Bölüm 9 : Hodbin
Derin Deniz tüm dünyayı yuttu yutalı, ufukta yükselen tek güvenli limanın Ark Takımadaları olduğu, herkesçe bilinirdi. Onun karşısında hasmı olarak durmaya tek yürek gösterense, affı olmayan Gezgin Şehir’di. Aynı soyun soydaşı, aynı zulmün yoldaşı olduklarını unutan bu iki ülkenin halkları da oldum olası, birbirlerinin can düşmanıydı. Ark’ın bağrına basmamak ve ellerindekileri paylaşmamak için direndiği Gezginler ise, en ihtiyaçları olduğu anlarda yüzlerine kapanan kapıları unutmamaya yeminliydiler. Elbette Gezginler, bu masalın mazlumunun kendileri olduğuna inanıyorlardı. Ama gelin görün ki başka bir mazlum olan Kayalılara ettikleri zorbalıklardan da hiç geri durmazlardı. İşte Hodbin, bu haklı ve haksız savaşların içinde büyümüştü. Eğri ve doğru yoktu, doğduğu dünyada; sadece, benciller vardı. Herkes, kendi hikâyesinden sorumluydu ve herkes, kendi hikâyesince yoğrulurdu. Öyle ya da böyle, sadece kendin için yaşardın. O yüzden bu dünyada herkes, hem mazlumdu hem de zalim. Eninde sonunda herkes, kendi savaşının kahramanıydı ama kuralları da yine benciller koyardı. Kendi doğasına sırtını dönmemiş birinin, sığınacak bir limana da ihtiyacı olmazdı; kaybolacağı bir denizde de boğulmazdı. Çünkü sır oydu ki kendi fırtınan da senin bir parçandı. Hodbin, kendi fırtınasında yıkılmamayı ve özüne güvenmeyi, bu gizlenen bencilleri izleyerek öğrenmişti. Yalancı güneşleri ya da ikiyüzlü talihi beklemeyi de işte böyle bırakmıştı. Zaten talihin oyunbaz kuşları da hiçbir zaman bir ayakçının önüne bedelsiz olarak konup onu, boş yere umutlandırmazlardı. Bu yüzden iki gündür yaşanan her şeyin, hayal bile edemeyeceği kadar kolay bir şekilde planlarına uygun ilerlemesi, onu rahatsız etmişti. Aslında düşününce, dün akşam aldığı riskin meyvesini vermesi, onun kendi başarısıydı. Cüreti sayesinde, Mafur’un izbe mağaralarında tanıştığı güzel dilber Nife ile uzun uzun sohbet ettikleri bir gece geçirmişti. Ya da en azından, çoğunlukla sohbet ettikleri. Hodbin, Nife’nin tatlı tatlı huyuna gittikçe, kadının aslında düşündüğünden daha faydalı olduğunu fark etmişti. Anlaşılan Nife, uğruna gemini yakacağın türden cazibeli bir kadın olsa bile, dili bir çözülmeye görsün, tüm hayatını anlatmak gibi de bir kusuru vardı. Yani, asıl amacı Matar hakkında kıyıda köşede kalmış bilgiler edinmek olan Hodbin için bu çenebaz kadın, bir anda Yaşlı Adam’ın Kırk Gemisi kadar kıymetli oluvermişti. Aslında Nife’nin anlattığı hikâyelerin başı ve sonu, hep aynı yere çıkıyordu. Fersiz isimli hovarda âşığına. Bu iki âşığın öyküsünün nasıl hazin bittiğini büyük bir ilgiyle dinliyormuş gibi görünmek için Hodbin’in, tüm gayretini vermesi gerekmişti. Ama Yaşlı Adam şahitti ki Hodbin, o anların büyük bir kısmında aklının kuyusunda gezinmiş ve sıkıntıdan bir sürü ezgi söyleyerek kendini eğlendirmişti. Bir vakit sonra Yaşlı da artık bu hâline acımış olacak ki konu, bir şekilde Matar’a bağlanmayı başarmıştı. Nife’nin yalancı âşığı Fersiz’in, ara ara Matar’la kaçamak yaptığı ortaya çıkmıştı. Kadının söylediğine göre Fersiz, hemen her ay, tepeye çıktığı vakit paylaştıkları yataktan kaçar ve meclisin de yaşadığı Mesken isimli büyük evin mutfağına gidermiş. Mesken’in mutfağı tamamen ona kalmışken Matar da akşamları orada, yeni tarifler denemeyi pek severmiş. Gizli buluşmaları boyunca, bütün geceyi o mutfakta geçirirlermiş. Tek şahitleri patatesler ve belli ki Nife’yken. Yine de Hodbin, duyduklarından sonra, bulduğu yerde Fersiz’i alnından öpebilirdi. Sonuçta Mesken’in iç avluyla ayrılmış kısmına girmek zor olsa da alt katlarda, hizmetliler ve âşıklardan başka kimseciklerin gezinmediği bir mutfağa girmek, o kadar da zor olmamalıydı. Matar’a ulaşmanın yolu kendi ayağıyla önüne gelmişken, bir de Araf’ta tanıştığı Kayalı kız sayesinde şans oklarıyla vurulmuşa dönmesi vardı, tabii. Öğlen aşını dağıtmaya Araf’a gittiği vakit, sadece idamlık mahkûmların konulduğu o büyük hücrede bir anda ortaya çıkıvermişti, kız. Hodbin, daha önce bir sürü Kayalı görmüştü ama hiçbirinin gözlerinde bu kadar hayat görmemişti. Kızın büyük ela gözleri, hevesli bir açlıkla parlıyordu. Hâl bu olunca Hodbin, kızın neden idam koğuşunda olduğunu merak etmişti. İstediğini alıp kızın yanından ayrıldıktan sonraysa iyice bir soruşturmuş ve Madrabaz’ın gemisi Sessiz Gece ile geldiklerini öğrenmişti. Bu da kızın, neden özellikle o hücrede tutsak olduğunu açıklıyordu. Madrabaz, kadınlardan oldum olası nefret ederdi. Özellikle de güçlü kadınlardan. Kızın gözlerindeki ateşi o da gördüyse, söndürmekten büyük bir zevk alacağı kesindi. Ama bir seçenek daha vardı ki hepsinden daha tatlıydı. Madrabaz, en çok Matar’dan nefret ederdi. O yüzden kızın, doğruyu söylüyor ve Matar ile