Bölüm 12 : Hodbin
Ay, göğe yerleştiği vakit, ayakçının adımlarını takip eden ıslak grup güç bela, küçük tepeyi aşmayı başardı. Bunun en büyük sebebi, kendi de yaralı olduğu hâlde sırtında, baygın yatan oğlanı taşımakta ısrarcı olan Beau idi. Gerçi Hodbin, ona yardım etseydi, belki daha hızlı ilerleyebilirlerdi. Ama gücünün son zerresini de zar zor nefes alan bir Kayalı için harcayacak değildi. Düşünceler zihnine dolarken, arkasından tekmelenerek önüne seken bir taş, sisli ovanın sert zemininde durdu. Hodbin, taşa bakıp dişlerini gıcırdattı. Yaşlı Adam da onun götünü, işte böyle tekmelemişti. Gerçi bu düştüğü duruma şaşırmamak lazımdı. Talihmiş, hıh, işte gelmiş geçmiş en büyük palavraydı bu. Talih, bu zamana kadar hangi yelkeni rüzgârla doldurmuştu ki Hodbin’e kıyak geçecekti? Oğlan, göz ucuyla arkasından gelen gruba bakınca, içinin daha da kararmasına engel olamıyordu. Bir grup avareydi onlar; istenmeyen, dışlanmış, ölümün insafına bırakılmış. Şimdi bir de Hodbin’in yükü olup sırtına binmişlerdi. Üzerinde yürüdüğü şehir bile, ona artık yabancı geliyordu. Bir ayakçı olmasına gocunduğu doğruydu, evet ama öyle ya da böyle, bir Gezgindi. Bundan başka da bir yol bilmezdi ki. Tamam, halkı tarafından pek sevilmezdi ama yine de buraya aitti. Kırk Gemi’ye lanet yağdıracağı gününe kadar! Her şey mahvolmuştu işte, artık bir ayakçıdan beterdi! Bir döküntü bile değildi. Matar denen alçağa, bunun bedelini ödetecekti! Kimse, onu bir Kayalı’ymış gibi öylece ölüme terk edemezdi! Kayalı… Vakti gelsin bir hele, o küçük yılandan da bunun hesabını soracağım. Ama Hodbin’in önce, bu geceyi atlatması lazımdı. Sonra, doğruca Dede’ye gidip olanları bir bir anlatacaktı. Matar’la uğraşacak biri varsa, o da koca şehirde bileğini bükecek kimseciklerin olmadığı Dede’den başkası değildi. “Daha ne kadar var?” dedi Dante, son on dakikadır yüzlerce kez sorduğu gibi. “Ne oldu, tatlım? Küçük gezimizden hemen sıkılmaya mı başladın?” diye cevap verdi, sesine yapmacık bir neşe katan Hodbin. “Uçurumdan yuvarlanmaya, bir tekmemin uzaklığında olan birine göre fazla keyiflisin.” Başını arkasındaki sefil gruba çeviren Hodbin, kızın sözlerine zoraki bir sırıtmayla karşılık verdi: “O zaman size, Gezgin Şehir’in kaosunda bol şans dilerim. Sizinle tanışmak, gerçekten iğrençti,” dedi ve abartılı bir reverans yaparak, olanca çalımıyla uçuruma doğru yürümeye başladı. Kendini beğenmiş götler. “Oradan atlamayacak kadar burnu büyük olduğunun, hepimiz farkındayız bence,” diye yanıtladı Lunu, bıkkınlıkla. Kızın büyük, sarı gözleri, şimdi meydan okur gibi ona bakıyordu. “Siz, iki sevimsiz hanımı yanıltmayı hiç istemesem de… Bu seferlik affedin,” diyerek döndü ve uçurumdan atladı. Rüzgâr suratına çarptığında, ayakları sert zemine değmişti bile ama arkasından gelen küçük ciyaklamayı ve telaşlı adımları duymak, Hodbin’in burnundan gülmesine neden oldu. Bu panikleri komikti. Daha bir günü bile beraber geçirmemişlerken, hayatları için ona güvenir olmaları, ne kadar acınasıydı. Başını