Bölüm 12: Hodbin

“Harabenin olduğu yerde, hazine için bir umut vardır.” -Rûmî

Boğucu sisin kaybolmuş ruhlar gibi kol gezdiği virane şehirde bir hazine aramak, Hodbin’in şiirlerine konu edeceği türden gösterişli bir ölüm değildi. Gelgelelim, geleceği ile arasında duran bu yıkılmış krallık, oğlana meydan okur gibi bir heybetle karşısında uzanırken Hodbin, onu çağıran Yaşlı Adam’ın fısıltısını, dikildiği çimenlikten bile duyabiliyordu. Gezginlerin savaşçı tanrısı, ona Kırk Gemi’sinde bir kamara vadediyor; toprağın dertlerini, toprakta doğan insanlara bırakmasını buyuruyordu. Hodbin’e denizden geldiğini ve asıl hazinenin de kanında akan bu tuzlu, fırtınalı derya olduğunu fısıldıyordu. Bir gemi üzerinde sonsuz ufka bakmak varken burada ne işi vardı ki Hodbin’in? Tepesinde kasvetle bağıran karatavuklar uçarken Hodbin, aslında korkusunun yansıması olan bu esrarengiz sese karşılık yorgun bir nefes verdi. Çünkü tanrısı bizzat gelip onu ensesinden tutup götürmek istese bile Hodbin şimdi, tam şu anda pes edemeyeceğini çok iyi biliyordu. Bugün değil, Yaşlı Adam. Daha yapacak çok iş var. Ama Batık Hisar’ın uğursuz görünüşü pek de insanı yüreklendirecek türden değildi. Besbelli bu da kör talihin Hodbin’e ettiği son küfürdü. Zaten epeydir süren uğraşları boşa gittiği için Hodbin’in sinirleri tepesindeydi; bir de korkunun gölgesi ensesinde gezerek mağlup olamazdı. Hodbin için başarısızlık, ölümden bile daha fena bir sondu. Onca yardımlaşma ve kendinden verdiği ödünler, hiçbir işe yaramamış; çektiği sıkıntılar, Korkuluk’un iltihaplı yarasına yaptığı işe yaramaz pansumanlar ve Puhu’nun koca karnına her gün sürdüğü merhemle bile onun bir mühür kazanmasını sağlayamamıştı! Ve bakın hele, ortaklık, yılların adanmış bencilinin eline ne geçirmişti? Hiçbir şey! O yüzden Hodbin, sabahın ilk ışıklarıyla Batık Hisar’ın kalıntılarına vardıkları anda çevresindeki dehşete düşmüş yüzleri bir kere süzmüş ve çoktan kararını vermişti. Ne demeye bu insanlarla ortak olacak, yanlarında durup vaktini harcayacaktı ki? Yoluna hep yaptığı gibi bir başına devam edecek; bu sefer, hedefiyle arasına kimseciklerin girmesine izin vermeyecekti. Şimdilik, sadece sessiz ve kurnaz olup dikkat çekmemesi yeterliydi. Gerçi şu an kimsenin dikkati, kafasında kırk planın aynı anda döndüğü Hodbin’in üzerinde değildi ya zaten. Bunun nedeni, Batık Hisar denen bu eskinin gösterişli şehrinin herkesin kulağına ölüm vadeden fısıltılar getirmesiydi. Çok büyük bir gölün içerisindeki yıkık kalıntılarından ibaret olan bu harabe, zorlu bir labirenti andırıyordu. Ama herkesin birbirine sokulmasının sebebi bu değildi. Hayır, hepsinin korkudan benzini solduran asıl mesele, bu sular altında kalmış şehrin gardiyanlarının yüzlerce timsah olmasıydı. Her bir harabenin köşesinde yüzen bu koca haşeratlar, belki de hazinelerinin nöbetini tutuyor; onlara yaklaşacak kadar salak olan avlarıyla güzel bir ziyafet çekmeyi bekliyorlardı. Hodbin, kısa hayatında ilk defa böyle korkunç bir mahluk görmüştü! Kocaman pullarla kaplı koyu yeşil teni ve devasa dişlerle dolu ağzıyla bu canavarlar, neredeyse iki metreyi buluyor ve kıyıdan izleyen herkesin ödünü koparıyordu. Bundan dolayı da karamsar yüzlü rakipleri, Hodbin’in etrafında panikle ne yapacaklarını düşünüyorlardı. “İşim olmaz! Hiç olmak mı? Ölü olmak mı? Bence cevap bariz!” dedi Korkuluk, başını iki yana sallayarak. Elindeki Beau’nun yaptığı baston bozmasına yaslanmış, suya bakmayı bile reddediyordu. “Bu yüzden böyle sınavlar yapıyorlar. Senin gibi yüreksizler, Gizlerin adını kirletemesin diye,” diye cevap verdi ona, ismi Kai olan serseri. Hoki’nin eski dostlarından biriydi ve mağlup lideri gittiğinden beridir sesi daha çok çıkar olmuştu. “İstediğini söyle! Kimseye kendimi kanıtlamak zorunda değilim.” Ama Hodbin, utancın gölgesini Korkuluk’un kızaran yüzünde görebiliyordu. “Yerdengezen, şu hâlini görse yüzüne tükürürdü,” dedi Kai, tiksintiyle. Bu da Korkuluk’u bir hayli kızdırdı. “O suya girmeyi düşünüyorsan göründüğün kadar aptalsın demektir,” dedi, hınç dolu bir sesle. “Ne dedin sen?” Kai, süratle koşup Korkuluk’u yakasından yakaladı ve en yakın ağaca yapıştırdı. Aspen, hemen iki oğlanın arasına girdi. Daha fazla kavga gürültüye sabrı olmadığı belliydi. “Kesin