Bölüm 8 : Dante & Beau
Dante, son nefesi bedeninden gitmeden hemen önce, tüm gayretiyle Kaya’nın unutulmuş İkiz Tanrıları olan Tak ve Dak’a dua etmişti. Dileği, sadeydi. Yaşamak istemişti. Savaşmaya devam edebilmek için yaşamak. Deniz’in tuzlu kokusunu, getirdiği anılarla birlikte tekrar ciğerlerine doldurabilmek için, biraz daha da olsa hayatta kalmak. Ama yürekten inandığı bu tanrılar, onun dualarına daha önce hiç cevap vermemişti. Ne annesini kaçırdıkları gün ettiği feryatları duymuşlardı ne de babasının kederden yavaş yavaş ölmesine engel olmuşlardı. O yüzden Dante, neden şimdi dualarını umursadıklarını bilmiyordu. Onun hayatını, ana babasının hayatından daha mı değerli görmüşlerdi? Kalbi öfkeyle dolu olan bir katilin ruhunu, her zaman umutlu ve nazik olan iki insana tercih mi etmişlerdi? İçindeki sorular, dinmeyen fırtınalarına karışırken yine de rahatlamasına engel olamadı. Bir kalp atışı kadar sonra bu sıcak hissin yerini, bulunduğu durumun belirsizliğinin sebep olduğu soğuk panik aldı. Aslında Dante, bu paniğe yabancı değildi. Evinden koparılıp donanmaya alındığından beri her yeni günün doğumuyla, içinde gezinmeye başlardı, bu tanıdık panik. İşin komik yanı da şuydu ki bu hisle başa çıkmayı, yine bu hissin sebebi öğretmişti ona. Ark Donanması’nın devşirmeler için olan yurdunda, daha ilk günlerinde, gelen tüm Kayalı çocuklara öğretilen bir şeydi bu. “Bir asker, korkuya kapılabilir ama bir silah, asla titremez,” demişti, onları karşılayan komutanları. “Biz, sizden kalbinizi alacağız ve korkunuzu taşlaştırarak, doğduğunuz kaya kadar sert olmanızı sağlayacağız. Unutmayın, bir askeri yenebilirsiniz ama bir silahı asla yenemezsiniz. Biz de sizi, Derin Deniz’in üstündeki en güçlü silahlar yapacağız.” Dante de buydu. Sadece bir silahtı. Ark’ın bilediği, acımasız bir kılıçtı. Bu yüzden, hep yaptığı gibi, korkusunun yerini öfkeyle doldurdu ve gözlerini kapalı tutmaya devam etti. Bilinci artık tam olarak yerine gelirken tüm odağını, duyularına yöneltmeye çalıştı. Zihniyle, bedenindeki hislere baktı. Sırtı sert ahşaba değiyordu ve cilasız zeminden derisine batan kıymıklara bakılırsa, bariz olduğu gibi, artık Kızılcık’ta değildi. Kolları, sıkı örülmüş halatlarla, şimdi nemli olan vücuduna bağlanmıştı. Gezginler, boğulmak üzere olan bedenini sudan çıkarmaya zahmet ettiğine göre bu saatten sonra ölümünü beklemek, onun için merhametli olacaktı. Gözleri hâlâ kapalı hâldeyken bu sefer de dikkatini, silahlarına yöneltti. Tabii ki, büyük hançeri ve kılıcı, artık üzerinde değildi. Botuna sıkıştırdığı bıçağının ağırlığı da artık yoktu. Üst kolundaki kayışa gizlediği ince jiletin baskısı da gitmişti. Yani Dante, uzun yıllardır hiç olmadığı kadar silahsızdı. Evet, yakın dövüşte iyiydi ama yine de ilk işi, keskin bir şeyler bulmak olmalıydı. Sessiz bir nefes ile etrafını kokladı. Ter, yanık ve keskin bir idrar kokusu. Duyusuna odaklandı. Fısıltılı homurdanmalar. En az, üç farklı ses. Biri ona, diğerlerinden daha yakındı. Yankı yok. Basık, nemli bir kamara... Sert dalgalarla alçalıp yükselen