yukarı kaldırıp arkasını döndü ve iki metre altlarındaki açıklıktan, onlara sırıttı; kaşlarını kaldırarak, hepsinin afallamış suratlarına baktı. Dante, küfre çok benzer bir şey mırıldanıp sinirle soluk verdi. “Çok komik,” dedi Lunu. Panikle beyazlayan yüzü şimdi, çillerinin istilasına uğramıştı. “Benim için bu kadar endişelenmeniz çok tatlı ama işte, buradayız. Sevgili kardeşimin küçük cehennemine hoş geldiniz,” dedi, elleriyle, önündeki yamuk yumuk mağaranın girişi göstererek. Öfke’nin mağarası, şehrin en ucundaki dik bir uçurumdaydı. Burası öyle dikti ki yamacındaki açıklığı fark etmenin tek yolu, önce ovanın tamamını aşmak; sonra da uçurumun dibine girmekten geçerdi. Arkasında uzanan geniş ova, Öfke’nin daha alçakta kalan ininin meraklı gözlerden uzakta kalmasını sağlıyordu. Ama eğer ki ilerlemeyi göze alır ve aşağı inerseniz, bütün denizi tepeden izleyen mağaranın geniş ağzını da rahatlıkla görebilirdiniz. Dikenli çalılar, bir yaratığı andıran girişin çoğunu örtüyordu. Üvey kardeşi de işte bu çalılar kadar sivri dikenliydi. Yanına kimseyi yaklaştırmaz, kimseyle bağ kurmazdı. Aslında bir yandan, Hodbin gibiydi. Benim, gelişmemiş bir zekâya ve kültürel eksikliğe sahip olan bir versiyonum gibi. O yüzden, karanlık mağarası da tıpkı Öfke gibi bir münzeviye yaraşırdı. Hodbin, daha önce onu hiç ziyaret etmemişti. Öfke, ondan bir sene kadar önce Dede’nin İni’nden kovulmuştu ama kardeşinin ne yaptığını ya da nasıl hayatta kaldığını, Hodbin, hiç umursamamıştı. Hodbin’in yolu, tesadüfen bir kere buralara düşmüş olmasaydı, nerede yaşadığını da bilmezdi ya zaten. Şimdi burada dikilirken, içeride birinin yaşadığına dair tek işaret, loş ateşin ufak parıltısıydı. Sonra, parıltının önüne bir gölge geçti ve kardeşi, tüm suratsızlığıyla karşısına bitiverdi. “Sen ne bok yemeğe buraya geldin?” dedi, konuşmamaktan çatallanmış sesiyle. Aynı, son gördüğü zamanki gibiydi. Saçlarını kazımıştı. Hodbin kadar uzun boyluydu ama ondan daha yapılıydı. Hodbin, canı isterse kardeşlerinin yemeklerini çalardı ama Öfke, gizli oyunları uğraşmazdı; bir şeyi isterse, kaba kuvvetle alırdı. Diğer zorba Gezginlerden hiçbir farkı olmasa da, onların yolundan gitmemişti. Çünkü bu şansı, ondan aldın. “Ben de seni gördüğüme sevindim, kardeşim,” diyerek ona kocaman gülümsemesini sundu, Hodbin. Zamanında ondan aldığı fırsat yüzünden pişman değildi ve suçluluk hissetmiyordu. Öfke’nin ona bakan koyu renk gözleri ise hâlâ alev alevdi. Eh, demek henüz, yaptıklarımı unutacağı kadar zaman geçmemiş. Hodbin, yılışık gülümsemesini mahcup bir tebessümle değiştirirken, açıklığa yeni ulaşmış kalabalığı işaret etti. “Tanıştırayım, bunlar, sevimli yüzlü sahtekârlar; bu da oldukça sevimsiz olan kardeşim, Öfke,” dedi iç çekerek, mağaraya doğru bir adım atmadan hemen önce. Ama Öfke, bir dağ gibi, girişin önünü kapatmaya devam etti. Çenesini dikleştirip Hodbin’le burun buruna kaldı. Tek istediğinin onu uçurumdan fırlatmak olduğuna emin olsa bile Hodbin, Öfke’den