Bölüm 13 : Arm

Zaman, dalgalarla iç içe geçti. Bir dalga, öbürünün izlerini sildi; beriki geldi ve her şey, başa sardı. Arm’ın ciğerleri, yaz rüzgârının sıcacık kokusuyla doldu. Ona, annesini hatırlatan bir kokuydu bu. Huzurluydu. Her kokunun kendine ait bir sırrı oluşu gibi, bu kokununki de peşinden getirdiği anıdaydı. O gün, Arm, kendini bir dağ gibi hissediyordu. Koca ömründe, çoktan on bir kışı devirmişti. O yüzden, o gece annesi onu kucağına almak istediğinde, rahatsız olmuştu. Annesi ufak tefek bir kadındı ve Arm da on bir yaşında, koskoca bir adamdı. Ama annesi, tüm akşam öyle üzgündü ki belki de sadece bebekliğindeki gibi sarıp sarmalamak istiyordu onu. Bu yüzden, Arm da ona izin verdi. Hem itiraf etmese de güzel bir histi bu. Öyle sıkı sarılmışlardı ki birbirlerine, görseniz, dünya en başından yok olacak olsa bile, onların birbirinden hiç ayrılmayacaklarını anlardınız. Annesinin bileklerine bağladığı kayalardan biri, ipinden kurtulup takırdayarak gerilerinde kalırken Arm, onun siyah saçlarının arasından, taşın kayboluşunu izlemişti. Kendini bir dağ gibi kocaman görse de Arm, aslında güzel bir hissin kötü hislere gebe olabileceğini anlayamayacak kadar küçüktü. Annesinin adımları, dalgaların vurduğu kıyıya yaklaşırken kadının hıçkırıkları, Arm’ın kafasının üstüne konan öpücüklere karışmıştı. Bir adım daha… Ve sonra, Derin Deniz’in ruhundan gelen o yakıcı soğuk ikisini de yutarken Arm, annesine daha sıkı sarıldı. Nefesi kesilirken kafası karışmış olsa da o an, hiç korkmamıştı. Çünkü bir oğlanın en güvende olduğu yer, annesinin kollarından başka neresi olabilirdi ki?

*

Arm, gözlerini açtığında nerede olduğunu bilmiyordu. Bir an, buz gibi su, onu yutuyordu; bir an sonra ise rahat bir şilteye boylu boyunca uzanmış, yabancı bir ateşin çıtırtıları tarafından sarmalanmıştı. Başını sol yanına çevirdiğinde, ateşin karşısında, tanımadığı bir oğlanın durduğunu gördü. Kambur bir oturuşla önüne eğilmiş oğlan, Arm kadar gençti ama gölgelerin iyice morlaştırdığı göz altları, onun yaşlı ve yorgun bir ruhu olduğunu hissettiriyordu. Oğlan, bacaklarına yasladığı deftere, kömürden bozma bir kalemle hızlı hızlı bir şeyler karaladı. Kalemi öyle sıkı tutuyordu ki Arm, ondan daha gevşek tutulan hançerler görmüştü. Ama Arm, neredeydi ki? Kalemi silahı yapan bu oğlan kimdi? Arm, düşünmeye çalışırken sadece boş boş gözlerini kırpıştırdı. Boğazı, bir kaya kadar kuruydu. “Yaşıyorsun demek?” Arm, oğlana cevap veremedi. Sadece sağlam eliyle, boğazına dokunabildi. Oğlan, defterini yere bıraktı ve arkasındaki kovanın içinden bir kepçe çıkardı. Arm, kaşlarını çatarak kepçeye baktı. Bir yabancının merhametine güvenmek istemese de gözlerini oğlandan ayırmadan, ona uzatılan suyu içti. Serin su, çatlamış dudaklarına değdiğinde, kendinden beklemediği bir açlıkla oğlanın koluna yapıştı ve hepsini bir dikişte bitirdi. Oğlan, bir kepçe daha su getirdiğinde Arm, hiç itiraz etmeden içmeye devam etti. Nihayet Derin Deniz’in kokuşmuş izlerini içinden sildiğine emin olduğunda, küçük bir nefes verdi. Aklında onlarca soru vardı ama gözleri, oğlanın yere koyduğu defterine kaydı. “O, ben miyim?” dedi, kendi sesine yabancı hissederek. Oğlan, kepçeyi kovaya atıp defteri yerden aldı. Yaptığı çizime bir kez tereddütle baktı ve omzunu silkerek, isteksizce ona uzattı. “Sadece bir karalama. Dönüp durduğun için pek iyi olmadı.” Arm, sağlam eliyle defteri kucağına koyup oğlanın çizdiği kendi portresine baktı. Çok güzeldi. Kömür, bin parça öfkeli çizgiyle yer yer kâğıdı delip geçmişti ama yine de Arm’ın gördüğü en güzel şeylerden biriydi. Belki de hiç olmadığı kadar güçlü göründüğü içindi, bu. Öbür sayfayı çevirdi; bu sefer, başka bir açıdan kendine baktı. Hepsinde, farklı bir Arm vardı. Bazılarında kaşları çatıktı, bazılarında huzurlu sayılırdı. Sonuncusunda ise ağzı açık ve boynu yana düşüktü. Arm, bu rezil hâlini görünce ağzından çatlak bir kahkaha kaçmasına engel olamadı. Kahkahası boğazını yakarken oğlana döndüğünde, onun da meraklı gözlerle kendini