Bölüm 11: Beau

Güneşin değdiği her teni yaktığı o öğleden sonra Beau, ait olmak istemediği bir köyde, sahibi olmadığı bir kulübenin çatısını onarıyordu. Meydana bakan bu eski yapı Beau’nun, Puhu’yu revire bıraktığı için ancak sonuna yetişebildiği büyük kavga sırasında, geri zekâlının teki tarafından üstünde tepinilerek hasar görmüştü ve şimdi çatısında kapatmaya çalıştığı kocaman bir delikle öylece duruyordu. Nedenini bilmediği bir şekilde Beau, bir anda bu insanlara yardım etmeye çalışırken bulmuştu kendini. Belki de bunun sebebi, onun yüzünden başarısız olan avlarından dolayı hissettiği suçluluk duygusuydu. Yine de onca hengâme arasında kimse onlara neden avsız döndüklerini sormamış ya da onlara kızmakla vakit harcamamıştı. Ancak, bağırıp çağıran kalabalık yerini sefil bir sessizliğe ve derme çatma bir dayanışma hâline bırakmışken Beau, kendini bu insanlara karşı sorumlu hissediyordu. Zaten hiçbir zaman münzevi bir tip olamamıştı. Hep insanların arasında, kalabalığın ortasında bulurdu kendini ve burada da işler çok farklı gelişmemişti. Giz ve Hiç soylular arasında yaşanan karmaşa, denizden gelenlerin kabulünü büyük ölçüde kolaylaştırmıştı çünkü kimse bir diğeriyle muhatap olmak istemiyor; bunun yerine kendi bölgesinde, kendi insanlarıyla vakit geçiriyordu. İki bölgede de hoşça karşılanan Beau ise bu karmaşadan uzak kalıp herkese yardım etmeyi tercih ediyor, eliyle iş yapmanın zevkini çıkarıyordu. Bir işe yaramak gerçekten rahatlatıcıydı. Özellikle, babasına dair bir ipucu bulmanın yanından bile geçememişken. Ya da Dante’ye kendini affettirmekten bu denli uzakken. Elindeki çekici, ince kerestenin üzerine yerleştirdiği çiviye savurdu. Normalde, çalışmak onu oyalıyor; sıkıntılarını unutmasını sağlıyordu. Ama şimdi Beau, gözlerinin karşısındaki kulübenin önünde duran ve içerideki hararetli tartışmanın bitmesini bekleyen Dante’ye kaymasına engel olamıyordu. Aspen ve Arm’ın içinde bağrıştığı kulübenin önü Dante dışında bomboştu. Hoki köyden sürüleli tam üç gün olmuştu ve etkileri hâlâ devam ediyor, insanları diken üstünde tutuyordu. Beau, Arm’ın o hançeri Hoki’nin boğazına dayadığı anı ise asla unutamıyordu. Evet, o da birini öldürmek zorunda kalmıştı ama o zaman amacı, Dante’nin hayatını kurtarmaktı. Arm ise bunu sadece, gözü dönmüş halk istediği için yapmaya hazırdı. Kendini bile tanımayan bir avuç aptalın sözüyle birini öldürecek olmasını Beau’nun aklı almıyordu. Arm, nazik ve sadık biriydi. Beau, onun içten içe acı çektiğini; babasının ölümüyle sınandığını tahmin edebiliyordu. Yine de oğlanın suretindeki donuk ifade ve gözlerindeki yeni sertlik, Beau’nun tanıdığı ve sevdiği adamdan çok uzaktı. Onun için endişelense de elinden bir şey gelmiyordu. Beau, çiviye bir daha vurdu ve yerine oturttu. Diğer keresteyi alıp yanına yerleştirdi, ardından da kenardaki başka bir çiviye uzandı. Arm, Aspen’in ofisinin kapısını çarparak çıktı ve hışımla oradan uzaklaştı. Beau, Arm’ın gidişine bakarken Dante’nin oğlana seslendiğini duydu ama Arm durmadı. Ardından Dante, yorgunca iç çekerek kulübenin içine yürüdü. Büyük