Bölüm 7 : Lunu
Lunu, sadece dört saat uyumuştu. Aralıksız dört sakin saatini rüyalar âleminde geçirmişti ve gözlerini tekrar gerçek dünyada açtığında, bu kadar çok şey kaçırmış olmasına inanamıyordu. Gemiye binmeden önce her şeyi ince ince planlamış; söyleyeceği en ufak gerçeği, tatlı yalanların ağlarına dolayarak örmüştü. Olabilecek her ihtimali biliyordu ve her ihtimale, bir karşı hamle hazırlamıştı. Ama gökten lanetler yağsın ki kardeşinin aptallığını, hayal bile edememişti. Onun tatlı, masum ve düşünceli kardeşi, tüm planını alıp parçalamış; sonra da Derin Deniz’e fırlatmıştı. Lunu’nun, kanında kaynayan öfkeye yenilmemesi için derin bir nefes alması gerekti. Belki, yüz derin nefes daha. Yanında, kolları vücuduna bağlı hâlde yürüyen Arm, ondan tarafa bakmıyordu. Öne eğik başından dökülen kıvırcık saçları şimdi alnına düşmüştü ve yaramazlık yaparken yakalanmış küçük bir çocuk gibi bitkin duruyordu. Bu hâli, Lunu için daha da dayanılmazdı. Çünkü şu an, üzgün olmaya hakkı yoktu. Yarattığı sorunların boyutundan bihaber bir şekilde, bir de üzgün olamazdı. Yardım edebileceğini düşünecek kadar naif olması bile, yeterince sinir bozucuydu zaten. Paylaştıkları hücreye döndüğü saniyede Lunu, oğlanın suratındaki ifadeden bir halt yediğini anlamıştı. Uykusundan uyandığında oğlan, yanında değildi ve bu, Lunu’yu panikletmişti. O gelene kadar hücrede volta atarak, tüm ihtimalleri değerlendirmişti. Arm, ölmüş müydü? Sorgulanıyor muydu? İşkence mi görüyordu? Kaptanla görüşmeye mi götürülmüştü? Hangi ihtimal, onlar için daha kötüydü? Ama gelir gelmez Lunu, biliyordu. Oğlanın güzel suratında, huzurlu bir ifade vardı. Sadece eceline güvenecek kadar saf olan bir ruhun yaşayacağı bir rahatlıktı, bu. Lunu’ya, büyük bir heyecan içinde olanları anlatmıştı. Lunu, kendini sakin tutmaya çalışarak oğlanı dinlemiş; sonra da “Karşılığında ne aldın?” diye sormuştu. Arm’ın suratındaki rahatlamış ifade, Lunu’nun sakin öfkesiyle silinmişti. Bir söz. Kardeşi sadece kocaman, aptal bir söz almıştı. Güvenmek, bir aptalın işleyeceği en son günahtı ve bu yüzden şimdi kalın halatlarla sıkıca bağlanmış bir şekilde itilerek, hür girdikleri gemiden birer esir olarak çıkartılıyorlardı. “Yeni özgürlüğümüz nasıl hissettiriyor, Arm? Gezgin olmak hoşuna gitti mi?” dedi Lunu, keskin bir vurguyla. Arm, onun aklına güvenmiş olsaydı, bir Gezgin’den fazlası olabilirlerdi. Hele bir esirden, çok çok daha fazlası. “Bütün suçu bana atamazsın. Planlarından bahsetseydin, bunların hiçbiri olmayacaktı,” dedi Arm, ona ters ters bakarak. Oğlanın sitemi, Lunu’yu burnundan güldürdü. “Planlarımdan sana bahsetseydim şu an, onları da biricik dostlarına yetiştirmiş olurdun.” Lunu, bunun adil olmadığını biliyordu ama yine de öfkesine hâkim olamıyordu. “Yardım ettiğimi düşünmüştüm! Bize sığınma vereceklerini söylediler. Başka ne yapabilirdim ki!” “Tabii ya, bizim gibi iki çürük Kayalıya, öylece