Gizliman ve Yılan Tanrı Efsanesi
Rivayet odur ki İlk Büyük Dalga, aşılmaz dağ boyunda evleri bir bir yıkıp insanı betonun himayesinden zorla çıkarmış; soylarında kalan namlarını, kibirlerini onlardan alıp götürmüş. Eh, hâl böyle olunca canları zora giren insan soylarının kimileri kaçmayı kimileri de savaşmayı seçmiş. Ancak aşılmaz sular yükseldikçe yükselmiş. Bereketli topraklar boğulmuş ve olan da geride kalan insancıklara olmuş. Birinci Dünya yittiği vakit herkes kendi geleceğinin yasını tutmuş. Ama bir grup varmış ki onlar bu kıyametin aslında bir alamet olduğunu söylerlermiş. Yiten, yitmesi gerektiği için yitmiş; biten de bitmesi gerektiği için bitmiş. O zamanlar her şeyin bir sebebi olduğu gibi her hikâyenin de bir kederi olurmuş. O yüzden onlar bu batışı bir doğuş olarak görmüşler ya zaten. Bir dünya ölürken bir diğeri doğarmış. Bu dünyada ise sadece hayatı hak edenler yaşarmış çünkü kıyametin getirdiği ‘temizlik’ ile hayat daha güçlü başlarmış. Bu ümitli biçarelerin liderleri bir Güneş, tanrıları ise bir kuyunun göbeğinde doğmuş olan bir yılanmış. Güneş, onlara yol gösterirken tanrı ise onları dalgaların ardındaki zalim dünyadan sakınacakmış. Soylar birbirini takip etti, veletler dede oldu ve işte bu kadim efsane de kocamışların torunlarına anlattığı, hatıralarında kalan bir anıya döndü. Gel zaman git zaman, Güneş soyluların yönettiği ve bu halkın herkesten sakındığı topraklarının adı ise dillerde ‘Gizliman’ diye kaldı. Gelgelelim bu halkın hepsi bir değildi. Bu hikâyenin küllenmeyen kederi de tam olarak burada saklıydı. Giz ve Hiçlerin yakarışlarını duyan Yerdengezen sayesinde dalgalar, duracağı yeri bildi. Gemiler bu limana yaklaşamadan çekip gitti. Eski hikâyeleri anlatan geçkinlerin ömrü ise bir çırpıda yitip bitti. Bir nesil ötekini, sonraki, berikini takip ede ede yıllar yılları devirdi ve her biri, tanrısına şükranla ağırlaşan dualar etti. Bu hikâye kederli, demiştim ama değil mi? Kasvetin limanın güneşli sabahına çöktüğü o gün, hem yüzyıllar önce kadar uzak hem de daha dün gibi hatırımda… Aksi gibi, tam da o talihsiz zamanda adaya yanaşan virane kadırgayı kim unutabilir ki, sorarım size. Peki, içinden heyecanla koşan o umut dolu genç yüzleri? Bendenizin unutamadığı kesin. Eh, bu hikâyenin kederi tam da o; hakkında ozanların şiirler, şarkılar yazmayacağı gencecik çocuklarla başlıyor ve bitiyor. Yüreğiniz zalimliklere zayıf, aklınız maceraya atılmak için pek bir ağır ise tam olarak burada durmanızı dilerim. Niyetim münasebetsizlik değil, bilakis tek amacım ben hikâyemi bitirdiğimde yaşayacağınız elemden kurtarmak sizi. Yoksa duyduklarınız, zaten çoktan olmuş bitmiş bir zamandan kalma. Her şey önceden yazılıp çizilmiş, siz okuduktan sonra bir üflemeyle rüzgâra karışıp gitmişken hangimizin elinden geçmişi değiştirmek gelir ki?