Bölüm 14 : Dante & Beau

Dante, sırtını yasladığı soğuk taş duvardan uzaklaşıp derin bir nefes aldı. Şehrin üstünde esen rüzgâr, burnuna deniz tuzuna karışmış haşlanmış balık kokusunu getiriyordu. Zavallı midesi, bu baharatlı kokuyu duyduğu anda guruldamaya başladı. Kaç gündür, doğru düzgün bir şey yememişti. Peki ya en son, ne zaman gerçekten uyumuştu? Ayaklarından tavana asıldığı küçük şekerlemeyi saymazsa, tabii. Her şey o kadar hızlı olup bitmişti ki Dante, hangi noktada hayatının kontrolünü bu kadar kaybettiğini hatırlayamıyordu bile. Emin olduğu tek şey şuydu ki artık, bir plan yapması gerekiyordu. İşler daha da kontrolden çıkmadan, vermesi gereken bir karar vardı. Kızılcık'a ulaşması lazımdı. Hem de hemen. Sonrasında ise… Sonrasında Dante’nin, yaşamayı seçmesi gerekecekti. Kör bir ihtimal uğruna bile olsa, şansını denemesi lazımdı. En zor kısmı da buydu ya zaten. Öylece karanlığın içine dalmalıydı, Dante. Tanımadığı ve güvenmediği bu insanlarla iş birliği yapıp meçhul bir geleceğe yelken açmalıydı. Tuttuğu nefesi verdiğinde, başını kaldırıp tepesinde parlayan Ay’a baktı. Sonucunda ne olacak olursa olsun, yaşamak için elinden geleni yapmak zorundaydı. Kendine, bu kadarını borçluydu. O, bir askerdi. Savaştan kaçmazdı. Ve sırf bu dünya, onu sürekli yere çalmak istiyor diye de şimdi pes etmeye başlamayacaktı. Dişlerini gıcırdatarak bakışlarını, sokağın karşı ucundan ona doğru ağır ağır yürüyen Beau’ya çevirdi. Şimdi oğlanın ay ışığı vurmuş yüzü, o tanıdık yayvan gülümsemesiyle parlıyordu. Durduğu yerde tuttuğu nefesini koyuverirken Dante, onu gördüğü için bu kadar rahatladığına inanamadı! Sersem bir Ark doğumlunun şu an görmeyi en çok istediği insan olması, İkizlerin bir şakası gibiydi. Ona doğru yürüyen Beau, tam da planladıkları gibi, üzerindeki mahkûm tulumundan kurtulmuş; yerine de kahverengi bir pantolon ve koyu gri bir gömlek giymişti. Geniş göğsünü saran koyu kahverengi deriden yapılma düğmeli yelekle, bir Gezgin’den hiç farkı yoktu. Rastalaşmış dağınık saçlarını, iki yanından ördüğü birer tutamla birlikte tekrar tepesinde toplamıştı. Sadece asi bir tutamı, alnının üzerinde kalmaya devam ediyordu. Dante, onun kasıntı adımlarını bir şahin gibi gözlerken oğlan, tam karşısında sırıtarak durdu. Beau, o kadar uzundu ki kendisi de bir Kayalı’ya göre oldukça uzun sayılan Dante’nin ona bakmak için, başını kaldırması gerekti. “Karşımda, kurumlu bir baykuş gibi dikilecek misin yoksa bana da bir şeyler bulabildin mi?” dedi ve çenesinin hareketiyle, oğlanın omzuna astığı çuvalı işaret etti. “Donanma’da, teşekkür etmeyi öğretmediler mi size?” diye cık cıkladı, Beau. Ağırlığını bir ayağından diğerine verirken, evindeymiş kadar rahat görünüyordu. Çuval, hâlâ oğlanın arkasında sallanıyordu. “Sırf sen ilk hırsızlık tecrübeni edindin diye kutlama mı yapmalıyım?” “İlk olduğunu nereden çıkardın?” diye sordu Beau, arkasındaki duvara yaslanarak. Bu sakin hâlleri, Dante’yi çileden çıkarıyordu. Durumları ortadayken, nasıl bu kadar gamsız olabilirdi ki? “Şu iki günlük kızılca kıyamette seni birazcık tanıdıysam sen, başka birinin ekmeğine el uzatmaktansa, kendi elini kesmeyi yeğlersin,” dedi Dante, ona tepeden bakarak. Beau, kaşlarını kaldırdı ve arkasındaki çuvaldan yuvarlak bir ekmek çıkarıp Dante’ye uzattı. “Senin için,” dedi, gözlerini Dante’nin gözlerinden ayırmadan. Dante, bir anlığına oğlanın elindeki ekmeğe bakakaldı. Kendine gel, aptal. Sadece bir ekmek. Ama oğlan, onun afalladığını fark etmemiş gibiydi. Diğer eliyle çuvalı