şunu. Önümüzdeki engel yeterince güç değil mi de birbirinizle didişerek vakit kaybediyorsunuz?” dedi, ikisinin de gözlerinin içine bakarak. “Bu çelimsiz piç, bana aptal dedi,” diye hırladı, Kai. Ama henüz Aspen’e diklenecek kadar da gözü dönmemişti. “Ne olmuş? Annen sana daha kötülerini söylüyor. Yürü, hadi,” dedi Aspen ve Giz soylu arkadaşını kolundan çekerek, Korkuluk’tan uzaklaştırdı. Tartışmayı fırsat gören bazı aklı evveller, koşarak en sığ yerlere bakmaya çalışıyor; yine de birbirlerinin yakınından ayrılmaya cesaret edemiyordu. Hodbin, odağını bu saçma insan münasebetlerinden ayırıp her bir noktayı gözleriyle tarttı. Kulakları ne Aspen’in cesaret veren konuşmasını duydu ne de bazı Giz soyluların hırçın planlarını dinleyerek vakit kaybetti. O, sadece en iyi bildiği şeyi yapıp gözlemledi. Gölün en karanlık noktasında kocaman bir anıt vardı. Camsız pervazlarını yosunlar kaplamış, karanlık ve çürümüş bir mabet gibi kubbesi göğe değiyordu. Tüm binalar arasında en dikkat çeken yapı keskinlikle oydu ve Gizlerin değerli bir hazineyi koyacağı belli ki en bariz yerdi. Ama anıtın etrafında bolca timsah dolaşıyordu ve Hodbin, kesinlikle postunu bu kadar çabuk tehlikeye atacak değildi. O yüzden anıtı es geçerek arayışına devam etti. Labirent gibi görünen yığıntı da kesinlikle Hodbin’in hazineyi saklayacağı yerlerden biri olurdu ama orası da çok açıktaydı. Anıta cesaret edemeyenlerin ilk seçeneği muhtemelen bu labirent olacaktı ve dişe diş amansız bir rekabet, şu an şansını azaltmaktan başka bir işe yaramazdı. O yüzden Hodbin, onu da eledi. Biraz düşünüp taşındıktan sonra en akıllıcasının önce hazineyi değil, suya girilebilecek en uygun noktayı aramak olduğuna karar verdi ve bu sefer yepyeni bir gözle etrafına bakmaya başladı. Anıtın ve labirentin olduğu kısımlarda su daha sakindi. Küçük dere yataklarından göle karışan nehir suları ise yoğun bir akıntıya sebep oluyordu. Bu yerlerden gelen su, çok daha hırçın ve çok daha hızlıydı. Hodbin, keyifle fark etti ki timsahların neredeyse hepsi durgun suda yüzüyor; akıntı olan bölgeler, bu haşeratları uzak tutuyordu. İşte bu bilgi, onun fırsatıydı. Son kez kalabalığa baktı ve suya girmek için üstünü çıkaran, Rollo isimli Giz soyluyu gördü. O ve Kai, kendilerini kanıtlamak için talihlerini fazlaca zorlamaya niyetliydiler. Aspen, onlara bunun çok tehlikeli olduğunu açıklamaya çalışırken kalanların çoğu da planlarını duyma umuduyla onların etrafında toplandı. Hepten kargaşaya kapılmış kalabalığı atlatmak, beklediğinden de kolay olmuştu. Hodbin, görünmeden ağaçların arasına sıvıştı ve gölü solunda tutarak, ormanın içinden ilerledi. Her adımında ardını iki kez kontrol etmesi gerekmişti çünkü kimsenin onu takip etmesini istemiyordu. Hodbin için artık ortaklık dönemi bitmişti. Gerisinde bıraktığı kalabalıktan suya çarpma sesi ve hemen peşinden de korkunç bir çığlık geldi. Başka çığlıklar da eklenip ölü şehrin taşlarını yardım isteyen feryatlara boğarken Hodbin, ardına dönüp bakmadı bile. Zira vakit, Hodbin’in özüne dönme vaktiydi. Şehrin kıyısında ve ağaçların gizinde kalarak haykırışlarla arasına epeyce bir mesafe koyduktan sonra durdu. Etrafında kırık dökük heykel insanlardan başka kimseciklerin kalmadığına emin olunca bu sefer de akıntıyı takip ederek ilerlemeye başladı. Timsahların sayısı gitgide azalıyor, durgun suyu tercih ettikleri iyiden iyiye belli oluyordu. Bu başarılı öngörüsü sayesinde Hodbin’in içi tarifsiz bir azimle dolmuştu. Ağaçların kökleri küçük bir eğime girince ayakçının gözleri, kemerli bir sarnıca takıldı. Gölün ortasına yakın olan bu açık ağızlarla dolu bina, belki diğer yapılar gibi gösterişli değildi ama aynı zamanda kıymetli bir keşifti de. Ayrıca nispeten daha güvenli bir yerde olduğu düşünülürse kesinlikle araştırmaya değerdi. Hodbin, hevesle ağaçların arasından kıyıya inerken yaprakların ötesindeki toprak yolda bir kıpırtı fark etti. Kocaman bir timsahla karşılaşma ihtimaliyle tüm omurgası gerildi ve nefesini tuttu. Timsahlar, o küçük parmaklarıyla ağaca tırmanabilir miydiler acaba? Yutkunarak bir ağacın tepesine atlamaya hazırlandı ve önündeki dalları dikkatlice çekti. Kıyıda onu timsahlardan daha kötüsü bekliyordu. Hodbin, ağaçların arasından çalımla çıkarken sırıttı: “Tabii