incelediğini gördü. “Bunlar, muhteşem olmuş,” dedi, oğlanın defterini geri vererek. “Fena değiller. Pek insan modelim olmuyor. Genelde hep kedimi çizerim,” derken oğlan, birden sustu; çok konuştuğunu fark etmiş gibi başını çevirdi. Arm, oğlanın rahatsızlığına karşı anlayışla gülümsedi. İnsanların ona içini dökmesine alışıktı. Onun etrafında, fark etmeden kendilerini savunmasız bırakırlardı. Belki, bir eli yok diyeydi bu. İnsanlar onun somut eksikliğini gördüklerinde, kendi eksikliklerine şükretmek gibi bir huyları olurdu. Bu da onu, konuşması kolay biri yapıyor olmalıydı. “Kedin mi?” dedi, samimi bir ilgiyle. Oğlan, ona mesafeli bir bakış atsa da konuştuğunda, sesi soğuk değildi: “Otto, siyah beyaz tüylü, dört ayaklı bir şey. Şimdi etrafta dolanıyor olmalı. Geceleri şehirde gezmeyi sever.” Şehir… Gezgin Şehir… Araf…Mağara…İdam… Siktir. Tüm yaşananlar, yüzüne buz gibi bir dalga gibi çarparken Arm’ın nefesi kesildi. “Kardeşimi gördün mü? Lunulata. İki ayaklı, ufak tefek ve ukala bir şey.” Arm, endişenin içine dolmasına izin vermemeye çalışsa da endişe dediğin şey bazen öyle sinsi olurdu ki onu durduramadan, çoktan kalbine giriverirdi. “Bana, seni uçurumdan atarsam kedimi yiyeceğini söyleyen kız mı?” derken oğlanın siyah gözleri, tehlikeli bir ateşle parladı. ‘Düşmanların da nazik görünebilir, Army,’ dedi, kafasının içinden Lunu’nun sesi. “Evet, kesinlikle bu, o. Nerede o?” diyerek seri hareketlerle ayağa kalktı. Şüphe, aklını kemirmeye başlamıştı. Eğer bu yabancı, kardeşine bir şey yaptıysa, onu hiç düşünmeden öldürürdü. Daha önce de yapmıştı. Evet, bunun bedeli, ruhunu parçalamak olmuştu ama kardeşinin kılına zarar vereni önce öldürür; sonra da seve seve, bu bedeli öderdi. Oğlan, önüne geçip onu durdurduğunda, aynı boyda olduklarını fark etti. Sadece, Arm’dan biraz daha yapılıydı. Bu yakınlıkta birbirlerine gözlerini dikip bakarlarken çenesini dikleştiren Arm, gözlerindeki meydan okumayı görmesine izin verdi. Oğlan, geri adım atmasa da Arm, onun dudağının hafifçe yukarı seğirdiğini gördü. “Sakin ol, Kayalı. Kardeşin, buraya geri geleceğini söyledi. Hatta sana bir şey bile bıraktı,” dedi, ondan uzaklaşarak. Mağarada yürüyüp köşedeki sandığın üzerinden sarkan kalın, kırmızı bir cekete uzandı. Ah, Lunu… Oğlanın elindeki parlak armalı ceketi görmek, Arm’ı karnından yumruk yemişe çevirdi. Öfkesinin yerini, korkusu doldurdu. “Bunu hiç çıkarmaz,” diyerek cekete uzandı. Hâlâ oğlana güvenmiyor olsa da o baygınken neler olduğunu öğrenmesinin tek yolu da oydu. “Gelince ona geri verirsin o zaman,” dedi oğlan, basitçe. Arm, ceketi üzerine geçirirken, karşısındaki yabancıyı tartarak sordu: “Nereye gitti o? Ayrıca ben, buraya nasıl geldim?” Oğlan, bıkkın bir iç çekişle kendini az önce Arm’ın yattığı şilteye bıraktı. Kollarını kafasının altında birleştirip mağaranın tavanına bakarak konuştu: “Kimse bana anlatma zahmetine girdiğinden değil ama anladığım kadarıyla, firar ettiniz. Şimdi de bir gemi çalıp hayalî bir adaya gitmek için hayatlarınızı tehlikeye atacaksınız. En azından, diğerleri bunu yapmayı planlıyor. Kardeşin, kardeşim ve diğer ikisi.” “Lunu, nereye gitti, peki? Başımızı iyice belaya sokmadan, onu bulmam gerek.” “Bunun için çok geç olabilir. Sikik kardeşimin peşinden gitti,” dedi, yüzünü buruşturan oğlan. “Kardeşin?” “Üvey kardeşim, Hodbin. Soysuz herifin tekidir.” Araf’taki sarışın Gezgin… Arm, dişlerini sıkarak cevapladı: “Evet, küçük bir tanışmamız oldu kendisiyle.” Kendisi fark etmese de karşındaki oğlan, onun tek yumruğunu sıktığını gözden kaçırmamıştı. “Umarım onu iyi benzetmişsindir,” dedi oğlan, keyifsiz bir sırıtmayla. Arm, karşısındaki oğlana acımasına engel olamadı. Lunulata, ömürlük bir belaydı evet ama en azından, onun belasıydı. Kız, ne kadar sorgulanabilir kararlar alsa da onlar, aileydiler. Birbirlerini seçmişlerdi. Her şey boka sarsa bile bu bağları, sonsuza kadar onlarla kalacaktı. Ona, ‘sen, benim kardeşim değilsin’ dedin, ahmak! “Hodbin’i nerede bulurum? Kardeşimi nereye götürdü?” “O piç, kendi