korkmuyordu. Ondan daha beterleriyle her gün uğraşmak zorunda kaldığından beri, kendini korumak için yapmayacağı şey olmadığını öğrenmişti. O yüzden kardeşinin kısık ve tehditkâr gözlerinden, kendi berrak gözlerini kaçırmadı. Bakışlarında, artık kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını görmesine izin verdi. “Böyle bir kardeşin olduğu için çok üzgünüm, dostum ama bu çocuğu daha fazla taşıyabileceğimi sanmıyorum. Müsaade eder misin?” diyerek sessizliği bölen, Beau oldu. Hodbin’i görmezden gelerek, direkt Öfke’yle konuşmuştu. Kardeşi bir süre, kapısına dayanan bu garip grubu inceledi; ıslak giysilerine, suratlarındaki telaşa ve Beau’nun son derece iğrenç bir şekilde içten olan gözlerine baktı. Hodbin’in aksine, bundan iğrenmemiş olacak ki girişten çekilip başıyla, içeri girmelerini işaret etti. Kardeşinin peşine takılıp içeri girerken Hodbin, mağaranın içinin, dışından çok daha davetkâr olduğunu, istemeden de olsa fark etti. Yerde eski bir şilte ve üzerinde, yumuşak gibi görünen çökük bir yastık vardı. Duvarın dibine oyulmuş taş şöminede yanan ateş, mağarayı sıcak bir turuncuya boyuyordu. Dumanında boğulup ölmediğine göre kendine bir baca bile açmış olmalıydı, üvey kardeşi. Ateşin önüne ise bir masa ve tek bir sandalye iliştirmişti. Masaya yayılmış birkaç kitap ve kâğıt dışında, mağarası boştu ama yine de onlar, Arm’ı şilteye yatırırlarken Hodbin’in kalbi, kıskançlıkla doldu. Öfke, bir döküntü olmasına rağmen Hodbin’den fazlasına sahip olmayı başarmıştı. Hodbin, şehirde kendini kanıtlamak için çırpınırken kardeşi, bu oyunu kuralına göre oynamaya tenezzül bile etmemişti. Yine de gel gör ki burada, huzurla uyuyabiliyordu. Hodbin’in hiç sahip olmadığı bir huzurla. Ecel, onun ensesine çökmemişti. Kıskançlığı vücudunda kol gezerken yüzünü ifadesiz tutarak, yatağa yatırdıkları oğlana baktı. Nemli saçları yüzüne yapışmıştı ve yüzüne akan sular, göz yaşları gibi, yanaklarında izler bırakmıştı. Arm denen Kayalı, hâlâ küçük nefesler alarak baygın yatıyordu. Lunulata, oğlanın yanına oturup elini oğlanın kalbine koyduğunda Hodbin, bu duygusal jestten rahatsız oldu. O yüzden, ayakta dikilmekte olan diğerlerine baktı. Hiçbiri, gözlerini onun gibi kaçırmamıştı. “Bir şey ikram ederdim ama sizi tanımıyorum ve senden de hiç hoşlanmıyorum. O yüzden, sadede gelin ve evimde neden iki Kayalı, bir Ark askeri ve bir Ark mahkûmu olduğunu söyleyin. Ve neden hepiniz, Yaşlı Adam’ın götünden çıkmış gibi ıslaksınız?” “Aslında bu, bayağı komik ve uzun bir hikâye,” dedi Hodbin, sandalyeye çökerek. Masanın üzerindeki çizimlere göz ucuyla bakmaya çalışsa da kardeşi, o, buna fırsat bulamadan kâğıtları toparladı. Peki bakalım. Eh, tam Hodbin, sazı eline almış; kendi sonunu getiren rezalet planının detaylarını atlayarak anlatmaya başlamıştı ki önündeki masanın üzerine, bir kedi sıçrayıverdi. Siyah lekeleri olan beyaz kedinin kuyruğunun yarısı kesikti. Yeşil gözleri, merakla Lunulata’ya kitlenmişti ama kız, önünde beliren tüylü canavarı görünce