Bölüm 15 : Lunu

İçinde yattığı kafese bakan Lunu, kafesin de ona baktığını hissetti. Kafes, yuttuğu son avın çırpınışlarını gözleyen; çarpık ağızlı bir canavardı. Kızı izliyor ve ona, kaçacak bir yeri olmadığını söylüyordu: ‘Nereye gidersen git, hiçbir zaman özgür olamayacaksın.’ Nefes al. Bekle. Nefes ver. Lunu ise son yirmi dakikadır aynı ritmi tekrarlayarak, kafesin pis ağzından çıkanları dinlememeye çalışıyordu. Nefes al. Bekle. Nefes ver. Tabii ki hiçbir şey, Lunu’nun umduğu kadar kolay gitmemişti. Kendine ne kadar küfürler yağdırsa, yeriydi de. Sonuçta düşmanını hafife almak, ondan başkasının hatası değildi. Hodbin’e güvendiğinden değildi, bu. Lunu’nun ayağına dolanan şey, kendi kibri olmuştu. Gezgin’i küçümsemişti. Oğlanın hayatta kalma içgüdüsünün, kindarlığına baskın geleceğini ummuş ve yanılmıştı. Telaşlı, aptal, küçük bir çocuk gibi davrandın. Bu yüzden de şimdi, altın kafesin içindeki korkak bir kuş gibi debeleniyorsun. Altın taraklı ağız, kafasından geçen düşüncelere güldü. Her kafes gibi bu kafes de parmaklarını, ilk önce avının zihnine gömerdi. Korkularınla beslenir, sen tükenene kadar konuşmaya devam ederdi. Bir kez yenildiğini kabul ettin miydi, kafes, artık seninle bir olurdu. Sonuçta nereye kaçarsan kaç, kendinden kurtulamazdın. İlk savaşını kendisiyle verdiğinin gayet farkında olan Lunulata da oldum olası, planlarını, artılarına ve eksilerine göre yapmaya alışmıştı. Mesela fiziksel kuvveti, oldum olası kocaman bir eksiydi. Tabii bu, Arm yanındayken hiçbir sorun oluşturmamıştı. Çünkü Arm, onun aşılmaz duvarıydı. Onun yanındayken, korkmasına gerek yoktu. Şu an, kardeşinin yokluğunda onu yere çalan şey de bu korkuydu. Güçsüz olduğunu biliyordu. Lunu, kendini hiç olmadığı kadar küçük; olmamak için yıllarca çabaladığı kadar da savunmasız hissediyordu. Yaşlar gözlerini yakarken, ağlamamak için kendini tutması gerekmiş ve bitmek bilmez dakikalar boyunca aptal kafesi zorlayarak, çıkacak bir delik aramıştı. Kıvrımları Derin Deniz’in dalgalarına benzeyen altın varaklar yüzünden, parmaklıkların arasından geçemiyordu. Derin Deniz, her yerde onu hapsetmenin bir yolunu buluyordu. Eğer Hodbin doğruyu söylüyorsa, bu kafesten canlı çıkması da seçenekler arasında olmayacaktı. O yüzden, tir tir titreyerek olduğu yere yatmış ve bir dua gibi tekrarlayarak, kendi yoluyla ölümünü beklemişti. Sonuçta ne kadar güçsüz olursa olsun, ne zaman geri çekileceğini bilecek kadar akıllıydı. Bunu, elinden kimse alamazdı. Ne sefil bir Gezgin ne de akbaba gibi, aç gözlerini ona dikmiş bakan bir kafes. Nefes al. Bekle. Nefes ver. Sonunda birileri geldiğinde Lunulata, yattığı yerde bir ceset kadar kıpırtısızdı. Aralarında konuşmaya dalan iki adam, gıcırdayan kapıyı aralayıp büyük ahşap masanın karşıladığı koca kütüphaneyi geçtiğinde Lunu, manzarayı onların gözünden izledi. Altından bir kafesin içinde, baygın yatan bir serçeydi o. En azından Gezginlerin göreceği, bundan ibaretti. Son günlerin açlığı, tenini iyice beyazlatmış; yorgunluk ise göz altlarını morartmış olmalıydı. Bir de yattığı pozisyonun dramatikliği