallamış insanlar karamsar bakışlarını paylaşırken Dante, Aspen’in bile umutsuz göründüğünü fark etti. Evet, Aspen, suya girmeye çalışan Giz soylu arkadaşlarını durdurmuştu durdurmasına ama bu, ümitsiz grubun kendine gelmesi için yeterli değildi. Tam şu anda herkes Aspen'den liderlik etmesini bekliyordu. Dante bile. Ama Aspen, onlara hiçbir şey söylemiyor; kafasında sorular dönüp duruyormuş gibi, gözleri bataklıktan hâllice olan göle takılıp kalıyordu. “O ne yapıyor?” diye sordu Pim, uzaktaki devasa bir ağacı işaret ederek. Dante, mızrağını sıkıca tutup Hiç soylu oğlanın gösterdiği tarafa döndü. Gözleri, sorunun ne olduğunu göremeden bir başkası “Kafayı mı yemiş o?” diye bağırdı. “İnanamıyorum, neredeyse başardı!” Dante’nin bakışları sonunda mevzubahis kişiyi görünce şaşkınlıkla açıldı. Yanında duran Aspen de dili tutulmuş gibi ağaca bakakalmıştı. Dante, kadim ağaçlardan birinin dallarına tırmanmış olan bu Hiç soylu oğlanın adını bilmiyordu. Hayal meyal, oğlanın şakacı bir tip olduğunu hatırladığı ve herkesten iki kat hızlı yemek yediğini fark ettiği bir anısı vardı ama hepsi bundan ibaretti. Ve bu Hiç soylu oğlan, aşağı sarkan devasa dallar yardımıyla gölün bir kısmını geçmeye çok yaklaşmıştı. Anıta sarılmak ister gibi öne uzanmış olan dallar sayesinde oğlan, suya girmeden anıta varmayı başaracak gibi gözüküyordu. Artuk, bir sevinç çığlığı kopardı ve dolu dolu bir tezahürat patlattı. Sudan daha durgun olan Dante bile Artuk’un coşkusuna ortak olmadan duramadı. İçi heyecanla dolan Dante, bu isimsiz rakibinin cesaretine hayran kalmıştı. Yanındaki Aspen, şokla karışık bir kahkaha attı ve ellerini hayretle başına dayadı. Sanırım umut, bazen gittiğinden bile hızlı dönebiliyordu. “Harikasın, dostum!” “Yapabilirsin, Hiç!” Birkaç kişi daha tezahüratlara katılıp Hiç soylu gencin cesaretini kutlayarak, naralar atıp tempo tuttu. Anıta varmaya gerçekten de çok yakındı ve oğlanın zırdeli planı, ortamın havasını aniden değiştirirken kalabalık, akranlarının çılgınlığıyla mest olmuştu. Dante bile neredeyse bu gözü kara niyete gülecekti. Neredeyse… Oğlanın tutunduğu dal, büyük bir çatırtıyla kırılıverdi. Kalabalıktan kimse olduğu yerden kımıldayamadı. Rüzgâr, durdu ve bekledi; su, durdu ve dinledi; güneş bile sadece bakakaldı. Oğlan gölün tam ortasına düştüğünde Dante’nin arkasından birisi, ensesindeki tüyleri ürperten bir çığlık attı. Timsahlar,göz açıp kapayıncaya kadar suya düşen oğlanın tepesine üşüştüklerinde oğlan, elinden kayıp giden zaferinin yasını bile tutamadan, kendi ölümünün geldiğini anlamış gibi donup kaldı. Azıcık daha ilerleyebilseydi ya da belki birkaç kilo daha hafif olsaydı muhtemelen başarabilirdi. Ama çılgın planların kaderi de büyük hezimetlerdi işte. Dante, bu Hiç soylu cesur oğlanın adını asla öğrenemeyecek ama kaç dakika acıyla çırpındığını ve ölürken feryatlarının ne kadar sürdüğünü her detayıyla hatırlayacaktı. Üç timsah tarafından uzuvları tek tek parçalanırken attığı çığlıkları gecelerce Dante’nin kulaklarına musallat olacak, zaten üşüyen kalbini daha da uyuşturacaktı. Oğlanın kanı suyu zalim bir kırmızıya boyarken Dante, gözünü bile kırpamadı. Sadece izledi ve umudun geldiğinden çok daha hızla gidebileceğini de böyle öğrendi. Birkaç çığlık daha yükselirken Dante sonunda kesik bir nefes aldı. Cesetten geriye hiçbir şey kalmamıştı. Su, tekrar durgunlaştı; rüzgâr, tüm yükünü sırtlayıp yoluna devam etti ve kanla kutsanmış göl, lanetli bir mezar gibi eski hâline döndü. “Hepimizi öldürmek istiyorlar!” dedi Porsuk, ağlamaya başlayarak. Evet. Hem de yavaş yavaş. Dante, her geçen saniye bu ihtimale daha da ikna oluyordu. Birkaç kişi daha kaybettikleri dostlarına ağlarken Aspen, yenilgiyle dizlerinin üzerine çöktü. Kederli gözleri hâlâ Hiç soylu