sığınma verecekler!” dedi Lunu, tıslayarak. Uyandığından beri kontrolü kaybettiğini bilmenin verdiği panik, ağzında acı bir tat bırakmıştı. “Madrabaz’ı görmedin. Onunla konuştum. Yardımcı olacaktı. Onlara fayda sağlayacağımızın, o da farkındaydı,” derken Lunu’dan ziyade, kendiyle konuşur gibi bir hâli vardı. Ama onun bu hayal kırıklığı, Lunu’nun en son umurunda olan şeydi. “Elindeki bütün yemi öylece denize saçarsan, hangi olta sana yardım edebilir?” Sözleri, Arm’ı duraklattı ama oğlan, “Beni anlıyordu,” derken, tereddüt etmedi. Lunu, küçümseyerek yanında yürüyen yenilmiş oğlana baktı. “Seni kandırıyordu. Ama sevilmeye o kadar açsın ki göz göre göre seni kullansalar bile ruhun duymaz zaten.” Lunu, kelimeler cismen var olduğunda, söylediklerine çoktan pişman olmuştu ama artık iş işten geçmişti ve canının yanmasını da hak etmişti. Yine de Arm’ın ona olan bakışındaki savunmasızlık, Lunu’yu da yaraladı. Aralarında büyük ve güçlü olan Arm olabilirdi ama onu incitmek, bir çocuğu incitmekten farksızdı. “Öyle demek istemedim,” dedi Lunu, sessizce. “Hayır Lunu, istedin,” diyen Arm’ın gözleri, önlerinde uzanan görkemli şehre çevrildi. Sesi, soğuk ve Lunu’ya yabancıydı. Lunu, onu kırdığını biliyordu ama özür dileyemezdi. Hele ki onun yanlış insanlara güvenmesi yüzünden şimdi, gerçek birer mahkûm olmuşlarken. O yüzden Lunu da bakışlarını şehre çevirdiğinde, kalbinin olması gereken yerdeki ağırlığı, görmezden geldi. Bugün, kalbinin onu güçsüzleştirmesine izin vermek için berbat bir gündü. İki adsız korsan eşliğinde geminin güvertesinde ilerlerken Lunu, önünde yükselen şehrin güzelliğine baktı. Gemiden inip iskeleyle bağlanmış olan limana çıktıklarında Lunu’nun gözleri çoktan, parlak güneşe bakmaktan sulanmıştı. Ahşap menteşelerden sızan gün ışığı dışında, Kayalarından ayrıldıklarından beridir ilk defa güneşi teninde hissediyordu, Lunu. Saydığına göre, beş gecedir yolda olmalılardı ve tahminleri doğruysa Kaya Şehir’den çıktıklarından beri, sadece batıya doğru ilerlemişlerdi. Şimdi ise Gezgin Şehir, önlerinde yıkık bir krallık gibi uzanıyordu. Parçalanmış gemilerden kalanlar, tepelerin üzerinde tüm heybetleriyle emekliye ayrılmıştı. Her köşeden birer evin başını uzatması gibi, kayaların üstünde yükseliyor ya da ardından çıkıyorlardı. Halattan köprülerle birbirine bağlanan kayalar, şehrin bir hayalet gemi gibi görünmesine yol açıyordu. Yüksek yamaçlara doğru asılmış kocaman bir yelken, şehrin üzerinde rüzgârla savruluyor ve üzerindeki korkunç Gezgin Mührü’nü, uzaktan izleyecek her bir fâniye nispet yaparcasına gösteriyordu. Burası, Gezginlerindi. Kayaların, hiç Kayalıların evi olamadığı kadar evdi onlar için. Etrafta koşuşan çocukların neşesi ve birbirleriyle bağırarak konuşan insanların telaşlı kalabalığı, Lunu için hayret vericiydi. Her hareketlerinde, can vardı. Göz ucuyla Arm’a baktığında, şaşkınlıkla hafif açılmış ağzından, onun da aynı