işini görmeden kimse için bir şey yapmaz. Hodbin’i bulmak istiyorsan, önce Dede’nin İni’ne bak. O yılan, götü sıkışınca babacığına koşmayı pek sever,” diye yanıtladı sorusunu. “Teşekkür ederim,” dedi Arm, minnetle. Oğlanın yalnızlığına bir bakış atmak bile, Lunu’yu daha da özlemesine sebep olmuştu. Kızı hiçbir zaman affedemeyecek olsa da güvende olduğunu bilmesi lazımdı. “Kendini öldürtme, Kayalı,” dedi oğlan. Yeni tanışmış olsalar da Arm, onun sesindeki cansızlıktan, oğlanın da kendi yalnızlığına bir bakış attığını anladı. Öyle ki oğlanın kelimeleri, sesinden ağlamaklı bir güçsüzlükle dökülmüştü. “Denerim,” dedi Arm, dönüp mağaranın çıkışına doğru yürürken. Dikenlerle çevrili otları aşıp uçurumun kenarında durduğunda, etrafa alaca karanlık çökmüştü bile. Kaç saattir baygındı ki? Arkasındaki kayanın çıkıntılarına birkaç kolay hamlede tırmanıp boş vadiye bir bakış attı. Yolunu aydınlatan ay dışında, elinde hiçbir şeyi olmasa da Tak ve Dak, onu kutsamış olmalıydı ki nemli zemin, farklı boydan ayak izleriyle doluydu. Bu sayede Arm, en küçük ayak izini pusulası yaptı ve yolunu çizdi. Vadi, kocaman gövdeli birkaç ağaç dışında boştu ve alabildiğine uzanıyordu. Bu asırlık ağaçların her bir dalı, rengârenk çaputlarla süslenmişti. Arm, ağaçları süslemenin en eski Ark geleneklerinden biri olduğunu duymuştu ama belli ki Gezginlerin de onlardan geri kalır bir yanı yoktu. Girintili çıkıntılı yollarda ilerledikçe, gecekondulardan oluşan evler, tek tük de olsa görünmeye başladı. Arm, evlerin arasından geçerken, bir ışık ve belki bir küçük ses aradı ama hiçbir şey yoktu. Daha birkaç gece önce kayasından hiç ayrılmamış olan Arm, çıktığı bu yabancı yolda ne bir dosta ne de bir düşmana rastladı. Evlerin ortasından geçen patikada ayak izleri de bittiğinde, şimdi hiç olmadığı kadar yalnızdı. O yüzden, şehrin iyice içlerine doğru yürüdü ve bir iz bulacağını umarak etrafı inceledi. Bu koca şehirde, Lunu’yu nasıl bulacaktı ki? Neden, Dede’nin İni neresi, diye sormayı akıl edememişti ki! Düşün, Arm. Lunu olsa ne yapardı? Lunu olsa etrafını dinlerdi ve işine yarayacak bir bilgi edinmeye çalışırdı. Ama ortalıkta kimsecikler yokken Arm, bunu nasıl yapacaktı ki! Birileriyle karşılaşmayı umarak etrafta amaçsızca yürürken, bir yol ayrımına geldi. Harika. İçgüdülerine güvenip sola yönelmeye karar verdiğinde, arkasından bir ses, “Yerinde olsam, o yöne gitmezdim,” diye seslendi. Bu, mağaradaki oğlandan başkası değildi. Şimdi üzerine yere kadar uzanan kalın, siyah bir ceket giymişti ve sırtına da kocaman bir çanta asmıştı. “Beni takip mi ediyorsun?” dedi Arm, oğlana takılarak. Ama oğlanın çıkık elmacık kemiklerine sahip suratında, bir mimik bile oynamadı. “Hayır. Seninle geliyorum,” dedi, son derece basit bir şekilde. Sağa yönelip yürümeye başladığı sırada afallamış olan Arm, arkasından bağırdı: “O nereden çıktı?” “Fark ettim ki kardeşimle görülecek küçük bir hesabım var ve eğer şimdi kapatmazsam, bir daha böyle bir fırsatım olmayabilir. Ben, onun o sefil hayatını karartmadan ölüp gitmesini hiç istemem. Evet, haklısın; kafayı yemiş olmalıyım,” diyen oğlan, arkasını dönüp bir daha ona bakmaya zahmet etmedi. “Hiç şüphem yok. Bana, akıllısı denk gelmez zaten. Bir adın var mı bari?” dedi Arm, oğlanın uzun adımlarına yetişmeye çalışarak. Kardeş kavgaları ya da intikam planları, umurunda bile değildi. Bu aptal şehirde yalnız başına sürüklenmeyeceği için o kadar memnun olmuştu ki daha fazla sorgulamadı. “Öfke. Senin?” dedi oğlan, etrafı kolaçan ederek. “Arm.” “Senin de sadece eksiklerini gören bir baban vardı sanırım?” Arm, buna içten bir kahkahayla karşılık verdi. Oğlanın şaşkın bakışlarını üzerinde hissetse de ona aldırmadan, gülmeye devam etti: “En azından senin baban, sana eksiklerini görecek kadar bakmış. Benimki, bana isim vermeye zahmet bile etmedi.” Söyledikleri doğruydu ve canını yakıyordu ama bu dünyada sevilmeyen ne ilk ne de son çocuktu. O yüzden Öfke’ye döndüğünde, yine de sırıttı ve “Sanırım, en kötü baba yarışının galibi hâlâ benim,” dedi. “Şimdilik tacın sende kalabilir, Arm,” dedi oğlan, küçük bir gülümsemeyle. Bu küçük gülümsemesi bile yüzüne can vermişti. O an Arm, Öfke’nin büyük bir gülümsemeyle nasıl gözükeceğini merak etmesine engel olamadı. Yan gözle ona bakarken, tepedeki küçük bir evin girişine geldiklerini gördü. Dede’nin İni denilen evin küçük penceresinden, cılız bir ışık sızıyordu. Öfke, evin ağır ahşap kapısını iterek içeri girdiğinde Arm da onun omzunun ardından içeri baktı. Uzun birkaç mumla aydınlanmış salonda, Hodbin denen Gezgin, telaşla yaşlı bir adama bir şeyler anlatıyordu. Öyle ya, geldiklerini fark etmemişti bile. Ama Öfke’nin Dede dediği bu adam, onları görünce, oturdukları uzun masadan kalktı. Yaşı geçkin olmasına rağmen adam, oldukça iri yapılıydı. Kaslı kolları, giydiği tuniğin altından bile kendini belli ediyordu. Gezginlerin, bir Kayalı’dan on kat daha iyi yaşadığının kanıtıydı bu. Bir Kayalı o yaşa geldiğinde, birbirine tutturulmuş birkaç zavallı kemikten fazlası olamazdı. Oldu da az da olsa yapılıysa da bilin ki başkasının ekmeğini çalan, kendinde olmayana konan biriydi. Arm, bir savaşçı olduğunu anladığı bu yaşlı adamın keskin bakışlı gözlerine baktığında, hiç beklemediği bir şey gördü. O derin mavi gözlerde, saf bir mutluluk vardı. Adam, Öfke’yi gördüğü için o kadar mutluydu ki Arm’ı gözü görmemişti bile. Bunu fırsat bilen Arm, Öfke’nin ardından içeri girdi ve kimse engel olamadan, Hodbin’in üzerine atıldı. Hodbin’i tutup kendine doğru çevirdi ve ahşap masaya yapıştırdı. “Kardeşim nerede?” Oyunbaz Gezgin’in gözlerinden bir anlık şaşkınlık geçse de yerini hemen, üstten bakan ifadesine bıraktı. Hodbin, onu itip masadan kalktı. Ama Arm’ın, bir cevap almadan onun yakasını bırakmaya niyeti yoktu. Sağlam eliyle, Gezgin’in boğazına yapıştı. “Sakin ol, genç adam; evimde, itiş kakış istemiyorum,” diye uyardı Dede, onu. Yine de adam, iki oğlanı ayırmaya yeltenmedi. Arm’ı boşluğa düşüren şey, yan tarafından gelen çocuk fısıltılarını duymak oldu. Elini Hodbin’in boynundan çekmeden, sesin geldiği yöne döndü. Bir grup küçük çocuğun mahmur gözlerle, salonun girişinden onlara baktığını gördü. Hepsi farklı boylardaydı ve benzer pijamalar giymişlerdi. Kol kola girmiş iki küçük kız, Arm’a bakıp kıkırdaştılar. Arm, kızlara küçük mahcup bir gülümseme gönderdi. Bu gülümseme, kızaran kızların utanıp içeri kaçmasına sebep oldu. Bu evde, kaç çocuk vardı böyle? Arm’ın bakışları, diğer ufaklıklara kaydığında gördüğü diğer şey, korku oldu. ‘Harika. Birkaç küçük çocuğun kâbusu oldun. Ne erkeksin ama,’ dedi, babasının küçümser mırıltısı. Arm, kendinden iğrenerek Hodbin’i bıraktı. Hodbin, küstah bir edayla yakasını düzeltti ve ona tepeden bakarak sırıttı. Dede, küçüklere döndüğünde Arm, Gezgin’den bakışlarını kaçırmadı. Sonra, diye söz verdi kendine. “Uyku vakti, haydutlar. Burada, izleyecek bir şey kalmadı; hadi bakalım, doğruca yataklara,” diye kışkışladı Dede, çocuklarını. Bu adam, gerçekten hepsine babalık mı yapıyordu? Çocuklar koşuşarak içeride kaybolduklarında Arm, onların muzip fısıltılarından kalanları duydu: “Oğlanı gördün mü? Tek bir kolu vardı!” “Hodbin’i nasıl da boğuyordu öyle!” “Tam bir canavar!” “Bence çok yakışıklı!” Çocukların kendi aralarındaki kıkırdamaları, kapının arkasında kaybolurken Dede, ayakta dikilmeye devam eden üç oğlana döndü. “Oturun bakayım şöyle,” dedi, arkalarındaki masayı göstererek. “Benim oturacak vaktim yok, kardeşimi bulmam lazım,” diye itiraz etti, Arm. Hodbin’e pis bir bakış attı ama Gezgin, bunu göremeyecek kadar kendiyle meşguldü. “Ne dediğimi duymadın mı, ihtiyar? Matar, beni öldürmeye çalıştı! Yaşlı Adam’a armağan edeceği kokuşmuş bir balık yemine dönmeme, şu kadar kalmıştı,” diye sitem etti Hodbin, Öfke ve Arm’ın varlığını hiç umursamadan. Ama yaşlı korsan, onlara öyle bir baktı ki Arm, adamın suyuna gitmenin daha güvenli olacağına dair bir hisle doldu. O yüzden, sessizce dilini ısırdı ve bir iskemle çekip oturdu. İki iskemle yanına oturan Hodbin’in de adamın sözsüz emrine itaat ettiğini