geminin son savruluşuyla Dante, kirpiklerinin arasından kamaraya bakmaya cesaret etti. Tavana vuran hafif ay ışığı dışında, kamara karanlıktı. Çatışma sabah yaşandığına göre, saatlerdir baygın olmalıydı. “Uyandın demek. Tüm eğlenceyi kaçıracaksın sanmıştım,” dedi keyifli bir erkek fısıltısı, kafasının arka tarafından. Dante, tek bir hamleyle doğruldu ve sırtını kamaranın duvarına yasladı. Bütün vücudu, saatler önce aldığı darbelerle sızladı ama bu şekilde, en azından arkasını kollamasına gerek kalmayacaktı. Hızlıca, bakışlarını baygın yattığı kamarada gezdirdi. Sırtını yasladığı ahşap duvarın tam karşısında, paslı bir demir kapı vardı. Sol tarafında, biraz da uzağında oturan iki orta yaşlı Ark mahkûmu birbirine sokulmuştu ve onu hiç umursamadan, hararetli bir şekilde fısıldaşıyorlardı. Sağ tarafında ise küçük camdan vuran ay ışığı altında, Kızılcık’ta ölümden dönen, parlak gülümsemeli genç mahkûm duruyordu. Üzerindeki siyah tulum yer yer yanmıştı ve dudağındaki kesik, yeni bir yarayla kabuk bağlamıştı ama elleri arkasında bağlı hâlde oturuyor olmasına rağmen, gayet keyfi yerinde gözüküyordu. Hatta Dante’nin, hayatında hiç olmadığı kadar mutlu gibiydi. Suratındaki çok bilmiş sırıtmayı tekrar görmek kızın, onu yumruklamak istemesine sebep oldu. “Harika, yine ölmemişsin,” dedi Dante, dişlerini sıkarak. Oğlan, kızın hevessiz yüzüne baktı ve çatık kaşlarına güldü. “Siz taş kafalara, Ark nezaketini öğretmiyorlar sanırım, değil mi?” diye sordu kaşlarını kaldırarak. Dante, daha yeni ölümden dönmüştü; en büyük düşmanının gemisinde esirdi ve muhtemelen işkence görmesine çok az bir zaman kalmıştı ancak onu çileden çıkartan asıl şey, mahkûmun sürekli bir zırh gibi üzerinde taşıdığı rahat tavırları ve bitmeyen gamsız cüretinin hâlâ kaybolmamış olması oldu. O yüzden, içinde tuttuğu fırtınayı bıraktı. Artık ölmeden ya da işkence görmeden önce tek bir dileği vardı: Oğlanın salak suratındaki mutlu sırıtmayı silmek. Kendini mahkûmun üzerine fırlatmak için hamle yaptı ama bağları çok sıkı olduğundan, olduğu yerde kaldı. Özgür kalmak için çırpınan kızın yüzü, gazapla çarpılmıştı. “Benimle böyle konuşursan, o dilini keseceğimi söylemedim mi ben sana, mahkûm...” “Fark etmemiş olabilirsin ama artık sen de benim kadar mahkûmsun. Yani, sana istediğim gibi hitap ederim. Kaya Biti, Taş Kafa, Ark Sevici…” “Seni kindar piç. Yürüyen Kadın’ına ve onun bilmem kaç kızına dua et de korsanlar seni, benden önce öldürsün!” “Dokuz Kızı,” diye düzeltti oğlan, onu sakince. Dante, bağlarını zorlamaya devam etti ama işe yaramadığını anlayınca bu sefer çareyi tek hamlede, olduğu yerde zıplayarak ayağa kalkmakta buldu. Oğlan, onun üzerindeki gri üniformayı süzdü ve dudaklarını büzerek, ona tepeden bakan kıza, “Üzerinde o üniforma varken, benden daha çok yaşayacağından şüpheliyim, Taş Kafa,” dedi. Dante, buna hınçla güldü. Harika. Bu aptal kürekçi, sanki ondan üstünmüş; hatta sanki kız, onun çözmesi gereken bir sorundan ibaretmiş gibi konuşuyordu. Muhtemelen götün teki olsa da söylediği şeyde bir haklılık payı da vardı. Bu