camlar sayesinde Beau olduğu yerden, Aspen’in masaya oturduğunu ve Dante’nin de onun yanındaki sandalyeye çöktüğünü rahatlıkla görebiliyordu. Beau, onları izlememesi gerektiğini biliyordu. Ne kadar isterse istesin, Dante onu ilgilendirmemeliydi. O yüzden, çiviyi yerine yerleştirdi. Sadece ufak bir bakış atacaksın, hepsi bu. Neticede Beau da arzularının esiri bir insandan ibaretti. O yüzden kendini, bir anda kulübenin içine küçük bir göz atarken buldu. Aspen, keyifsizce bir şeyler anlatıyordu. Sonra oğlan, aniden durdu ve mahkeme gecesi Dante’nin başına gelen taşın açtığı yaraya dikkat kesildi. Biraz daha yaklaştı ve yaraya dokunmak için elini uzatıp Dante’nin saçını, kulağının arkasına attı. Beau, omurgası gerilirken elindeki çekici sımsıkı tuttu. Dante’nin herhangi bir canlının bu kadar yakınında durmasına izin vermesini aklı almıyordu. Aspen biraz daha yaklaşırken Beau’nun göğsü iyice daraldı. Dante’nin irkilip uzaklaşmasını bekledi ve belki de çaresizce diledi ama Dante kımıldamadı. Beau’nun, aldığı hava bile canını yakmaya başlamıştı. Çekici kaldırdı ve küçük bir Aspen olarak hayal ettiği çivinin canını okumak için hızla savurdu. Çekiç, baş parmağının üzerine inerken Beau, keskin acıyla bağırdı: “AH! SİKTİR!” Derin bir nefes vererek önce kan oturan ve delicesine zonklayan parmağına; ardından da bağırışını duymuşlar mı diye, tekrar kulübeye baktı. Tabii ki, duymuşlardı! Yürüyen Kadın aşkına! İkisi de ne olduğuna bakmak için dışarı çıkarken Beau, çenesini sıktı ve yüzünün utançtan kızarmadığını umdu. Diğer elinin tersiyle terli alnını sildi ve rahat görünmeye çalıştı. “Sen iyi misin?” diye bağırdı Aspen ona, durduğu verandadan inerken. Güneşin altında kalan oğlanın kaşları çatılmıştı. Dante, bir adım gerisinde, gölgede durdu ama Beau, kızın bakışlarının ağırlığını üzerinde hissedebiliyordu. Utançtan ölmeseydi belki Beau da zahmet edip bakışlarına karşılık verebilirdi. “Küçük bir hesap hatası. Sorun yok,” dedi Beau, çenesini sıkmaya devam ederek. Dante, bir saniye daha durdu ve ardından dönüp içeri geçti. Beau, rahatlayarak bir nefes verdi. “Yardım edebilirim?” diye önerdi, Aspen. Tabii ki edebilirsin, mükemmel pislik. “Senin kurtarman gereken bir köy var,” dedi Beau, kendini kibar kalmaya zorlayarak. Ne saçmalıyorsun, bir de madalya tak istersen! “Fikrin değişirse, seslen ya da bir çığlık daha at,” dedi Aspen, ona gülümseyerek. Beau’nun onun kafasına çekici fırlatmamak için tüm iradesini kullanması gerekti. “Bence o zavallı çekici öldürmeden bırak, dostum,” dedi Beş Beter, kenara dayalı ahşap merdivenden onun yanına tırmanarak. Beau, o zaman, çekici ne kadar sıktığını fark etti ve kenara fırlatıp kanayan eline baktı. “Ben çığlık falan atmadım,” diye homurdandı Beau, kanı pantolonuna silerek. Beş Beter onu onaylayarak başını salladı ve “Ben, çok erkeksi bir kükreme duydum sadece,” diye yemin etti, tüm ciddiyetiyle. Beau, onun şakasına sırıttı. Beş Beter de ona sırıtarak karşılık verdi. Gülmeye alışkın olmayan biri gibi eğreti durmuştu bu sırıtma yüzünde ama somurtkan ifadesinden daha iyi olduğu