şeyleri düşündüğünü anladı. Gezgin Şehir’i, hep Kaya Şehir gibi yıkık ve umutsuz bir yer olarak hayal ederlerdi ama bu, beklediklerinden çok farklıydı. Asla umutsuz değildi. Aksine, hayat dolu ve cıvıl cıvıldı. Gemi evlerin pruva balkonlarından asılmış rengârenk çamaşırlar ve dar ara sokaklara açılan büyük meydan, Lunu’nun içinin heyecanla dolmasına neden oldu. Liman’ın karşısında uzanan meydanın tam ortasında, kocaman bir taş heykel vardı. Bir geminin ucunda durmuş, ilerideki ufukları işaret eden bir kadının heykeliydi bu. Çevresine, küçük işlemeleri olan yapay bir havuz yapılmıştı. Yalın ayaklı birkaç çocuk, bu küçük havuza ayaklarını sokmuş, birbirlerine su sıçratıyorlardı. Etraflarında ise küçük tabureler ve masalar, insanlarla doluydu. Kâh sohbet ediyor, kâh yemek yiyorlardı. Lunu’nun karnındaki heyecan, neşeli kahkahaların yankısıyla bir anda kayboldu. Soğuk öfkesi, içini titretti. Demek onlardan çaldıklarını getirdikleri yer, burasıydı. Onlar, midelerinde kramplarla uyurlarken bu yağmacılar, erzaklarıyla bu masalarda karınlarını doyuruyor; bu meydanda eğleniyorlardı. Lunu, varı yoğu için her an savaşmak zorundayken bu insanlar, öylece gülebiliyor; gamsızca yaşayabiliyorlardı. Lunu, onlardan almadıkları küçücük artıklarla yetinmekten bıkmıştı. Gezginler de Ark da Derin Deniz’in dibine batsın. Ben, daha fazlasına sahip olacağım. Elleri titrerken, kendine söz verdi. Korsanlar, onları hayat dolu meydandan uzaklaştırırken Lunu, gevşemek için kendini zorladı. Sahip olamadığı hayatı görmek, içinin kıskançlıkla burulmasına neden oluyordu ve aklı şu an, herhangi bir baskın duyguyla karışmamalıydı. Sadece, durumu nasıl toparlayacağına odaklanmalıydı. Limandan aşağı, şehrin alt kısmındaki kayalıklarda yürürlerken, kafasında yeni bir plan oluşmaya başlamıştı bile. Bunun için ihtiyacı olan tek şey, onu, liderleriyle konuşması için yanında götürmeye ikna edeceği bir Gezgin’di. Tercihen, Madrabaz’ın onlara eşlik eden sadık tayfası dışında birisi. Gün ışığının sıcaklığına tezat olan serin bir mağaranın ağzında durduklarında, mağaranın demir parmaklıklarını açan korsanlardan biri sırıtarak onlara döndü ve “Araf’a hoş geldiniz,” dedi. Lunu, adamın sevimsiz suratına, onunki gibi gevşek sırıtmayla karşılık verdi: “Araf mı? Koca heybetli Gezginler, bir hapishane için daha korkunç bir isim bulamadınız mı yani?” Yanında dikilen Arm, bu şakasına gülmedi. Bulundukları durumun onun suçu olduğu düşünülürse, eğlenmemesi akıllıcaydı. “Araf’a düşüp sonrasında bundan şikâyet edecek kadar yaşayan olmadı, Kayalı,” dedi adam, gülümsemesi hiç eksilmeden. Lunu, gözlerini devirdi ama adama cevap vermedi. Demek mahkûmları, mahkemelerinin ardından öldürüyorlardı. Bu, mantıklıydı gerçi. Lunu da olsa öyle yapardı. Mahkûmları beslemek, zahmetli ve gereksiz bir işti. Ama bu, durumu daha da zorlaştırıyordu. Lidere ulaşmanın hemen bir yolunu bulmalıydı. Islak