durum, Dante’nin daha da sinirlenmesine sebep oldu. Artık öfkesiyle yanan yüzü iyice kızarmıştı ve derin yara izi, yüzünü beyaz bir ip gibi kesiyordu. “Hain bir götü hayatta tutacaklarını sanıyorsun yani, öyle mi?” “Ne derlermiş Birinci Dünya’da? Düşmanımın düşmanı olan, benim dostumdur. Dua et, derdim ama Kaya’nızın bir tanrısı var mıydı, yoksa onu da biraz yemek için sattınız mı?” Dante, “Geber!” diye tısladığında Beau, onun söylediği bedduaya şaşırmış gibiydi. “Çok kabasın, biliyorsun, değil mi? Asıl sen geber, Taş Kafa!” diyerek homurdandı, oğlan. Aralarındaki gergin bakışmayı bir sessizlik doldururken kamaranın demir kapısı, gürültülü bir savrulmayla açıldı. Ağır bir alkol kokusu eşliğinde tıknaz bir adam ve kafa derisi dövmelerle dolu, saçları kazınmış genç bir kadın, kapıdan içeri girdi. “Kesin sesinizi be!” dedi, sarsak adımlarla öne doğru yürüyen adam. Elinde tuttuğu Ark şarabıyla dolu olan şişesi, neredeyse boşalmıştı. Üzerinde, şalvarı andıran lacivert bir pantolon ve kocaman göbeğinin üstüne sarılmış kırmızı bir kuşak vardı. Şarapla ve terle lekelenmiş kirli gömleği, Dante’nin tiksinmesine neden oldu. Yenildikleri zavallılar, bunlardı işte. En azından korsan kadın, Ark’ın sidiğine bulanmamış hâldeydi. “Sen kes sesini!” dedi burnunu kırıştıran Dante, adamı baştan aşağıya süzerek. Yüce Dümeni, sözde ‘muhteşem’ olması gereken Ark Donanması’nın çatışma kaybettiği sefilleri görse ne derdi acaba? Bu denizin gördüğü en hızlı gemilerden biri olan Kızılcık ise artık, bu pisliklerin elindeydi. Dante’nin midesi, Kızılcık’ı düşündüğünde kasıldı. O küçük kadırgayı severdi. Dante’nin kimsesi olmadığı zamanlarda tek evi, tek dostu olmuştu. Kızıl ahşaptan yapılma güvertesinde, az mı uzanıp yıldızlara bakarak dünyada ne kadar yalnız olduğunu düşünmüştü, Dante. Orada, o kaybolmuş hissettiği gecelerde, Kızılcık’ın ona sarıldığını ve bir daha kimsenin onu incitemeyeceğini hayal etmişti. O gemi, tüm Ulus’tan ve içindeki kokuşmuş insan müsveddelerinden daha değerliydi, Dante için. Korsanların, onu da diğer her şeyi gibi elinden almasına izin veremezdi. Gerekirse, kendi elleriyle yakıp denizin dibine yollayacaktı o kadırgayı ama asla onların, ayaklarıyla kirletmesine müsaade etmeyecekti. “Dua et, o dilin bize lazım, kızım. Yoksa çoktan, Yaşlı Adam’a sunardık tüm kanını.” “Hemen. Çöz. Beni,” dedi, kararını veren Dante. Başı zonkluyordu ama artık emindi. Buradan canlı çıkamayacaktı. Bunu ne kadar çabuk kabullenirse, o kadar iyiydi onun için. İşkence görüp ölecekse önce Kızılcık’ı, sonra da elinden geldiği kadar çok korsanı yanında götürecekti. Tak ve Dak, onun biraz daha yaşamasına izin vermişti çünkü Dante’nin savaşı bitmemişti. Henüz değil. “Yoksa?” dedi korsan, odaklayamadığı bakışlarındaki öfkeyle ona diklenerek. “Yoksa, senin o çirkin suratını parçalarım.”
*