fark etti. Bu sefer Dede, Öfke’ye döndü ve kaşlarını kaldırarak sordu: “Sen, kasara kazığı gibi dikelecek misin öyle?” Öfke, homurdanarak Arm’ın yanına çöktü. Ardından adam, hiçbir şey demeden küçük mutfağına yöneldi ve bir şeyler hazırlamaya koyuldu. Arm, bu gamsızlık karşısında şaşkınlıkla Öfke’ye baktı ama oğlan, sadece omuzlarını silkti. O yüzden Arm, tüm sitemlerini yutarak tekrar dilini ısırdı. Hepsi çatlak bunların. Hepsi! Sol tarafında, Hodbin’in de stresle bacağını salladığını duyabiliyordu. Can korkusu bir başkaydı işte. En tasasız adamı bile böyle kuş gibi çırpındırırdı. Beter ol. Dede, onlara döndüğünde, kocaman elleri doluydu. Sırayla hepsinin önüne, birer kâse istiridye çorbası ve biraz da ekmek koydu. Sonra da bir iskemleyi çığlık çığlığa gıcırdatarak, tam karşılarına oturdu. “İçin. Aç açına konuşulmaz.” Arm, ne diyeceğini bilemiyordu. Bu oyunu oynayacaksa, adamı kızdırmasa iyi olurdu ama Lunu’ya da en kısa sürede ulaşmak istiyordu. Ama ekşi koku burnuna dolduğunda, seçimi onun yerine, zavallı midesi yapmıştı bile. Arm, kâseyi kavrayıp kendi çorbasını kafasına dikti. Çorba çok sıcaktı ve dilini yaktı ama Arm, o kadar açtı ki biraz pişerse, kendi dilini de yiyebilirdi. Uzun zamandır içtiği en güzel çorbaydı bu. Kendi yaptığı çorbalar gibi lapa da değildi. Kâsede içecek bir şey kalmayınca, istiridyeleri kemirmeye başladı. Tüm kâseyi ekmekle sıyırıp yiyecek bir şey kalmadığına emin olduktan sonra o kadar rahatlamıştı ki içinden, bir oh diyecek oldu. Yan gözle baktığında, Hodbin’in de kendi kâsesini yaladığını gördü. Hepsinin bitirdiğine emin olduktan sonra, fırsattan istifade onları inceleyen Dede, konuşmaya başladı ve “Sırayla anlatın şimdi bakalım,” dedi. Ama Arm, tam söze başlayacaktı ki Hodbin, lafa daldı. “Ona bir koz verdiğimi sanıyordum. O ise sırf duymamam gereken bir şey duydum diye, beni ölüme yolladı! Öylece,” diye parmaklarını şıklattı. “Çünkü onun için vazgeçilmez olamadan, işe giriştin. Acele yelken açan denizci, ecele yelken açar; bilirsin. Sen, bundan daha akıllıydın,” diye hayal kırıklığı ile başını salladı, Dede. “Siktiğimin Gizliman’ı umurumda bile değil ki benim!” diye inledi, Hodbin. “Ama olmalı. Artık oradan başka kurtuluşun yok, oğlum.” Dede’nin yüzünden, bin farklı duygu geçti. Ama o yüzde en son, sadece acı kaldı. “Ne demek bu? Sen, beni koruyabilirsin ama değil mi? Bana kefil olabilirsin ve… Ve…” Hodbin’in kurnaz suratı, bembeyaz oldu. Âdemelması inip kalkarken Arm, neredeyse oğlanın hâline acıyacaktı. Neredeyse. “Bunun hiçbir önemi yok, Hod. Artık çok geç. Matar, oranın varlığının duyulmasındansa, hepimizi diri diri yakmayı tercih eder,” dediğinde yaşlı korsanın geniş omuzları düşmüştü. Arm, onun yorgun göründüğünü fark etti. “Sen biliyorsun ama sana dokunmaya cüret edememiş işte!” “Meclis’in hepsi, bu sırrın bekçisi, oğlum. Moren Mir’in ölmeden önce tek dileği, halkın kalanına başka bir ada daha olduğunu söylemekti. Halkımızı oraya götürmeyi umuyordu. Ama Meclis’in birçoğu buna karşıydı. En çok da Matar. Gördün ya, kendi amcasına kıymakta bile tereddüt etmedi. Biz, bir yemin ettik ve yeminimizi tutmaya devam edeceğiz. Sen de buradan gideceksin. Çünkü seni bugün affedecek olsa bile yarın, ayağının bir taşa takılmasına neden olacak. Bir fısıltının bile duyulmasındansa, seni sessiz sedasız öldürmenin bir yolunu bulacak, oğlum. O yüzden, git buradan. Hâlâ yapabiliyorken kaç git, o bahsettiğin mahkûmlarla birlikte. Seni koruyamadığım için yaşayacağım acıdan da kurtarmış olursun beni, böylece.” Dede, kederli bir iç çekişle masada duran birasından koca bir yudum aldı. Tek yudumda koca maşrapayı içip elinin tersiyle, bıyıklarında kalan köpükleri sildi. “Yani gerçek, öyle mi? Gerçekten başka bir kara parçası var, ha?” dedi, Öfke. Arm, ona döndüğünde oğlanın tüm yüzünün gerilmiş olduğunu gördü. “Var. Sol occidens it, nox ministrat. Güneş batar, Gece hizmet eder. Bu, Gizlerle ilk Gezginlerin birbirlerine verdiği sözdür. Yüzyıllardır herkes, Gezginlerin, Ark’ı almak için fırsat