Bölüm 10 : Lunu & Arm

Adamın onu görmeye geldiği gün, Lunu için, diğer günlerden farklı değildi. Her sabah yaptığı gibi erkenden kalkmış ve Arm uyurken, kıyıya kurduğu yengeç tuzaklarını kontrol etmeye gitmişti. Yılların vurup geçen rüzgârlarıyla yıpranmış olan ağları, çoğu zaman olduğu gibi bomboştu. Ama çömelmiş bedeninin üzerine düşen yabancı gölge, sıradan bir gün için fazlasıyla beklenmedikti. Topuklarının üzerinde arkasına döndüğünde, karşısında duran uzun boylu adam, tüm kibirli heybetiyle dikiliyordu. Lunu, bu manzara karşısında suratını ekşitmişti. Arm’ın babası olan bu Ark Komutanı, her erzak getirdiklerinde oğlunu görmek için yanlarına uğruyor olsa da oldum olası, Lunu’nun varlığını görmezden gelmeyi tercih ederdi. Lunu da bundan, fazlasıyla memnundu. Güneşten kamaşan gözlerini kısarak, adamın, oğluyla paylaştığı güzel yüzünde tanıdık bir ifade aramıştı. Ama soğuk bakışlara sahip bu çekik gözler, Arm’ın sahip olduğu ışıltıdan yoksundu. “Oğlunu arıyorsan, henüz uyanmadı,” demişti Lunu, ayaklanarak. Kısacık boyuyla adamın omuzlarına zor geliyordu ve bu durum, kızın savunmasız hissetmesine sebep oluyordu. Fiziksel güçsüzlüğü, onun en büyük düşmanıydı. “Aslında aradığım sensin, Lunulata,” diye cevap verdi adam, buz gibi sesiyle. “Ben mi? Ne oldu yoksa Ark, nihayet benim kaçırılmayacak bir nimet olduğumu mu fark etti? Sonunda, muhteşem ordunuz için ölmeme izin verecek misin yani?” diyerek ellerini çırpmıştı Lunu, alaylı sırıtmasıyla. Gamsız gülüşünün, adamı sinir edeceğini biliyordu. İçten bir gülümsemeyle, her günahkârı kolayca rahatsız edebilirdi. Ama özellikle bu adam, dengesinin bozulmasını hak eden türden bir günahkârdı. Pislik herif. Onu burada ölüme terk ettin. Yılların kini içinde gezerken, dudaklarını büzmüştü. Gerçi ailen tarafından istenmiyor olmak, yaşadığı dünyada şaşırtıcı da değildi. Ama Arm, farklıydı. O, sağlıklı ve güzeldi. Damarlarında, bir Ark askerinin kanı dolaşıyordu. Onun kurtulmak için bir umudu olabilirdi. “Daha çok, seni ve oğlumu hayatta tutmakla ilgileniyorum denebilir.” Hadi oradan be! “Ne zamandan beri?” diye diklendi, Lunu. Henüz birbirlerini kardeş bellememişlerken, titreyen küçük Arm’ın öz annesinin, kollarında ölüme yürüdüğü günü unutmamıştı, Lunu. O yüzden adama bakarken hissettiği tek şey, tiksintiydi. “Ben, dostunuz olmayabilirim Lunulata ama düşmanınız da değilim. Bana öyle davranmaktan vazgeçersen, seninle bir fırsat hakkında konuşmak istiyorum.” Ama Lunu, buna kanmamıştı. Bu adam, Arm’ın kanından olsa da sadece bir yabancıydı. Fırsat denen şey, önlerine attığı bayat ekmeklere benzemezdi. Fırsatların, bedelleri olurdu. “Neden oğlunla değil de benimle konuşuyorsun?” diye sordu Lunu, şüpheyle. Meraklanmış olsa da dişlerini sıkıp buna direnecekti. “Çünkü oğlum, kalbiyle düşünür; Yürüyen Kadın affetsin, tıpkı merhum annesi gibi. Senin, ondan daha akıllıca davranacağını umuyorum. İkinizi de hayatta tutacak kadar akıllıca,” demiş ve dönüp ardındaki yassı taşa, rahat bir edayla oturmuştu. Boyları şimdi birbirine eşitti. Bir an için, adamın gözlerinde hüzne benzer bir şey gördüğünü sanmıştı, Lunu. Kendi ruhun için dua et, pislik. Onları, Kaya’nın insafına terk eden sensin. “Dinliyorum,” diye yanıt verdi Lunu, dilini ısırarak. Zehirli kelimeleri dilinde ağırlaşsa da bir küçük fırsat ihtimali için bile olsa, onları yutmaya değerdi. “Gizliman’ı hiç duymuş muydun?” Bu muydu yani? “Benimle, çocuk masallarından mı konuşmak istiyorsun? Evet evet, Ark’tan başka adalar da varmış ama tabii, hak etmeyen kimse, onları bulamazmış; evet, hepimiz bu efsaneleri biliyoruz.” Lunu, hayal