kesindi. Beau, önüne gelen bir tutam saçı geriye attı. Saçları artık omuzlarına geliyordu ama Beau, her Arklı gibi onları sıkıca tepesinde toplamayı sürdürüyordu. Eski âdetleri bırakmak kolay değildi ama kendini böyle hâlâ kökenlerine bağlıymış gibi hissediyordu. “O kibirli piçte ne buluyor, anlamıyorum,” diye mırıldandı Beau. Bu konuları başkasıyla konuşmak bile garip geliyordu ona aslında. Dante, onun paylaşamayacağı özel bir sırrı gibiydi. Belki de en büyük zayıflığıydı. Yine de Beş Beter ve Puhu, dönüş yolculukları boyunca yediği tüm haltları dinleyerek eğlenmişlerdi. Aslında Beau’nun amacı sadece Puhu’nun dikkatini yaklaşan ölümünden uzak tutmaktı ve bunu da başarmıştı. Puhu, ona ve açıklayamadığı hislerine saygı duysa da Beş Beter bunu daha çok Beau’yu sinir etmek için kullanıyordu. “Dante’ye ihanet edip onu babasına tutsak vermemiş olabilir mi? Kızın çıtasını bayağı düşürdün çünkü. Şu kereste bile senden daha iyi bir sevgili adayı gibi.” “Çok sağ ol. Neden seninle sohbet edilmediğini hatırlattığın için,” diye tersledi onu, Beau. Evet, Beş Beter’e kesinlikle anlatmamalıydı. Oğlan sırıttı. “Ben yalan söylemem, kardeşim… Yani senin güzel kızlara genelde yaptığının aksine.” “Şaka yapmıyorken seni daha çok seviyordum,” diye homurdandı Beau, onu geride bırakıp merdivenden inerek. Ardından, merdiveni çekip yere dayadı ve çatıda kalan arkadaşına sırıttı. “Hey! Burada işin daha bitmemiş ki!” diye söylendi Beş Beter, arkasından sinirle. Beau, gözlerini kısarak oğlana el salladı: “Sen ve kötü mizahın, bensiz de idare edersiniz bence.” Beş Beter, arkasından bir küfür savurdu ama Beau, ona aldırmadı. Oğlan mızmız bir hergele olsa bile Beau, onu sevmeye başlamıştı. Revire yürürken elinin tersiyle tekrar alnını sildi. Havalar çok sıcaktı ve Beau, güneş altında aralıksız saatler geçiriyordu. Yine de bundan şikâyet edemezdi. Bir yıllık kürek mahkûmluğundan sonra tekrar toprağa basmak ve güneş altında dolaşabilmek, sadece şükredebileceği bir ödüldü. Yanından geçen iki kız ona bakarak gülümsedi. Beau da onlara mahcup bir baş selamı verdi. Kızlar kıkırdayarak uzaklaşırken Beau, omzunun üzerinden onlara baktı. Kalbi neden kolay yolu seçip başka bir kıza kapılmıyordu ki? Neden durup durup en zoru, en imkânsızı istiyordu? Dante hep erişilemez olduğu için miydi bu? Ama Beau, onun dikenlerle dolu kalbine bir kez bile olsa dokunmuştu ve o kalpte hâlâ bir yeri olmasını her şeyi göze alabilecek kadar çok istiyordu. Hodbin, onu, tam revirin girişinin karşısındaki masaya ayaklarını uzatmış; yayılarak oturur bir şekilde karşıladı. Elindeki kâğıda bir şeyler yazıyor, ara ara durup yazdıklarına alıcı bir gözle bakıyordu. Dağınık sarı saçlı bu oyunbaz oğlan, mavi gözlerinin altına siyah bir boya sürmüştü. Bu, Gezginlerin çoğunun sürdüğü türdendi ve Beau, onun da köklerine sadık kalmak istediğini buradan anlayabiliyordu. Oğlan da en az onun kadar buraya ait hissetmiyor gibiydi. Yine de bir şekilde Beau’dan daha iyi ayak uydurmayı başarmıştı. İçeri girdiğinde Hodbin, başını kaldırıp ona bakmadı bile. Beau, iç çekerek Puhu’nun uzanıp