kurcalayıp sırıttı ve kendine de bir ekmek çıkardı. “Aç aç gemi çalmak zor olur, dedim.” Dante, yutkunup bir somun kaptı ve hemencecik ağzına tıktı. “Oyo domoşson,” dedi, ısırdığı kocaman parçanın ardından. Ekmek o kadar güzeldi ki Dante, neredeyse ağlayacaktı. Gözlerini kapatıp hızlı hızlı çiğnerken, kalanını da ağzına itmeye çalıştı. Gözlerini tekrar açtığında Beau, ona hayretle bakıyordu. Kaşları yukarı kalkan oğlan, kocaman bir kahkaha patlattı. Kahkahası, sessiz sokağı arşınladı; sonra da geceye karışıp kayboldu. Ama Dante’nin içinde bir yere dokunmayı da ihmal etmedi. Aptal. Aptal. Aptal. Başını sallayarak kahkahanın geride bıraktığı izden kurtulmaya çalışan Dante, ona kaşlarının altından bıkkın bir bakış attı ve “Orkono don,” dedi. “Ne?” dedi Beau, gülmekten yaşaran gözlerini silerken. Dante, sabırsızca nefes verdi ama hızlıca çiğneyerek kalan son parçayı da yuttu. O tatlı ekmeği, şimdiden özlemişti. “Dedim ki, arkanı dön. Biraz mahremiyet, fena olmaz.” Bu sefer oğlan bir şey diyemeden elindeki çuvalı kaptı ve sokağı kaplayan fıçıların arkasına geçip üstünü değiştirmeye başladı. Dante’nin itiraf etmesi gerekiyorsa Beau, fena bir hırsız sayılmazdı. Nereden bulduysa bulmuş ve tam üzerine olacak şeyleri seçmeyi başarmıştı. Koyu kahverengi deri bir pantolon, ona biraz bol gelen gök mavisi bir tunik ve işlemeli kumaştan bir korse. Kuş kemiklerinden yapılma bir kemer bile getirmişti. Gezginlerin her buldukları şeyi giymesi ve her ıvır zıvırı takıştırması, ne fena şeydi. Boncuklu piçler. İnce korseyi iki parmağı arasında tiksinerek tutarken, “Cidden, bu şeyi giyeceğimi düşünmüyorsun, değil mi?” dedi. “Gezgin modasını ben belirlemedim. Eğer ben belirleseydim, vücudunuzu o daracık şeye sıkıştırmazdım. Ama burada herkes, böyle şeyler giyiyor. Dikkat çekmek istemiyorsak, senin de giymen lazım.” “Vücutlarımız hakkında çok düşünür müsün, çiftçi?” diye sordu Dante, kendini de şaşırtan bir hınzırlıkla. “Evet ama genelde geceleri…” “Sormadım say. Tamam, gidebiliriz,” dedi, fıçıların arasından çıkarken. Saçını, Gezginlerin yaptığı gibi uzun uzun örmeye vakit olmadığı için açık bırakmıştı. Sonunda kurumuş olan bukleleri, gömleğinin üzerinden korsenin üstüne değiyordu. Beau, ona doğru döndüğünde oğlanın kısık gözleri büyüdü. Oğlan, kaşlarını kaldırıp bir ıslık çaldı: “Dikkat çekmemek, buraya kadarmış.” Sonra baştan aşağı onu süzdüğünde Dante, yanaklarının yandığını hissetti. “Kapa çeneni,” diye homurdandı, onu geçip yürümeye başladığı sırada. Armada Adası’nda, üniforma dışında pek bir şey giymezlerdi. Dante’nin, kendini yeni giysilerle şımartacak kadar da hayatını sevdiği söylenemezdi zaten. O yüzden, sırf aksesuar olsun diye boyunlarına paslı çatallardan kolyeler yapan ve kafalarına her öldürdükleri şeyin kemiklerinden taçlar oyan Gezginleri anlaması imkânsızdı. Zaten Dante de bir şeyleri umursamaya yabancıydı. “Güzel olmakla derdin ne senin?” dedi Beau, peşinden gelirken. Ama Dante, ona cevap vermedi. Cevaplarının hepsi, ağzında acı bir tat bırakırdı. Yıldızlı gecede, şehrin sokakları bomboştu. Sanki tüm şehir, şimdilerde unutulmuş bir anıdan ibaretti ve bu iki kayıp genç, daha önce hiç yürümedikleri sokakları arşınlarken, kendi varlıklarının izleri de soluyordu. Belki de geçmişi geçmişte bırakmak zorunda olduğun akşamlardan biriydi, bu akşam. Öyle vakitler gelince, rüzgâra direnmemek en iyisiydi. Çünkü rüzgâr, öyle ya da böyle, inatla tutunduğun tozlarını senden alırdı. Bazen canını yakarak, sert köşelerini biraz aşındırırdı. Sonra, sen