önemli bir sırrı paylaşıyor olması da gayet mümkündü. Yani bu kız, Matar’ı memnun edebilirdi. Matar da Hodbin’i memnun edebilirdi. Ama bu kadar talih, gerçek olabilir miydi? Hayır ama tez canlılığımı, Yaşlı Adam affetsin. Yine de elinde başka ne vardı? Hiçbir şey. Hem en kötü ne olabilirdi ki? En fazla Kayalı kız, Matar’ın hiçbir işine yaramazdı. Bu, Hodbin için kötü bir ilk izlenim olurdu evet ama kız için olacağı kadar değil. Hodbin, Lunulata’nın, bir kayaya bağlanıp ölümünü bekleyeceği düşüncesini gözünün önüne getirdi. Sevimli bir kız için, sevimsiz bir ölüm olacak. Kızın çillerle kaplı yüzünün korkuyla dolduğunu düşünmek tatsız olsa da herkes, ilk önce kendini düşünmeliydi. Böylece Hodbin, kararını vermiş oldu. Matar’ın önüne çıkmak için eline bir fırsat geçmesini beklemiyor muydu işte? Bu fırsat, o fırsattı. Hem belki talih kuşu bazen, ayakçıların kafasına sıçmak yerine, ayağının dibine de konabilirdi.
*
Hodbin, bütün bir koca günü ve ardından geceyi Matar’ın, Mesken’in mutfağına gelmesini bekleyerek geçirmişti. Mesken, Gezgin Şehir’in en ortasında bulunan büyükçe bir taş evdi. Şehir ilk inşa edildiğinde bu ev, İlk Dünya’nın kalıntılarından kalanlarla kurulmuştu. Onlara kendi kayalarını bulmakta öncülük eden ilk Matar’ın emriyle, şehirlerinin tam ortasına yapılmıştı. Bunun öncesinde Gezginler, kalan dünyadaki yerlerini arayan seyyahlardan fazlası değillerdi. Ne zaman izlerini ve gizlerini bıraktıkları bir kayaları olmuştu, o zaman gerçekten denizlere hükmetmenin tadına varmışlardı. Bu yüzden şehrin en büyük evi olan Mesken, onlara nerelerden geldiklerini unutturmamak için yapılmış bir anıttı. Girişinin hemen önünde beyaz taşlara oyulmuş insan heykelleri, evin başında nöbet bekliyordu. Birinci Dünya'dan kalan unutulmuş yüzleri ve boş gözleriyle, torunlarının torunlarını izlerdi bu heykeller. Evin tepesinde ise Gezginlerin kara bayrağı, dört bir yana savrulurdu. Onların kim olduklarını bağırarak, rüzgârda öfkeyle gürler; düşmanlarına korku salmak için, pusların ardını gözlerdi. Hodbin bile bayrağın üzerindeki bu, ağzı dili olmayan adamın vahşi suratına bakmaktan hoşlanmazdı. Kendi içine bakmak gibiydi çünkü bu, biraz. Hodbin’den bir parça vardı sanki, o yüzde. Kendi acısı içinde sustuğu zamanların nahoş bir hatırası gibiydi. Yüzü eriyerek çemberinden taşan adamın öfkeli gözlerine bir kaçamak bakışı bile, onun gecesine kâbus olmaya yeter de artardı bu yüzden. Ama sonuçta bu yüz, Gezgin Şehir’in sessiz çığlığıydı. Dede’nin geceleri anlattığı hikâyelerden işittiği kadarıyla bu çığlığı, kayalarına ilk yerleştikleri vakitlerde, şimdilerde meydanları olan yerin üzerine, Oguribey isminde bir korsan çizmişti. Bu Gezgin’in, Birinci Matar’ın en güvendiği yoldaşlarından olduğu söylenirdi ve aynı zamanda, şehrin her taşında izi olan ilk Seyir Meclisi’nin de bir üyesiydi. Sessiz çığlığı da o yere çizildiği günden beri, Oguribey’in yaptıklarına minnettar olan Gezginlerin hem tenlerinde hem bayraklarında yaşardı ve Mesken’in tepesinde gururla dalgalanırdı. Bayrağın gölgesinin estiği yollarda ise korsanlar, nöbet tutardı. Çünkü Seyir Meclisi’nin birçoğunun aileleri, burada yaşardı. Dede ve onun yetimleri dışında neredeyse her meclis üyesi, Mesken’i, evi bilirdi. Ulan Dede… Yani beklenmeyen misafirlerin ön kapıdan öylece içeri girmesi imkânsızdı ama o, bir ayakçıydı ve arka kapılar, onun gibiler için hep açık olurdu. Hodbin, ayakçılığın en çok bu yönünü seviyordu. Evet, pis bir işti ve çoğunlukla karın tokluğuna çalışırdı ama kimse, bir ayakçıyı umursamazdı. Bu da elinin her yere kolayca uzanmasını sağlıyordu. Kimse sizi izlemiyorken, kendi kurduğun bir oyunu oynamak çok kolaydı. Mesken’in arka bahçesindeki orta avluya yağmadan gelen yeni erzakları taşımak, bu oyunun ilk aşamasıydı. Boynu bükük duran bir ayakçıya kendi yapacakları işleri iteleyen tembel korsanlarla doluydu, etraf. Gemilerinden indirilen sandıkları taşıması için kendini tutmalarını sağlaması, Hodbin için işten bile değildi. Mesken’in arka kapısına geldikleri vakit, ahşabın aralıklarından gizlediği hançerini itmiş ve taşıdığı ağır sandığın içindeki çuvalı bıçaklamıştı. Sonrasında korsanların, çuvalı sandıktan çıkarıp mutfağa taşımasını beklemek yeterliydi. Çuvalın patladığını, aşçının öfkeli çığlıklarından anlayan Hodbin, kapıda hazırdı. Yine de işini sağlama almayı ihmal etmemişti. Öncesinde, Mesken’in kıdemli iki ayakçısının ortalıkta gezinmediğine emin olmuştu. Bu yüzden akşamüzeri, Virane Taverna’ya uğramıştı. Orada, biraz Mada yumurtasını Seher otuyla karıştırmış ve onların her sabah uğrayıp içtikleri pekmez suyuna üçer damla damlatmıştı. Bunun, onları, hanın loş sıcağında birkaç saat uyutacağı kesindi. Ya da bir, on beş saat