küçük bir çığlık atarak Beau’nun arkasına geriledi. Onun yanında dikilen Dante ise irkilmemişti bile. Ark askerinin, sürekli tetikte bir şahin gibi etrafı izliyor olduğundandı belki de bu. Hodbin, yavruluğundan beri görmediği sıska erkek kedinin artık ne kadar kilo aldığını fark edince, gözlerini kıstı. Benden iyi yaşadığı belli. Kedi, masadan atlayıp Beau’nun bacaklarına sürtündü. Arklı oğlan, bunu fırsat bilip eski bir dostu selamlar gibi kediye doğru eğildi ve başını okşamaya başladı. Kedinin de onun gibi Ada doğumlu olduğu düşünülürse, birbirlerinden korkmamaları gayet normaldi. “Selam, güzelim,” dedi Beau, kedinin küçük kafası yumruğunun içine sürtünürken. Yeşil gözleri keyifle kısılmış, karşısındaki dev adama odaklanmıştı. “Bu küçük şeytan da ne böyle?” dedi, Lunulata. Beau’nun ardından, kediye hinle bakıyordu. Hodbin, bunu duyunca küçük bir kahkaha attı: “Küçük şeytan mı? Bu, pekâlâ senin ismin olabilirmiş.” Sözleri, kızın sarıya çalan gözlerini parlatmaya yetmişti. Duygularını sakla, acemi. “Otto, benim kedim,” diye yanıtladı, Öfke. Adını duyan kedi, tek hamleyle kardeşinin kollarına zıplayıp yerleşti. Lunulata, çatık kaşlarla Öfke’nin boynuna sürtünen kediyi izlemeye başladı ve “Gezginler, hep yemeklerini besler mi?” diye sordu. Yüzünde, şüphe ve saklayamadığı çocuksu bir merak vardı. Kırk Gemi aşkına, ne kadar aç bu Kayalılar? “O, yemek değil. Benimle yaşıyor,” dedi Öfke, kendine yakışmayan sakin bir sesle. Hodbin’in, buna gülmemek için kendini zorlaması gerekti: “Neden o sıska fareye bakmakla uğraştığını hiç anlamıyorum,” diyerek, oturduğu yerde gerindi. “Çok garip, ben de aynı şeyi senin için, Dede’ye söylemiştim, göt suratlı,” dedi hırlayan Öfke. İşte benim hatırladığım Öfke, bu. “Tüylü şeytanını benden uzak tut, yeter,” dedi Hodbin, kollarını pes edermiş gibi kaldırarak. Öfke’nin gözleri kısıldı. Burun delikleri şişmişti. “Burası, onun evi; beğenmiyorsan, siktirip gidebilirsin,” dedi dişlerinin arasından. “Siz ikiniz, kesin didişmeyi.” İkisi de otoriter sesin kaynağı olan askere döndüğünde, şaşkınlıklarını gizleyemedi. Hodbin’e çok daha sert şeylerin söylendiği olmuştu ama kimse, onu bir çocukmuş gibi azarlamamıştı. Üvey babalığı dışında. Dede dışında kimse, onlarla bu tonda konuşmazdı. Kardeşine dönünce, onun da aynı şeyi düşündüğünü anladı. Hâlleri, Beau’ya küçük bir kahkaha attırdı ve “Bir süre sonra alışıyorsunuz,” diye takıldı, onlara. Dante, oğlanın sataşmasını duymazdan gelerek, “Limana ulaşmam gerek,” diye sözlerine devam etti. Hodbin, kaşlarını çatarak karşısındaki kıza baktı. Üzerinden akan sulara, kanayan eline, yara bere içindeki yüzüne rağmen, yenilmemiş gibiydi. Yeni görevini bekleyen bir askerdi, o. Dante, gereğinden uzun süre onu incelediğini hissetmiş gibi, çenesini dikleştirip Hodbin’e döndü. Hodbin ise sadece gözlerini devirdi. Cevap veren, Öfke oldu: “Ulaşamazsın. En azından, bu kılığınla.” Bir eliyle, barizmiş gibi, Dante’nin üzerindeki üniformayı işaret etti ve sonra, Otto’nun