kırıklığını belli etmekten çekinmezdi. Adam, onun vaktini çalacaksa en azından bunu, yararına bir şey için yapmalıydı. “Her efsanenin bir başlangıç noktası vardır. Bir gerçeğe dayanır. Sana, adanın gerçek olduğunu ve oğlumla oraya ulaşabilmeniz için yardım edeceğimi söylesem, ne derdin?” “Mada yumurtasıyla kafayı bulmak için fazla yaşlı olduğunu söylerdim,” demişti, Lunu. Ama adamın mesafeli gülümsemesi, gözlerine ulaşmadı. Ellerini kavuşturmuş, gergin bir şekilde Lunu’ya bakmaya devam etmişti. Onunla konuşmak zorunda kaldığı için rahatsızlık duyduğu her hâlinden belliydi ve Lunu’nun ilgisini tekrar çeken şey de bu olmuştu. Adam, söylediği şeye inanıyordu. Yoksa şu an, onunla bu konuşmayı yapmak için gemisinden ve ordusundan uzaklaşıp yalnız başına konuşmaya, bu sığ açıklığa gelmezdi. Yeni bilenmiş bir bıçak gibi keskin gözükmesine sebep olan lacivert üniformasının içinde, tozlu bir kayaya oturmuş, Lunu’ya beklenti dolu gözlerle bakmazdı. “Gerçek bu; ada, orada bir yerde duruyor ve bu kayadan kurtulmanın yolu, oğlumu da alıp oraya ulaştırmak.” “Bunu, Arm’a da anlatabilirdin. Benim yardımıma ihtiyacın yok,” diye şüpheyle sorgulamıştı, Lunu. Duyduklarını anlamlandıramıyordu. “Oğlum, benim sözümü dinlemektense burada aç açına çürümeyi tercih eder. Onun üzerinde, benden çok daha fazla etkin var. Zaten bir parça umut için bile olsa, bir gemiye binip kendisini riske atacak cesaretten de yoksun.” “Senin etki dediğin şey sadakat ve sen, Arm’ı azıcık bile tanımıyorsun. O, sevdikleri için ölür. Peki, sen bunu yapabilir misin?” diye terslemişti onu, Lunu. Adam, Lunu’nun sözlerinden etkilendiyse bile bunu belli etmedi. Konuştuğunda sesi, bir çocuğa laf anlatır gibi sakindi. “Ahmaklıkla cesaret, aynı şey değildir. Biraz daha büyüdüğünde, aradaki farkı sen de anlayacaksın. Tabii, büyümek için bir fırsatın olursa.” Bu doğruydu; Kaya’da çocukluk başka, büyümek ise çok başka türlü iki cehennemdi. Haklı olman, götün teki olduğun gerçeğini değiştirmiyor. “Madem oğlunu bu kadar kurtarmak istiyorsun, neden onu kendi adana götürmedin o zaman?” Bu soru aslında, Arm’ın gecelerine musallat olan iblisin ta kendisiydi. Kulağında uğuldayan ve kendini hep yetersiz hissetmesine sebep olan o yankıydı. “Bir hizmetçi olsun diye mi? O sakat hâliyle olabileceğinin en iyisi, bu olurdu. Elsiz bir piçin, Ark’ta bir yeri yok. Ama Gizliman ya da adı her neyse, ikiniz için de yeni bir başlangıç olacak. Orada kim olmak istiyorsanız, o olabilirsiniz.” İşte bu sözleri, Lunu’nun ruhunda çınlayan şey olmuştu. Bir umut? Ama umut, öldürürdü. Umut etmek, tehlikeliydi. Yine de kalbi, kulaklarında atıyordu. Kim olmak istiyordu ki? Bir lider? Bir avcı? Belki bir komutan? “Bu adanın gerçekten var olduğu ne malum? Kendin gidip gördün mü ki?” diye itiraz etmişti Lunu, kendi hevesini de bastırarak. Ama adam, doğruca anlatmaya başlamıştı: “Yıllar evvel onu aramaya gidip hiç haber alınamayan bir dostumdan, çok gizli bir mesaj aldım. O zamanlar efsanelere inanmadığım için onunla gitmeye yeltenmemiştim; benim gibi uman ama denemeyenlerle birlikte, onlar geri dönmeyince öldüklerini düşünmüştük. Şimdi aradan yıllar geçmişken, bize ulaştılar. İyiler ve yaşıyorlar. Başka insanların da yaşadığı, bereketli bir yer olduğundan bahsediyorlar. Dümen’in söyledikleri, sadece Ark’ın gerçek topraklara sahip olduğu bir yalan. Dışarıda bir yerlerde, başka hayatta kalanlar ve başka uluslar var. Daha iyi yerler.” “Sen de dünyanın en iyi babası olduğun için, oğlunu oraya göndermek istiyorsun,” demişti, gözlerini şüpheyle kısan Lunu. “Hiçbir zaman, iyi bir baba olduğumu