civarı. Ardından tek yapması gereken, Mesken’in yakınlarında meşgul görünmekti. Un çuvalının patlamasıyla gelen küfürlerin ardından aşçının hıncından kaçışan korsanları görünce, ilk adımının tamamlandığını anlamıştı. Aşçının, sinirle kendi ayakçılarını aramasını beklemişti. Sadece doğru zamanda, doğru yerdeydi. Aşçı, sonunda pes edip etrafta başkalarından iş dilenen Hodbin’e yamalı bir bez atmış ve söylenerek gitmişti. Hodbin, sırıtmasını zor bastırmıştı. Tüm zemini beyaz tozla kaplanmış olan taştan mutfağı, yavaş yavaş ama büyük bir özenle temizlemişti. Gelip giden erzaklar arasında hiç acele etmeden çalışmış ve Matar’ı görmeyi ummuştu. İşi bittiğinde mutfak, hiç olmadığı kadar temizdi ve Hodbin’in elleri, hiç ummadığı kadar boştu. Ortalıkta göze batmaktan çekinen Hodbin, çareyi aşçı, yemek hazırlıkları için tekrar mutfağa gelmeden hemen önce kendini kilere atmakta bulmuştu. Sonuçta, ağzına kadar dolu bir kilerde Matar’ı beklemek, alternatiflerinden çok daha cazip bir seçenekti. Büyük evi akşam yemeği telaşı sararken Hodbin, bu fırsatı değerlendirmiş; yiyebildiği kadar meyve ve kurutulmuş et yemiş, bir yandan da hizmetlilerin, Meclis hakkında ettiği dedikoduları dinlemişti. Matar’ı beklerken kaçan keyfi, yedikleriyle yavaş yavaş yerine gelmişti. Sonuçta az buz değildi ya, pusuya yattığı bu kilerde, çilek reçeli bile vardı! Çilek reçelini Gezgin Şehir’de bulmak, imkânsıza yakın bir şeydi ve Hodbin, sadece iki kere, o da Dede seferden dönüp onlara hediye olarak getirdiğinde, yiyebilmişti. O şekerli tadı aldığında Hodbin, bu lezzeti tekrar tatmak için kardeşlerinden birini bıçaklayabileceğini anlamıştı. Hafif mayhoş tadı ve ağzında bıraktığı hissi düşünmek bile dans etmek istemesine neden olmuştu. O yüzden, koca bir kavanoz reçeli nasıl bitirdiğini fark etmedi bile. Uzun zamandır, bu kadar doymamıştı. Bir süre sonra tatlı tatlı mayıştığını hissetmiş ve en arkadaki mercimek dolu çuvalı yastık yaparak, biraz uyumaya karar vermişti. Bir yıla yakındır geçirdiği en güzel gün olmaya adaydı, bugün. Mutfaktan gelen tok konuşma seslerini duymasa, daha da uyuyabilirdi. Aylardır bu kadar güvende uyumamıştı. Kemik illeti sağ olsun ki bütün bir gece uyumak, artık onun için bir düşe dönmüştü. Hodbin, Kemik’in düşüncesiyle içinin kararmasına fırsat vermeden, tek seferde ayaklanıp kilerin kapısından gelen sesleri dinlemeye başladı. Konuşan kişi artık, aşçı ya da hizmetliler değildi. Az önce duyduğu tok sesin sahibi, bir kadındı. Gevşemiş tahta kapının aralıklarına gözlerini dayamadan bile Hodbin, Matar’ı göreceğini hissetmişti. Ama bu önsezisi bile tüylerinin diken diken olmasına engel olamadı. Matar, uzun ve ince yapılı bir kadındı. Otuzlarının sonlarında ya da kırklı yaşlarının başlarında olmalıydı. Açık kahverengi saçları, gevşekçe örülmüştü. Şu an bir parça unla lekelenmiş sivri uçlu bir burnu ve zeki bakışlara sahip mavi gözleri vardı. Hızlı ve titiz hareketlerle hamuru yoğururken, yanındaki iri yarı bir adamla konuşuyordu. Hodbin, adamın adının Hunhar olduğunu hayal meyal hatırladı. Kel kafası ve kocaman kaslarıyla Hunhar, Matar’ın yanından hiç ayrılmayan sağ kolundan başkası değildi. Adamın, kalın çatık kaşları ve sürekli somurtan tüysüz bir yüzü vardı. Bu ekşi yüzün ortasından, küçücük bir sakal sarkıyordu. Mutfağın boğucu sıcağında, sadece iki kişiydiler. Mutfakta, meclis toplantısı yapacak hâli yok ya! Daha kötü de olabilirdi. Hodbin, derin bir nefes alıp başını salladı ve kendini, geleceğini değiştirebilecek olan konuşmaya hazırladı. Omuzlarını geriye attı ve çenesini dikleştirip kilerin kapısını açtı. Kalbi gümbürderken, içindeki heyecana sarıldı ve kilerden çıktı. Koca adamın afallamış sessizliğinin ardından devasa kılıcının Hodbin’in boynuna dayanması, birkaç saniye bile sürmedi. Soğuk metal, yutkunurken tenine battı. Bu aralar herkesin ilk işi, kelleme yapışmak oldu. Sakin görünmek için kendini zorlayan Hodbin, gözlerini hâlâ hamuruyla uğraşan Matar’dan ayırmamaya çalışarak konuştu. “M-mir’im, rica etsem bu nazik uşağınıza, kılıcını çekmesini söyler misiniz? Kafam omzumun üzerindeyken, size hizmet etmem daha kolay olur?” Kadın, varlığını umursadıysa bile buna bir tepki vermedi. “Mir’im?” dedi Hodbin, bu sefer hafif bir yalvarışla. Matar, bezgin bir iç çekti ve hamurunu açarken konuştu: “Demek bizi sinsice dinlemenin sebebi bana hizmet etmekti, öyle mi?” “Siz, bulması zor birisiniz, sevgili Matar Mir; ben de fırsat kollamaktan başka bir suçu olmayan, zavallı bir ayakçıyım. Ama inanın, beni dinlediğinize pişman olmayacaksınız.” Bana bak artık, bana bak, bana bak be kadın! Matar, tembel bir edayla başını kaldırıp bir saniye kadar ona baktığında ve başıyla Hunhar’a kılıcını indirmesini