düşünülürse, kendi ölüm döşeğini canlandırmak için ideal bir görünümdeydi. Düşündüğü gibi de oldu: “Ölmüş mü?” diye fısıldadı adamlardan biri, diğerine. “Ben ne bileyim, sersem. Git de bir bak.” “Kayalı değil mi, o? Ben niye dokunacakmışım? Ya hastaysa?” dedi adam, kuşkuyla. “Madrabaz geldiğinde, kafesinin içinde ölü bir kuş olmasını mı tercih edersin, bok kafalı?” Laf dalaşını kaybeden adam, homurdanarak ona yaklaştığında Lunu’nun, gülmemek için dilini ısırması gerekti. Adam, ayaklarını sürüyerek kafesin kapısını açtı. Önce botunun ucuyla, Lunu’nun zayıf bedenini dürttü. Kız, bir taş gibi kıpırtısız durmaya devam edince de bu sefer, bir dizi küfür mırıldanarak, Lunu’nun son yirmi dakikadır yavaşlattığı nabzını yokladı. “Ee?” dedi diğeri, sabırsızlanarak. “Ne bileyim ben. Yaşıyor gibi ama çok sürmez sanki. Şuna baksana; küçük, çürük çarık bir şey bu.” Ama sen, benim yıldızlı gecem; gemimin direği, çürük çocuklarımın babasıydın, piç kurusu. “Yaşlı Adam’ın Kırk Gemisi’ne şükürler olsun ki Madrabaz’ın tayfası bu gece gelmeyecek de rezil rüsva olmayacağız, ben ne diye elin piçine güvenip bilmediğim kızı aldıysam zaten.” “İyi de bu, ne olacak şimdi?” “Mahzene götür. Bir iki gün yesin içsin, sonra bakarız. Ayrı koy da hasta falansa, diğerlerine bulaştırmasın, ha.” İşte, bu kadardı. Lunu’ya bakmış ve herkesin gördüğü biçare, çürük kızı görmüşlerdi. Lunu, eğer tanrılara inansaydı, onu bu zavallı bedende yarattıkları için hepsine bir adak adayabileceğini düşündü. Ama tanrılar yoktu ve Lunu, olduğu kişi için sadece kendine şükran duyabilirdi. O yüzden kaba saba eller, onu bir çuval gibi kaldırıp omzuna attığında, hareketsiz kalmaya devam etti. İlk kafesini yenmişti. Hem de bir damla bile kan dökmesi gerekmeden. “Siktiğimin Kayalıları. Her gün yeni bir dert çıkarıyorlar, anasını satayım…” Gevşek adımlarla odadan çıkıp ahşap evin geniş koridorunda yürüdükleri sırada Lunu, kirpiklerinin arasından etrafa bir bakış atacak cesareti buldu. Duvarlara asılı mumlarla aydınlanan karanlık ev, adam ilerledikçe gıcırdayarak onları selamlıyordu. Döndükleri her dönemece ve indikleri her merdivene dikkat kesilen Lunu, bir yandan da gevşek elini adamın ceketinin cebine kaydırdı. Eline değen soğuk bir metal parçasını parmaklarının ucuyla, kol yenine doğru itti. Sonra da Gezgin’in ceketinin ardını saran çengelli iğnelerden bir tanesini de çabuk bir hareketle çıkardı. Son merdiveni de indiklerinde Lunu, mahzene baktı. Burası, korkunç bir zindan değildi. Sadece, basık tavanlı soğuk bir bodrum katıydı. Girişine bir sürü şişe ve fıçı yığılmıştı. Odanın en dibinde ise birkaç ahşap hücre duruyordu. Hücreler, geniş dolaplar gibi yan yana dizilmişti ve minik pencerelerinin altında, kocaman asma kilitleri vardı. Keskin idrar kokusu Lunu’nun burnunu yakarken, cılız fısıldaşmalar duydu. “Kapayın gaganızı!” diye homurdandı, onu taşıyan adam. Sonra da Lunu’yu boş bir hücreye fırlattığı gibi, üzerine kapıyı kilitledi. Yere savruluşunun etkisiyle tüm kemikleri sızlayan Lunu, dişlerini sıkarak yattığı yerde kaldı. Adamın ayak sesleri tamamen kayboluncaya