tüylerini okşamaya devam etti. Kedinin mutlu guruldaması, tüm mağarayı sardı. “Hâlâ bir açıklama bekliyorum? Siz kimsiniz ve bu pislikle ne işiniz var?” diye başıyla Hodbin’i göstererek sorusunu yineledi, Öfke. “Kaçmak, kulağa ne kadar güzel gelse de limana ulaşman ne işe yarayacak, Dante?” dedi, Beau. Öfke’yi duymazdan gelerek, Dante’ye dönmüştü. Hodbin, aralarında geçen anlık bakışmayı kaçırmadı. Keşke onları Matar’a teslim etse ve tüm çilesinden kurtulsaydı ama Matar, güvenilmez olduğunu kanıtlamıştı. Bir daha, işini şansa bırakamazdı. “Gemi mi çalacağız?” dedi Lunulata, heyecanla. Kızın tüm yüzü, bu ihtimalle aydınlanmıştı. “Öncelikle, biz diye bir şey yok. Ayrıca gemi bana aitse bu, çalmak sayılmaz,” diye cevapladı Dante, keskin bir sesle. “Şaka yapıyorsun, değil mi? Kızılcık’a geri dönmek mi istiyorsun?” dedi Beau, hayretle. “Ben şaka yapmam, çiftçi.” “Güzel, gemin olduğuna göre, artık bizimle gelebilirsin,” dedi Lunulata, basit bir şekilde. Hodbin, kızdan bu kadar nefret etmese, kendine duyduğu güvene hayran olabilirdi. Ama Dante, kızın güvenini küstahlık olarak görmüş olacak ki Lunulata’ya dönüp tepesinden, küçümser bir bakış atmakla yetindi. Savaşçı Dante ve zehir dilli Lunulata. Hodbin, bu savaşın galibini görmek isterdi. “Öyle mi? Seninle nereye gelecekmişim, peki? Hayalî adana mı?” Ama alaylı sözleri, Lunu’nun hevesini kırmadı: “Belli ki Ark, seni zekâna bakarak almadı. Tamam, hadi birlikte düşünelim o zaman; sence Gizliman gerçek olmasaydı, neden bizi susturmak istesinlerdi ki?” Dante’nin alnında, bir damar zonklamaya başladı. “Biz diye bir şey yok dedim, ufaklık,” dedi dişlerini sıkarak; sinirden, burun delikleri şişmişti. Lunulata, iç çekerek başını iki yana salladı. Bir çocuğa laf anlatmaktan bıkmış gibiydi. “Senin gemin var, benimse bulunacak bir limanım. Yolu biliyorum ve bizi götürebilirim. Tabii, daha iyi bir fikrin yoksa?” Dante, tiksinerek karşısındaki kıza baktı. Gerçi pekâlâ bu ifadesi, yüzünün normal hâli de olabilirdi. Ama Hodbin, yaşamak isteyen bir insanı tek görüşte tanırdı. Kız, ne denli aptalca olursa olsun yaşamak için her şeyi yapacaktı. Bu, Gezginlerden bir gemi çalmak ve masallar dışında hiçbir yerde adı geçmeyen bir adayı bulmak olsa bile. “Ark’ın sıcak kollarına mı koşacaksın?” dedi Lunulata, askerin damarına basarak. “Yolu gerçekten bildiğin ne belli? İşin gücün palavra, senin.” Hodbin de bunu merak ediyordu. Gerçekten, dışarıda başka bir ada olmasının yolu var mıydı ki? Dünyada suya gömülmemiş tek toprak parçası, Ark değil miydi yani? Bu, her şeyi değiştirebilirdi. Matar’ın, bunu neden saklamak istediği de çok açıktı. Artık onun yolunu izlemek istemeyen Gezginlerin, başka bir seçeceği olurdu. “Yolu bilmesem, öldürülme ihtimalim olan bu şehre gelmek için uğraşır mıyım sence?” “Haksız değil, Dante,” dedi Beau, kızı onaylayarak. “Onun tarafında mısın yani?” dedi Dante, Beau’ya bir hışımla dönerek. “Taraf falan yok; burada, hepimiz boku yemiş durumdayız. Başka ne seçeceğimiz var? Hem