işaret ettiğinde Hodbin, sevinçle haykırmamak için dilini ısırmak zorunda kaldı. Kılıç, boğazından uzaklaşırken rahatladığını belli etmemek için nefesini yavaşça dışarı vermesi gerekti. Matar’ın ilgisi, geldiği kadar uyuşuk bir şekilde tekrar hamuruna yöneldi. “Seni nereden tanıyorum, çocuk? Yüzün yabancı değil.” Kötü bir başlangıç değil. En azından, gökten düşen alelade bir ayakçı olmadığımı bilecek. “Üvey babalığım, meclisinizin de üyesi olan Dede’dir, Mir’im,” dedi Hodbin, sesine yansımasına izin verdiği gururla. Öyle ya da böyle, ben, bir meclis üyesinin oğluyum. Elleri hamurunun üzerinde havada kalan Matar, ona huzursuz edici bir dikkatle bakmaya başladı. “Hamurum dinlenene kadar birkaç dakikan var, Dede’nin oğlu. Eğer dikkatimi çekemezsen Hunhar seni, casusluk yapmanın bedeli olarak fırına atacak.” İri yarı adamın suratındaki gülümseme, bunu yapacağına hiç şüphe bırakmayacak cinstendi ama zaten Hodbin’in motive olmak için, bir tehdit duymaya ihtiyacı yoktu. Dilinin ucundaki gerçek, oraya ait olmadığını bilirmiş gibi öylece yuvarlanırken, ceplerindeki tüm umudu da ortaya saçmış oldu. Artık kaderinin konuşma vakti gelmişti: “Sol occidens it, nox ministrat…” Kadının mavi gözleri, sıkışmış bir düğümü çözmeye çalışırmış gibi ona bakarken sadece bir anlığına gözlerini kırpıştırdı. Bu, Hodbin’in ihtiyacı olan bilgi kırıntısını vermiş kadar oldu. Matar’ın ince dudakları hafifçe aralandığında Hodbin, anlık sessizliğin tadını çıkardı. Şaşırdı. Demek Kayalı kız, yalan söylemiyormuş. Burada, bilmediğim bir şey dönüyor; o kesin… Matar’ın tepkisi, geride hiçbir iz bırakmadan giderken Hodbin, heyecanına engel olmakta zorlanıyordu. Matar, gerçekten neden bahsettiğini biliyordu; Hodbin, henüz bilmese bile. Konunun ne olduğu, Hodbin’in umurunda bile değildi gerçi. Ayakçılık günleri, çok yakında bitecekti. Korkunun boğduğu geceleri de son bulacaktı. Kemik ölecekti ve Hodbin de onun yerine, bir korsan olacaktı. Umarım ölmeden önce, o güverteye çıktığımı görürsün, Kılçık herif. “Devam et,” dedi Matar, bir kaşını kaldırarak. “Dün sabah Araf’a, iki Kayalı kapatıldı. Madrabaz’ın gemisiyle geldiler ama kimse, sizi bilgilendirmedi. Düşündüm ki biri bunu yapmalı. Kayalılardan kız olanı bana, sizinle ortak bir sırrı paylaştığını söyledi. Onu çıkarmam karşılığında, benimle sırrını takas etmek istedi. Ben de onu oyuna getirip sırrını öğrendim ve derhâl size geldim. Madrabaz’ın ne gibi planları olduğunu ancak Yaşlı Adam bilir ama sizin hayrınıza olmayacağı kesindir, Matar Mir.” Kadının burnundan gülmesi, dalkavukluğa alışkın olduğunun bir göstergesiydi. Gezginlerin çoğu gibi süslü cümlelere bulanmış yalakalıktan hoşlanmadığına göre Hodbin’in, maskesini değiştirmesi gerekecekti. Tamam o zaman, başka bir şey deneyelim. “Hayrımı çok düşünür müsün, çocuk?” dedi Matar, küçümser bir edayla. Güç, saygının ön koşulu değildir. Saygı, kazanılır. Bunu, o da biliyor. “Benim politik görüşlerimin bir önemi yok. Siz, bu şehrin başısınız, hepimizin liderisiniz; ben de bilirim ki başı güçlü olmayan şehir, ayakta kalamaz. O yüzden sizin hayrınız, benim de hayrımdır.” Şimdi Matar ona, gözlerine zor ulaşan bir keyifle bakıyordu. Söylediklerimin onu eğlendirdiği kesindi. “Bilgece sözlerin var, Dede’nin oğlu. Buraya fark ettirmeden girebildiğine göre az da olsa akıllısın, belki çok daha da kurnazsın. Ama şunu bil ki bu baş, sırlarını yalnızca kendine aitken sever,” dedi, Matar. Yavaşça ellerini önlüğüne sildi ve boynundan çıkardığı keten kumaşı tezgâha bıraktı. Acele etmeden, unlu yüzünü bir kâse suya batırıp temizlerken Hodbin de sessizce onu izledi. Rahatsız edici biri, o kesin. Ama düşündüğüm kadar da sert değil. “Beni şu kıza götür bakalım; neyi paylaşıyormuşuz, bir de ondan dinleyelim.” Taş binanın mumla aydınlanan koridorlarına çıktıklarında, etrafın bomboş olduğunu gördüler. Hodbin, ne kadardır uyuduğunu bilmiyordu ama saat gece yarısını geçmiş olmalıydı. Evin geniş koridorlarından geçip arka kapıya giderlerken her adımları, duvarlara vurup yankılandı. Hodbin’in kalbi, kulağında gümbürdüyordu. Mesken’in arka kapısına ulaştıklarında, Hunhar’ın ve yanlarında yürüyen kadının kim olduğunu fark eden nöbetteki korsanlar, yumruk yaptıkları sağ ellerini göğüslerine vurarak selam verdiler. İşte bu hisse alışabilirim. Hodbin, keyifle gülümsedi. Eğer şimdi vakti olsaydı, zaferin tatlı sarhoşluğuna giden yol hakkında bir iki dize yazabilirdi. Ama ruhunu eğlendirmek için henüz erkendi. Önce, kazanması gereken bir oyunu vardı. Kuş Gözcüsü Han’ını geçip arka sokaklardan ve tenha yollardan ilerleyen Hunhar’ın hemen ardından Matar’la birlikte, konuşmadan yürüdüler. Gece çöktüğünde şehrin tek dolu yeri, Kraliyet mahallesinin dar sokakları