oğlanın kaybolduğu noktaya bakıyordu. Dante bu sefer derin bir nefes aldı ve kalabalığa döndü. Aslında ne yaptığına dair hiçbir fikri yoktu ama biliyordu ki biri şimdi herkesi toparlamaya başlamazsa, bu umutsuzluk hâli büyüyecek ve kasvet, insanları kötü seçimler yapmaya itecekti. Tehlikeli seçimler. Oysa Dante, kimseye seçenek sunmayan o güçlü sesiyle konuştuğunda kendi bile bunu yapacak kişi olacağını düşünmemişti. “İki gruba ayrılacağız,” dedi, her birinin dikkatini kendine çekerek. Gözleri herkese tek tek bakarken yüzündeki kararlılığı görmelerini umdu. Korkmadığını görmelerini. Çünkü lider korkmazsa asker titremezdi. Ve şu an bir asker olmak, kaybolmuş hisseden bir yeni yetme olmaktan daha kolaydı. Bir başkasına güvenmek ise çaresizce bekleyip kendini harap etmekten daha basitti. O yüzden Dante, bu yeni yeni tanıdığı insanlara asker olma şansını sundu. “Bireysel olmak isteyenler planlarını başka yerde yapabilir. Grup olarak çalışmak isteyenler toplansın,” diye devam etti, Dante. Tehdit anında insanlara seçenek sunmazsan kendi zihinlerinin karmaşası tarafından yenilgiye uğramaları kaçınılmaz olurdu. Ama önlerinde seçenekleri olursa akılları buna odaklanır, kendi zihinlerinde kaybolmak yerine en uygun olan çözüme yönelirlerdi. Dante’nin şu anki rakibi umutsuzluktu ve bu, yenmesi güç bir meretti. “Senden emir almam ben!” dedi Kai, haset dolu bir sesle öne çıkarak. Giymediği siyah atleti elindeydi ve geniş, esmer göğsünü sergilemekten gurur duyuyor gibi bir hâli vardı. Dante, onun yarasız teninde parlayan toy cesaretine küçümseyerek baktı. Hayatın hep iyi davrandığı, hiç sınamadığı bir yürek ve boş bir özgüven gördü. Madem oğlanın egosu yardım kabul etmiyordu, o zaman yaralar alarak, hayatı zor yoldan öğrenmesi gerekecekti. İki türlü de Dante’nin seçeneklerinden birini seçmişti. “O zaman defol git,” dedi Dante, basitçe. Gözü Kai’nin üzerinde bir saniye bile fazladan oyalanmadı. Diğerlerine döndü ve yüzlerinin artık korku ya da panikle değil, neyi seçeceklerine dair sorularla dolu olduğunu gördü. Bu, bir zaferdi. Kimsenin görmeyeceği ama Dante’nin bildiği türden bir zafer. “Benimle böyle konuşmasına izin mi vereceksin?” dedi Kai, Aspen’e öfkeyle bakarak. Heybetli görüntüsüne rağmen babasının onu savunmasını bekleyen sinirli bir çocuk gibiydi. Dante, Aspen’e baktı ve liderlerinin vereceği cevabı merak ettiğini fark etti. Henüz yeni yeni tanımaya başladığı bu Giz soylu oğlanın düşünceleri neden bu kadar umurundaydı ki? Dante’nin onun yanında yürümesi ve halkı kontrol etmesi ayrı bir şeydi, sözlerinin Dante’nin üzerinde bir değeri olması ise bambaşka bir şey. “Şu an lider olarak öne çıkmaya cesaret eden bir tek o, değil mi? O yüzden Dante ne derse ona uyacağım. Geri kalanı herkesin kendi tercihi,” diye yanıtladı Aspen. Dante, bu beklenmedik güven oyuna şaşırarak kaçamak bir bakış attı. Aspen, Dante’ye gamzelerini gösteren bir gülümseme sundu. “Saçmalık! O, denizden geldi ve sen Giz soyluların yanında durmak yerine onu mu seçiyorsun? Biz senin arkadaşınız,” dedi Lev, tükürür gibi. Yüzündeki morluklar yeşile dönmüş, duruşu biraz olsun düzelmişti. “O zaman bir kez olsun arkadaşımmış gibi davranın ve bana destek olun,” dedi Aspen, Lev’i tersleyerek. Bu sözlerde, eski sitemler ve konuşulmayan mevzuların yanık izleri vardı. Ama Lev, arkadaşının yalnızlığını duymak yerine önceliği olan diğer meseleye odaklanmayı seçti ve “Ben bir denizden gelenden emir almam,” diye yanıtladı. Lev, peşinde Mimi’yle beraber Hiç soylu oğlanın öldüğü yerin ilerisine doğru yürürken bazı Giz soylular, onların arkasına takılarak taraflarını seçti. Aspen’in yaralandığını hisseden Dante, görülmeyecek kadar küçük bir adımla oğlana yanaştı. Oğlanın güvenine karşılık Dante’nin verebileceği