iddia etmedim. Ama bu, oğlumun daha iyi bir hayat yaşamasını istemediğim anlamına gelmiyor. Onun ve belki de kendimin.” İşte Lunu, bunu hiç beklemiyordu. “Nasıl yani? Sen de mi bizimle geleceksin?” Lunu, adamın bu hamlesine cidden şaşırtmıştı. Arklılar, her şeye sahipti: Yemek, barınak, yaşanacak bir toprak parçası, iş, hayat. Her şey. Lunu, anlayamıyordu. Bir insan, bunlardan başka ne isteyebilirdi ki? “Sizinle değil ama geleceğim. İkinizin, kimseyi şüphelendirmeden oraya ulaşmasını sağladıktan sonra. Burada halletmem gereken bazı işler var. Ama orada olacağım, yeni bir hayat için umudu olan askerlerimle birlikte.” Lunu’nun içinde, bir şeyler takla atmıştı. “Sen ciddisin? Dümen’e isyan mı edeceksiniz?” “Ark, bizi ölmüş bilecek. Bir isyan olmadan sessizce gideceğiz.” “Geri kalan herkesi arkanızda bırakarak,” demişti Lunu, kurnazca. Tam sana göre bir hareket. “Onlar, beni sorumluluğum değil.” “Ben de değilim.” Kelimeler, Lunu’nun ağzından hissiz çıkmış olsa da cümlenin doğruluğu yakıcıydı. O, kimsenin sorumluluğu değildi. Belki, sadece Arm’ın. Buradan gidebiliriz. Kaya’dan kurtulabiliriz. Yine de umut etmedi. Hemen olmazdı. “Evet ama oğlum, seni seviyor. Ve onu buradan uzaklaştırmak için sana ihtiyacım var.” Lunu, anladı. Ona ihtiyacı olmasının tek sebebi, Arm’ı başka türlü ikna edemeyecek olmasıydı. “Kardeşime yalan söylememi mi istiyorsun?” “Onun iyiliği için, ona yardım etmeni istiyorum. Onu, bu kayadan gitmeye ikna etmek için bir sebep bul. Korsanlar yağma için geldiklerinde, onlarla gidin. Gezginlerin lideri, geleceğinizden haberdar olacak.” “Gezginler, adadan haberdar mı?” Lunu, her yeni bilgiyle beyninden vurulmuşa dönmüştü. İçini ilkel bir öfke doldurmuş, canını çok yakmıştı. Hani tek yaşam kaynakları, Ark Takımadalarındaydı? Bizi soydular, bizden çaldılar; elimizde olmayanlara kadar aldılar ama buna gerek yok muydu? “Hayır, belki sadece seçili bir kısmı biliyor olabilir ama nihayetinde koyunlarını gütmek için çobanın, onlara her şeyi anlatmasına gerek yok. Liderleri, sizin oraya ulaşmanızı sağlayacak.” Lunu, adamın kendine güvenine baktı. Yıllardır emir vermeye alışmış bir kibre sahipti. Yüzünde şüphe, korku ya da tereddüt yoktu. “Umarım bundan eminsindir, yoksa bizi doğruca ölüme göndermiş olursun.” “Elbette eminim, o da mükâfatını alacak. Sana güvenmesi için tek söylemen gereken, ‘Sol occidens it, nox ministrat’. Gezginlerin lideri olan adamın adı, Moren. Kendisi, eski bir korsan. Sert mizaçlı ama adil biridir; size, bilmeniz gerekenleri o söyleyecek. Yıllar evvel, şu Kılıç denen serseri eşkıyaya, öldüğünü sandığımız arkadaşımızın pusulasını vermiştik. Onu da yanına al; içinde, ihtiyacın olacak bazı bilgiler varmış. Kendi aramızda kullandığımız bir şifre ile yazılmış olmalı. Sana, nasıl okuyacağını göstereceğim, Lunulata.” Adam, bir dakikalığına durup düşünmüş sonra da, “Umuyorum ki ben, çoktan orada olmuş olacağım ve sizi karşılayacağım,” diye eklemişti. Lunu, adama çaresizce inanmak istemişti. Kaya’dan kurtulmak ve olup olabileceğinden çok daha fazlası olma arzusu öyle güçlüydü ki buna karşı koyması, zordu. Belirsizlikler, ters gidebilecek her şey ve tüm kötü olasılıklar kafasında dönüp durmuş olsa da tiz bir şarkı, hepsinin önüne geçiyordu. Bu şarkının adı umuttu ve Lunu, her ne kadar bu şarkıyı söylemeyecek kadar akıllı olduğunu düşünse de umudun, bir kalbe dolması için akla ihtiyacı yoktu. “Eh, orada olsan iyi olur, çünkü Arm’a açıklayacak çok şeyin olacak,” demişti yutkunarak. Umut geldiğinde Lunu, hayalleri için her şeyi göze alacağını anlamıştı. Bedelini kim ödeyecek olursa olsun.