ve Virane Taverna’nın bulunduğu meydan olurdu ve şehrin geri kalanı da sessizce karanlığa karışırdı. Etrafta kimsecikler yokken burayı sevmek, Hodbin için çok daha kolaydı. Yargılayıcı, küçümseyen bakışlarla ya da acıyan gözlerle karşılaşmadan yürümek bir anlığına, ona, kim olduğunu unutturmuştu. Ama her güzel şeyde olduğu gibi, bu saklı an da bitti ve yollarını aydınlatan tek şey ay ışığıyken Matar, alçak sesle sordu: “Dede, seni evlatlık aldığında kaç yaşındaydın, çocuk?” Hodbin, yorgunca içini çekti. Bu sorudan nefret ederdi. Onun hakkındaki en önemli şey buymuş gibi, herkesin tek merak ettiği şey, Hodbin’in nasıl terk edildiği olurdu. Yanında üvey kardeşlerinden biri olsaydı, kendi hikâyesini bayıla bayıla anlatırdı. Terk edilişlerini, göğüslerindeki bir madalyaymış gibi gururla taşırdı çünkü, Dede’nin çocukları… Sanki hepsi istenmeyen piçlerden fazlasıymış gibi, bir de farklı farklı masallarla kendilerini avuturlardı. “Dede’nin anlattığına göre, daha kundaktaymışım. Bir yağma dönüşü, Virane’de tayfasıyla Ark’ın sidiğini içerken acı acı ağladığımı duymuş. Sesimi duyurmak için, geceyi yırtacak gibi haykırıyormuşum. Böylece rıhtımın dibindeki kayalıklarda, kırık bir fıçının içinde, yumruklarım havayı döverken bulmuş beni. Sonradan öğrendim ki o dönem, istenmeyen bebeklere öyle yaparlarmış. Ama benim sessiz sessiz gitmeye niyetim yokmuş tabii, en azından, öyle der, bizim ihtiyar,” diye omuz silkti, Hodbin. Kelimeler, ağzından duygusuzca çıkmıştı çünkü bir önemi yoktu. Bu, Hodbin’in hikâyesinin sadece küçücük bir kısmıydı ve bu terk edilişin onu tanımlamasına izin vermek, kendi şahsına hakaret olurdu. “Eski âdetlere göre, Yaşlı Adam’a ilk bebeklerini yollamanın, şehrimize şans getirdiği söylenirdi. O devirde, böyle şeyler duyulmamış değildi.” “Ama ben, sizin bu saçmalıklara inanmayacak kadar akıllı biri olduğunuzu biliyorum, sevgili Mir’im. Meclis’teki diğer bunakların aksine. O fosillere kalsa her ay, bir bakire kurban etmemiz gerekirdi.” Matar, ona bakmadı ama Hodbin, karanlıkta onun yüzünün kenarında küçük bir gülümseme belirdiğini gördü. Dede, meclis toplantılarından İn’e döndüğünde, hep bağnaz ihtiyarlara söverdi. Sinirle bir sonraki günün yemeğini hazırlarken, salonda oturup onu dinleyen tüm kızlarına ve oğullarına, büyüdüklerinde onlardan iyi olmalarını öğütlerdi. Ona göre, dünyada bir avuç toprak ve bu kadar az insan soyu kalmışken, her bir canın paha biçilmez bir kıymeti olduğunu unutmamak lazımdı. Aman, neyse. “Adak vermeye inanmaz mısın?” diye sordu Matar, bir adım önünden ilerlerken. Hodbin, ondan uzundu ve istese kolayca önünden ya da yanında yürüyebilecek olsa bile adımlarını hızlandırmadı. Sonuçta sadık bir hizmetkâr gibi görünecekse, öyle de davranması uygun olurdu. “Ben, potansiyellere inanırım. Eminim Yaşlı Adam da adını onurlandıracak Gezgin kızları ve oğulları, balıklarına yem olacak ölü bebeklere tercih ediyordur,” diye yanıtladı, olanca ciddiyetiyle. Bu söylediği, doğruydu da. En azından, kendi potansiyeline inandığı söylenebilirdi. “Bir kâfirin zehirli diline sahipsin, çocuk; bir başkası olsa bu sözlerini, dine küfür sayardı. Hem ayrıca, bir ayakçının gerçekten de Yaşlı’nın adını onurlandırabileceğini düşünüyor musun?” “Umuyorum ki siz de potansiyellere inanıyorsunuzdur, sevgili Matar Mir; çünkü ben, hep bir ayakçı olarak kalmayı düşünmüyorum…” Hodbin, içindeki tüm cevherin gözlerine yansıdığını umarak Matar’a baktı. İşte bu, yıllardır kovaladığı fırsattı. Hayatının değişeceği büyük an. Nefesini tutup Matar’ın dudaklarından dökülecek sözleri beklerken Hunhar’ın çatlak sesi, karanlığın içinde yankılandı. “Geldik.” Kırk Geminin kırık direkleri altında kalasın, Hunhar! Matar’ın gözleri, hedefine kitlenip ondan uzaklaşırken Hodbin’in, yükselen öfkesini yutması gerekti. Tamam, sorun değil. Biraz daha oynarız biz de. Mağaralara girip ayrık hücrelerin arasında ilerledikleri sırada Hodbin’in, Matar’ın cevabının, istediği gibi olacağını ummaktan başka çaresi kalmamıştı. Basık tavanlar ve boğucu nem, nefes almayı zorlaştırırken konuşmadan yürüdüler. İdam mahkûmları için ayrılmış büyük koğuşa vardıkları zaman Hodbin, kaşlarını çattı. Hücrenin önünde üç korsan duruyordu ve içerideyse, artık başka mahkûmlar da vardı. Hodbin’in gözleri, hemen Lunulata’yı buldu. Kız, bağdaş kurarak oturduğu yerden omuzlarına attığı kırmızı ceketiyle, yanmaya hazır bir kıvılcıma benziyordu. Kızın yanında gördüğü elsiz Kayalı ise hücrede volta atarak dönüp duruyordu. Yeni iki mahkûma gelince… Hodbin, gözlerini kısarak gördüklerini algılamaya çalıştı. Ark askerlerinin lacivert üniformasını giyen kız, sırtı duvara dayalı bir şekilde hücreden dışarı bakıyordu. Uzun boylu esmer oğlanın üzerinde ise