hazır ol ya da olma, gitmen gereken yöne seni bırakıverirdi. İşte bu akşam, tam da öyle bir akşamdı ve Dante, o rüzgâra karşı koymak istemedi. Rüzgâr, onu güvertelerden yapılmış balkonları olan evlerin arasından geçirirken ilerledi. Birbirine, kalaslardan yapılma köprülerle bağlanmış iki üç katlı olan ahşap binaları geçti. Gezginlerin bu kayayı alıp yeni bir dünya inşa ettiklerini görürken de rüzgâra direnmedi. Nefret ettiği bu halk, yıkık gemileriyle, kendilerine bir krallık yaratmışlardı. Yola devam ettikçe, kayaların arasında oluşan boşluklardan doğmuş bir kanal olduğunu gördüler. Derin Deniz, bu çılgın şehrin kalbine kadar girmeyi başarmıştı. Kanalın üzeri, onlarca asma köprüyle doluydu. Kraliyet mahallesi. Öyle demişti, Öfke. Her yol ağzı yeni bir köprüyle, şehrin birbirinden kopmasına engel oluyor gibiydi. En yakınındaki köprüye doğru ilerlerlerken Dante, rüzgârı kabul etti ama konuşmadı, Beau da onu zorlamadı. Kenarlardan sarkan halatlara tutunarak köprüye çıktıklarında, altlarındaki kalaslar acıyla inledi ama titrek köprü ne kadar sallanırsa sallansın onları, altlarındaki hırçın dalgalarla dolu açıklığın insafına bırakmadı. Yolun karşısına geçmek, bir dakikadan kısa sürdü ama Dante’ye bir ömür kadar da uzun geldi, o yüzden iç çekti ve “Bana bakılmasından hoşlanmıyorum, o kadar,” dedi. Ama bu, gerçeğin sadece bir yarısıydı. Yine de gerçeğin tek bir yarısı bile, oldukça doğru olabilirdi. “İnsanların sana biraz bakmasına müsaade edersen, belki güzelliğin yerine hırçın karakterini de övebilirler,” diye sataştı Beau, dirseğiyle kızın kolunu dürterek. “İnsanlar bana bakınca, güzelliği solana kadar hapsedecekleri damızlık bir hayvan ya da öldürmek için gözlerini döndüren iğrenç bir yaratık görüyorlar,” diye yanıtladı Dante, yolu kolaçan ederek. Yol, hâlâ boştu. Dante, Beau’ya döndüğünde onun, olduğu yerde durduğunu gördü. Oğlanın hep neşeli olan yüzünde şimdi, hiç görmediği bir ciddiyet hâkimdi. “O insanlar, aptal,” dedi Beau. Şimdi kahverengi gözlerinde yumuşak bir bakış vardı. “Ama asıl önemli olan şey, senin kendine baktığında ne gördüğün, Dante.” Bu sözler, Dante’yi huzursuz etti. Kendine bakmak istemiyordu ki. Hem kendine bakmak, ne işine yarayacaktı? Rüzgârı kabul etmek bir şeydi ama kendi içinde kırık olan parçalarını görmek, bambaşka bir şeydi. Hele şu an tek önemli olan şey hayatta kalmasıyken, bununla uğraşamazdı. Bir gece için bu kadar dürüstlük yeter. “Geldik,” dedi Dante ve oğlana arkasını döndü. Gemi evler birbirinin üstüne hararetle binerken, artık insan sesleri de şehrin yeni başlayan gecesinde onlara katılmıştı. “Bu taraftan olduğuna emin misin ki?” dedi Beau, arkalarına bir bakış atarak. “Öfke’yi duydun, Beyaz kule Limanı'na girmeden önce, ana meydandaki Kuş Gözcüsü denen hanı geçmemiz gerektiğini söyledi.” “Beyaz Kule Limanı, evet. Üç Kardeş Limanı değil. Sanki hangisi, hangisi biliyoruz da.” Dante, didişip duran oğlanların lafıyla hareket etmek ya da iki huysuz Gezgin kardeşi oracıkta öldürmek arasında çok gidip gelmişti. Bu Gezginlerin hiçbirine güven olmayacağının farkındaydı ama kendine bile itiraf etmek istemese de başka bir çaresi de yoktu. O yüzden şimdilik, onların oyununu oynayacaktı. Gerçi, meydana giden yolu kaçırma şansları da yoktu. Beau hemen, cebinden bir şapka çıkarıp başına geçirdi. Şapkanın ucu önüne indiğinde, yüzünün büyük bir kısmı gölgede kalıyordu. Dante’ye de yüzünü kapatabileceği, balıkçı ağından bir file uzattı. File, pek gizlemese de bir peçe gibi, yüzünü