kitap okuduğu yatağına doğru ilerledi. Gözleri eski, cildi yıpranmış kitabın ismine takıldı. Gümüş Yürek. Yaralı arkadaşı onu fark edince okuduğu kitaptan başını kaldırıp Beau’ya gülümseyerek el etti. Puhu, okuduğu şeyleri ona anlatmaktan mest olan bir tipti ve Beau da yolda geçen bu kitabın hikâyesini, sevgili yoldaşından dinlemeyi bir hayli sevmişti. Kitabı henüz bitirmediğine sevindi. Şu an kafasını dağıtacak herhangi bir maceraya, hayır demezdi. “Bugün nasılsın bakalım, nazik dostum?” dedi Beau, içten bir sırıtmayla bu yeni arkadaşına yaklaşırken. “Senden iyi gibiyim. Eline ne oldu?” diye sordu Puhu, kaşlarını çatarak. Bunu yaparken de kitabı özenle, yastığının altına saklamayı ihmal etmedi. “Küçük bir iş kazası,” diye geçiştirdi Beau. Yine de çekici geçirdiği baş parmağından az da olsa kan akıyordu. “Sana pansuman yapmam, prenses,” diye homurdandı Hodbin, kâğıda bir şeyler yazmaya devam ederek. Beau, ona ters bir laf edemeden Lunu, küçük bir hoplamayı da andıran keyifli bir yürüyüşle yanlarına geldi. Kayalı kızın gözlerinin içi gülüyordu ve biraz bile olsun iyi beslenmesi sayesinde yanaklarına renk gelmeye başlamıştı. “Ben yaparım,” diye gönüllü oldu Lunu, Beau’ya sırıtarak. Hodbin, bunu duyunca gözlerini devirdi. “Teşekkür ederim, Lunu. Ama ciddi bir şey değil.” Beau, kıza yorgun, küçük bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Oh, buna sevindim çünkü bu işten kesinlikle anlamıyorum,” dedi, rahatlamış bir soluk verip Beau’ya sargı bezini uzatarak. Sonra da sık sık yaptığı bir şeymiş gibi, Puhu’nun ayak ucuna oturdu: “Onun aksine. O hiç fena sayılmaz,” dedi, Hodbin’i çenesiyle işaret ederek. “Ben, her konuda harikayım çünkü,” diye yanıtladı Hodbin, gözlerini kâğıttan ayırmadan. “Hayır, değilsin. Neyse ki bu konuda iyi. Gerçi şu arkadaşın muhtemelen bacağını kurtaramayacak ama en azından Puhu’nun yarasının iltihap kapmamasını sağladı,” dedi, uyuyan Korkuluk’u uyandırmamak için sessizce konuşarak. Beau, karşı sırada uyuyan Korkuluk’un yarasının gerçekten de kararmaya başladığını gördü. “Minnettarım,” dedi Puhu, Hodbin’e içten bir baş selamı vererek. Hodbin, eliyle küçük bir reverans yaptı ve “Olsan iyi olur çünkü bu işten para almıyorum. Tek tesellim, siz sefillerin minneti,” diye homurdandı. “Evet, bunu sadece pamuk gibi bir yüreği olduğu ve çiçek toplamaktan hoşlandığı için yapıyor,” dedi Lunu, bilmiş bilmiş. Beau, kıza sırıttı. Hodbin, sinirle Lunu’ya döndü ve gözleri kocaman açılmış bir şekilde, “Onlar, çiçek değil: şifalı otlar,” diye açıkladı, huysuz huysuz. Bunu, bin defa yapmış biri gibi bıkkındı. Lunu ve Puhu, göz göze gelip kıkırdadılar. Hodbin’i sinir etmek, aralarındaki küçük bir rutinin parçası gibiydi ve bunu fark edince Beau’nun içine bir sıcaklık yayıldı. “Kendine bir yer bulmana sevindim. Götün teki olsan da,” dedi Beau, Hodbin’e doğru dönüp parmağını bandajlarken. Hodbin ise ona sadece, kaba bir hareket çekti. Ama ona aldırmayan Lunu, “Bu gece dolunay var,” diye duyurdu, oturduğu yerde heyecanla kıpırdanarak. Beau, anında gerildi. Bir süre önce, günleri takip etmeyi