*

Arm, her zaman bir eli olmasa da bir kardeşi olduğunu düşünmüştü. Tak ve Dak, ondan bir şey almıştı ama ona, Lunu’yu vermişlerdi. Yalancı, küçük bir düzenbaz olan kardeşini. Onlar, etle tırnaktı. Kan ve ten. Yürek ve akıl. Ayrılamaz ve birbirlerine karşı olamazlardı. O yüzden kardeşinin ihanetinin soğuk nefesi, tüm vücudunu güz nezlesi gibi sarmıştı. Hayal kırıklığı o kadar büyüktü ki nemli hücrenin kalabalığında, içinden bir parçası kopmuştu gibi hissediyordu. “Nasıl yaparsın? Nasıl bana yalan söyleyip o adamla arkamdan iş çevirirsin!” diye bağırdı, Arm. Sesi, boğuk mağarada çınlayarak çoğalırken, içi bomboştu. O, pislik ve yalancı adamla! Sanırım Arm’ı en çok yaralayan da buydu. Her şeyi anlayabilirdi ama Lunu’nun ona değil de babasına güvenmesi? İşte bunu anlayamıyordu. “Senin için yaptım!” dedi Lunu, bir çırpıda. Arm, onun ağzından çıkan yalanın kolaylığına yüzünü buruşturdu. Kızın büyük ela gözlerinde, pişmanlığın zerresi bile yoktu. Suçlu da hissetmiyordu. Hiç hissetmezdi ki zaten. “Hayır, kendin için yaptın! Hep yaptığın gibi, sadece kendini düşündün ve bana fikrimi sorma gereği bile görmedin!” İşaret parmağını, suçlarcasına, kızın yüzüne doğrulttu. “Sorsam ne diyecektin ki? Gelmek istemeyecektin!” “Elbette istemeyecektim! Aptal bir masal uğruna, tabii ki, bizi tehlikeye atmazdım!” Evimi, bir yalan uğruna terk etmezdim! “Ama ada, gerçek!” dedi Lunu, çocuksu bir inatla. “Umurumda değil. Çok tehlikeli. Kontrol edemeyeceğimiz çok şey var! Her şey olabilir! Bir fırtınaya yakalanabiliriz! Gemimiz batabilir! GEZGİN ŞEHİR’DE, BİR HÜCREYE BİLE DÜŞEBİLİRİZ!” Arm, sesini kontrol edemiyordu; her şey elinden kayıp giderken, hiçbir şeyi kontrol edemiyordu ki zaten. “O konuya gireceksen, sen de suçlu çıkarsın! O adama her haltı anlatan sendin!” diye azarladı onu Lunu, çatılmış kaşlarıyla. Ama o an Arm, bir şeyi fark etmişti. Hepsinden daha çok canını yakan bir gerçek. Orada, öylece duruyordu. “Ne kadarı yalandı? Beni o gemiye bindirmek için, ne kadar ileri gittin? Pusulayı bu yüzden mi çaldın? Ya, Lazlo?” Lazlo. Arm’ın, canını aldığı adam. Kalbindeki kara leke. Suların yuttuğu hayaleti, gözünün önüne geldi. Sert yamaçta parçalanan kafasıyla orada, karşısındaydı; tam da Lunu’nun arkasında. “Benim tehlikede olduğumu düşünmezsen gelmezdin, Army.” Kelimeler ağzından çıkarken Lunu’nun sesi, fısıltıdan farksızdı. Ama artık gerçeğin, saklanacak bir yeri yoktu. Arm’ın ağzı kurudu. Yüreğine oturan taş, bir kez daha nefesini kesti: “Bir adam öldürdüm! Seni kurtarmak için bir adam öldürdüm ben!” dedi. Sözcüklerin ağırlığı, karnına çöktü: “Bir adam öldürdüm ben,” diye mırıldandı. Nefesi hızlanmaya başlamıştı. ‘Sakin ol,’ dedi babasının tok sesi, içinde bir yerden. Kapa çeneni! Hepsi senin suçun. Kardeşimi de benden aldın! Beni olduğum gibi sevsen olmaz mıydı? Aptal, aptal, aptal… “İşlerin bu kadar ileri gideceğini düşünmemiştim. Sadece, pusulayı çaldığım görülürse, peşime düşeceklerdi; biz de kaçmak zorunda kalacaktık. Lazlo’nun ölmesini planlamamıştım.” “Öyle mi? Planlamamış mıydın? Çok rahatladım! En