kadar bekledi ve gevşek merdivenin gıcırtıları, adamın ağırlığıyla inlediğinde nihayet Lunu, gözlerini açacak cesareti kendinde buldu. Küçük hücre, sarı otların üzerindeki bir battaniye dışında boştu. Çok kalmayacağıma göre, fazla alışmaya da gerek yok. Lunu, ayağa kalkıp ellerini pantolonuna sildikten sonra kafesinin kapısına yürüdü. Kol yeninden, Gezgin’in cebinden çaldığı soğuk metali çıkardı. Bu, bir çakıydı. Küçüktü ve kalın ağzı biraz kördü ama her çakı gibi bu da vakti geldiğinde, yeterince iş görürdü. Adamın ceketinden çıkardığı metal iğne, daha inceydi ve çakıdan daha işlevsel olabilirdi. O yüzden, iğneyi eğip bükmeye başladı. Dişiyle iğneyi istediği şekle getirmeye çalışırken, kapının penceresine gözlerini kısarak baktı. Kafası, pervazın başladığı yere ancak geliyordu. İç çekerek, hücrenin kenarına atılmış ince battaniyeyi alıp kapının altından itti. Kaya’da yaşamanın size öğrettiği bir şey varsa o da sahip olduğun her eşyanın, öyle ya da böyle, bir gün işinize yarayacağıydı. Battaniye sayesinde de kilit düşerken çıkan sesi azaltabilirdi. Zaman kaybetmeden, bir ayağıyla kapının küçük çıkıntısına basıp kendini yukarı çekti; derin bir nefes verdi ve kollarını, olanca gücüyle dışarı uzatarak kilidi kavradı. İnce kolları, bir artıydı ama kısa kolları da bir eksiydi. Bu yüzden kilidin deliğini el yordamıyla ararken suratını, parmaklıklara iyice yapıştırması gerekti. “Aşağı,” diye fısıldadı, çaprazındaki hücrenin içinden bir mırıldanan bir kız sesi. Yüzü gölgelerin arasında kalsa da Lunu, sesinden, kızın genç olduğunu anlamıştı. Belki ondan bile gençti. Lunu, duraklamadan kızın dediğini yaptı ve kendini iyice iterek, iğneyi deliğe soktu. Kızın heyecanla, kendi hücresinden birine fısıldadığını duysa da aldırmadı. Kutlama yapacak vakit yoktu ve insanlar, onun dikkatini dağıtamayacak kadar önemsizlerdi. İğneyi deliğin içinde döndürdü ama iğne, zavallı bir çıt sesiyle, kırıldığını ilan etti. Lunu, bir küfür savurarak zemine atladı. Yine gözleri dolmaya başlamıştı. Bu duygusallık da nereden çıkmıştı böyle? Lunu, işler ters gidince elleri titreyecek türden bir yaradılışa sahip değildi ki. Yeni bir plan yapar ve yoluna devam ederdi. En azından Kayasındayken, böyle biriydi. Belli ki Lunu’yu sert yapan şey, Kayasıydı ve oradan ayrılınca, koca dünyadaki küçücük bir noktadan başka bir şey olamıyordu. Bu düşünce, kızgın bir mızrak gibi canını yaktı. Hayır. Elinin tersiyle, yaşları geldiği yere itti. Onca yolu, aptal bir dolapta çürümek için gelmemişti. O, Gizliman’a ulaşacaktı! Önemli biri olacaktı! Farklı biri! Onda gördüklerinden fazlası olduğunu, herkese gösterecekti! Onu görmeyen annesine. Ona çöp gibi davranan halkına. Çürük diye damgalayıp bir kenara atan Ark’a. Hatta onun kararlarına güvenmeyen Arm’a bile. Elinde kalan tek şey olan çakının ucuna baktı ama çakı, kilide sığmayacak kadar büyüktü. Dişlerini gıcırdatarak, etrafına göz gezdirdi. Kullanabileceği bir şeyler olmalıydı. Sonuçta, ahşap bir kutudaydı. Birbirine, bir şeylerle tutturulmuş olan ahşap bir kutu! Hızla her detayı inceledi ve sonunda, küçücük