ki, başının belası burada olur.” Siniri iyiden iyiye artıyor, Yaşlı Adam’ın onu bu kız ile sınadığına her saniye daha da emin oluyordu. Lunu, arkasından gelen bu aksi sesle irkildi. Hızla ona döndü ve Hodbin’i karşısında görünce büyük bir asabiyetle çenesini dikleştirdi. “Beni mi takip ettin sen?” diye sordu, kaşlarını çatarak. Sanki Hodbin’in, buna ihtiyacı varmış gibi! Sanki Hodbin bir Kayalı’nın yardımı olmadan kendi işini göremezmiş gibi! Küstah. Hodbin, kızın suçlamasına burnundan güldü. “Hayır, akıntıyı takip ettim. Akıntı, timsahları uzak; beni de tek parça tutuyor. Sen neden diğerleriyle koca anıtı aramıyorsun? Halkın popüler seçimi orası gibi,” diye sordu, sırtındaki bez çantayı öbür omzuna atarak. Ne diye Lunu’ya açıklama yapma zahmetine giriyorduysa zaten! “En ortada olan seçeneğe yöneleceğimi düşünmüş olamazsın,” diye güldü Lunu, bilmiş bilmiş. “Aydınlat beni,” dedi Hodbin, kızın önüne dikilerek. Kızın bir iz bulduğu belliydi ve bu, Hodbin’in de doğru yolda olduğunu gösteriyordu. Yine de Lunu’yu şımartmaya niyeti yoktu. O yüzden kıza tepeden baktı ve patron oymuş gibi kontrolü eline aldı. Lunu, Hodbin’in bu pozlarına gözlerini devirdi ama yine de bir açıklama lütfetti: “Fark ettiğini sanmıyorum ama bu bölgede sadece timsahlar değil, balıklar da çok az. Ama asıl önemlisi, şu bölgedeki kabarcıkları görüyor musun? Sadece belli bir düzlemi takip ediyorlar. Bu da demek oluyor ki bu yıkıntıların altında bir yerde hâlâ hava var. Ben de düşündüm ki acaba eski, yaşlı dostlarımız Gizler, önceden de tünellere meraklı olmuş olabilirler mi?” dedi Lunu, gözlerinde parlak bir bakışla. Siktir. Bu nasıl benim aklıma gelmez? Hodbin, etkilendiğini belli etmemek için olanca gayretini sarf etti ve “Kurnazca, kalamar. Kurnazca,” dedi, küçük bir gülümseme eşliğinde. Lunu’nun kafasını kullanma şekli, Hodbin’in bir hayli hoşuna gidiyordu aslında. Kızın zihnine yetişmeye çalışmak Hodbin için müthiş keyif veren bir oyundu ama bunu söyleyerek kızı iyice arsızlaştırmak yerine Lunu’yu yeni bir ilgiyle süzmeyi tercih etti. Dağılmış turuncu saçları artık gözlerinin önüne gelecek kadar uzamıştı ve yüzüne yayılan yaramaz çillerin kapladığı yanakları ile burnu, güneşte vakit geçirmekten kızarmaya başlamıştı. Hodbin bunu itiraf etmeyecek olsa bile belki de en zorlu rakibi, kayası kadar keskin bir zekâya sahip olan bu kızdı. “Biliyorum. Ama artık yolumdan çekilmen gerekiyor. Buraya ilk ben geldim,” dedi Lunu, onu eliyle kış kışlayarak. Hodbin, buna yapmacık bir kahkaha attı. Tabii ya, sanki sana pabuç bırakırım da! “Asla olmaz. Alınma ama senin zaten küçük bir mührün var, tatlım. O yüzden şimdi, sen benim yolumdan çekil,” dedi Hodbin, kızın göğsünde duran mührü parmağıyla dürterek. Lunu’ya doğru attığı bu küçücük adım, kızın yanaklarının daha da kızarmasına ve gözle görülür bir şekilde sinirlenmesine sebep oldu. Hodbin, bu edepli tepkiye sırıtırken Lunu bir adım geri kaçtı. “Bu oyunun kuralı yok. En iyi olan kazanır,” diye yanıtladı Lunu, Hodbin’e diklenerek. Hodbin, zorlu meydan okumaları severdi ama ne kadar ilgi çekici bir rakibe sahip olsa da şu an, bununla uğraşacak zamanı yoktu. O yüzden kıza sadece, “Yanlış kişiyle yarışıyorsun,” demekle yetindi. “Seninle yarışan kim, ayakçı? Ben sadece, benim kazanacağımı belirttim,” dedi Lunu, kibirli bir sırıtmayla kendi arayışına dönerken. Hodbin bezgince iç çekti ve Lunu’yu ne hâli varsa görmesi için oyalandığı yıkıntıların gerisinde bırakıp ağaçların içine doğru yürümeye başladı. Tam sarnıcın karşısına gelince durup güzelce bir gerindi ve sabah mahmurluğunun son kalıntılarından da kurtuldu. İşte şimdi, plan yapma vaktiydi. Akıntı burada çok hızlıydı ama şansına, onu yolun yarısına kadar götürecek birkaç harabe önünde uzanıyordu. Görünürde timsahlardan bir iz de yoktu. Gerçi bu, suyun altında yüzmedikleri anlamına gelmezdi. O yüzden Hodbin, ne olur ne olmaz diyerek yerden bir avuç taş alıp cebine doldurdu. Ardından, yanında getirdiği bez çantayı açtı ve içinden uzun bir halat çıkardı. Temkinli davranıp aklına gelen her şeyi yanına almıştı: Neredeyse kör bir bıçak, biraz yiyecek, yaralanması ihtimaline karşın acıyı azaltacak bir bitki karışımı ve meşale yakması gerekirse diye biraz sargı bezi ve çakmak taşı. Bu