kolladıklarını sandılar ama aslında her zaman, Ark’la Gizliman arasındaki bir duvardık. Biz arada durdukça hiçbir Ark doğumlu, Derin Deniz’in batısında neler olduğunu görecek kadar yelken açamadı.” “Ve bunu sakladınız?” dedi Hodbin. Arm, onun kafasında dönen tilkileri görebiliyordu. Oğlan şimdi, kullanamadığı için ziyan olan bir cevherin içinde olduğunu anlamıştı. “Biz, atalarımızın anlaşmasını onurlandırdık, oğlum. Kendimizden olanı koruduk. Ark’tan aldık, Giz’den aldık. Bu kadar çok yiyecek, sırf birkaç talandan mı ele geçer sanırdınız? Kaya’nın insafına mahkûm bir halk olmamak için yapmamız gerekeni yaptık ve Gezginleri koruduk. Burası, bizim evimiz. Ötede ne olduğunun bir önemi yok.” Dede, yorgun yorgun iç çekti. Omuzlarını ağırlaştıran sözler ağzından dökülürken, tüm yüzü çökmüştü. “Ama bu, bir yalan! Herkese yalan söylediniz. Başka bir kara parçası var! Bu ne demek, biliyor musun? Seçim şansı demek! Siz, doğan her Gezgin’in seçim şansını elinden aldınız!” diye hırladı, Öfke. Arm, Öfke’nin bu sözlerini içinde hissetti. Lunu’nun, onları buraya getirme nedeni de buydu işte. Seçim şansına sahip olmak istemesi. Bunu, kendisi için hiç istememiş olsa da şimdi olduğu adamdan başka bir adam olma fikri, gerçekten çok cazipti. “O devir, zor bir devirdi. Geriye kalmış birkaç parça toprağı, senin benim gibi adamlara yedirirler mi sanıyorsun? O yüzden onlar, doğru bildiğini yaptı; biz de babadan gördüğümüzü yaptık, oğlum. Toprak için değil, ailemizi korumak için savaştık,” dedi Dede, gururla. Öfke, tek nefeste haykırdı: “AMA SAVAŞINIZ, BİR YALAN ÜZERİNE KURULU. BİR SÜRÜ İNSAN, BİR YALAN UĞRUNA ÖLDÜ! HEP ARK’I ELE GEÇİRMEYE ÇALIŞTIĞIMIZI DÜŞÜNMEMİZİ SAĞLADINIZ AMA ASLINDA NE KADAR KÜÇÜK OLDUĞUNUZU GÖRMÜYOR MUSUN? BİZ, SADECE GİZLİMAN’IN BEKÇİ KÖPEKLERİYMİŞİZ. BUNU NASIL KENDİNİZE SAKLARSINIZ!” Oğlanın yüzü, hayal kırıklığı doluydu. Ayaklanıp ileri geri yürümeye başladığında Arm, artık Öfke’ye neden bu adın konduğunu anlamaya başlamıştı. Mağarasında resimler çizen oğlanla şu an tükürükler saçarak bağıran oğlanın alakası bile yoktu. Şimdi Öfke’nin beyaz boynu, damarlarla dolmuştu. Ellerini kısacık kesilmiş saçlarında dolaştırırken bunun, onun sakin hâli olduğu belli oluyordu. Ama karşısındaki yaşlı adamın yüzünde, sadece kararlı bir ifade vardı. Geri adım atmaya niyeti olmayan bir kayaydı, bu adam. “Benden nefret edebilirsiniz. Size yalan söyledik. Halkımıza yalan söyledik. Ama bu nefreti, başka bir yerde yaşayacaksınız. İkiniz de burası için fazlaydınız. Hep öyle oldunuz. Burada, kendinize bir yer bulamadınız ama belki orada bir şansınız olabilir. Belki beni affetmezsiniz ama en azından bir yerlerde, hak ettiğiniz yeri aldığınızı bilirim.” “Kendini acındırmayı bırak! Ömrün boyunca tanıdığı herkese yalan söyleyen sensin, şimdi mağduru oynayamazsın!” diye kükredi Öfke, ona hınçla bakarak. Ama bir taşın öbürüne hiç benzemediği gibi, iki oğlan da birbirinden olağanca farklıydı işte. O yüzden Hodbin’in, “Seni affediyorum, Dede,” demesi, Arm’ı şaşırtmadı. Bu ikisini bir kazana koysalar, kaynamazlardı bile. Öfke, duyduklarına çılgınca bir kahkaha atarak karşılık verdi: “Tabii ki, edersin. İkiniz de yalancısınız. İkiniz de başkaları adına karar verebileceğinizi sanacak kadar küstahsınız. Ama ben affetmiyorum seni, Dede. En azından artık kime çektiğini biliyoruz, Hod. Onca yalan ve hileyle, siz gerçekten de baba oğulsunuz.” “Öfke…” diye sesini yükseltti, Dede. Artık onun da gözlerinde alevler geziyordu. Ama karşısında dikilen oğlu, geri adım atmadı. Aynı ateşle ona baktı ve yüreği dolu bir sesle konuştu: “Merak etme, gideceğim. Ama sen istediğin için değil, ben farklı bir yaşamı hak ettiğim için yapacağım bunu. Senin, bize layık gördüğünden çok daha fazlasını hak ettiğim için,” dedi, suratında affetmez bir ifadeyle. “Baba aşkına, kes mızmızlanmayı. Bize yalan söylemişse ne olmuş yani? Onun sayesinde, bugün hâlâ hayattayız. O nankör götüne yıllarca kalacak bir yer vermese, çoktan vurgunu yemiştin,” diye tersledi oğlanı, kollarını