bırakmıştı ve açıkçası Gizler hiç dönmese, çok daha mutlu olacağından emindi. Bu köyde, küçük ve sade yaşama pekâlâ ayak uydurabilirdi. Ama bunun için babasından vazgeçmesi gerekirdi ve bu da asla yapamayacağı bir tercihti. “Bunun iyi bir haber olduğunu sanmıyorum,” dedi, Puhu’ya bir bakış atarak. Arkadaşı sadece üzgün bir şekilde omuz silkti. Gelecek şeyin ne olduğunu, Giz soylu oğlanın kendi de bilmiyordu ve en az Beau kadar heyecansız olduğu belliydi. “Sizin için iyi değil zaten,” dedi, Puhu’nun yan yatağında uzanıp tavanı seyreden Lev. Dağılmış suratına ve kırık kaburgalarına rağmen, yine de burnu dikti ve kibrinden ödün vermiyordu. Beau, Giz soylu oğlanı görmezden geldi ama Lunu, bunu yapmadı. “Uyurken seni yastıkla boğmamı istemiyorsan kapa çeneni,” diye tısladı Lunu, omzunun üzerinden oğlana tehditkâr bir bakış atarak. Lev, kıza zehirli bir ifadeyle karşılık verdi ama çenesini kapattığı da Beau’nun gözünden kaçmadı. Bıyık altından bir gülüşle Puhu’ya baktığında iri dostunun suratında şoka uğramış bir ifade gördü. En küçük arkadaşının arsız cüreti, en büyük arkadaşının hayal bile edemeyeceği bir şeydi. Ardından Lunu, Puhu ve Beau göz göze geldiler ve aynı anda, bir kahkaha patlattılar.

*

Beau, kararan göğe bir bakış attı. Parlak dolunayın altında, meydanda suspus hâlde oturan gençlerin üzerine tedirgin bir bekleyiş çökmüştü. Kimse ne yapması gerektiğini bilmiyordu ve sırada ne olacağı da bir o kadar muallaktı. Her kıpırtıda hepsi birbirine bakıyor; bir anlam, bir mesaj arıyordu. Ama Beau’nun kaçamak bakışları, Dante’nin üzerindeydi. Kız, sessizce ateşi izlerken öyle güzeldi ki Beau gözünü ondan alamıyordu. Bütün köy, yanında yok olsa bile gözünü Dante’den alabileceği de şüpheliydi ya zaten. Aynı anda, düşüncelerini duymuş gibi, Dante de başını kaldırdı ve onunla göz göze geldi. Kızın öfkeli bakışları ona kilitlenirken zaman ağırlaştı ve akmayı bıraktı. Geçmiş ve gelecek, sanki yoktu; belki de hiç olmamıştı. O anda, sadece Dante vardı ve tek gerçek de onun gözlerinde saklıydı. Bakışlarının buluştuğu saniyeler birbirini izlerken Beau, kendini hem kaybolmuş hem de ait olduğu yere varmış gibi hissetti. “Duydunuz mu?” diye sordu, Pim. Dante’nin bakışları, üç yan sırasında oturan zarif yüzlü oğlana kaydı. Ve sırf bu anın büyüsünü bozduğu için bile Beau onu yerin en dibine gömebilirdi. Sinirle bir nefes verdi. Hiçbir şey duymuyordu. Dahası, o güzel, yeşil gözler artık ona bakmıyordu. “Ben de duyuyorum,” dedi, Artuk. Beau, çekik gözlü esmer oğlana döndü. Birkaç kişi daha onu onaylarken sonunda Beau da duydu. Derinden, esrarengiz gümlemeler; adanın kalbinden, belki de yerin göbeğinden geliyordu. Sanki biri, altlarındaki toprağı yumrukluyormuş gibi boğuk ve kesik kesikti. Sonra bu gizemli ses yükseldi ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde hızlandı. Beau ayaklanırken diğerleri de kalkmaya başlamıştı. Aspen, eline bir meşale alıp en öne geçti ve hepsi birlikte sesin geldiği yöne, köyün ikiz kapılarına doğru yürümeye başladılar. Birbirlerine yakın duruyor, korkularını ve meraklarını