sefer avantajı yanına almadan işe koyulmadığına emin olacaktı. Uzun halatın bir ucunu kıyıya en yakın ve sağlam görünen ağaca, diğer ucunu da kendi beline bağladı ve ağırlığını test etti. Hayatta kalmanın ilk kuralı, her zaman ipini sağlam kazığa bağlamaktı zaten, değil mi? Ya da en azından, ilk üç kuralından biri kesinlikle buydu. İlk iş olarak sadece sarnıç kemerlere ulaşması yeterliydi. Sonra, suyun üstünde kalan kalıntılardan biri sayesinde o bölgeyi arayabilecekti. Henüz kimsenin bu taraflara gelmemesi de şansını büyük ölçüde arttırıyordu. Ilık sığ suya girdiğinde Hodbin, derin bir nefes verdi ve işe koyuldu. Bıçağını ağzında hazır tutarak en yakın harabenin üzerine tırmandı ve üç adım uzağında olan başka bir enkazın üzerine atladı. Böyle böyle, birbirine yakın sayılan enkazlardan zıplaya zıplaya bir berikine geçti ve işin zor kısmına geldi. Sıradaki adımını ıslak bir kayaya atacaktı ve olduğu yer ile arasında en az iki metre mesafe vardı. Hodbin, cebine attığı taşlardan birini çıkardı ve önce sola, ardından da sağ tarafa atıp suyun içinde bir hareket var mı diye baktı. Yaşlı Adam sağ olsun ki su, şimdilik sakindi. Belindeki halatı bir daha kontrol etti ve temkinli bir şekilde suyun içine girdi. Akıntı onu ileri savururken yüzmek meşakkatli bir işti doğrusu ama hızlı kulaçları, hedeflediği kayanın biraz daha aşağısındaki başka bir kayaya ulaşmayı başardı. Hodbin, kaymamak için dikkat ederek çabucak tırmandı. Oradan sıradaki taşa geçti. Neredeyse yolun yarısına gelmişti. Bir saniye durup derin bir nefes verdi ve bu sefer, daha zorlu bir mesafeye zıplamak için pozisyon aldı. Yaparsın bu işi, Hod! Bir çığlık akıntının gürültüsüne karıştığında Hodbin, tam da atlamak üzereydi. İlk içgüdüsü, bu yardım çağrısını görmezden gelmek oldu ama ardından kalabalıktan ne denli uzakta olduğunu hatırladı ve çığlığın sadece Lunu’dan gelebileceğini fark etti. Tereddüde düşerek kıyıya bir bakış attı ama görünürde Lunu’dan hiçbir iz yoktu. İyisinin ve kötüsünün çok farkında biri olan Hodbin, hiçbir zaman bir kahraman olmadığını biliyordu. Öyle bir arzu da duymuyordu zaten. Kahramanlar erken ölecek hüzünlü aptallardı ve Hodbin’in uzun ve gösterişli geçecek ömrünü yiğitçe bir karar uğruna erkenden kaybetmeye niyeti yoktu. Hem kendi dememiş miydi, belki de Giz olma yolundaki en büyük rakibi Lunu’ydu diye! Çığlığı duymazdan gelmek en sağlam karar olurdu. Siktir. Omzunun üzerinden, sarnıca hasretle baktı. Çok yaklaşmıştı. Hodbin, bir küfür savurup az önce geçtiği kayaya geri zıpladı. Oradan da tekrar suya atladı ve bu sefer akıntıya direnerek, daha da büyük bir hızla yüzdü. “Hodbin!” diye feryat etti Lunu. Adını böyle çaresizce duymak, Hodbin’in kalbinin teklemesine neden oldu. “Dayan, kalamar!” diye bağırdı Hodbin, boğulurcasına su yutarak. Öksürerek ilk yakaladığı harabeye tırmandı ve hızla, hepsini bir bir geçti. Kahramanlık aptal işi olsa da insana iyi bir motivasyon sağladığı kesindi. Hodbin’in ayakları toprağa değdiğinde belindeki halatı çabucak çözdü ve yerden çantasını kapıp sesin geldiği yöne koştu. “Hodbin!” dedi tekrar Lunu, çatlamış bir sesle. Kızın yanına vardığında Hodbin’in soluğu, harcadığı efor yüzünden kesildi. Lunu’yu belinin bir kısmı suya batmış hâlde, kıyıda yatarken buldu. Kayalı kız, bir bacağının üzerine devrilmiş olan moloz dışında sapasağlamdı ama gözleri, akmayan yaşlarla dolmuş; yüzü, acıyla çarpılmıştı. Lunu onu görünce bir damla yaşı düşmesi için serbest bıraktı. İnce omuzları rahatlayarak gevşerken Hodbin, Lunu’nun, onun gelmesini beklemediğini fark etti. Gerçi Hodbin bile bunu yapmayı beklemiyordu ki. “Kalıntılar üzerime devrildi. Bacağım sıkıştı,” diye hıçkırarak, telaşla anlatmaya başladı, Lunu. Nefesi kesik kesikti ve pembe dudakları titriyordu. Hodbin, kızın yanına çöktü ve bacağının üzerindeki enkaza baktı. “Dikkatimi çekmek için yapmayacağın şey yok, değil mi?” diye sordu Hodbin sersemce, ortamı yumuşatma çabasıyla. “Tabii, kendimi timsahlara yem yapmak benim flört etme şeklim zaten,” dedi Lunu, ters ters. Ama ağlamamaya karar vermiş gibi burnunu çekerken biraz daha rahatlamıştı. Hodbin, adrenalinle dolu bir kahkaha patlattı ve kızın bacağını sıkıştıran kalıntıyı, var gücüyle itmek için ayaklandı. Moloz, beklediğinden