azından, kardeşim, beni isteyerek katil yapmamış! Sadece, bildiğim tüm hayatı terk etmem için, benden nefret eden adamın tekiyle bana bir tuzak kurmuş!” Arm, aynı anda öfkesiyle donuyor, kavruluyor ve kül oluyordu. “Hayatımızı kurtardığım için özür dilemeyeceğim.” “Hayır tabii ki, dilemeyeceksin! Muhteşem deha Lunulata, tenezzül edip onlar yerine kararlar verdiği fânilerden özür diler mi hiç? Tabii ki, hayır. Lütfen, devam et. Benim yerime kararlar ver. Şimdi, sırada ne var? Oynadığın oyunu kazanman için beni hangi hamlende feda edeceksin?” diye bağırdı, Arm. İçindeki tüm kini kusmalıydı! “Bunu asla yapmam!” dedi Lunu, gözlerini kocaman açarak. “Böyle dediğine göre, henüz doğru bedeli duymamışsın!” Belki zalimceydi ama Arm, o an, bunun doğruluğuna inanıyordu. Tümüyle olmasa bile, artık Lunu’nun ne kadar ileri gidebileceğini bilmiyordu. Kızı çok iyi tanıyor ama aslında, hiç tanımadığını fark ediyordu. Gerçek doğasının, ona hiç zarar vermeyeceğini düşünmekle çok büyük ahmaklık ettiğini ise yeni yeni anlamaya başlamıştı. Lunu’yu koruduğunu sandığı her hareketinin aslında hem kıza hem de ona geri dönülmez izler bıraktığını, yeni yeni fark ediyordu. “Kesin artık sesinizi! Bana bak, kızım; bu dediğin yerin, gerçek olduğuna emin misin sen?” Arm, sesin kaynağı olan Ark askerine döndü. Askerin yüzündeki kesik, yeşil gözlerinin hemen altından iniyordu. Burun delikleri açılmıştı ve Lunu’nun arkasında duruyordu. Hayaletin tam yanında. Lunu, ardındaki kıza dönünce, Lazlo’nun hayaleti kayboldu. Şimdilik. “Evet, eminim,” dedi Lunu, basitçe. Nasıl o adama bu kadar güvenebilirdi; Arm’ın aklı almıyordu. O adam, bir yalancıydı. Annesini güzel yalanlarla kandıran, tatlı yüzlü bir yalancı. Ama Lunu, annesinden çok daha zekiydi. Onun vaatlerinin gerçek olamayacağını bilmeliydi. “Sen hiç böyle bir şey duydun mu?” diye sordu asker, yanındaki siyah tulumlu oğlana dönerek. Arm, onları, hücreye getirildikleri sırada biraz incelemişti. Daha önce, hiç bu kadar sağlıklı birini görmemişti. Oğlanın yakışıklı yüzünde, hayat dolu bir parlaklık vardı. Sadece iyi beslenmiş ve çokça sevilmiş birinin sahip olacağı türden bir ışığa sahipti. “Annemin anlattığı masallar dışında mı? Hayır. Ama böyle bir şey, doğru çıkarsa şaşırmam. Ark’ın sır saklamaktan ne kadar hoşlandığı düşünülürse…” dedi çarpık bir sırıtmayla, asker kıza bakarak. Arm, bu sohbetin normalliğine daha fazla dayanamadı: “Siz ne saçmaladığınızın farkında mısınız? Gizliman’mış! Ee? Farkındaysanız, hepimiz bu hücreye tıkılıyız!” Ama iri yarı oğlan, ona sakince gülümsedi ve “Sadece mahkemeye kadar,” dedi. Hücrenin parmaklıklarına kafasını dayamış Gezgin, bunu duyunca çıldırmış gibi bir kahkaha patlattı. Sesi daha çok, yaralı bir hayvanın ulumasını andırıyordu. Arm, ona acımasına engel olamadı. Lunu kasırgasından kalan sağlardı, onlar. “Mahkeme mi?” dedi kahkahalarının arasından, oğlan; delirmiş gibi etrafını göstererek. “Durduğun hücreye iyi bak. Burası, idam mahkûmlarının son durağı. Bu işgüzar Kayalı yüzünden, hepimizin öleceği kesinleşti,” diyerek