gölgeliyordu. Eğer Öfke haklıysa, yüzlerini gizleyen tek kişiler de onlar olmayacaktı. Söylediğine göre, meydandaki tavernalarda eğlenen insanların maskeler, şapkalar ve peçelerle gezinmesi pek olağandı. Gezginler bile bazen, tanınmadan aylaklık etmek için yaşarlardı. Beau ve Dante, meydana çıkan uzun ince yola girdiklerinde, şehrin kalanını saran ölü toprağının aksine, etrafta bir cümbüş hâkimdi. Her adımlarında, müzik ve kahkahalar, onları takip ediyordu. Kandillerinin içinde yanan alevler, sokağın kırmızı dalgalarla dolmasına sebep olmuştu ve ateşin üzerine asılmış kazanlardan, tatlı baharatlı şarap kokuları geliyordu. En iyi kısmı ise ilerlerken, kimsenin onlara ikinci kez bakmamasıydı. Sanki kalan herkes gibi, onlar da şehrin bir parçası olmuşlardı. Doğrusu, etraflarındaki Gezginler, kendi dünyasına öyle bir dalmışlardı ki şu an, ipini koparmış Ark Donanması doğruca üzerlerine saldırsa bile, burunlarının dibine girene kadar fark etmezlerdi. Kalabalığın arasından sıyrılıp geçerlerken Dante ve Beau’nun omuzları, birbirine değiyordu. Beau’nun sıcaklığına yaslanan Dante, gördüğü bu renkli şehre ve hevesle kendini geceye bırakmış bu tasasız insanlara inanamadı. “Muhteşem, değil mi?” dedi Beau, en az onun kadar şaşkın bir fısıltıyla. Dante, ne doğduğu Kaya’ya ne de Ark’ın Armada Adası’na benzeyen bu yere bakarken yutkundu ve “Farklı olduğu kesin,” diye mırıldandı. Evet, farklıydı. Kıpır kıpır ve korkusuzdu. Sanki, onların taşıdığı endişelerin zerresi bile bu şehre uğramamıştı. Dante, düne kadar, yaşadıkları bu dünyanın acıyla yoğurulduğuna son derece emindi. Ama belki de hiçbir zaman, sadece acı olmamıştı. Bazı yerlerde, neşe de vardı. Belki çok çok azıcık umut bile bulmak mümkündü. Hiç yoktan, bu bildiği ve gördüğü her şeye ters olsa bile, sadece bir anlığına Dante, buna inanmak istedi. Sadece bir anlığına bile olsa, ölümüne nefret ettiği bu insanların, belki de sadece insan olabileceklerine inanmak istedi. “Tarım Adası’nda, biz de eğlenceler düzenlerdik ama böylesi işlek bir sokağımız yoktu. Genelde ateş başında söylenen şarkılar ve hemen defolmazsak, kırbaç yiyeceğimize dair tehditler olurdu,” diye mırıldandı, Beau. Dante, ona, o kadarına bile dâhil olmadığını söylemedi. Müziğe dair duyduğu en son şey, annesinin ninnileri olabilirdi. Bir de yanındaki oğlanın kürek cezasını çekerken susmasını haykıranlara inat söylediği şarkılar vardı, tabii. Bu da bir çeşit direniş değil miydi? Hayatını alanlara inat, yaşamaya devam etmek. Belki de Beau, düşündüğünden çok daha cesurdu. Öfkesi yerine neşesine tutunmayı tercih etmişti, evet ama o da Dante kadar savaşçıydı. Kendi yöntemiyle savaşmıştı. Gülümsemeye devam ederek, “Hiç gayda dinlemiş miydin? Gel benimle,” dedi Beau, hevesle. Dante’nin elini nazikçe tuttu ve bir ara sokağın köşesine doğru ilerlemeye başladılar. Dante, oğlanı durdurmadı. Sadece bir anlığına bile olsa, nefretinin yükünü yanında taşımadan onunla yürüdü. Oğlanın onu götürdüğü yerde kırmızı bandanalı çok yaşlı bir adam, onu dinleyen birkaç Gezgin’e konser veriyordu. Yanında yere çöküp oturmuş zarif yaşlı bir kadın ise arada, şarkıya sözleriyle eşlik ediyordu. Kadının sesi öyle çatallı ve keskindi ki melodilerle kavgaya tutuşur gibi bir hâli vardı. Etraflarında toplanan Gezginlerin çizdikleri çemberin tam ortasında ise birkaç kişi, ayaklarını yere sert hareketlerle vurarak Dante’nin daha önce hiç görmediği bir dansı ediyorlardı. Eğilip kalktılar, döndüler ve yeri döverek zıpladılar. Müziğin neşeli ezgisi ve alkışlarıyla