tek şey, bu küçük destekti. Kai de Lev’in ardından Aspen’in tam önüne, yere tükürdü ve Rollo ile, Hoki’nin eski çetesini toplayıp diğer yöne ilerledi. Onların ardından Hiç soyluların çoğunluğu da kendi insanlarına güvenmeyi tercih etti ve başka bölgeleri aramayı seçtiler. Dante, şaşkınlıkla fark etti ki hiç de az sayılmayacak kadar kişi onun liderliğini kabul edip burada kalmıştı. Giz ve Hiç soylular, denizden gelenlerle birlikte omuz omuza durmuş ona bakıyor, söyleyeceği şeyi duymayı bekliyordu. Planını duymayı. Dante, bir an panikledi. Onlara ne diyebilirdi ki? Ne vadedebilirdi? Öyleymiş gibi yapsa da o bir lider değildi. Dante, hiçbir zaman emirlere uyan bir askerden fazlası olmamıştı. İçi sıkıntıyla dolarken gözleri Beau’nun gözlerini buldu. Beau da onunla kalmış, onun liderliğini desteklemeyi tercih etmişti. Kalbine ihanet eden adamın gözleri, şimdi gurur ve inançla ona odaklanmışken Dante, ondan gelen sessiz gücü hissetti. İçindeki tüm öfkeye, acıya ve hâlâ açık olan yaralara rağmen Dante bu gücü reddetmedi. O yüzden omuzlarını dikleştirdi ve “Tamam, iki gruba ayrılacağız. Anıt ve labirent. En bariz noktaların onlar olduğunda hemfikir miyiz?” diye sordu, dikkatini kalanların her birine tek tek yönelterek. Birkaç kişi, başını sallayarak onu onayladı. “Anıtta bir şey olduğuna, kesinlikle eminim. Ama suyu geçmek, zor olacak,” dedi Aspen, Dante’yi destekleyerek. Evet, suyu geçmek kesinlikle en çetin işti. Yüzmek, bir seçenek olamazdı. O yüzden Dante en basit çözüme yöneldi. “Sal yapacağız,” diye duyurdu. “Birinci grubun yarısı burada kalıp sal yapacak, kalanlar da o sal ile karşıya geçip anıtı arayacak.” “P-pek adil görünmüyor, değil mi? Sal yapmak, tehlikeli bir iş değil. Kim karşıya geçecek?” diye sordu Nikita, planındaki en bariz kusura değinerek. Kızın kesiklerle dolu yüzü, Dante’nin yaralı yüzünün geçmişten gelen bir hatırası gibiydi. Dante’nin izleri, yılların pusuyla biraz daha solarak derinleşmiş; ızdırabını az da olsa gölgelemişti. Gelgelelim, Nikita’nın izleri ise yaşadığı acıyı unutturmamak ister gibi kıpkırmızı kabuklar hâlinde duruyordu. Kızın gözlerindeki küçümser ifade, onun da gelecekte sahip olacağı yüzü görmekten hoşlanmadığını gösterir gibiydi. “Ben geçeceğim,” dedi Dante, kararlılıkla ona bakarak. Yaralarını saklayamadığı için Nikita’nın da ilk olarak karakterini göstermeyi öğrenmesini gerekecekti. Artık her adımında zaaflarını değil, gücünü göstermeliydi. Yoksa herkesin tek gördüğü kırılganlığı olurdu; kesilebilen teni, akacak kanı ve incinebilecek bedeni. Herkes sessizleşirken Dante, onların etkilenmiş bakışlarına aldırmadı. Neden şaşırıyorlardı sanki? Kaybedecek neyi vardı ki Dante’nin? Ama günler önce umursamadığı o mühür, belki de şimdi, Dante’nin bu yola çıktığından beri ilk defa bir şey kazanmasını sağlayabilirdi. “Ben de geçerim,” dedi Beau, tok bir sesle. Dante, anında ona döndü ve oğlanın eskiden hep yüzünde olan ama artık çok nadiren takındığı o muzip gülümsemesini gördü. Bir sal, ihanetlerin sığamayacağı kadar küçüktü oysa. Ve Dante’nin bağışlayıcılığı da Beau’yu timsahlara yem etmeyecek kadar güvenilir değildi. Dante, huzursuzca kıpırdanırken yanında duran Aspen de bu sefer ona güç vermek ister gibi, kolunu omzuna attı ve “Bu macerayı hayatta kaçıramam,” diye sırıttı. Dante hayretle, oğlanın dokunuşundan rahatsız olmadığını fark etti. Normalde insanların ona temas etmesine bile müsaade etmezdi oysa. Ama şu an, Aspen’in yakınlığı, Dante’ye ihtiyacı olduğunu bile fark etmediği bir sığınak gibi gelmişti. Nikita, bu duygusal âna gözlerini devirdi ve “İkinci grup ne yapacak, peki?” diye sordu. Dante, kızın inatçı sorularından bunalmıştı. Plan yapmanın sabır gerektiren doğası ona göre değildi. O, pervasız, anlık kararlar