mağarada sessizce ilerlerken, aklı hızla çalışıyordu. Sonunda en büyük hücrelerden birinin önünde durduklarında Lunu, düşünmeyi bırakıp önündeki hücreye bakabilmişti. Penceresiz hücrede, bir lazımlık ve üç döşek dışında hiçbir şey yoktu. Zeminin siyah kayaları yer yer yosunluydu ve mağaranın boğuk havasında, nefes almak güçleşiyordu. Hücrenin kapısı üzerlerine kilitlenip korsanlar onları bir başlarına bırakırken Lunu, boğuluyormuş gibi hissetti. Usulca bir döşeğe çöktü ama Arm, ayakta dikilmeye devam ediyordu. Lunu, göz ucuyla onun, kırgınlığını bir kenara bırakmayı başarıp ona doğru döndüğünü fark etti. Ama Lunu, şu an ona bakmamakta kararlıydı. Tekrar sinirlenmesi, plan yapmasını zorlaştırırdı. O yüzden, loş mağarayı inceledi. Hücreler, birbirinden olabildiğince uzaktı ve meşaleyle aydınlanan dar bir koridorla birbirlerine bağlanıyorlardı. Sadece onların hücresi, mağaranın tam ortasındaki açıklıktaydı. “Şimdi ne yapıyoruz?” “Git, Madrabaz’a sor. Eminim o, cenazen için bir şeyler düşünmüştür,” diye homurdandı Lunu, kinle. Bazen ne kadar kindar olabildiğine, kendisi bile şaşırıyordu. Annesinin aklı hep bir karış havada olduğuna göre bu, hiç tanımadığı babasından aldığı bir huy olmalıydı. Öz kardeşlerinin hepsi, onu tanımaya değer göremeden Ark’a alınmış devşirmelerdi ve Lunu, onların da huyuna suyuna yabancıydı. “Tamam, anladım Lunu. Beni cezalandırmak için kaçış planımızı yaptıktan sonrayı beklemeye ne dersin?” dedi Arm, başka bir döşeğe çökerken. “Planım, içeri giriyor. Sen sessiz kal, yeter,” diyerek ayaklandı Lunu. İleride, loş meşale ışığı altında, mağaranın iç kısımlarından gelen bir Gezgin, sırayla hücrelere yemek bırakıyordu. Lunu, onun silüetini fark eder etmez, dikkatle onu incelemeye başlamıştı bile. Gezgin, Arm’dan daha büyük görünmüyordu. On sekiz ya da on dokuz yaşlarında olmalıydı. Uzun boyluydu ve sarı saçları, alnını saran siyah bandananın üzerinden düşüyordu. Çatılmış kaşlarıyla, düşünceli görünüyordu. Beyaz gömleğinin kolları katlanmıştı ve teninin açıkta kalan kısmı, dövmelerle doluydu. Ama Lunu’nun asıl dikkatini çeken şey, Gezgin’in duruşundaki bir şeydi. Lunu, o an ne olduğunu anlayamadı ama oğlanın duruşunda, ona tanıdık gelen bir şeyler vardı. Ama bu ne olursa olsun şu an bir Gezgin, onun ihtiyacı olan tek şeydi. Lunu, sakince Gezgin’in onlara doğru gelmesini bekledi. Genç adam, bulundukları hücreye doğru yürürken ikisine ve boyunlarındaki Çürük mührüne hızlı bir bakış attı. Onlara bir değer biçtiyse bile bunu yüzünden anlamak, imkânsızdı. Yan tarafına asılı eski bir çıkından, birer beze sarılmış iki dilim ekmek çıkardı ve parmaklıkların arasından uzattı. Lunu, ekmekleri almak için uzanır gibi yaptı ve Gezgin, kendini geri çekme fırsatı bulamadan eline yapışıp olanca gücüyle, onu parmaklıklara çekti. Lunu’nun fiziksel kuvveti oldukça yetersiz olsa da irkilen Gezgin’in mavi gözleri şimdi, şaşkınlıkla ona