eşlik eden insanların coşkusu öyle gerçekti ki insan, içinin kıpır kıpır olmasına engel olamıyordu. Dante, bir müziğin ritmine kapılmayı daha önce hayal bile etmemişti. Ama adamın hızlı notaları içine dolup taşarken, müziği tüm vücudunda hissetti. Ve bu his, muhteşemdi. Öfkesinin ateşi dışında, hissettiği ilk hararetli şeydi. Yanında duran Beau ise hayran hayran adamı izliyor; kâh bir ayağıyla tempo tutuyor, kâh sözlere eşlik etmeye çalışıyordu. “Sözlerini bilmiyorsun bile,” dedi Dante, yan gözle ona bakarak. “Hepsi, sarhoş denizciler ve kavuşamayan âşıklar hakkında değil mi zaten?” diye sırıttı Beau, ona keyifle göz kırparak. Ve ardından, öne çıkıp dans eden adamların yaptıkları figürleri taklit etmeyi denedi. Dante, küçük bir kahkaha attı ve hemen eliyle ağzını kapattı. Beau, kimseye aldırmadan yüzündeki çarpık sırıtmasıyla dans etmeye devam etti. Oğlanın hareketleri, cüssesine göre zarifti ama çoğunlukla yanlıştı ve aralarda, ritmi kaçırıyordu. Yine de neşesi, etrafında cisimleşti ve herkesin yüzüne bir gülümseme kondurmayı başardı. Çevresindeki sarhoşlar ve aylaklar, alkışlarıyla ona eşlik etmeye başladılar. Beau, dizini yere vura vura diğerlerinin hareketlerini taklit ederken herkes o kadar mutluydu ki Dante, bu anın gerçek olamayacağından emindi. Asık yüzünü ve sivri dilini bir silah gibi kuşanan huysuz asker, şimdi gülümsemesine engel olamıyordu. Beau, onu ortaya çekip çevresinde dönmeye başlayınca Dante, artık kahkahalarını tutamadı. Çocukluğunda, babasının onu yakaladığı kovalamacalardan beridir hiç böyle gülmemişti. Hiç o kadar özgür ve keyifli olmamıştı. Şarkı bittiğinde Beau, Dante’nin elini tutup öptü ve ona doğru eğilerek selam verdi. Dante, gülümsemesini bastırmaya çalışarak onu kolundan tutup çemberden çıkarmaya çalıştı ama Beau, kahkahalar atarak herkese uzun uzun el salladı. “Sen cidden kafayı yemişsin, Beau,” dedi Dante, tekrar yürümeye başladıkları sırada. Arkalarından gelen alkış sesleri, hâlâ onları takip ediyordu. Beau, başka bir ara sokağın girişinde, birden durup ona bakakaldı. “Bana ilk kez adımla seslendin,” dedi hayretle. Dante, buna karşılık ne diyeceğini bilemedi. Sadece bir anlığına kendine, birini sevmenin nasıl olacağını hayal etme iznini verdi. Zalim bir dünyanın acımasızlığına birlikte gülebileceği birisinin olması, nasıl olurdu ki? Hep yalnız olmamak, nasıl bir duyguydu? Seni umursayan birine sahip olmak… Sadece bir zavallı, hayatta kalmak için başkalarına ihtiyaç duyar. Canavarlar, yaşarken de ölürken de yalnız olurlar. Ve Dante, kendi düşüncelerinden uyandı. O bir an geçtiğinde, gerçek dünya, önünde belirdi. Arklı şımarık bir oğlanla, Gezgin Şehir’de oynadığı kedi-fare oyunu, geri alması gereken bir gemisi ve kurtarması gereken bir hayatı vardı. Gözleri, oğlanın gözlerinden uzaklaşıp omzunun üzerinden arka sokağa kaydı ve onu gördü. Neşeyi alıp acıyı getiren o adamı. Umudu kaçırıp geriye sadece, bitmek bilmez bir öfke bırakan o adamı. Uzun boylu kambur adam, ara sokağın en sonunda yere işiyordu. Taş duvara dayadığı meşalenin ışığı olmasa Dante, onun orada olduğunu bile fark etmezdi belki. Ama bu mesafeden bile onu tanımıştı. O, iğrenç yaralı yüzü unutmasının imkânı yoktu ki. Annesinin yüzü bile silinip gidebilirdi ama o herifin yüzü, asla kaybolmazdı. Adam, pantolonunu ilikleyip başka bir sokağa doğru döndüğünde Dante, bir kâbustan uyanır gibi oldu ve kulağında, yıllar önce attığı çığlıkların yankısını duydu. Bu yankı, onu harekete geçirdi. Sonra, tüm gücüyle koşmaya başladı.