başıyla, Lunu’nun olduğu tarafı işaret etti. Ama kız, onun histerik hâline aldırmadan sakince cevap verdi. Arm, onun, kontrolünü kaybetmemek için nefesini tuttuğunu fark etmemiş olsa ağzından çıkanlara inanabilirdi. “Lideriniz, düşüneceğini söyledi!” dedi, Lunu. Gezgin, parmaklıklardan uzaklaşıp gözlerini Lunu’ya dikti. Yüzünde tiksinti dolu bir ifade vardı. Arm da dışarıdan böyle görünüyor olmalıydı. “Sen de elbette ona inandın, değil mi? Onu tehdit ettin! Ne yapacağını düşünüyorsun? Bir Kayalı’nın lafıyla, sana bir gemi verecek ve öylece geçmenizi mi izleyecek? Bahse girerim, o tehditlerin de boş bir blöften ibarettir,” diye cevaplayarak kollarını, kızı boğmak ister gibi öne uzattı. Ama sonra, yumruklarını sıkıp bir öfke bağırtısı kopardı ve başka tarafa yürüdü. “Seni kandırırken bu kadar zeki görünmüyordun, ayakçı,” diyerek yarasına bastı, Lunu. Arm, gözlerini yumdu. Öylece, ölüme gideceklerdi. Bir katildi ve bilmediği bir ülkede, bir yalan uğruna ölecekti. “Hepimizin ölümünü garantiledin!” dedi Gezgin, hırlayarak. Oğlanın dağınık sarı saçları, sinirden kızarmış alnına dökülüyordu. Yan tarafındaki iri mahkûm, rahat bir sesle Gezgin’e döndü: “Ama kaçabiliriz, değil mi? Sen, buralısın. Bir çıkış yolu biliyor olmalısın.” “Çıkıp nereye gideceğiz? Gezgin Şehir, beş mahkûmun uzun süre saklanacağı kadar büyük değil!” diye cevap verdi, Gezgin. Damarlı elleri, sarı saçlarını yüzünün önünden çekerken, Lunu’ya sinirli kaçamak bakışlar atıyordu. “Kaçmamıza gerek kalmayacak. Lideriniz, doğru yola gelecek ve hepimiz, kendi yolumuza gideceğiz,” dedi, Lunu. Arm, buna burnundan güldü; “Senin seçtiğin yola,” diye tersledi kızı. Öfkesi tekrar yükselmeye başlamıştı. Lunu, ona ihanet etmişti. Onun yüzünden girdikleri bu yolun, artık bir geri dönüşü yoktu. “Bana kızgın kalmak istiyorsan, tamam ama en azından, artık bir umudumuz var, Army,” dedi kız, gözlerini ona dikerek. Hâlâ haklı olduğunu düşünüyordu. Her davranışına bir kılıfı vardı. “Ne umudundan bahsediyorsun, sen? Bize bir gemi verecek, peki sonra? İkimiz, bir gemiyi kullanmaktan ne anlarız? Bir de tayfa vereceğini düşünmüyorsun ya?” dedi Arm, tükürürcesine. Söylediğinin gerçekliği bir an dank etmiş gibi duraklayan Lunu, bir saniye kadar düşündü ve sonra, iri oğlana doğru döndü. Enine boyuna onu incelerken Arm, gözlerini devirdi. Tabii ya. “Bizimle gelebilirsin,” dedi Lunu, oğlana gülümseyerek. İri oğlan, yanında dikilen Ark askerine kaçamak bir bakış attığında, Arm’ın gözleri de askere kaydı. Kızın kaşları yukarı kalkmıştı; Lunu’nun cüretinin etkisi, herkeste aynıydı. Ark askeri konuştuğunda, sesi pürüzsüzdü: “O, bensiz hiçbir yere gitmiyor, ufaklık,” dedi Lunu’ya tepeden bakarak. Kız, uzun ve atletikti. Duruşundan, kendine güven akıyordu. Lunu, onun yanında öyle savunmasız göründü ki Arm’ın, kardeşinin önüne geçmemek için kendini tutması gerekti. Eski reflekslerini unutması kolay olmayacaktı ama Lunulata’nın, hayatta kalmak için ona ihtiyacı olmadığı belliydi. O yüzden karışmadı ve iki kızın, birbirini bakışlarıyla öldürmesine izin verdi. Sonunda, Lunu konuştu: “Fazladan bir kişiden zarar gelmez, tabii; ama buralarda pek sevenin yok gibi. Seni canlı bırakacaklarını zannetmiyorum,” diyerek kıza takıldı, yapmacık bir neşeyle. Kızdan korktuysa bile bunu göstermeyecek kadar gururluydu. Asker, Lunu’nun yüzüne ifadesizce baktı ve “Endişelenme, ben de pek çok kişiyi sağ bırakmayı düşünmüyorum,” diye homurdandı. Arm, onu sadece yarım saattir tanıyor olsa da sözüne inanmıştı. Yüzünü görmese de Lunu’nun da kızı tarttığını hissedebiliyordu. İri oğlan, onlara arkasını dönüp askere, “İstediğin bu değil miydi? Kaçmak? Teklifleri, kulağa kötü gelmiyor. Onlarla kaçabilirsin,” diye mırıldandığında fısıltısı, sessizleşen mağaraya dağıldı. Asker ise sessiz olmayı denemedi bile. “Onları tanımıyorum. Seni bile tanımıyorum! Şimdi de yan çizip onlarla kaçmamı mı öneriyorsun, çiftçi? Bana bir söz verdin. Ne halt edeceksek, birlikte edeceğiz!” diye tısladı. Kızın yeşil gözlerindeki şimşekler, Arm’ı bile durduğu yerden rahatsız etti. Ama iri oğlan, gözlerini kızın gözlerinden ayırmadı. “Evet, bir söz verdim ve sözümü tutacağım, Dante. Ama planın neydi ki? Geri dönmek mi? En azından onların, gitmeyi düşündükleri bir yer var.” Oğlanın bu sözleri, hücrede ileri geri yürüyen Gezgin’in tekrar bağırmasına sebep oldu: “Siz kafayı mı yediniz? Matar, hiçbirimizin buradan canlı çıkmasına izin vermeyecek, anlamıyor musunuz? Yaşlı Adam’ın Kırk Gemisi aşkına, kapatın koca çenelerinizi de düşünmeme izin verin!” Arm, dişlerini sıktı. Bütün bu konuşmalar ve ihtimaller, öfkesinin artmasından başka bir şeye yaramıyordu. Ne anlamı vardı? Burada bile olmamalıydı. Haksızlıktı bu. Herkes konuşuyordu ama içinde fokurdayan öfkesini, kimse duymuyordu. “Düşünecek ne var ki? Ben haklıysam, bizim geçmemize izin verir ve muhtemelen sen ölürsün; sen haklıysan, hepimiz ölürüz,” dedi Lunu, muzip bir edayla. İşte, bu kadar kolaydı onun için. Kimsenin hayatı umurunda değildi. Sadece Lunu’nun hikâyesiydi bu. Geri kalanların hiçbir önemi yoktu. “Hiçbir boka yaramayan yorumun için teşekkür ederim!” diye hırladı Gezgin, dişlerinin arasından. Kız, ona dil çıkararak karşılık verince Arm, daha fazla dayanamadı: “Kes artık, Lunulata! İnsanların hayatı hakkında böyle kararlar veremezsin. Senin yalanların yüzünden önce Lazlo öldü ve şimdi de bu zavallı çocuk ölecek.” Duy artık beni! Yaptıklarının sonuçlarını gör! Arm, Gezgin’in öfkesinin ona yöneldiğini fark ettiğinde gözleri hâla, ona şaşkınlıkla bakan Lunu’nun üzerindeydi. “Sen kime zavallı diyorsun! Aptallığı yüzünden katil olan ben değilim, siktiğimin Kaya Biti!” Bu sözlerle, Arm’ın öfkesini tutan tüm bağlar çözüldü. Olanca gücüyle, sağlam yumruğunu Gezgin’in çenesine geçirdi. Elindeki acı bir yana, kemikten çıkan sesin çıtırtısı, içine aktı. Çenesini ovuşturan Gezgin, bir anlığına ona baktı. Sonra hızlıca öne atılıp Arm’ı belinden yakaladı ve yere fırlattı. Arm’ın nefesi kesildi. Nemli zemine çarpan sırtının acısıyla inledi. Gözünü açma fırsatı bulduğu anda Gezgin’in yüzüklerle dolu eli, suratına iniverdi. Elmacık kemiklerine aldığı darbe, başında