bir delikte sıkışmış paslı bir çiviyi gördüğünde kalbi, göğsünün içinde umutla çırpındı. Çiviyi yerinden çıkarmaya çalıştı ama çivi, çok içerideydi. Çakıyla etrafını delip biraz alan açmak için uğraştı. Ardından, parmaklarıyla sımsıkı kavrayıp yavaşça olduğu yerde döndürmeyi denedi; yine de çivi, inatçıydı. Ama Lunu kadar inatçı değildi. Lunu’nun yapacak işleri vardı. Göreceği bir dünya vardı! Kaya’ya, batasıca bir çiviye yenilmeyecekti. Bir daha denedi. Parmak uçları, kıymıklar ve uyguladığı basınçla kanamaya başlamıştı ama dişini sıktı. Onun için gelecek kimse yoktu. O, aptal Gezgin dışında, burada olduğunu bilen de yoktu. Kimse onu kurtarmayacaktı. Kendini kurtarması gereken oydu. Ne olursa olsun, dünyayı göreceğim! Tüm gücüyle çekti, çekti; parmak uçları, artık kendi kanıyla ısınmıştı. Sonra bir anda, küçük bir mucize oldu ve yaşlı, paslı çivi pes etti. Lunu, ellerinin arasında çiviyle birlikte geriye savruldu ve poposunun üstüne düştüğü yerden, histerik bir şekilde kahkaha attı. Omuzları kontrolsüzce titriyordu ve Lunu, öyle çok gülüyordu ki onu gören bir başkası, kolaylıkla ağladığını zannedebilirdi. Belki de her şey düşünüldüğünde gülmek ve ağlamak, çok farklı şeyler de değildi. İkisi de kalplerden taşan küçük şeytanlardı ve işleri bittiğinde, seni özgürleştirirlerdi. Tüm suratı sümük ve gözyaşıyla ıslanmış Lunu, yüzünü kol yenine silerken, gülmeye ve ağlamaya devam ederek kapıya yürüdü. Kanlı parmaklarıyla kendini yukarı çekti ve çiviyle, kilidi yokladı. “Sola,” dedi bu sefer, kız. Hâlâ oradaydı. Gerçi bu, aptalca bir düşünceydi; sonuçta, kızın bir yere gidecek hâli yoktu ama yine de oradaydı işte! Lunu’dan umudu kesmemişti. En azından Lunu, kızın ona inandığını düşünerek, kendine olan güvenine sarılabilirdi. O yüzden, kızın söylediğini yaptı ve sola kaydı. Elleri, açılmayı bekleyen kilidi buldu. Derin bir nefes verdi. Kafasının içindeki kafes, bir şeyler diyordu ama Lunu, bu sefer onu duymadı bile. Kan, sümük ve gözyaşıyla hak ettiği çiviyi, eski bir dostu selamlar gibi, kilitle buluşturmakla meşguldü. Bu, onun çok iyi bildiği bir danstı. Kilit, bir çıt sesiyle açıldı ve boğuk bir gürültüyle yere, tam da battaniyenin üzerine düştü. Lunu, dans etmek istedi ama onun yerine, sadece etrafı dinledi. Heyecanlı fısıldaşmalar dışında, hiçbir ses yoktu. Sanki gece bile susmuş, şimdi ne olacağına bakıyordu. Kapıyı yavaşça açtı ve aralıktan geçti. Gidebilirdi. Yolu ezberlemişti: İki merdiven ve sola dönen bir koridor. Ve sağdan ikinci kapıya ulaştığında, özgürdü. Lunu 2, Kafes 0. Dudağını ısırıp ona yardım eden kıza baktı. Gözleri kızın gözleriyle buluştuğunda, gördüğü çaresizlikten nefret etti. Kendi kadar küçüktü ve kimse, onu da kurtarmaya gelmeyecekti. Tıpkı Lunu için gelmeyecekleri gibi. Ama eğer kızların kilitlerini açarsa, Lunu’ya sadece ayak bağı olacaklardı. Bunu biliyordu. İnsanlar ve duygular sadece, ona köstek olurdu. Yine de şaşırarak fark etti ki onları geride bırakmak istemiyordu. Lunu, kendinden ve Arm’dan başka kimseyi düşünmemeye öyle alışmıştı ki bu tereddütlü hâlinden hiç