buradan kaçsak bile, Ark’a ne için geri döneceğim? Elli yıl kürek çekmek için mi?” Beau, başını salladı. Tüm vücudunu, Dante’ye bakacak şekilde çevirdi; gözleri artık, sadece asker kızın üzerindeydi: “Bak, eğer sen geri dönmek istersen sözümü tutar, gemine ulaşman için elimden geleni yaparım ama ben, seninle gelmiyorum. Özgür olmak için bir şansım varsa, bunu geri tepmeyeceğim.” Dante, onun sözlerini düşünürken, küçük mağaranın içinde volta atmaya başladı. Öfke ise neyin içine düştüğünü anlamaya çalışır gibi hepsini tek tek inceliyordu. “Bu, delilik. Gerçek olduğundan kesinlikle emin olmadığımız bir yere yelken açamayız,” diye homurdandı, Dante. “Gerçek olmasa, bizi neden öldürmek istesinler ki? Korkacak neleri var?” Eh, Hodbin’e bu kadarı yetmişti doğrusu; herkesin kendi yoluna gitme vakti gelmişti. Ayaklandığı sırada askerin aksi sesi, peşinden geldi: “Sen, nereye gittiğini sanıyorsun yine?” “Sizi güvenli bir yere getirdim, değil mi? Artık yolları ayırma zamanı.” “Gidip yerimizi ötmeyeceğin ne malum?” dedi, hınçla üzerine yürüyen Dante. Hodbin, elini kaldırıp onu durdurdu. Boğazına bir daha keskin bir cisim yaklaştırmamaya kararlıydı. “Senin, ciddi bir güven sorunun var, tatlım,” diye mırıldandı. “Ben de onunla gidiyorum. Bizi satmadığından emin olurum,” dedi Lunulata, bir adım öne çıkıp. “Hadi ya. Hayrola, bir kaya sülüğü gibi enseme yapışmaya mı niyetlisiniz hepiniz yoksa?” “Madrabaz’ı bulmam gerek. Pusulamı benden aldı. Yol için ona ihtiyacımız olacak,” diyerek açıkladı, onu duymazdan gelen Lunalata. Bu, Hodbin’i sinirlendirmeye yetmişti. “Umurumda değil! Ne aptal adanız, ne sikik pusulanız ne de baygın kardeşiniz! Hiçbiri umurumda değil! Biz, bir ekip değiliz. Ne yapıyorsan yap ama benimle gelmiyorsun. Sen de beni tehdit etmeyi kes. Siz ayarsız piçler yüzünden, neredeyse ölüyordum ben. Ne yapıyorsanız yapın, yeter ki benden uzak olun!” diye haykırdı Hodbin, nemli yakasını silkerek. Tek nefeste ağzından dökülen tiradı, Lunulata’nın, kaşlarını çatarak Öfke’ye dönmesine sebep oldu: “Hep böyle dramatik miydi, bu?” “Sen bir de istediği bir şeye başkası sahip olduğunda gör, onu,” dedi kardeşi, kinle. Tamam, bunu hak ettim. Hodbin, buna inanamıyordu. Hepsi bu kadar aptal mıydı gerçekten? “Hem bu buram buram Kaya kokan hâlinle, yol iz bilmeden, Madrabaz’a ulaşabileceğini mi sanıyorsun sen?” dedi, kaşlarını kaldıran Hodbin. Ama Lunu, inatçıydı. Hodbin’in belası olmaya yeminli gibiydi. “Yanımda sen olacaksın ya,” diye direterek, Dante ve Beau’ya döndü ve “Siz, gemiyi bulun; biz, pusulayı alırız…” dedi, kararlılıkla. “O cesedi burada bırakamazsınız,” dedi Öfke, bıkkın bir sesle. Herkesi mağarasından kovmaya bir dakikası kaldığı belliydi. “O, ceset değil! Adı Arm ve kendisi, benim kardeşim. Ayrıca tabii ki, onu bırakmayacağım. Pusulayı bulacağım ve sonra, onu almaya geleceğim,” diye açıkladı, Lunu. “Burada kalamaz,” diye diretti, Öfke. “Hiçbiriniz kalamazsınız.” Parmağıyla, hepsini işaret etti. Ama hararetle kendi