*

Beau, artık gemiye gitmeleri gerektiğini biliyordu. Yapılması gereken çok şey ve oldukça kısa bir zamanları vardı. Gemiyi bulmalı ve sonra, Lunulata’yla buluşmalıydılar. Ama onun yerine, bir ara sokakta çılgınlar gibi, Dante’nin peşinden koşuyordu. Aslında bu iş için, Dante’ye gerek bile yoktu. Planladıkları gibi, gemiyi aramaya gidebilir ve sonra da kayıp adanın yerini bilen Lunulata ile buluşurdu. Ama yapamadı işte. Neler olduğunu bile bilmeden tanımadığı bir şehirde, tanımadığı bir kızı aramak için koşmaya devam etti. Yerlere kusan birkaç Gezgin’i geçti; boş sokaklarda sağa sola dönerek, hızına lanet ettiği Dante’yi görmeyi umdu. Dante, bir kutu balina yağıydı ve her an patlayabilirdi. Kendiyle beraber tüm şehri de yanında götürürdü. En azından kendine, onu aramasının sebebinin bu olduğunu söyledi. O, kimseyi geride bırakmazdı. Dante’yi de bırakmayacaktı. Bir dönemeçte soluklanmak için durduğunda, onu duydu. Boğuk bir yardım çığlıydı, bu. Sokaklara taşan müzik, tüm sesleri bastırırken neredeyse kaçıracaktı ama oradaydı işte. Ses, bir erkeğe aitti ve doğru yolda olduğuna emin olmasını sağlayan da bu oldu. Sağa döndü ve başka bir dönemeci geçti. Onları gördü. Çıkmaz sokağın atölye olarak kullanılan bir köşesinde, yere sinmiş orta yaşlı bir adam ve tepesine iblis gibi çökmüş olan Ark askeri. Kız, duraksamadan elindeki cam parçasını adamın uyluğuna sapladı. Adamın yakarışı, Beau’yu harekete geçirdi ama bir adım daha atamadan kız, elini kaldırıp onu durdurdu. “Sen bu işe karışma, çiftçi.” Kızın buz gibi sesini duyduğunda Beau, gardiyanının döndüğünü anlamıştı. “Dante… Ne yapıyorsun, Yürüyen Kadın aşkına! Kim bu adam?” diye sordu Beau, sakin kalmak için kendini zorlayarak. Şu an bir Gezgin’e saldırmak, yapabilecekleri en aptalca şey olurdu. Buna izin veremezdi. “Bu gece ölecek birisi,” dedi Dante, burun delikleri öfkeden şişerken. Adam, Beau’ya döndü ve çaresiz bir sesle yalvarmaya başladı: “Merhamet et, kardeşim! Merhamet et!” dedi, hıçkırıkları arasından. Ama Beau, karşısındaki kızı nasıl durduracağını bilmiyordu ki. “Merhamet dileneceğin kişi ben değilim,” diye cevapladı Beau, dikkatlice. Gözleri Dante’nin yaralı, güzel yüzünde gezerken orada, kızın az önce attığı kahkahaların bir izini aradı. Ama yoktu işte. Her zamanki salt öfkesi, tüm vücudunu ele geçirmişti. O yüzden Beau, aklına gelen tek şeyi yaptı: İçinde yaşadığını gördüğü Dante’yi konuşturmaya çalıştı. Canavarının diğer yarısı olan kızı. “Dante, lütfen… Sadece, konuş benimle. Bu adam, sana ne yaptı?” “Sen anlatmak ister misin?” dedi kız, suratını adamın suratına iyice yaklaştırarak. Tüm yüzü, şimdi, saldırmaya hazır bir yırtıcı gibi gergindi. “Neden bahsettiğini bilmiyorum,” dedi adam, gözlerini ondan kaçırarak. “Hatırlatmamı ister misin? Peki…” Geri çekildi ama ayağı, hâlâ adamın uyluğunu kesen camın üzerindeydi. Adam, acıyla inlerken hareket etmeye cesaret edemedi. Beau, hemen bir şey yapmazsa bu Gezgin’i, yavaş ve ızdıraplı bir ölümün beklediğini biliyordu. Dante tekrar konuşmaya başladığında Beau, kıza bir adım daha yaklaştı. “Bu piç ve tayfası, Kayamıza gelip bizden haraç alırdı. Ailem, akıllıydı; Gezginler gelince, asla ortalıkta olmazdık ama o gün… O gün, annemle açıklıktaydık. O gün, bu kanı bozuk, annemi gördü ve onu da istediğine karar verdi. Neden olmasın, değil mi? Sonuçta onu kim durduracaktı? Annem, ona karşı koydu ama ne yapabilirdi ki? Halkına, halkımıza yalvardı. Seslere gelen babam, bizi uzaklaştırmaya çalışsa da