alırdı ve her hareketini, içgüdüleriyle seçerdi. Yine de şu an, sırf ilgiden sıkıldığı için zor sorulara teslim olamazdı. Bir kere bu işe girmiş, herkesin beklentisini yükseltmişti. O yüzden labirente döndü ve uzun uzun inceledi. Şu an yanında Lunu olsaydı ne olurdu sanki! Küçük şeytanın, hemen bir plan yapacağına ve Nikita’nın ukala çenesini kapatacağına emindi. Eli, cebindeki pusulanın ağırlığına değince, gerginliği biraz da olsa yatışır gibi oldu. Dante ona güvenen insanları yarı yolda bırakamazdı. Tekrar kalabalığa dönerken artık neredeyse tamamen sakinleşmişti. “Timsahlar çekilirse labirente girecek grubun bir şansı olabilir,” diye sesli düşündü, Dante. “H-hadi ya. Çok etkileyici,” diye dalga geçti Nikita. Sonra bezgin bir sesle, “Ama nasıl?” diye üstüne gitti. Dante, kızın memnuniyetsiz suratına, “Bilmiyorum,” diye bağırmak istedi. Yapabilse, tüm timsahları yumruklarıyla bayıltırdı ama bu imkânsızdı. Gücünün işe yaramadığı bir görevle sınanmak, başlı başına zordu zaten; bir de ona güvenmeyen insanları ikna etmek zorundaydı. Neden çenesini kapayıp Aspen’in ya da bir başkasının idareyi ele almasını beklememişti ki? Zor kararları başkaları alacaksa Dante bir timsahın üstüne koşmaya bile hayır demezdi. Dante, tam da ters bir cevap vermek içinde ağzını açtığında Beş Beter, onun yerine araya girdi. Gezgin’in sesi, her zaman olduğu gibi huysuz; duruşu da hafif kamburdu. “Sanırım, timsahları tek bir bölgeye çekecek bir düzenek yapabilirim. Yani, biraz ses çıkartıp dalga yaratırız ve dikkatlerini bir süre dağıtırız,” dedi. Dante, yardımın bu soysuz Gezgin’den gelmesinden nefret etmişti. Gözleri, oğlanın aksi gözlerine kilitlendiğinde Gezgin’in tiksintisini görmesini umdu. Oğlanın omuzları çökünce Dante, sadece başını sallayarak onun fikrini onaylamakla yetindi. Belki böylece Nikita biraz da olsa yakasından düşerdi. “Birkaçınız Beş Beter’e yardım eder, geri kalanlar da timsahlar uzaklaşınca labirentte hep birlikte hazineyi arar. Böylece şansımızı artırmış oluruz ve riski azaltırız,” dedi Dante, gergince planını tamamlayarak. “Harika bir plan,” diye yüreklendirdi kızı, Aspen. Hayır, değildi. Hatta iyi bir plan bile değildi ama Dante’nin elinden gelen tek plan da buydu. Buna karşın Dante, yine de Aspen'e inanmış gibi başını salladı. Plan, plandı ve işin ölüme yakın kısmına geçmenin Dante’yi rahatlatıyor olması ise oldukça komikti.

*

Bir grup, Beş Beter’e düzenek için yardım etmeye başka bir köşeye gittikten sonra, ağaçların kökleri ile etraftan bulunan odunları birbirine bağlayarak nasıl sal yapılacağını çözmek, Puhu’nun yaklaşık iki saatini aldı. Ama her konuda oldukça fazla bilgisi olan oğlan, bir şekilde bu işin de altından kalkabilmişti. Puhu dikişlerine, Korkuluk da rengi garipleşen yarasına rağmen, Sedir ve Porsuk ile hızlıca çalışmışlar ve onlara mümkün olan en sağlam salı yapmışlardı. Kızların sıkıca ördüğü köklerle salın gövdesi neredeyse tamamen sımsıkı kaplanmıştı ve ağırlıklarını dengelemek için uzun çubuklarla bir destek bile eklemişlerdi. İşin zor kısmı yaklaşırken Dante’nin salın batmamasını ummaktan başka şansı yoktu. Ardından, Beau, salda kullanılması için vermeyi reddettiği bir halatı yanında getirdiği oklardan birine takmış ve çok iyi bir atışla anıtın çürümüş tahta kapısını vurmayı başarmıştı. Halatın diğer ucunu da bir ağaca bağlarken, Dante, etkilendiğini belli etmemeye çalışarak yüzünü ifadesiz tuttu. Beau’nun kusuru hiçbir zaman okçuluğu olmamıştı zaten. Öğle güneşi yükselmek için hazırlandığı sırada, Tak ve Dak’ın mucizesiyle sal, üçünü de alarak suyun üzerinde kalmaya devam etti. Beau, gerdirdiği ipi tutarak salın ortasına Aspen ve Dante’nin tam arasına oturdu ve uzun kollarını kaldırıp yavaş hareketlerle ipi çekerek salı