kavuşturan Hodbin. “Şimdi de vefalı evlat sen oldun, öyle mi? Onu sevmenin tek nedeni, senin gibi ikiyüzlü bir yalancıya yıllarca bakacak kadar yufka yürekli olması!” Artık karşı karşıya gelen, Öfke ve Hodbin’di. İkisinin de bakışları, acımasız bir meydan okumaydı. “YETER! İKİNİZ DE KESİN DALAŞI!” diye gürledi, Dede. Herkes bir anda sustuğunda Arm, artık araya girmesinin vakti geldiğini düşündü. Ne olacaksa olsundu artık. “Bütün bu aile dramınızı bölmek istemem ama Kaya aşkına, kız kardeşim nerede?” diye inledi, yalvarır bir sesle. Çaresizliği açık seçik ortada olacak ki Dede, sonunda ona döndü. Kocaman eliyle sakalını sıvazlayıp bir iskemleye çökerek, derin bir nefes verdi. “Sen, bu hayta oğlum, kardeşine zarar verdi mi sanırsın? Ondan mı gecenin kör vakti evimi bastın?” dedi Dede, Hodbin’e kınayan bir bakış atarak. “Kız kardeşim en son, oğlunlaydı. Tek istediğim, onu bulup buradan gitmek. Bunu sen de istersin çünkü siktiğimin adasının yerini, sadece o biliyor.” Arm, yaşlı korsanın önünde küfrettiği için biraz mahcup olmuştu ama yapacak bir şey yoktu. Dede, ona anlayışla baktı. “Tabii, başka söylemek istediğin bir şey yoksa?” diye şansını denedi, Hodbin. “Gizliman’a hiç gitmedim. Sadece erzak almak için Zincir Boğazı’nda buluşurduk. Oranın batısında olduğu dışında, bir şey bilmiyorum. Kardeşin, adanın yerini doğruca bildiğine emin mi?” “Evet. Ona güveniyorum ama senin bu oyunbaz oğluna hiç güvenmiyorum. Kardeşim nerede?” diyerek, doğruca Hodbin’e döndü. Çenesi, artık sıkmaktan ağrımaya başlamıştı. “Ben ne bileyim?” demesine kalmadan Dede, onun sözünü kestirip attı. “Hod… Doğruyu konuş. Bu yol, yalnız çıkılacak yollardan değil.” Baba oğul, Arm’a bir ömür gibi gelen ama muhtemelen bu kadar çok olmayan bir süre, bakıştılar. “Onu biraz korkutmak için, Madrabaz’ın kafesine kapatmış olabilirim. Ama seninle konuşup bu yanlış anlaşılmayı çözdükten sonra, onu çıkartacaktım zaten,” dedi Hodbin, dişlerinin arasından. “Seni öldüreceğim!” diye tısladı, Arm. “Hiçbir şey yapmayacaksın. Bu vakitten sonra birbirinizi kollayacaksınız, kalleşlik etmeyeceksiniz,” diyerek yüzünü ovuşturdu, Dede. “Hadi oradan, bu şerefsiz, kalleş olarak doğmuş bir kere,” diye homurdanan Öfke’ye hak vermeden edemedi, Arm. Hodbin de tiksinerek Öfke’yi süzdü. Sonra da baştan aşağı gözleriyle kınadığı oğlana, dudağını bükerek cevap verdi. “Sürekli sızlanan bir zavallı olmaktan iyidir.” Öfke’nin, Hodbin’in üzerine atlamak üzere olduğunu tek fark eden, Arm olmadı. Dede, hemen aralarına girip onları birbirlerinden ayrı tuttu. İkisini de enselerinden sıkıca kavradı ve göz göze bakmaya zorladı. Arm’ın, oğlanların bu hâline gülmemek için kendini zorlaması gerekti. “Aranızdaki husumet, bu gece bitecek. Duydunuz mu? İkinizin de kundaklarını yaptım. İkinizin de altını temizledim. İkiniz için de canımı veririm ben. Siz, birbirinize tahammül etseniz de edemeseniz de aynı beşikte uyuduğunuz günden beridir kardeşsiniz. Ben, sizi aynı hamurdan yoğurdum; birinizi ötekinden ayırmadım. Birinizin elinden, ötekine zarar gelmeyecek. Duydunuz mu beni?” Adamın ağzı yerine kalbinden çıkan sözleri, bir anlığına ortalarında asılı kaldı. İkisi de farklı taşlardan oyulup işlenmiş olsa da iki oğlan da adamın içten sözlerine, gönülsüzce başlarını sallayarak karşılık verdiler. Yaşlı korsan, onları kendine çekip iki inatçı oğlunu da iri göğsüne bastırdı ve kafalarını okşadı. Arm, bir anlığına kaskatı kesildi. Şu an yüzüne bir yumruk yemiş olsaydı, canı bu kadar yanmazdı. Bir başına, kaskatı ve canı yanarak dikildiği o anda Dede, ona seslendi. “Gel buraya, hadi,” dedi adam, başını hevesle sallayarak. “Gerek yok.” Arm, sağlam koluyla ensesini kaşıyarak öylece durdu. Bu iş, haddinden fazla saçma bir hâl almaya başlamıştı zaten. “Gerek var. Bu yorgun ihtiyarı, bir gecede fazlasıyla üzdünüz. Gelip bana sarıl da başımı yastığa koyduğumda, bu üç delikanlının yarın birbirinin arkasını kollayacağını bilerek uyuyayım,” dedi doğruca. Arm, adamın içten gözlerine bakarak yutkundu. Ne