ağırdı ama biraz bile kımıldaması yeterli olacaktı. O yüzden, kaslarını zorlayarak bir kere daha denedi ve Lunu’nun cılız bir inlemeyle bacağını çekerek kurtarmasını sağladı. Su, akan kanla kırmızıya boyanırken Hodbin, Lunu’yu kollarının altından tutup sudan uzaklaştırdı ve çimlere sürükledi. Lunu’nun alt bacağında, uzunca bir kesik vardı. Hodbin, hemen çömelip kızın ince bileğini kavradı ve kesiğin derinliğine baktı. Kanın miktarı, hiç de cesaret verici değildi doğrusu. O sebeple Hodbin, pantolon askısını çıkardı ve çok sıkı bir şekilde, kızın narin bacağına bağlayarak kan akışını kesti. Lunu, acıyla bağırırken Hodbin çantasından sargı bezini aldı ve kesiği dikkatlice sararken kıza yandan bir bakış attı. “Kötü görünüyor. Arm’ı bulalım da seni geri götürsün. Belki yolda bir Giz sizi daha önce bulur,” dedi Hodbin, kendi yoluna devam etmeye istekli bir şekilde. Hâlâ, alan avantajına sahipti. Biraz zaman kaybetmişti ama onu da çevikliği ile kapatabileceğine emindi. Lunu, dehşete düşerek ona karşı çıktığında Hodbin, şaşkınlığını gizleyemedi: “Saçmalama. Tabii ki devam edeceğim. Tünelimi buldum. Sadece yanlış bir adım attım, hepsi o kadar.” Hodbin, kulaklarına inanamıyordu: “İnatçılık etme. Bu hâlde bir işe yaramazsın,” diye itiraz etti, Lunu’ya. Ama Lunu, hiç istifini bozmadı. Sadece karşısındaki Gezgin’e alınmış bir bakış attı. Ardından da, “Yardımın için teşekkür ederim ama görevi bırakmayacağım,” dedi, gururlu bir sesle. Kayalı kız, sekerek ayağa kalktı ve bacağının üzerine bastığı anda, acıyla yüzünü buruşturdu. Muhtemelen kesik dışında kasları da ezilmişti ama şikâyet etmek yerine, Hodbin’i geride bırakıp yaralı bir kuş gibi sıçrayarak yürümeye devam etti. Hodbin, onun bu azminden etkilense mi yoksa kızın aptallığına mı sövse; karar veremiyordu. “Yürüyemiyorsun bile! Sadece başıma bela çıkarıyorsun!” diye bağırdı Hodbin, onun arkasından ayaklanırken. Neden inat ediyordu ki! Usulca kaderini kabullenip otursa ne olurdu sanki! Ama hayır, illaki işleri zora sokacak ve Hodbin’i de bu zorluğa sürükleyecekti! Lunu, hışımla Hodbin’e döndü: “Seninle ortak olmaya çalışmıyorum! Sen git ve kendi işine bak. Ben kendi başımın çaresine bakarım,” dedi, oğlanı tersleyerek. Hodbin buna sinirle güldü. Neden hâlâ Lunu’ya laf anlatmaya uğraşıyordu ki? “Tabii, sonra her çığlık attığında koşmak zorunda kalayım, değil mi?” diye sordu, kindar bir sesle. Aslında kızgınlığı Lunu’ya değil, kendineydi. Geri dönüp yardım etmek onun yapacağı türden bir iş değildi. Kardeşi Öfke gibi adamların seçeceği bir yoldu bu bir kere. Zayıflıktı… fakat en kötüsü de Hodbin’e doğru hissettirmişti. Kendini değil başkasını öne koymak, artık ona doğru geliyorsa bu zaaftan tez vakitte kurtulması gerekirdi. “Bir kere bana yardım ettin ve şimdi de kahramanım mı oldun? Kendim halledebilirim, dedim! Neden beni rahat bırakmıyorsun?” diye azarladı onu, Lunu. Daha kendi kafasındaki sorulara cevap bulamamışken bir de kızın soruları Hodbin’i hepten çileden çıkarmıştı. “Bilmiyorum!” diye bağırdı Hodbin. Sonra sinirle iç çekti ve ellerini başının arasına aldı. “Yaşlı Adam’ın Kırk Gemisi batsın! Tamam, aptal tüneline gidelim,” dedi, Lunu’ya hınçla bakarak. Kendine ihanet etmesinin sebebi olan bu Kayalı’dan her zerresiyle nefret ediyordu. Ne demeye hayatına girmişti ki! Eskiden hayatı da tercihleri de daha kolaydı! “Seni isteyen kim?” dedi Lunu, ondan daha inatçı bir şekilde. “Öyle ya da böyle, o mührü alacağım. Beni yavaşlatma, yeter,” diye kestirip attı Hodbin, aksi bir sesle. “Sana güvenmiyorum,” dedi Lunu, ellerini beline dayayarak. Hodbin hâlâ, kızın ona minnetle teslim olmayışına inanamıyordu. Belki de Hodbin’e hayatının en aptalca kararını verdirmişti ama hâlâ tereddüt edecek cüreti vardı yani, öyle mi? “Seni kurtarmaya geldim, değil mi?” diye sordu Hodbin, dişlerinin arasından. “Kendi yolun zorlaştığı ve tünelimi kullanmak istediğin için de gelmiş olabilirsin,” dedi kız, ters ters. Eh, evet. Hodbin bunu yapsa çok daha akıllıca olacağı kesindi. O yüzden daha fazla diretmedi. “Seninle niye tartışıyorsam zaten. Yolu göster,” dedi, pes ederek. Bir Kayalı’ya laf anlatmak, kayaya laf anlatmaktan daha zor bir işti. Lunu, memnun bir ifadeyle sekerek öne geçti ve bileğine kadar suya