yönlendirdi. Dante, bunun zekice olduğunu itiraf etmeliydi. Kürek çekmek sadece dikkatleri üzerlerine yöneltirdi ve Dante henüz etrafta uyuklayan bu yeşil canavarlarla karşılaşmaya hazır değildi. Yine de suyu dalgalandırmadan sakin hareketlerle ilerlerlerken Dante, mızrağını sudan çıkacak ilk timsahı haklamak için havada tutmayı ihmal etmedi. Beau, yavaş yavaş onları anıta yaklaştırırken Dante de bir ölüm gibi sessizce avının ona gelmesini bekledi. Ama timsahlar gelmedi. Gel gör ki, Dante’nin rahatlayacak vakti yoktu. Sal, anıtın sular altındaki merdivenine çarparak durduğunda Dante, saldan atlayan ilk kişi oldu. Mızrağını elinde döndürerek devasa anıtın içine yürürken her an bir timsahla karşılaşmayı bekliyor, etrafını kolaçan ediyordu. Ne görmeyi umduğunu kendi de bilmiyordu aslında. Anıtın ortasında bir hazine bulacağını düşünmemiş olsa da uzun, nemden küflenmiş ahşap sıralar ve muazzam boyutlardaki insan heykelleri dışında bu kocaman anıtın içinin neredeyse bomboş olması, Dante’yi şaşırtmıştı. Dante, kendinin üç katı boyutundaki bir kadının heykeline bakarken gözlerini hayretle kırpıştırdı. Renksiz, soğuk taşa değen elleri, heykelin pürüzsüz yüzeyinde gezindi ve her detayını büyük bir merakla inceledi. Uzun elbisesi içindeki bu kadın, Birinci Dünya’da yaşamış bir tanrıça mıydı yoksa? Aspen ve Beau etrafı ararken, Dante’nin ilgili gözleri bu sefer, duvarlarda sallanan yosunlaşmış tablolara yöneldi. Ark’ın Armada adasında eğitim alırken iki tane daha tablo görmüş olmasına rağmen hayatında ilk defa böyle emsalsiz eserlere bakıyordu. Renkler ve çizgiler o kadar gerçekçi ve hüzünlüydü ki Dante, beğeni dolu gözlerle tablolara bakarken yıpranmış güzelliklerine inanamadı. O anda güneş, anıtın kubbesinin bir kısmı kırılmış camlarına değdi ve farklı renklerde hareler, anıtın içinde dans etmeye başladı. Bu büyüleyici âna şahit olan Dante, hayranlıkla gülümsedi. Belki de en yıkık dünyalar bile biraz ışıkla renklenebilirdi. “İnsanların eskiden böyle yaşadığına inanabiliyor musun?” diye sordu, onun gülümsemesini gören Aspen. “Kimin bu kadar büyük bir yere ihtiyacı olur ki?” dedi Dante, gözleri hâlâ göklere değen tavandayken. “Belki, bir tanrı yaşıyordur? Sizinki mesela?” diye cevapladı onu Aspen, hınzır bir gülümsemeyle. Dante, aslında Aspen’in başka yerlere dair olan bu hevesli merakının gayet farkındaydı. Ama oğlan cesaret edip sormadıkça, Dante'nin ona kolay bir cevap sunmaya niyeti yoktu. Aspen’in, içindeki başka bir yerde olma özlemini kendi başına keşfetmesi gerekecekti. “Tak ve Dak mı? Hayır, onların, mağaraları tercih ettiğine eminim,” dedi Dante, yüzünü buruşturarak. Kayaların koruyucusu olan ikiz tanrılarından sadece bir kez, Aspen onu yalnız yakalayıp soru yağmuruna tuttuğu bir akşamüzerinde bahsetmişti. Oğlan, bu sır gibi sakladığı meraklı doğasını Dante’den başkasına göstermek istemiyor ve fırsat bulduğu her an da ona gördüğü yerleri anlattırıyordu. “Ya sizin tanrınız, Beau?” diye sordu Aspen, nezaketin ardına saklamaya çalıştığı bir ilgiyle. “Tanrıça,” diye düzeltti Beau, gözleri Dante’nin üzerindeyken. Yüzü, Beau’nun bakışlarının yoğunluğu altında yanmaya başlayınca Dante, başını çevirdi. “Tanrıçamız, ‘Yürüyen Kadın’ diye anılır ve çayırların en dibindeki ormanlarda yaşar. Bu binalar, egosu içine sığmayacak insanlar için yapılmış,” dedi Beau, aramaya devam ederken. Aspen, anıtta çınlayan, içten bir kahkaha patlattı: “Bu doğru. Sadece insanlar, bu kadar büyük bir yere sahip olup yine de yetinmeyecek kadar açgözlü olabilir. Ama ben, burada bir hazine göremiyorum. Ya siz?” “Bu duvardakilerden biri olabilir mi?” diye sordu, Dante. Dante’ye göre anıtın her bir detayı, bir hazine olabilecek görkemdeydi oysa. “Maalesef, hayır. Başkentin her yeri, böyle