Oturduğu yerden heyecanla önündeki manzarayı izleyen Beau, kızın sakin cevabına kocaman bir kahkaha ile karşılık verdi. Ama beklenmedik coşkusu, hem eski gardiyanı olan kızı hem de yeni gardiyanı olan korsanı, öfkeyle ona doğru döndürdü. Anlık öfkenin odağı olmasıyla panikleyen Beau, onlara utangaç bir bakış atarak sırıttı: “Siz devam edin, lütfen. Ben bölmeyeyim.” Beau, çocukluğundan beri gülmemesi gereken yerlerde gülmeyi huy edinmişti. Bu da annesinden aldığı, kaynağı belli olmayan neşesinin eseriydi. Her şey, onun için eğlenceli bir şakadan ya da ondan başka kimsenin göremediği bir oyundan ibaretti. Bulunduğu durumu daha da zorlaştırmamak için, alt dudağını ısırarak gülümsemesini bastırdı. Ama bu, komikti yani. Tüm yaşadıkları, tam bir saçmalıktı. Bütün gece, Ark’ın mahkûmu olarak kürek çekmişti. Gün doğumunda ise arkadaşı olduğunu sandığı başka bir mahkûm olan Geveze tarafından bıçaklanmıştı. Kendinden ve diğer herkesten nefret ettiğine emin olduğu gardiyanı ise onu şaşırtıp hayatını kurtarmıştı. Revirde kendine geldiğinde, onun alışıldık zorbalığına maruz kalmış; sonra da bizzat onun tarafından, bu sefer de ölüme terk edilmişti. Belli ki adasının zehirli incirleri gibi, kızın da sadece dışı güzeldi. Beau, aynı gün daha öğlen olmadan, yüzen hapishanesini istila eden korsanlar tarafından özgür bırakılmıştı. Tam bugünün hayatının en güzel günü olacağını düşündüğü sırada, bu sefer de kendini, Gezginlerin hücresinde bulmuştu. Eğer Beau, bugünü canlı atlatmayı başarırsa, Yürüyen Kadın’ın zalim bir mizah anlayışı olduğuna emin olacaktı. “Siz iki yaygaracıyı Delik'e tıkalım, bakalım siktiğimin çenelerini kapalı tutmayı öğrenebilecek misiniz?” dedi, kafası siyah dövmelerle dolu olan kız. Sonra da eski gardiyanına doğru bir adım attı. Beau, bu sahneyi daha önce görmüştü. Kürekteyken her zaman, kendine fazla güvenen ya da taşkınlık çıkararak şansını zorlayan bir yeni mahkûm olurdu. O yüzden nefesini tuttu ve kendini, gelecek darbeye hazırladı. Gardiyanını tanımayan dövmeli korsan ise buna hiç hazır değildi. Kızın savurduğu kafa darbesiyle geriye sendeleyen korsan, gümbürtüyle yere kapaklandı. Beau, çatlamış burundan çıkan sese yüzünü buruşturma fırsatı bile bulamadan diğer korsan, elindeki şişeyi asker kıza doğru fırlattı ve bağırarak, genç kızın üstüne atladı. Başının hemen yanında kırılan şişenin etrafa saçılmasına hiç tepki vermeyen kız, olduğu yerde, adamın ona yaklaşmasını bekledi. Beau, dilini şaklatarak başını iki yana salladı. Gardiyanını izleyerek vardiyasının saatlerini hesapladığı bir yılda öğrendiği bir şey varsa o da kızın yeşil gözlerindeki pırıltının, yırtıcı bir hayvana şaşılacak kadar çok benzediğiydi. Adasının yabani ormanlarında, bu vahşi hayvanlarla çok karşılaşırlardı. Kendisi, o ormanlarda kısa bir süre de olsa avcılık yapma fırsatı bulmuştu ve bir şeyden emindi: Sayıca çok üstün olmadığın sürece, asla vahşi bir hayvana direkt saldırmamalıydın. Hele ki bu hayvan, kapana kısıldığını hissediyorsa. Bu, sana sadece hızlı bir ölüm getirirdi. Bunun farkında bile olmayan adam, kızı yakaladığı gibi duvara yapıştırıp yakasından sarsmaya başladı ve “Sen kendini bir bok mu sanıyorsun, Ark orospusu?” diye hırladı. Kızın güzel yüzünden, soğuk bir gülümseme geçti. Hamle sırası, şimdi kızdaydı. Öne atılarak