paylaşarak ilerliyorlardı. Aspen, kapıyı açıp dışarı adımını attığında Beau, gerilerde olmasına rağmen uzaktaki loş parıltıyı seçti. Ağaçların dalları arasına saklanmış bu ışık, onları çağırıyor gibiydi. Beau, kendini ateşe çok yaklaşan bir böcek gibi hissetse de hep birlikte sesleri ve ışığı takip ettiler. Kuru kökleri aşıp karanlığı delen aydınlığa yaklaştıklarında onları Gizler karşıladı. Uzun kırmızı cübbeler içindeki onlarca Giz, küçük açıklığın ortasındaki bir kuyunun etrafına toplanmıştı. Kenarda duran, daha sade giysiler giymiş olanlar ise ellerindeki büyük davulları çalıyor; onları kuyunun çevresine davet ediyordu. İçlerinden en yakın duranı, eliyle onlara oturmalarını işaret ederken herkes bu davete mecburen itaat etti. Tedirgin edici sessizlik sürerken gösterişli bir adam öne çıkıp cübbesinin başlığını indirdi ve onlara ruhlarını bilirmiş gibi baktı. Baştankara. Tabii ki, bu büyük gösterideki başrol, ona aitti. Beau, küçümseyerek adamı süzdü. Ama adam, en sevdiği maskesi olan cana yakınlığını yüzüne takmıştı bile. Gelgelelim konuştuğunda sesi puslu, neredeyse tehditkârdı. “İlk görevinizde sizden bir toplum kurmanız istendi,” dedi, konuyu uzatmadan. Bazıları sessizce başını sallarken, bazıları gözlerini kaçırdı. “Rollere ve görevlere ayrılıp birlik olmanızı bekledik. Birçoğunuz, bu basit görevi bile tamamlamayı başaramadı.” Utancın herkesi etkilediğine emin olana kadar sessiz kaldı. Bu kusurun hepsini damgaladığına ikna olunca gözlerine zalim bir pırıltı çöktü. Başarısızlıklarını diler, belki de umar gibi bir pırıltıydı bu. Gücün onda olduğunu bilen ve bunu kullanmaktan çekinmeyeceğini gösteren bir jest. “Bazılarınız kendi rollerini bulurken bazılarınız öylece bekledi. Sorumluluk almadı ya da arayışını tamamlayamadı. Bunun sonuçları ve bedelleri olacak, elbette. Bir Giz’e yakışan, öne çıkıp vazifesini gururla taşımaktır.” Sesi gürleşirken Beau’nun etrafındaki kalabalık daha da sindi: “Bir Giz’e yakışan, önderlik etmektir. Vatandaşlık demek, Gizliman’a hizmet etmek demektir ve bu sorumluluğu almaya gönüllü olmayan kimse buranın tebaası olamaz.” Beau, adamın, elindeki otoriteyi çok sevdiğini görebiliyordu. Gelecekteki vatandaşları seçtiği bu konum, çoğu kendini bilmez insanı zehirleyecek kadar güçlüydü. Beau, onun küçük bir adam olduğuna böylece emin olmuş oldu. Yetkiyle zehirlenmek ancak kabiliyeti zayıf ve başka sunacak bir şeyi olmayan sefil ruhlara özeldi. Beau adamın notunu verirken Baştankara, sesini biraz daha alçaltma lütfunda bulunup şovuna devam etti: “Bu, başarılarınızı ve başarısızlıklarınızı üstünde taşıyacak olan sizlersiniz. Gerçek hayatta olduğu gibi, burada da attığınız her adımın bir karşılığı var. Bazılarını gururla göğüslerken bazıları da utanç içinde üstünüze yapışır kalır,” dedi Baştankara, gözleri, Nikita’nın yaralı yüzündeyken. Adam, kızı sessizliği ile ezdi ve en sonunda Nikita, bakışlarını kaçırmak zorunda kaldı. Baştankara, tekrar çenesini dikleştirdi: “Lider. Öne çık, evladım.” Aspen, oturduğu yerden kolayca kalkıp öne çıktı ve kalabalığa bakmadan, Baştankara’nın karşısında