kitlenmişti. Gözleri öyle berrak bir maviydi ki Lunu, bir anlığına ne diyeceğini hatırlamakta zorlandı. Ama zaten o daha konuşamadan, tutuşundan kurtulmak için hiç de çaba göstermeyen Gezgin, konuşmuştu bile: “Kolum, aç karnını doyurmaz ama ben, doyurabilirim, Kayalı. Tabii, eğer müsaade edersen.” Lunu, onun, kendini kontrol etmekte sandığından daha tecrübeli olduğunu fark etti. “Yemeğe değil, özgürlüğe ihtiyacım var. Tabii, eğer müsaade edersen?” “Maalesef, ben sadece basit bir ayakçıyım. Sana yardımcı olamam,” dedi Gezgin, sıkılmış bir ses tonuyla. İlgisini tekrar kazanmak için öne eğilen Lunu, bir sır verir gibi parmaklıklara yaklaştı. Şimdi, Gezgin’den yayılan tatlı kokuyu alabiliyordu. “Beni liderine götürürsen belki ben, sana yardımcı olabilirim, basit ayakçı?” “Öyle mi?” dedi Gezgin, tek kaşını kaldırarak. Lunu, Gezgin’in onu ciddiye almadığını biliyordu. Kimse, onun zehrini tatmadan akıllanmazdı zaten. “Liderinle ortak bir sırrımız var, Gezgin. Beni gördüğüne sevinecek. Onunla konuşmama yardım edersen, borcumu sonrasında misliyle ödeyebilirim.” “Kusura bakma ama veresiye çalışmıyorum,” dediğinde oğlan, ilk defa uzaklaşmak için hamle yapmıştı. Ama Lunu, onun kolunu bırakmadı ve gözlerini kaçırmadan ona bakmayı sürdürerek yutkundu. “Sana verecek hiçbir şeyim yok. Ama eğer beni buradan çıkarırsan…” Lunu, sözünü tamamlayamadı ama sesindeki çaresizliğin, boğucu mağarada yankılandığını hissetti. Gezgin de bunu farkına varmış olmalı ki şimdi, gözlerine bir anlayış oturmuştu. “Bana sırrınızı söyle, ben de seni buradan çıkarayım. Birlikte yanına gideriz ve böylece, ikimiz de istediğimizi almış oluruz. Sen, özgürlüğünü; ben, hizmetimin karşılığını,” diye onu telkin etti oğlan, yumuşak sesiyle. Güzel. Oğlan, bir akbabaydı. Ve bir akbaba, şu an gerçekten iş görürdü. Lunu, başını eğip bunu bir süre düşündü. Gözlerini tekrar Gezgin’e çevirdiğinde, onu en savunmasız hâliyle görmesine izin verdi ve “Sana nasıl güvenebilirim?” diye fısıldadı. “Güvenemezsin,” dedi basitçe, Gezgin. “Ama şu an, bir hücrede ölümü bekleyen bir esir olarak çok da bir seçeceğin yok, değil mi?” Haklıydı, başka bir seçeneği yoktu, Lunu’nun. Koz, Gezgin’in elindeydi ve olacakları, Gezgin’in yapacakları belirleyecekti. Ona kararını söylemeden önce derin bir nefes aldı, Lunu. Gezgin’in tatlı kokusu ciğerlerine doldu ve sonunda, tuttuğu kolu bıraktı. Başını dikleştirip ondan çok daha uzun olan Gezgin’e, olabildiğince tepeden baktı. “Öyle olsun. Ama önce adımı bil, Gezgin. Ben Lunulata ve eğer benimle oyun oynamaya kalkarsan, seni buna pişman ederim,” dedi gururla. “Beni tehdit mi ediyorsun, Lunulata?” dedi Gezgin, eğlenerek. Yüzünde çarpık bir sırıtma belirmişti ve bu gülüşü, bir yanağında küçük bir gamze oluşmasını sağlamıştı. “Hayır. Sana bir söz veriyorum, Gezgin,” dedi Lunu, tüm ciddiyetiyle. Gezgin, başını, onu tartarmış gibi iki yana eğdi ve en sonunda dudaklarını