aralarında fısıldaşan Dante ve Beau, ona aldırmadı. “Yürüyebilecek gibi mi duruyor?” diye inat etti, Lunulata. “Uçurumdan atarım.” “Öyle bir şey yaparsan geri döndüğümde, senin tombul kedinin peşine düşerim. Yapmam sanma, yaparım. Kaya’mızda ondan çok daha sevimli görünen şeyleri yemişliğimiz var,” dedi Lunulata, ellerini beline koyup. Gözlerinde, ateşli bir meydan okuma vardı. Hodbin bile Otto’ya bulaşmaya cüret etmezdi. Öfke, o aptal kediyi, yağmada ele geçirdikleri bir Ark gemisinin kamarasında bulan iki korsanın ellerinden almıştı. Cılız kedi, o zaman en fazla iki aylıktı. Korsanlar, kediyi hangisinin yiyeceğini öyle hararetle tartışmışlardı ki kedinin kuyruğunu kopartmışlardı. Bunu gören Öfke de korsanlardan birinin elini kırmış, bir tanesine de topal bir bacak bırakmıştı. Sonrasında kediye ne olduğunu, hiç kimse bilmiyordu. Aslında dürüst olmak gerekirse Hodbin, kediye ne olduğunu hiç merak etmemişti. Fayda sağlamadan kahramanlığa girişmek, onun yapacağı iş değildi. Şimdi kedi hâlâ burada ve muhtemelen hepsinden daha sağlıklıyken Hodbin, içinde, çok küçük bir parça utanç hissetti. Öfke yerine o gün orada Hodbin olsaydı, kedi, çoktan ölmüş olurdu. Düşüncelere dalmış giderken kedi, onu duymuş gibi bacağına sürtündü. Büyük gözleri, sorun değil, der gibi bakıyordu. Yutkunan ayakçı, silkinip düşüncelerden arındı ve önündeki manzaraya döndü. Beau da şimdi sohbete katılmıştı: “Tamam tamam, Dante’yle gemiyi bulup bir plan yapacağız; sonra, burada buluşup Arm’ı taşımana yardım edeceğim çünkü kendine hâlâ gelmemiş olursa, onu tek başına sürükleyemezsin. Sen de bizi satmayacaksın ve Gizliman’a birlikte gideceğiz çünkü tekrar söylüyorum, kardeşini, yardımımız olmadan kurtaramazsın.” Akıllı dev. “Anlaştık. Bir albatros kadar sadık olacağım,” dedi, oğlana sevimli bir gülümseme sunan Lunulata. Kızın bu muzip tavrı, Beau’nun da ona gülümsemesine sebep oldu. O kadar da akıllı değilmişsin, koca adam. Hodbin, taş tavana bakıp içini çekti ve arkasını dönerek mağaranın ağzına doğru yürümeye başladı. Arkasından Dante, hiç de alçak olmayan bir sesle: “Birine yerimizi söylemeye kalkarsa öldür onu, küçük şeytan,” diye mırıldandı. Hodbin, ona bakmasa bile Lunulata’nın çilli yüzünün hevesli bir sırıtmayla buruşarak, bunu zevkle yapacağını kanıtladığını biliyordu. Mağaradan çıkıp eğimli kayalardan tırmanarak az önce atladığı tepeye çıkan Hodbin, Dede’yle konuşacaklarını, kafasında tartmaya başladı. Lunulata’nın, arkasından geldiğini duyabiliyordu. Çevik hareketlerle hemen peşinden yürüyen kız, sinirlerini bozsa da dişini sıktı. Tez vakitte, bu ayak bağından kurtulması lazımdı. Kız, ciddi bir sorun yaratma potansiyeline sahip olduğunu kanıtlamıştı. Ama Yaşlı Adam’a şükürler olsun ki kurnazlığı, kundaktan beridir baki olan ayakçının aklına, o an bir fikir geliverdi. Madem kız, Madrabaz’a gitmek istiyordu; o zaman Hodbin de onu, Madrabaz’a götürecekti. Kanı zevkle kaynayınca aniden durdu ve durduğu gibi, Lunulata da sırtına çarptı. “Seni