tablolarla dolu. İçlerinden özel olan birini görse fark ederdim,” dedi Aspen, keyifsiz bir sesle. “Dışarıya bakalım?” diye önerdi, Beau. Dante, tablolardan birine son bir kez daha baktı. Yalnız başına, arkası dönük bir şekilde penceren bakan kadının olduğu, eski ve kederli bir eserdi bu. Dante’ye kendi de bazen hayatı bir pencerenin ardından izliyormuş gibi gelirdi. O yüzden aralarından en çok sevdiği tabloya son bir veda bakışı attı ve kırık bir hevesle diğerlerine katıldı. Karşı kıyıdan uzanan yeşil yaprakların gölgesinde her biri bir tarafa gidip anıtın etrafını aramaya başladılar. Dante’nin gözleri bir tehdidi arar gibi tetikte, sudan gelecek ufacık bir hareketi bekliyordu. Ama gelen tek şey, Aspen’in kahkahası oldu. Dante, kaşlarını çatarak Aspen’in yanına gittiğinde oğlanın, kubbenin üzerindeki bir yeri Beau’ya işaret ettiğini gördü. “Zalim piçler,” dedi Aspen, sinir yüklü bir sırıtmayla. Dante, başını kaldırdı ve gördü. Kubbenin kırık camlarından birine yaslanmış mücevherlerle süslü bir kadeh, öylece tepelerinde duruyordu. Altın kadeh, artık tam tepeye vuran öğle güneşi sayesinde iyiden iyiye parlıyor; yerini, öncesinde görmeyen herkese belli ediyordu. “Kafayı mı yemiş bunlar?” dedi Beau, hayretle. “Ben de öyle düşünmeye başladım,” diye söylendi Aspen, çenesini sıkarak. Ama Dante, öfke yerine bir farkındalık hissetti. Ne Beau ne de Aspen oraya ulaşabilirdi. Belki anıtın taşları onları yukarı taşıyacak kadar sağlam olabilirdi ama kubbedeki cam tavan, iki oğlanın da ağırlığı altında hemen parçalara ayrılırdı ve onlar daha kadehe bile dokunamadan metrelerce aşağı düşerlerdi. “Benim çıkmam gerekiyor,” diye seslendi, Dante. İki oğlan da aynı anda ona döndü. Boyları neredeyse aynı sayılırdı, belki Beau iki santim daha uzundu. Beau, güneşin altında çalışmış bir adamın bronz tenine; Aspen ise parıldayan bir altın rengine sahipti. Beau, içten bir yalancı; Aspen ise kendine bile yalan söyleyen bir doğrucuydu ve ikisi de etraflarına, dünyada yer edinmeye alışmış adamların yayacağı türden bir özgüven yayıyordu. Ve ikisi de şu an aynı şaşkın, boş gözlerle ona bakıyordu. “Sizin ağırlığınızı taşımaz. Ben yapmalıyım,” dedi Dante, basitçe açıklayarak. İzin almıyor, sadece haber veriyordu ama Aspen’in itirazı hiç gecikmedi. “Buna gerek yok. Başka hazine arayacak vaktimiz var,” dedi Aspen, dudakları gerilerek. O da cam kubbeyle bir şansı olmadığının gayet farkındaydı. “Hâlâ labirente yardım edebiliriz,” diye onayladı onu, Beau. Dante, kollarını kavuşturup onlara kaşlarını çattı. “Buraya kadar geldik ve gözümüzün önündeki hazineyi almadan mı döneceğiz?” diye sordu, sinirlenmemeye çalışarak. “Kendini tehlikeye atmana gerek yok,” diye açıkladı, Aspen. Ama Dante bu sakınan tavrı sevmedi. Bu zamana kadar kendi işini kendi görmüş, kimsenin de korumasına ihtiyaç duymamıştı. Bu gerçek, bugün Aspen istedi diye değişmeyecekti. “Beni korumak senin görevin değil,” diye tersledi onu. Sözleri, istediğinden de sert çıkmıştı ağzından. Yalnızlığın yabanileştirdiği biri gibi. “Dante bunu başarabilir,” diye arka çıktı ona, Beau. Dante, neredeyse onun bu çabasına gözlerini devirecekti. “Amma hızlı taraf değiştirdin,” diye homurdandı Aspen, Beau’ya sinir olmuş bir bakış atarak. “Yapar öyle,” dedi Dante, kindar bir sesle. Sözlerinin sertliğiyle kasılan Beau, sadece yorgun bir nefes verdi. Ama Aspen’in konuşmak için karşılık duymaya ihtiyacı yoktu: “Ayrıca ben başaramaz demedim, tehlikeye girmesine gerek olmadığını söyledim,” diye devam etti. Ama Dante, bundan sonra konuşulanları dinlemedi. İnsanların onun seçimlerini yapmasından bıkmıştı. İki oğlan, onun ne yapacağı hakkında tartışırken Dante ikisini de duymazdan geldi. Sonra da dönerek mızrağı ile palasını kenara koydu ve ikisini de