dişlerini adamın dolgun yanağına kilitlediğinde yırtılan etten, mide bulandıran bir ses çıktı. Beau, daha sonra bu anı her hatırladığında, iğrenme ve kendi tespitine hayran kalma arasında gidip gelecekti. Kızın dişleri adamın derisine iyice gömülürken çiğ etin kopmasıyla oluşan haşin ses, adamın çığlıklarına karıştı. Korsan, tiz haykırışlarla, onun yüzünü canlı canlı parçalayan kızdan uzaklaşmaya denedi ama başaramadı. Bir eliyle kızın uzun saçlarına yapıştı ve diğer eliyle de kızın karnını yumruklamayı denedi. Ama kız, aldığı darbelere direndi. Adamı iyice kendine bastırdı ve çenesinin tüm gücüyle, etini yırtmaya devam etti. Beau, hem iğrenmiş hem de etkilenmişti. Kızın işi bittiğinde, muzaffer bir edayla adamı bıraktı. Dolgun, kanlı dudakları aralandı ve dişleri arasında tuttuğu ince deri parçasını korsanın önüne tükürerek, şovunu tamamladı. Beau, irkildi. Gözlerini, çırpınan korsandan ayıramıyordu. Adam, ellerini suratının ortasındaki kanlı et yığınına bastırarak geriye sendeledi. Acıdan yaşla dolmuş gözleri, kıpkırmızı olmuştu. “Aptal orospu. Seni geberteceğim, anlıyor musun, ha? Parça parça keseceğim seni, duydun mu beni, ha?” derken sürekli daha da tizleşen sesi, artık aklını kaçırmış gibi çıkıyordu. Bunu farkında olan kızın, yarısı adamın kanıyla maskelenmiş olan yüzündeki tek ifade ise sadece, çarpık bir sırıtma oldu: “Dene hadi, korsan. Belki bu sefer de gözlerini çıkartırım.” Bir yılını zorba Ark askerlerinin emrinde sürünerek geçirdikten sonra, artık onların her yönünü bildiğini düşünen Beau için gardiyanının ahlaki yönü, hâlâ tartışmaya açık olsa da cesareti, gerçekten hayret vericiydi. Aslında Beau, buna çok şaşırmaması gerektiğini düşündü. Kayalıların kaybedecek çok az şeyi olurdu ve sahip olduklarını da sonuna kadar korumaları gerekirdi; o yüzden en iyi savaşçılar, onlardan çıkardı. Beau gibi Ada doğumlulara, Kayalıların vahşi birer hayvandan farksız oldukları öğretilmişti. Adasında, gece anlatılan korkunç masalların kötü kahramanları çoğunlukla, bir Kayalı olurdu. Tehlikeli, cahil ve zalimdiler. Küçük çocuklarını daha fazla yemek için satan canavar bir halktı. Birinci Dünya’nın yok olmasından sorumlu olanların torunlarıydı, onlar. Yine de bu kurulan İkinci Dünya’daki ilk Yüce Dümen, onlara acımış ve bencil doğalarına rağmen bile onları ölüme terk etmek istememişti. Ama onları hayatta tutmak başkaydı, bereketli topraklarını paylaşmak başka. Ark, onlara çetin yamaçları olan sert kayaların tamamını bırakmış olsa da onlara bakmayı hiç bırakamamıştı. Kaya halkları başından beri, Ark ulusunun sırtındaki kamburdu. Beau, Ulus’un birçok hatalı kararı olduğunu bilse de belki de bu konuda haklı olabileceklerini düşündü. Çok fazla Kayalı tanımamış olsa da hepsinde, aynı ölü bakışlar ve öfkeli mizaç vardı. Tıpkı yaşadıkları yer gibi affı olmayan, ulaşılmaz bir duvardılar. Topraklarını korumak için sürekli kontrol altında tutmak zorunda oldukları bir duvardı, bu. Yine de bildiği her gerçeğe rağmen, kızın aynı anda gördüğü en güzel ve en korkunç şey olması, Beau’yu