Ark’ın siyah mahkûm tulumu vardı ve tavırları, idam edilecek birine göre fazla rahattı. İki Kayalı, bir asker ve bir mahkûm, Araf’ta oturmuş ölümü bekliyor; duy da inanma. Hodbin, hücrenin başında tükürükler saçarak bağıran dazlak kızı görmeseydi bile o kin dolu sesini tanırdı. Yulyu. Ağzına gelen küfürleri sıralayan kız, parmaklıkları açmaları için yanındaki korsanlara bağırıyordu. Ne curcuna… Onların yaklaştıklarını görünce gözleri kızarmış Yulyu ve yanındaki korsanlar hemen, yumruklarını göğüslerine koyarak Matar’a selam durdular. “Bu tantananın sebebi nedir, Yulyu?” dedi Matar, nemli mağaraya akan soğuk sesiyle. Hodbin, arkasında durduğu yerden, kadının omuzlarının gerildiğini görebiliyordu. Bu gece, ondan habersiz çok şey oluyor. “Baskından esir aldığımız bu Ark kaltağı, amcam Bekri’yi öldürdü, Matar Mir. Bu yaratık, gözümün önünde, ısırarak amcamın yüzünü parçaladı. Bana vereceği bir kan borcu var,” diye cevapladı Yulyu, kinle. “Borcu ödenir elbet ama gece vakti, hele de benden habersiz, Araf’ın bir köşesinde değil.” Hodbin, Matar’ın sesindeki uyarıyı almıştı ama belli ki Yulyu, o kadar akıllı değildi. “Onu, ben gebertmek istiyorum. Amcamın canını aldığı gibi, yüzünü parçalayacağım!” diye tısladı, yumruklarını sıkarak. “Gezginler, kinle can almaz! Gerekli görürsek, Yaşlı Adam’a kararını sorarız,” diye azarladı Matar, onu. Yulyu’nun beyaz suratı, utanç ve öfkeyle kıpkırmızı oldu ama başını eğmedi. Gözleri hâlâ, hücrenin içinde onu izleyen Ark askerinin üzerindeydi. Hodbin, birlikte büyüdükleri yıllarda genç kızı birazcık tanımıştı ve onda, Yaşlı Adam’ın kararına sabrın ya da merhametin olmadığını biliyordu. İşler, kontrolden çıkmaya başlamıştı. Şu an saçma sapan bir kan borcunun geleceğiyle arasına girmesi, en son lazım olacak şeydi. O yüzden boğazını temizledi ve Matar’a yaklaşarak fısıldadı: “Size bahsettiğim kız, şu, kırmızı ceketli olan.” Matar, hücredekileri bir bir incelerken Hodbin’in gözleri, Lunulata’nın büyük ela gözleriyle buluştu. Kız, ilk gördüğü andakinden farklı değildi. Turuncuya çalan açık kahverengi saçları, kısacık kesilmişti ve başının etrafına dağılmıştı. Çilli yanaklarının üzerinde hafif bir kızarıklık vardı. Kaşları, hülyalı bir ifade ile kalkıktı ve bu, ona muzip bir ifade veriyordu. Şekilli pembe dudakları ise hevesle aralanmıştı ve konuşmak için hazır olduğu, her hâlinden belliydi. Hodbin, ona göz kırptı. Sonuçta kız, onu korsanlığa ulaştıran basamaklardan biriydi. Lunulata, ona küçük bir sırıtmayla karşılık verdi. Biraz fazla keyifli bir sırıtmayla. Ama Hodbin, bunun hakkında düşünmeye fırsat bulamadan Matar, Yulyu ve yanındaki korsanların, mağarayı boşaltmasını istedi. “Gidin. Bu mahkûmları kendim sorgulayacağım,” dedi kadın, itiraz kabul etmez sesiyle. Yulyu’nun burun delikleri genişledi. Kızın istediği, bir sorgu değildi. Hemen gerçekleşecek bir ölümdü. “Ama…” “Konuşmamız bitti, Yulyu,” dedi Matar, ona bakmadan. Yulyu, bir tepki bekleyerek diğer korsanlara baktı ama hiç kimse bir şey demeyince, onlarla uzaklaşmak zorunda kaldı. Sonunda! Matar, hücrenin önünde durdu ve hücredeki dört genci ilgiyle incelemeye başladı. En sonunda keskin mavi gözleri, ona tartan bakışlarla bakan Lunulata’da asılı kaldı. “Bir sır paylaştığım kişi sen misin, Kayalı?” diye sordu Matar, usulca. “Bir sırrım var evet ama sen, beklediğim kişi değilsin, Gezgin. Ben, liderinizle görüşmek istemiştim,” diye itiraz etti, kız. Soran gözlerle başını yana eğerek Hodbin’e döndü. Hodbin, onun biraz hayal kırıklığına uğradığını düşünüyordu ama eğer öyleyse bile kız, bunu yüzüne yansıtmamayı başarmıştı. “Gezginlerin Mir’i benim,” dedi Matar, şüpheye yer bırakmayan keskin bir vurguyla. Eh, ikna etmen gereken tek kişi Kayalı değil; o kesin. Lunu, gözlerini kırpıştırdı. Hodbin, emin değildi ama kız, sanki nefesini tutmuş gibi, bir anlığına durdu. Sonra konuştuğunda, gözlerine mesafeli bir ifade yerleşmişti: “Bana, liderin Moren isminde yaşlıca bir adam olduğu söylenmişti.” “Amcam, geçen haftalarda, Yaşlı Adam’ın Okyanus âlemine gitti. Söyleyecek bir sözün varsa bana de, yoksa vaktimi boşa harcama.” Hodbin, kadının sesindeki soğuk öfkeyi duyabiliyordu. Lunulata ile saniyelik bir an göz göze geldiklerinde Hodbin, onu tatlı olduğunu umduğu bir gülümsemeyle cesaretlendirmeye çalıştı. Dök artık incilerini! “Sol occidens it, nox ministrat.” Matar, olanca heybetiyle öylece durmaya devam etti. Ama Hodbin, nereden bildiğini bilmese de kadının bu cümleden rahatsız olduğunu biliyordu. Mutfakta verdiği tepkiden sonra şu an gösterdiği yüzü, tamamen sahteydi. “Yani?” dedi liderleri, kaşlarını kaldırarak. Lunulata, Matar’ın umursamaz tavrından etkilendiyse bile belli etmiyordu. Kızın tatlı yüzünde, sadece