bükerek, rahat bir tavırla omuzlarını silkti. “Peki tamam, öyle olsun. Önden ücretimi alabilir miyim? Yanlış anlama ama vaktim değerli.” “Sol occidens it, nox ministrat,” dedi derin bir nefes veren, Lunu. İşte böylece, yüreğini hem ağırlaştıran hem de heyecanla kaynamasına neden olan sırrı, ağzından çıkmış oldu. Şimdi artık hamle sırası, Gezgin’deydi. “Bu kadar mı yani?” dedi oğlan, bariz bir kuşkuyla kaşlarını çatarak. “Evet ama emin ol, liderin, bunu duymak isteyecek,” dedi Lunu, kapıyı açması için kenara çekilip beklentiyle ona bakmayı sürdürerek. Ama oğlan, kapıyı açmak yerine, yere doğru eğildi. “Eh, teşekkür ederim o vakit. Buyurun, bunlar ekmekleriniz. Şu sürahinin içinde, biraz da su var,” dedi, elindekileri yere bırakırken. Lunu, onun tam da tahmin ettiği gibi işgüzarın teki olduğunu anladı ve hemen, parmaklıklara yapıştı. “Beni çıkartmayacak mısın?” dedi, büyük bir öfkeyle. “Tabii ki hayır, Lunulata. Unuttun mu ben, sadece basit bir ayakçıyım,” dedi, ona hâlâ anlayışlı bir gülümsemeyle bakan Gezgin. Lunu, onun bu rahatlığına karşılık, parmaklıklara bir tekme savurdu. Ayağı darbeyle sızladı ama acı, umurunda bile değildi. Gezgin’e kinle bağırırken, tekrar parmaklıklara yapıştı: “Ve bir yalancı,” dedi tıslayarak. “Ama bu şehirdeki en yakışıklı yalancı olduğuma, seni temin ederim,” dedi Gezgin ve küçük bir baş selamıyla, geldiği yoldan geri yürüyerek gözden kayboldu. Lunu, arkasına döndüğünde Arm’ı, tek eliyle baldırına vurarak alkış tutarken buldu: “Harika. Önce bana, kozumuzu öylece kullandım diye bir torba laf ettin ve şimdi de sen aynı şeyi yaptın, öyle mi? Sanırım Gezgin yakışıklı olunca, senin için sorun olmuyor,” dedi başını sallayarak. Lunu, gözlerini devirdi. Az önceki öfkesinden geriye, hiçbir şey kalmamıştı. “Kozumuzu kullandığımı nereden çıkardın? Ben, ona sadece bir yem verdim.” “Bu da ne demek?” dedi Arm, gözlerini kısarak. “Bana, senin boşboğazlığın ilham verdi, kardeşim. Artık sadece beklememiz gerek, demek. Lideri, o bize getirecek,” dedi Lunu, kendi döşeğine bağdaş kurup otururken. Ama Arm, tepesinde dikilmeye devam etti. Hâlâ şüpheli görünüyordu. “Bunu yapacağından emin misin? Söylediğin şeyi kullanmayabilir,” dedi. “Kullanacak. Çünkü herkes, olduğundan çok daha fazlası olabilmek ister. Tıpkı bizim de istediğimiz gibi,” dedi Lunu, Gezgin’i düşünerek. Arm’ın gözleri, hücreden uzaklara daldı. “Ben hiçbir zaman bunu istemedim, Lunu. Fazlasını isteyen hep sen oldun. Sen ve evimiz, benim için her zaman yeterliydi. Ama sözüm ona eksik olan ben olmama rağmen, hep bir şeylerin eksikliğini hisseden sendin,” dedi, acıyla. Lunu, ona acınmasından nefret ediyordu. Bunu yapan kişi kardeşi olsa bile, kimsenin ona acımasına izin vermezdi. O yüzden başını dikleştirip Arm’a baktı ve “Çünkü fazlasını istemek, cesaret ister. Merak etme, o cesaret bende var ve benim sayemde, ikimiz de buna kavuşacağız,” dedi zalimce.