Kayamın insanları o kadar açtı ki…” dedi Dante, tükürür gibi bir sesle. “Biraz yemek ve biraz da merhamet için annemi, bu herife sattılar. Öylece… Ne benim, çığlıklar atarak yalvarmamı umursadılar ne de korsanların, babamı öldüresiye dövmelerine engel oldular. Annemi götürdüler ve halkım, hiç öyle biri aralarında yaşamamış gibi, hayatlarına devam etti. Bu orospu çocuğu, annemi bizden çalmamış gibi yaşayıp gittiler! Babam, neden yüzümü bu hâle getirdi sanıyorsun? Aynı şeyin, benim başıma geleceğini biliyordu! Benim de annem gibi, bu leş kargalarına yem olmamı istemedi!” diye tısladı. Beau, küfretti. Göğsünün, hiç taşımak zorunda kalmadığı bir yükle ağırlaştığını hissedebiliyordu. Dante’nin saklamaya çalıştığı acısı içine dolarken, ilk defa ne diyeceğini bilemedi. Annesi ondan öylece alınmış olsa, neler yapabileceğini kestiremedi. Hayat, onun canını bu kadar acıtmış olsa, onun kaç canı yakacağını kim bilirdi ki? Hayat değil. Bu pislik… Beau, o an, Dante’den çaldığı annesi yüzünden, Gezgin’den öyle nefret etti ki nefesi kesildi. Dante’den çaldığı her gülüş için, adamın canını yakmak istiyordu. Kızın kimseye güvenememesine sebep olacak yaralar açtığı için, her zerresiyle acı çekmesini istiyordu. Ama adam, konuşmaya başlayınca Beau, hayatında ilk kez birinin ölmesini istedi. “Hayatını kurtardım ben, onun. Orada çürüyeceğine, yatağımı ısıtmasına izin verdim. Başında gerçek bir çatı, önünde gerçek bir yemeği oldu,” dedi adam, kinle çarpılmış yüzüyle. Az önce merhamet dileyen adamın içinde, kendine olan inancı görmek, Beau’nun midesini bulandırdı. Adam, yaptığından hiç pişman değildi. “Yani hatırlıyorsun, öyle mi? Sonra ne oldu? Annem, nerede şimdi?” diye sordu Dante, hırlamayı andıran bir sesle. Sesi, yaralı bir hayvan gibi çıkmıştı. Beau, aylardır birlikte geçirdikleri yolculuklar boyunca ilk defa Dante’yi bu kadar savunmasız gördü. Çenesi gerilirken, ellerini yumruk yaptı. Doğduğu Kaya gibi sağlam olan kızın bu kırılgan hâli, onun canını yaktı. “Sorun çıkarıp durdu, ben de sokağa bıraktım. Etrafta gezer, onu evine götürmesi için korsanlara yalvarırdı. Öyle sürüne sürüne de öldü gitti işte, aptal kevaşe!” dedi ve Dante’nin önüne tükürdü. Beau’yu harekete geçiren de bu oldu. Bir göz kırpması kadar sonra Beau, adamın yakasına yapışmış; onu tüm gücüyle duvara savuruyordu. Gezgin’in ayakları yere basmak için çırpınırken Beau, onun boğazını öyle bir sıktı ki adamın biçare hayatının son nefesini, nasırlı ellerinde hissedebiliyordu. “Tek bir kelime daha et,” dedi, Beau. Öfkeyle dolu kalbi, kulaklarında gümbürdüyordu. Bu karşısındaki iğrenç mahlukun, bir gün daha yaşamasına ne gerek vardı ki? “Yaşlı Adam şahittir, ona elimi bile sürmedim ben. Kendi kendinin sonu oldu. Burada, öyle güzel bir kadının önüne gemilerini yakacak bin adam sayarım sana. Anası kıymet bilemediyse, ben ne yapayım?” diye yakardı, Gezgin. Yüzünde yine, o yalvaran ifade vardı. Sanki bu, bir şeyi değiştirirmiş gibi. Beau, daha önce kimseyi öldürmemişti. Cinayetten hüküm giymiş olsa da eline, henüz kan bulaşmamıştı. Şimdi Dante’nin intikamıyla arasında dururken, bu cinayette de payı olmadığını söyleyebilecek miydi? Ellerine, hâlâ kan bulaşmamış sayılacak mıydı? Tek bildiği, Dante’nin elinden, adaletini alamayacak olduğuydu. O yüzden adamı indirdi ve kolunu boynuna sararak onu, tam önünde tuttu. Artık adamın göreceği tek şey, Dante’nin gözlerindeki alevler olacaktı. Beau, çırpınan adamı olduğu yere sabitlerken Ark askeri de çevik bir