alaycı bir gülümseme vardı. “Yani, her şeyi biliyorum,” dedi, hafif öne eğilerek. “Öyle mi? Bence hiçbir şey bildiğin yok, çocuk. Sadece boş laflar edip vaktimi çalıyorsun.” Matar, dönmeye yeltendi ama Lunulata, sakince konuşmaya devam etti: “Oraya gitmek istiyoruz, lider.” Gülümsemesi, hâlâ yüzünde geziniyordu. “Bize yardım ettiğin için mükâfatını alacaksın,” diye eklediğinde Hodbin, kızın delirdiğini düşündü. Gezginlerin lideriyle bu şekilde konuşabileceğini düşündüğü için, kızın kafayı yemiş olması lazımdı. Matar da öyle düşünüyor olmalıydı ki sinirle, hücreye doğru bir adım yaklaştı. Ama Lunulata, geri adım atmak yerine parmaklıklara yürüyüp aralarındaki mesafeyi kapattı. İki kadın da şimdi, burun burunaydılar. Kayalı kızdan bir baş uzun olan Matar, ona tepeden bakıyordu ama Lunulata’nın, ondan gözlerini kaçırmaya niyeti yoktu. “Çorak bir Kayalı’dan emir mi alacağımı sanıyorsun? Bu harap hâlinizle, bunca yolu bir hiç için geldiniz. Bir hiç uğruna ölmek için,” diye tısladı. “Bana verilen mesajda, Gezginlerin liderinin bizi oraya ulaştıracağı ve karşılığında, ödüllendirileceği söylendi. Beni bir haberci olarak gör, Gezgin,” diye cevapladı, her kelimeyi vurgulayan kız. Matar, parmaklıkların arasından kızın ceketine yapışıp kızı kendine doğru çekti. Bu da hücrenin gerisinde bir hareketliliğe sebep oldu. Diğer Kayalı olan oğlan, öne yürüdü ve genç kızı çekip Matar’ın elinden uzaklaştırdı. Hodbin kadar uzundu. Bir Kayalı’ya göre, fazlasıyla sağlıklı ve zinde duruyordu. Sağlam olan kolu, koruyucu bir edayla kızın omzuna attı ama Lunulata, silkelenip ondan kurtuldu. Öne daha temkinli bir adım atarken, burnundan gülmeye başladı. Sesinin tonu yükselmişti: “Yoksa duyulmasından mı endişe ediyorsun? Sırrın duyulursa, artık senin küçük çöplüğünde yaşamak istemeyeceklerini bildiğin için sanırım?” Hodbin, bulunduğu yerin loş karanlığında bile Matar’ın yüzünün beyazladığını fark etti. Hiç iyi değil. Onu sınama, Kayalı. Ama kız da bunu fark etmiş olacak ki, daha yumuşak bir sesle konuşmaya başladı: “Biz, sadece yolcuyuz; geçmemize izin verin, gidelim. Sonra, burada ne masallara inanılıyorsa, onları anlatmaya devam edebilirsin,” dedi, Matar’ı yatıştırmak ister gibi. Şimdi uzun kirpiklerinin gölgesindeki büyük gözleri, az önceki kız, o değilmiş gibi masum bakıyordu. O zaman Hodbin, anladı. Bunu, bu kadar geç fark ettiğine inanamıyordu. Kız da kendi oyununu oynuyordu. Giyindiği masum ve korkmuş yüzü ise Hodbin’in göremeyecek kadar kibirli olduğu bir maskeden ibaretti… Şimdi iki gündür olan her şey, gözüne bir başka görünmeye başlamıştı. Hodbin, kendi oyununa öyle odaklanmıştı ki başkasının oyununda bir piyon olabileceğini düşünmemişti bile. Öylece, kızın istediği şeyi yapmıştı. Aptal, çaresizlik maskesine kanmış ve onu küçümsemişti. Sadece, korkmuş bir Kayalı olduğunu düşünmüştü. Aptal, aptal, aptal! Matar, dudaklarını tiksintiyle bükerek tiz bir sesle konuşup, “Senin şuracıkta boğazını kesmemem için bir neden göremiyorum,” dediğinde, Hodbin de onun hislerini paylaşıyordu. Bu işin sonunu görmek, artık imkânsızdı. Hodbin hemen, en az hasarla kurtulmanın bir yolunu bulmalıydı. “Kanımızın bedelini ödeyemezsin, Gezgin. Sırrını bilen tek kişi ben değilim ve bir damla bile kanımız akarsa sabah olmadan bütün şehir, liderlerinin yalanını konuşuyor olacak. Sadece, yolumuzdan çekil ve gitmemize izin ver. Bugün, hiç yaşanmamış olsun,” diye yanıtladı, Lunulata. Hodbin, kontrolü kaybettiği için çıldırmak üzereydi. Matar, bir ömür süren sessizliğin ardından, kıza tepeden son bir bakış attı ve “Sessiz kalmaya devam et, Kayalı; sözlerini düşüneceğim,” dedi. Sonra, arkasında korkunç bir heykel gibi dikilen Hunhar’a dönüp başıyla bir işaret verdi. “O sırada, hiçbiriniz buradan ayrılmayacaksınız.” Hodbin, ne olduğunu anlayamadan Hunhar, doğruca üzerine yürüdü ve koluna yapışıp onu hücreye doğru sürükledi. Pantolonunun kemerinden bir anahtarı çıkarırken, Hodbin’in bütün hücreleri alarm veriyordu. Ha siktir oradan be! “Matar! Ne yapıyorsun? Ben, senin tarafındayım. Yaşlı’ya yemin olsun ağzım mühürlü; ben, hiçbir şey bilmiyorum!” diye yalvardı, olanca çaresizliğiyle. Bu sefer, hiçbir maskeye ihtiyacı da yoktu üstelik. Hücrenin kapısı üzerine kapanırken, parmaklıklara yapışıp doğruca Mir’inin gözlerine baktı. O mavi gözlerde merhamet aradı ama tek gördüğü, soğuk bir duvardan ibaretti. “Sen, zeki bir çocuksun, Dede’nin oğlu. Kurnaz bir ayakçının, etrafta söylentilerle dolanmasına neden izin veremeyeceğimi anlayabilirsin, diye düşünüyorum,” dedi, bilge bir edayla ve arkasını dönüp geldikleri koridorda ilerlemeye başladı. “Matar! Lütfen, dur! Matar! Ben, sana sadığım!” Bu cılız argümanı, kendine bile ikna edici gelmemişti