durdu. Baştankara, oğlanı gururla süzdü ve ardından da başka bir Giz’in getirdiği sandığın içinden bir şey çıkarıp oğlanın siyah atletinin yakasına taktı. “Bu mühür; en şanlı liderlerimizin, öncülerimizin ve başlarımızın göğsünde ışıldamış, ileride olacakları yüceliğe ulaşmalarını sağlamak için bir vesile olmuştur. Yerdengezen’i gururlandır, çocuğum,” dedi, babacan bir sesle. Aspen, adama mağrur bir edayla gülümsedi ve ardından da dönüp yerine oturdu. Etraf, meraklı fısıltılarla dolmadan önce Baştankara, herkesi bastıran bir sesle tekrar konuştu: “Bu ve bunun gibi onlarca mühür, sizi, gelecekte olacağınız Giz yapmak için bekliyor. Bazılarınız, bugün başarılarını göğsünde taşıma onuruna erişecek. Bazılarınızın ise kalan sınavlar sayesinde mühürlere sahip olmak için bir başka şansı daha olacak. Sadece, bu mühürlerden en az ikisini göğsünde taşıyanlar, Temizlik Töreni’ne katılmaya hak kazanacak. Eğer daha fazla mührünüz varsa bu elbette ki size avantajlı bir konum sağlayacaktır. Önce mühürlere, ardından bize ve en sonunda da Yerdengezen’e layık olduğunuzu kanıtlayın, evlatlarım.” İnsanlar kendi aralarında bir konuşmaya dalarken Beau, farkındalıkla Aspen’in göğsündeki mühre baktı. Bu mühür, av sırasında kurtardığı geyiğin boynundaki kolyenin ucuyla, neredeyse aynıydı. Beau, cebindeki şeyin ağırlığını hissetti ve ona daha önce dikkat etmediği için, kendine bir küfretti. “İsmini okuduklarım, öne çıksın,” dedi Baştankara, eline bir parşömen alarak. “Arm, Sedir, Boğar.” Bir süre kalabalık, bu isimleri sindirmeye çalışırken Beau da erzak grubunun büyük bir kısmı olan ekibe baktı. Sedir, utanmış; Boğar, gururlu; Arm ise umursamaz görünüyordu. Asıl ilginç olan ise hiçbirinin şaşırmış görünmemesiydi. Peş peşe Baştankara’nın önüne geçtikleri sırada hâlleri fazlasıyla sakin, fazlasıyla hazırlıklıydı. Baştankara, kocaman gülümsemesini takındı: “Sizleri tebrik ederim, evlatlarım. Erzaklarla birlikte köye dönmeyi başardınız ve bu gururu göğsünüzde taşımaya hak kazandınız. Fedakârlık Mühürlerini her taşıyan gencimiz, toplumu için zorlukları göğüsleyecek azme ve özveriye sahiptir. Gelecekte yapacağınız işlerin de bu erdemlerle kutsanmış olacağına eminim,” diye duyurdu, dinleyen kalabalığa. İkisinin Hiç soylu ve birinin de denizden gelen olmasından rahatsız olan mırıltılar, Beau’nun kulağına geldi. Baştankara, siyah atletlerinin üzerine mühürleri takarken Beau, fısıldaşan kalabalığa baktı ama etrafı hoşnutsuz yüzleri seçemeyeceği kadar iyi yalancılarla çevriliydi. “Maalesef, av grubu aynı başarıyı gösteremediği için onlar, bu şanslarını kaybettiler,” dedi Baştankara, cık cıklayarak. Gözleri, Beau’nun gözlerine takıldı ve kibirle sırıttı. Beau, adamın tüm bu detayları nereden bildiğini bilmiyordu. Tüm köyden ve ayrıca av sırasında yaşanan talihsizlikten bile haberi var gibiydi. Yine de Beau, adamın bakışlarına boyun eğmeyi reddetti. Adam, sonunda tekrar kalabalığa hitaben konuştu: “Ama köy içinde yaptığınız mahkemeden de haberimiz var. Bu da takdir edilesi bir tarafsızlık örneği olduğu için, aranızda bu konuda etkili