olacaksa olsun, aman. İki adımda, adamın göbeğinden kalana yaslandı. Adam, bir eliyle onun da başını okşadığında, Arm’ın burnunun direği sızladı. Demek koşulsuzca kabullenilmek, böyle bir histi. Ve bir babanın şefkati de bir annenin merhameti kadar tatlı olabilirdi. “Ha şöyle. Şimdi gidin de o yavrucağı oradan çıkarın,” dedi Dede, iç çekerek. “Sen de bizimle gelebilirsin, ihtiyar,” dedi Hodbin. Sesinde, minicik bir umut vardı. “Gelemem, oğlum. Benim yerim burası, bu kayada doğdum; bu kayada, evlatlarımın yanında öleceğim.” “Ama seni bir daha göremeyeceğim,” diye bocaladı, Hodbin. Arm, şımarık Gezgin’in de duyguları olduğuna şaşırmıştı. “Belki evet, belki hayır. Öyle ya da böyle, ben hep yanınızda olacağım. Sizi ben büyüttüm. Her birinizin içinde, küçük bir ben varım ve bana her ihtiyacınız olduğunda, orada olacağım,” dedi, içten bir vedayla. Arm, adamın yaşlı gözlerinin biradan mı yoksa tuttuğu gözyaşlarından mı kızardığını anlayamamıştı ama söylediği sözleri kavramıştı. Onu büyütmemiş olsa da kendi babasının zehirli kelimeleri, hep onunlaydı. Öfke’yle birlikte gitmeye davrandığında Hodbin, bir daha dönüp Dede’ye sarılmak için durdu. Kardeşi ise ardına bakmadan evden çıktı. Arm, kapının kirişinde, tam ikisinin arasında dururken Lunu’ya hak vermeden edemedi. Bugün gerçekten de dünden farklı bir gündü ve belki, gerçekten de görmeye değerdi. Hodbin, dönüp yanına geldiğinde, onun da gözleri kızarmıştı. Arm’ın onu izlediğini fark ettiğinde, burnunu çekip kibirli bir sesle: “İşine bak, Kayalı,” diye homurdandı. Arm, Öfke’nin peşinden yürümeye başladığı sırada cevap verdi: “Merak etme, en son acıyacağım kişi, senin gibi bir yavşak olur.” “İyi edersin. Çünkü benim gibi yavşaklar, senin gibi kaya boklarına ayağını bile sürmez.” “Kemik’in boklarını temizlediğin düşünülürse, bu hayret verici,” dedi Öfke, bariz bir garezle. Arm, bu atışmaya bir anlığına afallasa da Hodbin, duraklamadan cevabı yapıştırdı: “Evet, sonuçta, senin gibi bir deliğe saklanıp kendimden iğrenebilirdim de. Sen olmaktansa bok temizlemek, kulağa çok daha iyi geliyor.” Artık bu iki kardeşin, kardeşlikten ne denli uzak olduğunu anlayan Arm, Öfke, tam Hodbin’i itecekken aralarına girdi. Kulağına, Hodbin’in hıhlayarak gülüşü geldi ama aldırmadı. Lunu gibi, Hodbin de kanatana kadar tüm bıçaklarını batırıyordu. “O, buna değmez,” diye Öfke’yi ilerlettiğinde, kendi kardeşinin de buna değip değmeyeceğini merak etmeden duramadı. Ya Lunulata da onun Hodbin’iydi ise? Ama bu düşünceyi, hemen kafasından attı. Şu an tek umurunda olan, onu bulmak olmalıydı. Kafasında, başka düşüncelere yer yoktu. Hodbin’in, ikisini de en az üç adım geriden takip ettiğine emin olunca, Arm da bu fırsatı değerlendirip Öfke’ye fısıldadı: “Seni kızdırmasına izin verme.” Oğlan, sadece keyifsizce güldü ve “Bunun için, onun doğmaması gerekirdi,” diye mırıldandı. Şehrin arkalarında dolanırlarken virane bir evin çatısından gelen çıtırtı, Arm’ı durdurdu. Hemen sesin peşine, tam önlerine küçücük bir şey atlayıverdi. Arm, bu anlık hareket karşısında irkilmesine engel olamadı. Yanında duran Öfke, buna sessizce güldü. Arm, önlerine atlayan bu şeyin, dört ayağı üzerinde çalımla yürümeye başladığını görünce rahatladı. Bunun, Öfke’nin bahsettiği kedi olduğunu anlayınca, kaşlarını kaldırıp merakla Öfke’ye döndü. Kedi, yarım kuyruğuyla birlikte, gidecekleri yeri biliyormuş gibi kararlı adımlarla önlerinden ilerlemeye başlamıştı… “Sana demiştim, Otto, geceleri şehirde gezmeyi pek sever,” dedi Öfke, omuzlarını silkerek. “O da benim gibi yarım,” dedi Arm, bu komik tesadüfe gülerek. “Senin yarım olduğunu hangi aptal söyledi?” dedi Öfke, ona kaşlarını çatarak: “Bence, Otto da sen de çoğu insandan çok daha tamsınız.” Arm, oğlanın beklenmedik nezaketi yüzünden yanaklarının yandığını hissetti. Tak ve Dak sağ olsun ki gecenin pelerini, kızaran yüzünü gizlemek için aralarındaydı. Böylece üç genç adam ve cakalı bir kedi hep birlikte, belayı çağıran Lunulata’yı bulmak için yola düşmüş oldular.

Yorumlar

0/2000