afallatıyordu. Tayfanın kalanı, arkadaşlarının çığlıklarına koştuğunda, artık çok geçti. Eti ve kasından geriye kalmış olan kısımları oluk oluk kanayan korsan, yalpalayarak yere yığıldı. Adamın düşüşüne haykıran dövmeli kız, ona doğru koştu. Adamı sürükleyerek kamaradan çıkarmaya çalışırken gözleri, saldırmasını bekler gibi ayakta onları izleyen vahşi hayvanın üzerindeydi. Evet, gardiyanı, gerçekten de buydu. Vahşi bir hayvan. Tehlikeli bir yaratık. Beau, ne olduğunu anlayamadan beş silahlı korsan, kamaraya akın ettiler. Her biri bıçaklıydı ve kızın çevresini sararak üstüne atıldılar. Hepsi aynı anda kızı yakalayınca, eski gardiyanının artık yapabileceği pek bir şey kalmamıştı. Kızı kollarından ve bacaklarından zapt etmeye çalışıyorlardı ama bu, kolay bir iş değildi. Yediği yumruklara rağmen direnmeye devam ederken, köşeye sıkıştığının farkında değil gibiydi. Kız, hırlayarak debelenirken dizlerinin üzerine düştü ama artık bitmişti. Çırpınsa bile, yerde sürüklenerek götürülmesine engel olamadı. Beau, kendini rahatlamış hissetti. Bu kaos ona, yaşadıklarını düşünecek bir an bile bırakmamıştı. Düşünmesi ve planlaması gerek çok fazla şey vardı. Beau, şimdi ne yapacaktı? Bu Gezginlere güvenebilir miydi? Tam arkasına yaslanıp kendini sorularıyla boğmak üzereyken korsanlar, tekrar kamaraya girip bu sefer de onun üzerine yürüdüklerinde Beau, sitemle inledi. “Buna hiç gerek yok; ben, sizin tarafınızdayım!” diye kendini açıklamaya çalıştı. Ama belli ki bu, yeterli değildi. Karnına yediği sert bir yumrukla iteklenerek kamaradan çıkarılırken, onlara direnmedi bile. Yine de bir iki darbe daha almasına engel olmadı, bu. Koridorun ilerisindeki, tek bir mumla aydınlanan ambara sokuldu. Açıklama yapmak istese de dilini ısırıp kendini susturdu. Konuşması, işleri sadece kötüleştirebilirdi. Ambarın bir ucunda duran sandıktan bozma bir kutunun içine sokulurken, sadece bir küfür homurdandı. Delik dedikleri bu kutu, cidden adının hakkını verircesine küçüktü. Eski gardiyanıyla birlikte, Beau’nun cüssesi de hesaba katılınca, ikisi için yetecek bir alan yoktu. Beau’nun başı, kambur oturduğu hâlde bile ahşap kafesine tam değiyordu. Karşısına oturtulan ve bağlarıyla debelenen kızın dizi ise her hareketiyle, Beau’nun karnına çarpıyordu. Tahta parçalarından yapılmış kapak, bir dizi küfürle üstlerine kitlendiğinde Beau, artık bugünün bitmeyeceğini anlamıştı. Kız ise yanı başında hâlâ bağırıyor, Beau’yu itiyor; iplerinden ve üstlerine çöken karanlıktan kurtulmak için çırpınıyordu. Beau, yaralı bir hayvan gibi debelenen kız yakında sakinleşmezse onları, Delik denen sandıkla birlikte denize atacaklarına emindi; o yüzden, “Yürüyen Kadın’ın Dokuz Kız’ı aşkına, hareket etmeyi keser misin artık?” diye terslendi. Ahşap kafesin aralıklarından gelen loş ışık, kızın terden yanaklarına yapışmış saçlarına vurduğunda Beau, kızın sinirle ona baktığını fark etti. “Bana ne yapacağımı söyleme, hain,” diye tısladığında kızın yüzü, tiksintiyle buruştu. Beau, bıkkınlıkla gözlerini devirdi. “Keyfin bilir. Ama sırf sen bağırdın diye bizi