hoşlanmadı. Önceden, hayatı kesinlikle daha kolaydı. Zaten sıradan insanlar, bu kadar duyguyla nasıl yaşıyordu ki? Hepsinin, böylesine aptal kararlar vermesine şaşmamak gerekir. Gerçi kızları, Gezginleri oyalamak için kullanabilirdi. Böylesi daha zekiceydi. Ama kalbi kararını, beyninden çok önce vermişti bile. Tek adımla, kızın kilidini açmaya başladı. Sadece beş saniyesini aldı. Kıza, sessiz olmasını işaret ederek diğer hücreye geçti. Hücrelerdeki kadınlar, sözsüz bir anlaşmayla onun, işini yapmasını beklediler. Neredeyse on kişilerdi: Kısa, uzun, esmer, sarışın, yaşlı, genç ve bitkin. Hepsi kafeslerinden çıktığında Lunu, yapacağı şey için hazırdı. “Gidin. Sessizce yukarı çıkın,” dedi. Bu sırada kanlı ellerini pantolonuna silerek, duvara asılı duran meşaleyi almak için öne atıldı. Zaten kadınların, daha fazla burada kalmak gibi bir niyeti de yoktu. Bir tek, ona yardım eden kız duraksadı. Bir anlığına, gözlerinde yaşlarla ona baktı ve küçük eliyle, kalbinin olduğu yere dokundu. Kaya Şehirlerinde bu, bir minnet göstergesiydi. Umudun sözcüklerden silindiği bir şehirde, sadece bir kalpten diğerine ulaşan, dilsiz bir teşekkürdü. Biri için kalbine dokunduysan bilirdin ki aranızda, daimî bir köprü kurulurdu. Lunu, yutkunurken bunun, aldığı ikinci gerçek teşekkür olduğunu fark etti. Kız, diğerlerinin peşinden koşturup gözden kaybolsa da Lunu’nun içinde, küçük bir sıcaklık bıraktı. Bu sıcaklık onu sardı ve gülümseyerek, yerdeki sarı otları tutuşturması için ona cesaret verdi. Yere yığılan alkol şişelerinden bir tanesini kapıp kadınların peşinden merdiveni çıkmaya başladığında, alevler, kafeslerin etrafını sarmaya başlamıştı. Belki aptalca olabilirdi ama Lunu, kendi kafasındaki kafeslerin de yanıp kül olduğunu hissetti. Attığı her adımda şişeyi boşaltarak ilerlerken, daha da özgürdü. Güçlüydü. Kendi kendini ve birçok kişiyi kurtarmıştı. Belki de ilk defa, gerçekten bir şeyler yapacak kadar gücü vardı ve bu gücün tadına bayılmıştı. Kızlar, evin koridoruna çıkıp boş holden ana kapıya yönelirken, meşaleyi merdiven aşağıya, döktüğü şarapların üzerine doğru attı. Kadınlar, sağa dönerken o da sola doğru ilerledi ve bir kat daha çıkıp altın kafesin olduğu odaya yürüdü. Evin hâlâ sessiz olmasına bakılırsa henüz kızlar, yakalanmamıştı. Çıkardığı karmaşanın, kendi işini görene kadar ev ahalisini oyalayacağını umuyordu. Tam odaya gireceği sırada, bir kadın çığlığı ve bağıran erkeklerin sesini duydu. İşte şimdi, yarış başlamıştı. Koşarak kapının koluna yapıştı. Çevirip odaya adım attığında, yüzündeki gülümseme, donup kaldı. Gördüğü manzara, o kadar saçma ve bir o kadar komikti ki o an Lunu’nun ağzından, engel olamadığı bir kıkırtı kaçtı. Tam önünde Arm, sağlam eliyle Hodbin’i, altın kafese dayamıştı. Hodbin, sol ayağını Arm’ın karnına bastırarak, onu kendinden uzak tutuyordu ama buna gerek yoktu çünkü aralarında duran Öfke, çatık kaşlarla kollarını ikisi arasında uzatmış; bir barikat görevi görüyordu. Kapı açıldığında, hepsi ona döndü. Aptal bakışlarla, boş boş gözlerini kırpıştırdılar. Lunu, şapşal şapşal sırıtarak kaşlarını