girdi. Az önce, altında bir böcek gibi ezilmek üzere olduğu yıkıntıyı geride bıraktı ve biraz ilerdeki başka bir taşı gösterdi. “Şuradaki sembolden yola çıktım,” diye açıkladı, küçük bir yılan başı figürünü Hodbin’e göstererek. Lunu, taşı zorlukla kenara itmeye çalışırken Hodbin, ona yardım etmeden bekledi. Kız, ona sinirli bir bakış atsa da destek istemedi ve bu da Hodbin’i tüm sinirine rağmen gülümsetti. Lunu’nun takdir edilesi bir azmi vardı, doğrusu. Dedesi burada olsa bu Kayalı kızı gerçekten severdi. Sonunda Lunu, taşı itmeyi başardı ve önlerinde aşağı doğru inen dar bir lahdin ağzı açılmış oldu. Hodbin, hayret dolu bir ıslık çaldı. Tünelin üç basamak altında kalan zemininin, sadece yarısından daha azı suyla kaplıydı. Lunu, resmen hazineye giden kuru bir yol bulmayı başarmıştı. “Haklıymışsın,” dedi Hodbin, etkilenmiş bir şekilde. “Ben hep haklıyım,” dedi Lunu, omuz silkerek. Hodbin, gözlerini devirdi ve “Hayır, değilsin,” diye yanıtladı. Geride kalan sargı bezini kuru bir dala sardı ve ardından, hızlıca ateş yaktı. Sonra da kıza yanında getirdiği ağrı kesici lapayı uzattı. “Yut şunu. Acını biraz yatıştırır.” Lunu, beklenmedik bir güven gösterisi olarak Hodbin’i ikiletmeden verdiği şeyi ağzına attı. Gerçekten kızın zihni Hodbin’in sırlarını çözemediği ayrı bir varlıktı. Hodbin, meşaleyi tünelin girişine doğru uzatarak ileri baktı. Lahdin koridoru daracıktı ve sonsuza kadar gidiyor gibiydi. “Buraya bir timsah sığamaz,” diye tespitte bulundu Lunu. “Başka şeyler olabilir,” dedi Hodbin, bezgince. Cebinde kalan taşlardan birini suya attı ve bir hareket bekledi. Ama beklediği olmadı. Lunu, onun bu tedbirli hâline güldü: “Korkma, ben seni korurum,” dedi ve oğlanın elindeki meşaleyi kapıp öne geçti. Hodbin homurdanarak kızın peşinden giderken somurttu. Su, ancak Hodbin’in dizlerine ulaşıyordu ve etrafta kaygan yosunlardan başka bir tehdit yok gibiydi. Lunu tek bacağının üstünde sekerek suyun içinde ilerlediği sırada Hodbin de tüneli incelemeye daldı. Başı, neredeyse tünelin tavanına değiyordu ve hava, burada çok boğucuydu. Nem inanılmaz artmıştı ve nefes almak da oldukça güçleşmişti. Hodbin tünelin havasızlığına ve bunaltıcılığına odaklanmamak için, “Neden Arm’ın peşine takılmadın?” diye sordu. Lunu, sorusuna karşılık neşesiz bir şekilde güldü ve “O, yeni arkadaşlarıyla, en bariz olan yolu seçmek istedi,” diye mırıldandı. Sesinde bacağından kaynaklanmayan türden bir acı vardı ve Hodbin’in çantasında bunu geçirecek bir bitki karışımı yoktu. Zaten kardeş tavsiyesi verecek belki de en son kişiydi, o yüzden de sessiz kalarak, tünelin ikisini de yutmasına izin verdi. Kayalı ve Gezgin. İki istenmeyen, iki hilekâr, iki yalancı. Tünelin ağzı biraz daha genişlerken Hodbin, kendi düşüncelerine sırıttı. Bencillerin günün sonunda yalnız kalması gerekmez miydi? Öyleyse bu iki çıkarcı, nasıl dönüp dolaşıp birbirine ayak bağı olabiliyordu? Lunu, önünde zıplayarak ve acısını kesik nefeslerle bastırmaya çalışarak yürümeye devam ettikçe Hodbin pofurdadı. Kızın inadı da adı gibi zehirliydi, besbelli. “Neden kendini zorluyorsun? Yürüyemiyorsun bile,” diye bariz olanı belirtti tekrar, Hodbin. Buradan sonra bıraksa dahi kimse onu suçlamazdı ki. Hodbin onu suçlamazdı. “Her zorlukta pes etseydim hâlâ o kayada oturmuş talihimin bir gün dönmesini bekliyor olurdum,” dedi Lunu, dürüstçe. “Ama talih, benim. Yolumu da bir tek ben çizerim. O yüzden ayağım kopsa da başım önüme düşse de veya bir timsah şu an beni ensemden yakalamış olsa da bırakmayacağım. Bu limanı kaybetmek için bulmadım ben,” dedi, kararlılıkla. Hodbin, boğazına bir yumru oturduğunu hissetti. Talihi beklemek yerine kendinin talihi olmayı seçmek nasıl bir çaresizlikti, kim bilir? Lunu, aynı anda Hodbin’i hem korkutup hem de cesaret vermeyi nasıl başarıyordu böyle? Hodbin’in çözemediği bir gizemdi bu. Ama kendi yolunu çizmek için verdikleri mücadeleler de birbirinin aynası gibiydi. Hodbin, içten içe bu Kayalı kıza saygı duyduğunu fark etti. Lunu’nun kibrine, umuduna, inadına ve daha nice iyi ve kötü huylarına saygı duyuyor; her verdiği savaşı şaşkınlıkla izliyordu. Çünkü Lunu, kaybetse bile yenilmiyordu. Her yara, aslında onun hikâyesini biraz daha derine yazıyordu. “Sırtıma çık, kalamar,” dedi