ardında bırakarak tırmanmaya başladı. Parmakları doğru çıkıntıları bulurken, ayakları onu takip ediyor; hızla ilerliyordu. Zorlu bir tırmanış değildi bu. Sadece, binanın bu kadar yosun tutmuş olması işleri sıkıntıya sokuyordu, o kadar. Elleri her bir nişe, her bir süslü detaya değdiğinde Dante kendini hâlâ eğitimdeki bir asker gibi hissediyordu. Sanki tırmanmayı hiç bırakmamış ama zirveye de asla ulaşamamıştı. “Oy çokluğu diye bir şey duydun mu sen?” diye bağırdı Aspen, ona sitemle. Dante, tırmanmaya devam ederken sırıttı: “Lider benim sanıyordum.” “Böyle pervasızca davranırsan benim liderliğimden daha kısa sürebilir,” diye uyardı onu, Aspen. Ama Dante, bunu umursamıyordu. Umursadığı tek şey, elindeki görevi tamamlamak ve o aptal bardağı alıp buradan defolup gitmekti. Şayet bir mühür alırsa belki omuzlarındaki belirsizliklerin ağırlığından kurtulur ve bir ihtimal, bir gün gerçek bir hayatı olurdu. O yüzden, kasları verdiği çabayla kasılırken Dante, dişini sıktı ve tırmanmaya devam etti. “Neredeyse vardın!” dedi Beau, coşkulu bir sesle. “Evet, az daha dayan,” diye onayladı, Aspen. Dante’nin ayağını attığı çıkıntı ufalanıp dağıldı ve ayağı boşa düşerken, hızla savrulup başka bir çıkıntıya tutundu. “İkiniz de çenenizi kapatır mısınız? Dikkatimi dağıtıyorsunuz.” İki oğlan da sesini kesince Dante, tekrar önüne döndü ve sadece tırmanmaya odaklandı. Ama tırmanış bitmiyor; her çabasında sanki hedefi, elinden daha da uzaklaşıyordu. Oysa bu fikir aşağıdayken çok daha mantıklı gelmişti. Şimdi yakıcı güneş, gözünü alıyor; avuçları ter ve yosunla daha da kayganlaşıyorken Dante, güçlükle kendini pervazın üzerine çekti. Görev, görev, görev. Dante’nin savruk adımları cam kubbeye bağlanan ince pervaza bastığında Beau, bir ıslık çaldı ve Dante, aşağıda bir yerde Aspen’in hayranlıkla bir küfür savurduğunu duydu. Hâlbuki, işin güç kısmı şimdi başlıyordu. Aslında Dante, sadece yarım metre kadar camın üstünde tırmanabilse ve bu sırada düşmemeyi başarsa, kadehe uzanması için bu kadarı bile yeterli olacaktı. Ama ince camın tekinsizliği, hiç güven verici değildi doğrusu. O yüzden Dante, camları tutan paslı metal korkuluklara ağırlığını vererek kendini esnetti ve yukarı ulaşmaya çalıştı. Eğimli cama biraz daha yüklendi ve kaşlarını çatarak, ağırlığının birazını kubbeye yasladı. Çok yakındı. Neredeyse parmak uçlarında, kadehin metalinden gelen soğukluğu hissedebiliyordu. Biraz daha esnedi ve kolunu iyice kaldırdı. Altındaki camdan, küçük bir çıtırtı geldi. Dante, nefesini tuttu ve donakalarak bekledi. Kalbi, panik ve heyecan ile göğsünü dövdü. Cam, yerinde kalmaya devam edince Dante, tekrar nefes aldı ve yeniden denedi. Hadi. Hadi! Dante, dişlerini sıktı ve metal kısımlara basarak iki adım kadar daha tırmandı; ardından da biraz daha cama yüklendi. Bir bacağını yavaşça kaldırıp kendini, kadehe doğru itmeye çalıştı. Haşin ve iddialı bir hamleydi, bu. Kubbe zangırdadı ve metal parmaklıklar sarsıldı. Altındaki cam çatırdayarak kırıldığında Dante’nin parmakları, kadehin ince beline son anda değmişti. Ağırlığını verdiği cam tuzla buz olurken Dante, çevik bir hareketle kendini yana savurdu ve sırtını, sağlam kalan incecik korkuluklara yasladı. Kubbede kalan camların yarısından çoğu gürültüyle paramparça olup metrelerce aşağıya yağarken, ince metal dışında onu ayakta tutan hiçbir şeyi olmayan Dante, karşısına baktı ve önünde uzanan muhteşem Gizliman’ı gördü. Bulutlar ve ölüm; ikisi de çok güzel, ikisi de çok yakındı. Bir sert rüzgârla gelecek sonunu beklerken Dante, kupayı göğsüne yasladı ve panikle bir nefes verdi. Sadece bir anlığına durdu ve hâlâ hayatta olduğuna emin olana kadar göğe bakarak öylece kaldı. Fazla yakındı. “Sen iyi misin?” diye bağırdı, Aspen. Dante, konuşamadan sadece