bir duruş sergileyenlerin bir şansı daha doğdu. İsmini okuduklarım, öne çıksın.” Tabii ki, ondan da haberin var ama nasıl? “Aspen, Arm, Tamu, Artuk ve… Lunulata.” İsimleri okunduktan sonra iki yanında oturan Lunu, heyecanla soluk verdi. Beau, kıza cesaret veren bir gülümsemeyle baktı. Lunu da ona gülümsedi ve heyecanla diğerlerine katılıp sıraya girdi. Oğlanların yanında çelimsiz ve küçük dursa da en arkadaki yerinde, göğsü gururla şişmişti ve yüzünde parlak bir gülümseme vardı. “Adalet mührünü zamanında taşıyan her gencimiz, şimdilerde Gizliman için büyük işler başarmış, şerefli ve hakkaniyetli Gizler olmuşlardır. Kimi onurlandırdığınızı hiçbir zaman unutmayın. Ve ne uğruna savaştığınızı.” Arm ve Aspen’in ikinci mühürleri takılırken, arkasındaki birileri kıskançlıkla homurdandı. Beau, omzunun gerisinden konuşanlara baktı ve Lev, Mimi ve Rollo olduğunu gördü. O yüzden Lunu’nun mührü takılırken Beau, sırıtarak önüne döndü ve gecenin ortasındaki canavarları bile uyandıracak kadar sesli bir ıslık çalarak, Lunu’ya tebriklerini sundu. “Bu kız, bir Kaya’nın gördüğü en belalı ahtapot!” diye coşkuyla tezahürat etti Beau, etrafında oturan kızları kıkırdatarak. Lunu, gülmemek için kendini zorlarken çilli yüzü kızardı ve bedeni iki büklüm oldu. Baştankara, Beau’ya ayıplayan gözlerle bakarken Beau o sahte herifin kurumuna aldırmadı ve sırıtmaya devam etti. Mührü takılan mağrur Lunu yanından geçerken Beau’nun açtığı kocaman eline küçük bir çak yaptı ve Beau da kıza bir göz kırptı. Lunu’nun mahkeme sırasında yaptığı şey cesaret isterdi ve bunun karşılığında biri ödül alacaksa bu idamı destekleyenler değil; buna karşı çıkan Lunu olmalıydı, elbette. Beau, Kayalı kızın büyüdüğünü, kendini ve dünyayı keşfettiğini görebiliyor; eskinin inatçı bencilinin bu şaşılacak değişimine keyifle şahit oluyordu. “Diğerleri, üzülmeyin. Kutlukan Festivali’ne kadar, mühürlerinizi toplamak için yeterince vaktiniz olacak. Yılanların her şeyi gördüğünü ve duyduğunu unutmayın. Onların toprakları, onların göğü altında yaşarken, hepimizin koruyucusu olan Yerdengezen’i gururlandırın. Ömrünüz şölen olsun, evlatlarım.” Davullar, bir kez daha aynı tekinsiz tonda çalmaya başladı ve Baştankara, bu gece son kez konuştu: “İkinci sınavınız, yarın sabahın ilk ışıklarıyla, Batık Hisar’da başlayacak. Tam on tane çok değerli hazine, tatlı suların içindeki ölü şehirde sizin tarafınızdan bulunmayı bekliyor. İster bir başınıza, ister takım olarak çalışın. Günün sonunda her sembolün yeri ve zorluğuna göre mühürlerinize kavuşacaksınız. Tabii, hayatta kalmayı başarırsanız.” Baştankara’nın son cümlesinin yarattığı şok, hepsinin üzerine bir lanet gibi çökerken Beau, kendine bir söz daha verdi: Ne olursa olsun, gireceği sınavların hiçbirinde ölmeyecekti. Ölmeyecek ve o aptal mühürlerin hepsini toplayacaktı. Sonra da her bir mührü Dante’ye verecek ve onun, gerçekten yaşamaya değer bir hayatı olacağından emin olacaktı. Dante bir daha onun olmayacaksa bile, yaşayacağı tüm dünyanın ve güzelliklerinin kızın olmasını sağlamalıydı. Bunu ona borçluydu.

Yorumlar

0/2000