ama Hodbin, yine de şansını denedi. “Çok erken karar vermek istemem ama senin doğanda, sadakat diye bir şey olduğunu sanmıyorum, ayakçı,” diye sataştı ona, Lunulata’nın tatlı sesi. Bir hışımla ona döndüğünde kızı, hemen dibinde gülümserken buldu. Kızın gamzeleri şimdi, yanaklarına dağılan çillerinin bir kısmını yutmuştu. Hodbin, kıza gürledi: “Ne yaptın sen! Söylediklerin, onu neden bu kadar öfkelendirdi?” Ama Lunulata, sadece güldü. “Ne oldu, basit ayakçı? Sanırım işler, senin umduğun gibi gitmedi,” diye masum bir tavırla dudaklarını büzdü, kız. Palavracı! “Bana oyun oynadın! Yardıma muhtaç biri olmadığın belli ama Matar’ı tehdit ettiğine göre aptalın tekisin!” dedi Hodbin, hırlayarak. “Yardımına ihtiyacım vardı ve sen de yardım ettin; teşekkür ederim, bu arada. Ayrıca burada, oyunbazlara oyun oynanmaz mı?” “Seni küçük sinsi...” Arkasından iri bir el, Hodbin’in omzuna kondu. Başını hışımla ona çevirdiğinde uzun boylu Ark mahkûmunun, yüzünde acımayla ona baktığını gördü. Acımayla! Bana! “Sakinleş, Gezgin. Burada, hepimiz mahkûmuz. Birbirimizle kavga etmenin kimseye bir yararı olmaz,” dedi, mide bulandırıcı derecede içten bir sesle. Sanki bir arkadaşıyla konuşurmuş gibi! Hodbin, ona dişlerini gösterdi. “Ben, mahkûm değilim! Ve bir daha sakın bana dokunayım deme,” dedi ve silkinerek ondan uzaklaştı. Hodbin, ona dokunulmasından nefret ediyordu. Her gece üstüne çökmeyi bekleyen karabasanlarının pis ellerini tekrar tekrar hissetmesine neden oluyordu, bu temas. O soğuk korku, içinde yürümeye başlıyor ve onu âdeta felç ediyordu. Kaçamadığı bir kâbusa dönmüştü bu durum, onun için. Kâbusu tam bitmek üzereyken, şimdi başka bir kâbusun içine düşmüştü. Çaprazındaki duvara yaslanmış duran Ark askeri ise ona sırıtarak bakıyordu. Bekri’nin yüzünü yiyen yaratık! Kızın keskin hatlı soğuk yüzünde, vahşi bir gülümseme vardı. Sanki Hodbin’e, yemek istediği bir şeymiş gibi bakıyordu. Ki gerçekten istiyor olabilir. Boydan boya uzanan acımasız bir yara izi, gözlerinin hemen altından geçip suratını bölüyordu. Askerin güzelliği, yakıcı ve çoğunlukla da rahatsız ediciydi. Hodbin’e, bayraklarındaki sessiz çığlığı anımsatmıştı kız. Hodbin, bu düşünceyle kaşlarını çattı. Asker konuştuğunda, sesi buz gibiydi: “Yoksa ne yaparsın? Annen seni buraya, tam da yanımıza atmadı mı, tatlı çocuk? Bal gibi de bir mahkûmsun.” Onunla konuşan oğlan, kıza onaylamaz bir bakış attı ve “Üstüne gitme, Dante. Zaten ihanete uğramış hissediyor,” dedi. İkisi de bir anlığına birbirlerine baktılar. Sanki Hodbin’in duyamadığı bir dilde, kendi aralarında tartışıyorlardı. Ama sonunda kız, sadece orada bulunmaktan sıkılmış gibi gözlerini devirdi ve yerdeki eski şilteye çöktü. Uzun boylu oğlanın yüzünden ise buna karşılık, hafif bir tebessüm geçti. Hodbin, bulunduğu ortama inanamıyordu. Bir Ark askerinin ve bir Ark mahkûmunun birbirlerini öldürmeye çalışmaktan başka, ne gibi bir ortak noktası olabilirdi ki? Şu an bulunduğu durum, tatsız bir fıkranın girişine benzemeye başlamıştı. “Ben, bir mahkûm değilim! İhanete falan da uğramadım!” diye homurdandı Hodbin, volta atarken düşünmeye çalışarak. Buradan çıkmalıydı. “Zavallı ayakçı, bana yardım ettiğine pişman mı yoksa?” dedi varlığını unutmaya çalıştığı Lunulata, bariz bir alayla. Hodbin, tiksintiyle burnunu kırıştırdı. İlk defa, dengesinin bu kadar şaştığını hissediyordu. “İşte bu yüzden, aptal Kayalılarla konuşmuyorum. Her ağızlarını açtıklarında, etraflarına leş gibi çaresizlik yayıyorlar. Senin sefil hayatının bir değeri olmayabilir küçük Kaya Biti ama benim, var! O yüzden, o zevzek konuşmalarını kes artık da bir düşüneyim, tamam mı?” dedi, kıza bir adım yaklaşan Hodbin. Kızın boyu, omuzlarına anca geliyordu ama havaya kaldırdığı kaşıyla ona bakarken gözleri, meydan okurcasına parlıyordu. Hodbin, bu mesafeden, onun gözlerinin içindeki her lanet olasıca sarı beneği görebiliyordu. Kayalı oğlan, Lunulata ile aralarına girip Hodbin’i hafifçe iterek kızdan uzaklaştırdığında Hodbin’in omurgasından aşağıya, öfkeli bir ürperti indi. Kayalı oğlan, ikisi arasındaki mesafeyi açarken yüzü Hodbin’e dönüktü. Siyah çekik gözleri buz gibi baksa da kemikli çenesi, öfkeyle kasılmıştı. “Kardeşimin, girdiği her ortamı karıştırmak gibi bir huyu vardır ama yerinde olsam şansımı zorlamazdım, Gezgin.” “Kendi savaşlarımı kendim verebilirim, Army!” diye tersledi Lunulata, oğlanı. Sonra da ittirerek önünden çekmek için, başarısız bir hamle yaptı. Ama oğlan, aralarından çekilmek yerine öfkeli bir ifadeyle kıza dönmekle yetindi. “Harika, çünkü belli ki açıklaman gereken çok şey var!” Hodbin, ellerini sıkıntıyla saçlarına götürdüğü sırada Kayalı oğlanın arkasındaki Lunulata’nın, keyifsiz bir şekilde iç çektiğini duydu…