kupayı gösterdi. Çünkü kelimeler bir daha ağzından dışarı çıkabilecek miydi, hiç bilmiyordu. Aşağı bakmamaya çalışarak kupanın ince belini dişlerinin arasına aldı ve yavaşça arkasını dönüp sıkıca tutunarak inmeye başladı. İnmek, çıkmaktan daha zordu. Attığı adımların doğru yeri bulması her seferinde daha da güçleşirken Dante, korku dolu yaygaracı kalbine değil, sadece ellerindeki güce odaklanmaya çalıştı. Başardın. Sakin ol, iyisin, başardın! Birkaç tanıdık çıkıntıyı daha geçti ve titremesini bastırmaya denedi. Ama panik, damarlarına karışmıştı bir kere. Dante, içini uyuşturan bu dehşet ile yavaş yavaş inmeye devam etti. Hâlâ hayattasın ve hâlâ nefes alıyorsun. Dante’nin ayakları, ummadığı kadar hızla zemine değdiğinde titreyen eli, ağzındaki kadehi kavradı. Bacaklarının üzerinde duramayacak kadar büyük bir güçsüzlük çökmüştü bir anda üstüne. Ama biri onu tutup çevirdi ve düşmesini engelleyerek, sıkıca beline sarılıp kucakladı. Afallayan Dante, bir an kımıldayamadı. Korkusu, öfkesi ve yalnızlığı yüreğini ezerken tepeden tırnağa titreyerek öylece durdu. Ona bahar sabahlarını hatırlatan kokusu, vücudunun tanıdık sıcaklığı, kollarının teninde bıraktığı ılık his aynıydı. Dante, bir hainin kollarında kendi titremesini bastıramaz hâlde dururken, sadece iki saniye kadar daha Beau’nun ona sarılmasına izin verdi. Aslında sadece iki saniye daha, geçmişin hayaletleri onlara musallat olmadan önce, öylece durmak istemişti. Beau’nun kalbi, delicesine bir hızla atıyordu. Öyle ki Dante, onun yaşadığı acıyı ve kaybetme korkusunu, kemiklerine işleyen bu kalp atışından bile hissedebiliyordu. Ama bu, artık neyi değiştirirdi ki? Çoktan Dante’yi kaybetmemiş miydi? O zaman nasıl hâlâ Dante’nin aldığı havayı çalmayı başarabiliyordu? Nasıl onu tutan kolları hâlâ Dante’ye güç verebiliyordu? Gözleri Aspen’e kaydı ama Aspen, onlar yerine başka tarafa bakacak nezaketi göstermişti. Dante, yavaşça iterek Beau’nun sarılışından kurtulurken, hançerini oğlanın kalbine geçirecek cesareti olmasını dilerdi. Oğlanı yumruklayacak; canını, kendi canının yandığı kadar yakacak yüreği olsaydı bir dakika bile düşünmezdi. Ama onun yerine bir damla asi yaş, izinsizce Dante’nin gözünden aktı. Dante, gözlerinin yaşlarla dolduğunu ya da Beau’nun onun üzerinde böyle bir etkisi olduğunu fark etmemişti. Nasıl canını en çok yakan insanla onu en güvende hissettiren insan aynı kişi olabilirdi? Beau, yaşı görünce, paramparça bir ifadeyle Dante'ye baktı. Kız onun kanını akıtsa, derisini parça parça yüzse bile daha az canı yanarmış gibi perişan bir ifadeydi bu. Beau’nun da gözleri dolarken parmakları, Dante’nin yanağında donup kalan yaşı kıymetli bir elmasmış gibi narince aldı ve geride kalan küçük ıslak izi yavaşça okşadı. Dante, bu temasın yakınlığını reddederek başını çevirdi. Sonra da onu arkasında bırakıp mızrağını ve palasını almaya gitti. Artık, Beau’ya verebileceği tek şey buydu. Bir damla gözyaşı. Dante, bir nefes vererek sala doğru yürürken sert bir sesle ortaya konuştu ve “Gidebiliriz,” demekle yetindi. Ellerindeki hazineye bakmamıştı bile. Tek umurunda olanın görevi olduğunu sansa da aslında her aşmaya çalıştığı engelde kendini geride bırakmayı deniyor, her seferinde de başarısız oluyordu. Dünya, kendinden kaçabileceği kadar büyük değildi; oysa Dante, bu gerçekle barışmak yerine o anıtın tepesinde tekrar tekrar ölümle yüzleşmeyi tercih ederdi. “Başardın,” dedi Aspen, gülümseyerek yanına otururken. Dante de ona gülümsedi. Beau da sessizce sala bindiğinde Aspen onlara kadehin tarihinden bahsetmeye başladı. Ama Dante onu duymadı. Kendi düşüncelerinin arasında kaybolup gitmişti bile. Evet. Başarmıştı. Madem başarmıştı, peki o zaman Dante, neden kendini kaybetmiş gibi hissediyordu?

Yorumlar

0/2000