buradan çıkarmayacaklar. Gücünü boşa harcıyorsun.” Kız, onun cevabına burnundan güldü. Bu öyle bir gülüştü ki Beau, daha çok hırlamaya benzetti. “Peki, sen gücünü saklayıp ne yapacaksın? Neşeli, uslu mahkûmu oynamaya devam mı edeceksin? Belki yeni dostlarına bir şarkı söylersin, ha?” Beau, bu sorularına bariz bir küçümsemeyle karşılık verdi: “Maalesef, somurtkan Kaya Biti rolü, kapılmıştı. O yüzden evet, mızmız bir bebek gibi söylenmektense, şarkı söylemeyi tercih ederim.” Kız, bu sefer gerçekten hırladı. Genizden gelen, hayvani bir homurtuydu bu. “Kendini çok akıllı zannediyorsun ama hiçbir boktan haberin yok. Seni özgür bırakacaklarını sanıyorsun, değil mi? Belki bir korsan olacağını falan düşünüyorsundur. Uyan çiftçi; Gezginler, dışarıdan gelen birini aralarına almazlar, hele ki bir Ark piçini. En iyi ihtimalle, köleleri olursun.” “Neden umurunda ki? Sen, çoktan ölmüş olacaksın,” diye cevapladı onu Beau, sakince. “Yalakalık yaparak yaşamaktansa, savaşarak ölmeyi tercih ederim,” dedi kız, sesine yansıyan bir gururla. Beau, onun çocuksu coşkusuna karşı bir kahkaha patlattı. “Bunu kesinlikle mezar taşına yazdırmalısın,” dedi, gülüşlerinin arasında nefes almaya çalışırken. “Tabii, dünyalar önüne serilmiş şımarık bir Ark kazıntısı, kendi hayatı için bile olsa, savaşmayı ne bilir ki?” Kız, kibirle ona baktı. Kendini Beau’dan üstün gördüğü, her hâlinden belliydi. Bu, Beau’yu sadece daha da güldürdü. Kız bayağı yanılıyordu ama Beau, ona karşı çıkmakla uğraşmadı. Beau’nun önüne, dünyalar serilmemişti. Bir somun ekmeğe bile sahip olmak için her gün ter dökmüştü. Her öğünü için kanını akıtması gerekmişti. Ayrıca her şeye rağmen, oldukça tamahkâr biri olduğunu da düşünüyordu ama bunu da belirtme zahmetine girmedi. Bir Kayalı’ya laf anlatmakla uğraşmak, şu an istediği en son şeydi. O yüzden, sadece gülümsedi. Bu, kızın sinir olacağına emin olduğu yılışık bir gülümsemeydi: “Ben sadece bir çiftçiyim, unuttun mu? Benim hayatımın bu olduğunu söylediler. Seçmediğim bir hayat için neden savaşayım ki?” Haklı da çıktı. Cevabı, kızı daha da sinirlendirdi. Sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi. Sıkıştıkları kutuda rahatsızca debelenirken kız, öfkeyle homurdanarak bağlarını zorladı. “Pes etmeye alışmış bir adamın sözleri. Zavallısın.” Konuşurken, Beau’ya bakma zahmetine bile girmedi. Beau, buna sinir oldu. Görmezden gelinmek, zaten rahatsız edici bir şeydi. Bunu bir de bir Kayalı yapınca, çok daha utanç verici oluyordu. O yüzden: “Hadi ya, lütfen devam et. Bana, buradan nasıl kurtulacağını göster, Taş Kafa. Boş yere yankı yapmıyorsan ve gerçekten bir planın varsa, Yürüyen Kadın’a yemin olsun ki seninle birlikte ben de tüm korsanların yüzünü yiyeceğim!” diye ona sataştığında Beau daha çok, kızın ilgisini tekrar kendine çekmek için konuşmuştu. Küçük bir kutunun içinde görmezden gelinmek bazen, insanın içindeki kibri ortaya çıkarabiliyordu işte. Kızın açık yeşil gözleri, aralıktan süzülen ışıkta onu süzdü. Bakışlarındaki hoşnutsuzluğu fark eden Beau, onun gözünden nasıl gözüktüğünü