hareketle cam parçasını, adamın uyluğundan çekti. Oluk oluk kan, yere boşalmaya başladığında Dante, bu sefer camını, adamın boğazına dayadı. “Hayatını çaldığın annem için,” dedi, ağır ağır. Detone bir şarkı kulaklarına ulaştığında Dante, henüz sözünü yeni tamamlamıştı. Köşeyi dönen beş Gezgin’in yarı sarhoş suratlarıyla karşılaştıkları an, Dante ve Beau, taş kesildi. Siktir. Gezginler de önlerindeki manzarayı gördükleri an, ahmaklaştılar. Afallamış yüzleriyle, bir Dante’nin elindeki bıçağa bir de kendilerinden biri olan adamı sımsıkı kavramış Beau’ya bakıyorlardı… “Ne bakıyorsunuz bok çuvalları, tutun şu orospuyu!” Kollarında debelenen adam bağırmaya başladığında, hepsinin üzerindeki sükûnet büyüsü bozuldu. Beau, kavgacı biri değildi. Kendini göstermek için bela da aramazdı. Gerektiğinde kavgadan kaçmazdı, evet ve bir boğa kadar güçlü olduğu için de kolay kolay yenilmezdi. Yine de onun ettiği kavgalar, genelde kızlar uğruna ya da kimin son birayı alacağına dair olan saçma sapan şeyler hakkında olurdu. Beau, hayatı için savaştığı tek seferde ise öyle kötü yenilmişti ki, kazanamayacağı bir kavgaya girmenin bedelinin çok ağır olduğunu öğrenmişti. Yine de bu, onu durdurmadı. Adamlar, aynı anda üzerlerine atıldığında, tuttuğu Gezgin’i onlara çevirip önlerini kesmeyi denedi ama adam, ona bir dirsek atarak sıyrılmayı başardı. Beau, kendi bir kavga aramasa da bazı kavgaların, onun kavgası olmak gibi kötü bir huyu vardı işte. Tam da şu an olduğu gibi. Bela gelirdi ve Beau, ona, ‘nerede kaldın,’ derdi. O yüzden Gezginler, onların çevresini sarmaya başlayınca Beau, sadece gülümsedi. Elinden kaçırdığı adam, şimdi tam da Dante’nin karşındaydı. Kız, onun bir hamle yapmasına fırsat vermeden üstüne atıldığında geri kalanlar, gözünü Beau’ya çevirdi. “Nerede kaldınız?” diye sordu Beau, tüm içtenliğiyle. Cevabı veren, üzerine savrulan bir kılıç oldu. Beau, darbeden kaçmak için sağa kaydı ve yanında duran metal küreği kaptığı gibi, iki eliyle havaya kaldırdı. Darbenin hızıyla, çarpışan metaller titredi ve yankısı, ara sokağa dağıldı. Beau, kılıcın saplandığı metali tüm gücüyle itti ve adamı geriye doğru savurdu. Adam düşerken, üzerine doğru gelen diğerini yumrukladı ama bir başkasından gelen tekmeden kaçamadı. Tekmenin ivmesiyle kafasını, arkasındaki taş duvara vurdu. Görüşü bulanıklaşmaya başlarken tüm kafası, yakıcı bir acıyla sızladı. Yere doğru kayarken bir Gezgin, yakasına yapışıp suratını yumruklamaya devam etti. Beau, sert bir tekmeyle onu uzaklaştırsa da ayağa kalkamadan karnına aldığı başka bir darbe yüzünden, iki büklüm oldu. Başı uğuldayan Beau, yana savrulduğu sırada dikişlerinin patladığını hissetti. Keskin bir sancı, tüm vücudunu titretse de yerden destek alıp ayağa kalkmayı başardı. Yarasına dokunduğunda eline bulaşan kana aldırmadan, önündeki adamlardan birinin üzerine koştu ve onu bir çuval gibi kolayca yere yapıştırdı. Adam, bir daha da yerinden kalkamadı. Ama Beau da adamdan daha iyi durumda değildi. O yüzden suratının yan tarafına bir tabure geçirdiklerinde Beau, kendinden geçmek üzere olduğunu anladı. Suratı, tozlu zemine yapıştı. Gözleri kapanmadan hemen önce, onu tekmeleyen ayaklar arasında gördüğü son şey, mahkûmlarının ellerinden kaçtığı ve Dante’nin de onun peşinden köşeyi dönüp gözden kaybolduğu oldu. Nedense bu, tekmelerden ve kanayan yarasından daha çok canını yaktı. Hayatı için savaştığı ikinci sefer de Beau, yine kaybetmişti ve bunun bedeli de bir başına ölmek olacaktı.

Yorumlar

0/2000