kaldırdı: “Kurtulmak için, cidden size ihtiyacım olduğunu mu sandınız?” Hodbin, Arm’ın elinden sıyrılıp Öfke’yi iterek gömleğinin yakasını düzeltti ve öne doğru bir adım attı. Karmakarışık olmuş sarı saçlarını geriye tarayarak, mahcup sandığı bir gülümsemeyle ona yaklaştı. “Sanırım ödeştik,” dedi, kaşlarının altından, Lunu’ya bakarak. Buz gibi bakan gözleri olmasaydı Lunu, belki Hodbin’in samimi olduğuna inanabilirdi. Ama kendi, yaptıklarından ne kadar pişmansa, oğlanın da o kadar pişman olduğunu biliyordu. O yüzden Lunu da ona, aynı içten gülümsemeyle karşılık verdi ve ardından, Gezgin’in çenesine sert bir yumruk attı. En azından, kendi kemikli eli için çok sert bir yumruktu bu. Acısını yüzüne yansıtmadan, neşeli gözlerle, oğlanın suratına baktı. Hodbin, çenesini esnetip daha da yapmacık bir gülümsemeyle, “Şimdi ödeştik mi?” dedi, dişlerinin arasından. Ama Lunu, çoktan onu geçerek Arm’a sarılmak için ileri atılmıştı bile. Arm’ın kollarına atladığında, derin bir nefes verdi. Kardeşinin sıcaklığı, içindeki korkuların üstünü örttü. Arm, iyiydi ve yanındaydı. Lunu, şimdiye kadar onun varlığına ne kadar minnettar olduğunu hiç fark etmeyecek kadar aptal mıydı gerçekten? Arm, hep oradaydı ve Lunu, bir gün onu kaybetme ihtimali olabileceğini düşünmemişti bile. Kollarını oğlanın beline sıkıca sararken, bu dünyada onu umursayan birine sahip olduğu için ne kadar şanslı olduğuna inanamadı. “Seni hâlâ affetmedim,” dedi Arm, Lunu’nun karmakarışık saçlarının arasına doğru. Lunu, bununla yaşayabilirdi. Şimdi ne kadar kızarsa kızsın, gerçek bir hayatı olduğunda kardeşi, ona teşekkür edecekti. “Biliyorum. Seni kandırdığım için üzgünüm.” Bu, doğruydu da. Üzgündü, evet ama pişman değildi. Dilinin ucunda dolanan hislerde hep bir parça gerçek, bir parça da yalan olurdu. “Sen haklıymışsın. Gizliman diye bir yer, gerçekten varmış.” Lunu, ihtimaller denizine düştüğünü hissetti. Haklıydı. Oynadığı kumar gerçekti ve kazanıyordu. “Nereden biliyorsun?” diye sordu, hevesle. “Sorularınızı buradan uzaklara yelken açarken sorsanız? Ayrıca, bu koku da ne?” dedi sabırsız bir sesle, Hodbin. “Burayı yaktım,” dedi Lunu, omuz silkerek: “Ortaya çıktı ki beni tutacak bir kafes ya da oyuna getirecek bir Gezgin yokmuş.” Öfke, bir ıslık çaldı ama Hodbin, kıza sadece sırıtmakla yetindi. Lunu’ya daha çok, dişlerini gösteriyor gibi gelmişti. Aralarındaki soğuk savaş, kolay kolay bitecek gibi görünmüyordu. Güzel. Madem oynamak istiyorsun. Öfke, aralarına girip suratını ekşiterek, “Her ne kadar kabul etmekten hoşlanmasam da Hodbin, haklı. Gitmemiz gerek,” dediğinde Lunu, buraya neden geldiğini hatırlayarak gözlerini kırpıştırdı. “Önce, pusulamı almalıyım.” Koşarak masanın arkasına geçti ve çekmeceleri karıştırmaya başladı: Kâğıtlar, daha fazla kitap, paslı eski objeler, bir bıçak, birkaç mum, eski bir kolye, bir tutam kahverengi bukle, Ark üniformalarından birkaç broş ve birkaç acemi çocuk çizimi. Lunu, yerde duran deri bir çantaya, bulduğu her şeyi tıkıştırırken bir yandan da aramaya devam etti. Sonuçta neyin ne zaman işine yarayacağı, hiç belli