zonkladı. Bir sonraki darbeden kaçındı ve Gezgin’in karnına, sol dizini geçirdi. Gezgin’in yakasına yapıştığı tek eliyle onu bir kol uzaklığında tutmaya çalışırken, Lunu da Gezgin’in sırtına atlayıp boğazına yapışarak kavgaya dâhil oldu. Hayır. Bu, benim kavgam. Bunu da benden alamazsın. Arm, oğlanı yana itmeye çabalarken yumruğunu hazırladı ve bu sefer, Gezgin’in burnunu hedef aldı. Kolunu savurduğu anda iri oğlan, aralarına girdi. Yumruğu, hedefini şaşırdı ve iri oğlanın burnuna indi. Fışkıran kan, Arm’ın gömleğine sıçradı. Ama Arm, aldırmadı. Gezgin’in altından çıkmak için geri geri süründü. Göz ucuyla, iri oğlanın burnunu tutarak geriye sendelediğini ve köşede, olanları sıkılmış bir edayla izleyen Ark askerinin gözlerini devirdiğini görebiliyordu. İri oğlan, kendini çabuk toparladı. Bir eliyle kanamayı durdurmaya çalışırken bir eliyle de Arm’ı, yattığı yerden kaldırdı. İki oğlanın arasında, aşılmaz bir dağ gibi dikildi ve kavganın devam etmesine izin vermedi. Arm, hâlâ birilerini yumruklamak istiyor olsa da gücü tükenmeye başlamıştı. Dün geceden beri açtı ve artık, gerçekten çok yorulmuştu. Onu ayakta tutan tek şey, sıkıca tutunduğu öfkesiydi: Babasına, Lunu’ya, olmayan eline, tüm değişen yaşamına olan öfkesi. Karşısındaki Gezgin hâlâ, sırtındaki Lunu’dan kurtulmaya çalışıyordu. Arm, son gücüyle Lunu’ya, “Beni korumana ihtiyacım yok!” diye bağırdı. Lunu’nun, yardım etmeye çalışarak kendini aklamasını istemiyordu. Gezgin’in kızaran suratının ardından yüzünü buruşturan kız, “Sen öyle san, aptal!” diye cırladı. Bacakları, Gezgin’in beline dolanmıştı ve bu hâlde, oğlanın sırtına tırmanmış bir Kaya maymununa benziyordu. “Bırak beni, çatlak!” diye debelenen Gezgin, bir o yana bir bu yana savruluyor; kızın, sırtındaki varlığından kurtulmaya çalışıyordu. “Kardeşime dokunursan seni öldürürüm, duydun mu beni, ayakçı!” diye bağırdı Lunu, oğlana. Ama Arm, artık bundan bıkmıştı. Onun yardımına ihtiyacı falan yoktu! “Sen, benim kardeşim değilsin!” derken, sesi mağarada gürledi. Yankısı tüm hücrelere ulaştı ve sanki her şey, bir anda durdu. Lunu, Gezgin’i bıraktı. Gezgin, silkinip ondan uzaklaştı. Arm, iri oğlanı itip köşedeki şilteye oturdu ve dizlerini karnına çekti. Çok yorgundu; ihanete uğramıştı ve artık, kardeşi saydığı kıza bile güvenemeyeceğini öğrenmişti. Hayatta ilk defa yapayalnızdı. Ondan tarafa bakmasa da kızın bakışlarının yoğunluğunu hissedebiliyordu. “Öyle demek istemedin,” dedi Lunu, sessizce. Onu affeder gibi söylemişti, bunu. Sanki affedilmeye ihtiyacı olan Arm’mış gibi! Sanki tüm yalanları söyleyen ve oyunları oynayan, Arm’dı! “Sana bakmak bile istemiyorum,” dedi Arm, yüzünü öbür tarafa çevirerek. Kızın, başka bir şilteye oturduğunu duydu. Gezgin ise duvarın dibine geçti ve kollarını göğsünde bağladı. Hâlâ ayakta dikilen asker kızın suratında ise ilk defa, eğlenen bir ifade vardı. Tüm bu kaos, onu hiç etkilememiş gibiydi. Kız konuştuğunda Arm, başını bitkince geriye, nemli taş duvara yasladı. “Şu işe bak, tam da harika bir tayfa olmaya başlamıştınız.”

Yorumlar

0/2000