Hodbin, düz bir sesle. Lunu, şaşkınlıkla ona döndü. Gözleri, meşale ışığının altında alev alevdi. Yine de hayret dolu ifadesi yerini arsızlığına bırakmakta gecikmedi, elbette. “Ömür boyu, bunun hakkında böbürlen diye mi? Hiç sanmıyorum!” dedi Lunu, cık cıklayarak. Ama Hodbin kıza seçim hakkı tanımadı. Lunu’yu belinden kavrayıp kaldırırken, kız hayretle bir çığlık attı ve tutunmak için bacaklarını oğlanın beline doladı. Meşaleyi önlerinde tutmaya devam ederken şok olmuş gözleri Hodbin’in üzerindeydi. Hodbin, kızın tüy kadar hafif olduğunu ve her nasılsa bu nemli mezarlıkta bile muhteşem koktuğunu fark etti. Hodbin, alaycı bir sesle güldü: “Bak, mızmızlandın ama şimdi, tam bir ahtapot oldun işte. Sekiz bacağınla birden bana sarıldığına yemin edebilirim.” Kızın Hodbin’in boynuna dolanmış elleri, gerçekten de sımsıkı kenetlenmişti. “Kapa çeneni. Düşmek istemiyorum,” diye homurdandı Lunu, kıpırdanarak. Nefesi Hodbin’in boynunu gıdıklıyordu. Hodbin, kızın incecik belini koluyla sıkıca sararken, melodik bir şekilde fısıldadı: “Bana borçlusun, kalamar.” Ama Lunu’nun bu sefer, söyleyecek zekice bir sözü ya da itiraz edecek küstahlığı yoktu. Hayır, Lunu, ilk defa susup kalmış ve kendini başka birinin merhametine bırakmıştı. İşte bu, belki de İkinci Dünya’da yaşanan bir ilkti. Tünelin sonu bir kapıya, o kapı da Hodbin ve Lunu’yu bir odaya çıkarttı. İçeri girdiklerinde Hodbin, Lunu’yu kenardaki kırık bir sütunun üstüne oturttu. Odadaki sığ su, Hodbin’in bileklerine geliyordu ve bu basık lahit, çoğunluğu çürümüş eşyalar dışında boş sayılırdı. Hodbin, kırık bir masanın üzerindeki nemden erimiş parşömenlere bakarken mırıldandı: “Hâlâ doğru iz üzerinde olduğumuzu mu düşünüyorsun?” Hazineyi saklamak için çok da matah bir yer değildi burası. “Eminim. Şu duvardaki figürlere bak. Buralarda bir yerde olmalı,” dedi Lunu, heyecanla. Ama Hodbin, duvara yürüyemeden Lunu, “Hodbin, dur! Sakın kıpırdama,” diye feryat etti. Hodbin dur, Hodbin yürü; Hodbin, Hodbin, Hodbin… Hodbin, kızı azarlamak için hışımla dönerken, ayağı ince bir tele takıldı ve tel, bu darbeyle gerildi. Hodbin, bundan sonra olanları, yavaşlamış olarak izlediğine yemin edebilirdi. Gerilen tel, duvardaki bir mekanizmayı çalıştırdı ve odanın aşağı tarafından, üç taşın birden yerinden oynamasına neden oldu. Neredeyse büyüleyiciydi, doğrusu. Neredeyse. Odaya aynı anda üç farklı yerden, akıntının gürleyen suyu dolmaya başladı. “Siktir,” dedi Lunu ve Hodbin, bir ağızdan. Lunu, oturduğu sütundan atlayıp topallayarak Hodbin’in yanına geldi ve “Acele etmeliyiz,” dedi, bastıramadığı bir panikle. Su hızla odaya dolarken Hodbin’in aklı durdu. Karanlık odadaki her detayı anlamlandırmaya çalıştı ama gözüne mantıklı gelen hiçbir şey olmadı. Çürük bir sandığın içindeki parçalanmış kitaplara baktı. Lunu da aynı telaşla duvarları inceliyordu. “Tüneli su basacak. Tek çıkışımız orası,” dedi Lunu, yutkunarak. Meşaleye rağmen, beti benzi atmıştı. “Sen geri dön! Ben aramaya devam edeceğim,” dedi Hodbin, kararlılıkla. Bir kez kahramanlık yaptıktan sonra, gerisi kolay geliyormuş meğerse. “Seni tek başına bırakmayacağım,” dedi Lunu, Hodbin’in her sözüne olduğu gibi buna da itiraz ederek. “Hazineyi bulunca ödülü paylaşacağız, söz veriyorum,” diye yemin etti Hodbin, sandığın dibini eliyle yoklarken ama burada, hazine olabilecek hiçbir şey yoktu. “Sorun sana güvenmemem değil. Yardımıma ihtiyacın olabilir. Bu sembolleri daha önce gördüm. Köyün altındaki tüneller, bunlarla doluydu,” diye açıkladı, Lunu. Hodbin, kızın yanına yaklaştı ve duvara kazınmış yüzlerce sembolü sindirmeye çalıştı. Bir anlamları olabilirdi, evet ama onlara bakarken yarı kör bir adamdan farksızdı. Bunların ne olduğuna dair fikir yürütecek bir zamanı yoktu. Ama belki de Yaşlı Adam insafa gelmiş olacak ki Lunu her bir sembole dokunarak bir çıkarım yapmaya başladı. “Uzun direk ve üçgen bayrak, denizle alakalıydı. Yuvarlak halka içindeki kadehin olduğu yerde, kap kacaklar vardı. Hayır, hayır dur. Güneş, yılan ve kuyu yan yana geldiğinde, önemli görünen yerleri işaret ediyordu. Elinle yokla,” diye buyurdu Lunu, Hodbin’e. Hodbin, anında Lunu’nun emrine itaat etti. Su, şimdi bellerine kadar ulaşmıştı ve yakında çıkmazlarsa tünel boyu nefeslerini tutmaları