olmazdı. Üç çekmece daha sonra, hâlâ pusulayı bulamamışken, odanın kapısı hışımla açıldı. İki Gezgin, delirmiş gözlerle kapının pervazından ona bakıyordu. Lunu, panikle tükürüğünü yutana kadar biri öne adım attı ve “Seni küçük orospu!” diye bağırdı. O anda Lunu’yu çok şaşırtan iki şey, aynı anda oldu. Birincisi, Öfke, bir anda bağırarak adama koştu ve adamı yakaladığı gibi karşı duvara savurdu. Oğlan, adamın çenesine bir yumruk indirirken duvardaki tablolardan biri, gürültüyle yere düştü ve tam o anda, ikinci şey gerçekleşti: Öbür adam, Lunu’yu yakalamak için öne doğru bir hamle yaptı ama Hodbin, araya girip adamı belinden çekerek ondan uzaklaştırdı ve kollarını, adamın boynuna dolayıp onu boğmaya başladı. Bu gayreti tatlı olsa da Arm, masadan aldığı bir heykelle, Hodbin’in tuttuğu Gezgin’in kafasına vurarak onu yere yığdı ve sorunu çözdü. Öfke ise hâlâ, yerdeki adamı yumrukluyordu. Nerede durması gerektiğini hiç bilmediği belliydi. Hodbin, oğlana aldırmadan koşup kapıyı kapattı ve duman, içeri dolmaya devam ederken duvara dayalı büfeyi, kapının önüne itti. Evden bağırış sesleri yükselince Lunu, irkildi. Pusulayı bulmalıydı. Duman, artık dayanılmaz dereceye gelmişti. Boğazı yanıyordu. Göz ucuyla Arm’ın, camı açıp yüksekliği tarttığını fark etse de kitaplığa yöneldi. Buraya kadar gelmişti sonuçta, değil mi? Sadece dumandı. Kapı, tekmelerle savrulurken artık baygın olan adamın üstünden kalkan Öfke de Hodbin’in yanına geçip büfeye ağırlığını verdi. “Artık siktirip gidebilir miyiz?” diye inledi Hodbin, öksürüklerin arasından. “Pusulayı bulmadan hiçbir yere gitmiyorum!” dedi Lunu, inatla. “Ben de öyle tahmin etmiştim,” diye iç geçirdi Arm ve daha Lunu, itiraz bile edemeden, tek hamlede onu sırtına atıp cama koştu. Lunu, bir isyan çığlığı koyuverse de ne olduğunu anlayamadan nefesi kesildi. Bir an yıldızları gördü ve ardından, sırtı çimenlere yapıştı. Yanında, Arm’ın çenesi, toprağa gömülmüştü. Elinden sadece, “Pusula!” diye sızlanmak geldi. Arm, yanında, ağzına dolan çimleri tükürerek küfrederken Lunu, anlamsızca, atladıkları cama baktı. “Buradan hemen gitmezsek, siktiğimin adasını bulma şansın olmayacak!” dedi Arm. Kolundan tutup Lunu’yu kaldırdı. Lunu, Arm’ın çenesinin kanadığını fark etti ama Arm, bunu farkında değil gibiydi. İki kardeş, aynı anda duydukları haykırışa doğru başlarını kaldırdığında, Öfke ve Hodbin’in de takla atarak önlerine indiğini gördüler. Hodbin, Öfke’nin üzerine düştü ve bir küfür savururken Öfke, onu iterek üstünden attı. Artık binanın ön tarafından da insan sesleri gelmeye başlamıştı. Hodbin, ayağa fırlayıp elini Öfke’ye uzattı ama Öfke, oğlanın elini itip kendi kalkarak, “Koşun!” diye bağırdı. Gerçi bunu, birinin söylemesine gerek yoktu. Hepsi aynı anda koşmaya başladılar. Rüzgâr, ciğerlerini dumandan temizlerken durmadan, şehre doğru ilerlediler. Gecenin karanlığında tepeyi inerlerken Lunu, yüreğinden taşan kahkahalarına engel olamadı. Evet, belki pusulayı kaybetmişti ama arkasındaki evi, Lunu’nun yaktığı alevler sarmıştı. Ve bu demekti ki Lunu 3, Kafes ise 0’dı.

Yorumlar

0/2000