merak etti. Her şeyi şakaya vurduğunu mu düşünüyordu? Kolaya kaçan bir korkak olduğunu mu? Beau, onun ne düşündüğünü umursadığı için kendine kızdı. Kızın ne düşündüğünün bir önemi yoktu ki! Yine de kız cevap verdiğinde, merakı iyiden iyiye kabarmıştı. “Hiç kılıç tuttun mu? Çapa ya da kürek tutmaya benzemez bak,” diye iğneledi kız, onu. Beau, iyi bir okçu olduğunu ve teke tek kavgada rakip tanımadığını söylemek isterdi ama ne önemi vardı ki. Yine de dişlerini sıkıp sinirini yuttu ve dudaklarını bükerek homurdandı. “Önce, savaşmadığım için beni azarlıyorsun; şimdi de savaşacağım dediğim için dalga geçiyorsun. Planım yok, deseydin de olurdu.” Kız, kısa bir an için gözlerini yumdu. “Öyle olsun. Madem şerefli bir şekilde ölmek istiyorsun, ben kimim ki sana engel olacağım. Tabii ki, bir planım var. Ama vakti geldiğinde, ne dersem yapman gerek. Sana güvenebilecek miyim, mahkûm?” “Sana söyledim, adım Beau. Asıl ben sana güvenebilecek miyim, Taş Kafa?” diye karşılık verdi, Beau. Kız, yanıt vermedi. Bir süre sessizce düşündükten sonra, Beau’ya yılmış bir bakış attı. Beau, bunun ne anlama geldiğini anlayarak sırıttı. Kız, ona güvenmeye karar vermişti. Bunu hiç istemese bile. Bu gönülsüz hâli öyle komikti ki. “Adım Dante,” dediğinde kızın sesi, kelimeler canını yakıyormuş gibi boğuk çıktı. Yumrukları sürekli havada olan askerin bu beklenmedik savunmasızlığı, Beau'yu hazırlıksız yakaladı. Söyleyiş tarzındaki bir şey, onunla çok özel bir şey paylaştığını hissettirmişti. Kaya halkına duyduğu ön yargılara rağmen annesi, Beau’yu onurlu bir adam olarak yetiştirmişti. Bu onurun ona getirdiği bedeli düşününce, midesi kasıldı. Biri ona güvenmişse, bunu boşa çıkarmaması gerektiğini biliyordu; o kişi zorba bir Kayalı olsa bile ama bu seferlik, onurunu bir kenara bırakıp önce kızın ne yapacağını görmesi gerekecekti. Beau, ortamdaki yoğunluktan huzursuz olarak iç çekti. “İlginçmiş. Kaya’da, doğan çocuklara isim vermek yerine lakaplar takıldığını duymuştum.” Ve bu, Dante’nin kırılgan bakışlarını, hiç var olmamış gibi bir anda yok etti. Aferin seni salak, Beau! İnsan yüzü yiyen deli kızı kızdır, tabii! Beau, neden boşboğazlık ettiğini bilmiyordu. Sadece kızla bağ kurmanın kötü bir fikir olduğuna emindi, o kadar. Kendini kızın sivri sözlerine hazırladı ama Dante, sadece sıkılmış gibi gözlerini devirip kendini toparladı. Sonra, arkasında bağlı olan elleriyle biraz uğraşarak, botunun boğazına sokuşturduğu yeşil cam parçasını çıkardı. Sivri cam, loş ışıkla birlikte aralarında parladığında, “Sen kurnaz bir şeytansın, Dante,” diye mırıldandı, Beau. Tüm o karmaşada, Dante’nin dövüşmeye çalışmak yerine kendini yere atması, bu yüzdendi demek. Beau, göz kırpmadan olanları izlemesine rağmen kızın, kırılan şişenin parçalarından birini botuna sokuşturduğunu hiç fark etmemişti. Bütün bu vahşiliğinden anlaşılmasa da Dante, gösterdiğinden daha zekiydi. Beau, bunu unutmamalıydı… “Peki, planın ne?” dediğinde Dante’nin açık yeşil gözleri, zalim bir ışıltıyla parladı: “Doğru zamanı bekleyeceğiz. Sonra da biraz kan dökeceğiz.”