gerekecekti. Hodbin, tünelin ne kadar uzun ve ne kadar dar olduğunu düşünmemeye çalıştı. Nefesini kaç saniye tutabilirdi ki? Elleri, duvardaki sembollerde gezerken Lunu da meşaleyi aralarında tutup ona yardım etti. Yılan sembolü, her yerdeydi; daireler, üçgenler, başka hayvanlar ama lanet Güneş, bir türlü yoktu. Hodbin, masanın kenarına gelince irkilip durdu. “Sanırım buldum,” dedi, dikkat kesilerek. Lunu, ona yaklaşıp meşaleyi duvara tuttu. Güneş, Yılan ve Kuyu. Kuyudan çok, bir kovaya benziyor ama yeterince yakın! Hodbin, sembollerin üzerine dokununca alt kısmının içe doğru oyulmuş olduğunu fark etti. Kalbi heyecanla dolarken yere çömeldi ve elini oyuntuya doğru soktu. Bu şekilde su, artık çenesine kadar geliyordu. Soğuk bir metal, parmaklarına değdiğinde, sırıtmasına engel olamadı. Sivri ucunu, uzun parmaklarıyla çekmek için uğraştı ve sonunda yakaladı. Hodbin, suyun içinden zafer sarhoşu olarak çıktığında, ellerinin arasında, kırmızı yakutlu altın bir taç vardı. “Sanırım, hazinemizi bulduk,” dedi Hodbin ama Lunu’nun sevinç çığlığı, ağzına dolan suyla kesildi. Kayalı kızın, artık sadece kafası suyun üstündeydi. “Atlayın, leydim. Geminiz geldi,” dedi, keyifli bir kahkaha atarak. Hodbin, tekrar tünele girerken tacı koluna taktı ve Lunu’yu kavrayıp suyun ağırlığına rağmen yüzmeye çalıştı. Lunu da kıkırdayarak Hodbin’e sarıldı ve bacaklarını tekrar oğlanın beline doladı. Tünel, neredeyse tamamen su dolmak üzereydi ve nefes almak, artık hemen hemen imkânsızdı. “Nefesini tut, kalamar,” dedi Hodbin, suyun altına dalmadan hemen önce. Lunu, ona ayak uydurdu ve karanlık tünelin sonundaki ışığa doğru yüzmeye başladılar. Karanlık bitmiyor, ışığa bir türlü varılmıyordu. Ama Hodbin, pes etmedi. Ciğerleri zorlansa da, gözleri pis suyla yansa da bırakmadı ve yüzmeye devam etti. Bir an ve bir ömür arası bir süre sonra, basamaklara ulaştılar. Kocaman bir nefes alarak sudan çıktıklarında Hodbin, kendini bayılacak gibi hissediyordu. Lunu’yu çimlerin üstüne bıraktığında, ikisi de öğle güneşinin altında serilip kaldı. Kımıldamak, ayağa kalkmak imkânsızdı. Sadece nefes alarak, öylece durdular. Ölüm öyle yakındı ki Hodbin’in hâlâ hayatta olduklarına ikna olması için birkaç saniye geçmesi ve gözlerinin, güneşin ışıklarıyla yanması gerekti. Evet, yaşıyordu! Hodbin, tereddüt bile etmeden tacı Lunu’ya uzattı. Aç gözleri, bu güzel hazineye biraz bile bakarsa vazgeçmesi çok daha zor olacaktı. Kendini tanıyordu bir kere. Paylaşmak ya da cömert davranmak, onun için dar bir tünelde boğulmaktan daha zorluydu. Ama Lunu olmasaydı, sembolleri çözmesi ya da en başından tüneli bulması bile mümkün değildi. Tüm içgüdüleri ona karşı çıksa da ve taca delicesine sahip olmak istese de Hodbin, bunun Kayalı kızın hakkı olduğunu biliyordu. “Kazandın. Onlara sen ver,” dedi Hodbin, düz bir sesle. Yaşlı Adam aklına mukayyet olsun; Hodbin, tacı ve mühürleri öyle çok istiyordu ki sözler ağzından güçlükle çıktı! Şu an yanında uzanan kıza kaburgasından bir kemik verse canı daha az acırdı. Lunu, itiraz etmeden tacı aldı ve güneş ışığı altında hayranlıkla inceledi. Hodbin, kırmızı yakutun parlamasına bakmamak için kendini zorladı. Sonra Lunu, bir dirseğinin üzerine kalktı ve Hodbin’e döndü. Hodbin de taca bakmadan, aynını yapacak sabrı göstermeye çalışarak doğruldu. Sadece, kızın pırıl pırıl parlayan gözlerine baktı. Bu da kararından bir parça da olsa memnun hissetmesini sağladı. Sadece, küçük bir parça. Ardından Lunu, Hodbin’in nefesini kesen bir şey yaptı. Altın tacı kaldırıp Hodbin’in başına taktı ve oğlana, reçelden bile tatlı bir gülümsemeyle baktı: “En iyiler kazandı.” Hodbin, ömrü hayatında daha fazla afallamamış; ayrıca, hiç bu kadar da değerli hissettirilmemişti. İyi olduğunu kendi bilse de hiç övülmemiş, bir kere bile onaylanmamıştı. Onun insanlarına göre Hodbin’in bir doğrusu ya da iyisi yoktu. O yüzden, içten içe hissettiği eksikliğini örtmek için hep daha çok didinmiş, asla da kimseye yetememişti. Bir küçük jestin bile yılların laf cambazının boğazını düğümlemesi, ne de ironikti oysa. O yüzden Hodbin, en ihtiyacı olan anda giden sesine sövdü ve belki de daha önce hiç kimseye yapmadığı kadar içten bir şekilde, çoğunlukla da beceriksizce, Lunu’ya gülümsedi.

Yorumlar

0/2000