Madrabaza götürürsem, yakamdan düşecek misin?” “Kayalı sözü,” dedi Lunu, gözlerini kırpıştırıp masum masum bakarak. Palavracı. “Kayalı sözünün bir değeri yok,” diye itiraz etti, ona gülümsemeden bakan Hodbin. Lunu, buna güldü: “Ne yapayım ya? Kan yemini mi edeyim? Seninle bir işim yok benim, Gezgin. Pusulamı alıp ışıltılı geleceğime yelken açacağım,” diyerek ona omuz attı ve önüne geçerek yürümeye başladı. “Ceketin nerede senin?” dedi dikkati dağılan, Hodbin. Kız, yüzerlerken bile kırmızı ceketinin ağırlığını üzerinden atmaya kalkmamıştı. Boğulma ihtimaline rağmen, yine de ondan kurtulmamıştı. “Arm’a bıraktım. O ceketsiz fazla uzaklaşmayacağımı bilir. Geri döneceğime inansın istedim.” “İnsanların sana inanmasını istiyorsan, bu kadar fazla yalan söylememeyi denemelisin,” diye homurdandı, Hodbin. Ardından, iki büyük adım attı ve kızın önüne geçti. “Bu konuda uzman olduğunu fark etmemiştim. Hayatını kurtarmak için bile ikna edici olamadığın düşünülürse,” diye mırıldandı kız, ona bakmadan. “Zalimce. Hazırlıksız yakalanmıştım. Bir dahaki sefere gör beni.” Lunulata, bu meydan okumasına cevap vermedi ve Hodbin de uzatmadı. Ay ışığının altında, sessizce yürüdüler. Eğer etrafa düşen puslar ölüm vaadiyle dolu olmasaydı Hodbin, bu gecenin güzel bir gece olduğu bile söyleyebilirdi. Karanlığın giziyle dolu nemli ovalar yerini önce, sert kayalara bıraktı; sert kayalar, yavaş yavaş gecekondu evlere dönüştü ve aklıevvel bir Kayalı ile hilebaz bir ayakçı, hiç konuşmadan yan yana ilerlediler. Hodbin, göz ucuyla baktığında kızın titrediğini görebiliyordu; gecenin nazlı esintileri, nemli gömleğini vücuduna yapıştırmıştı. Ayakçı istemeden de olsa fark etti ki kızın zayıf vücudunun aynı zamanda, zarif kıvrımları vardı. Beyaz gömleği ve bembeyaz teniyle güzel bir hayalet gibi süzülürken, yan bakışlarıyla bir süre onu izledi. Ama ayağı bir taşa çarpınca Hodbin, hemen başını çevirip önüne döndü. Ceketini kıza verebilirdi ama zaten kız, yakında ölecekti. Ölmeden önce biraz üşütse, bir şey olmazdı. Birkaç tek tük gecekondu, yerini şehrin düzensiz ama daha gösterişli gemi evlerinin silüetine bırakırken, yan bir patikaya döndüler. Bu patikanın tepesine iliştirilmiş kara eve doğru ilerlemeye başladılar. Meydanın gürültüsünden uzak sayılan bu ev, Madrabaz’a aitti. Evin dışı da adamın ruhu gibi kapkaraydı. Pervazları oymalı, neredeyse gotik olan yapıyı Hodbin her gördüğünde, rahatsız olurdu. Evin kocaman direğinde, Gezginlerin bayrağı gururla sallanırdı. “Geldik mi? Planımız ne?” dedi kız, etrafı gözleyerek. Hodbin, onun her gördüğü şeyi aklına yazdığını fark etmişti. Meraklı ve bilgiye açtı. Hem de o kadar açtı ki hevesi, havada ağırlık yapıyordu. “Sen bana uy, yeter. Madrabaz, evine gece yarısından evvel gitmez. Ben, seni içeri sokacağım; sonrası sende, tamam mı?” dedi Hodbin, ona tüm bıkkınlığıyla bakarak. “Tamam,” diyen Lunu’nun gözleri hâlâ evde olduğu için Hodbin’in, bıkkınlığının altındaki gerçek yüzünü göremedi. Avını bekleyen bir örümceğin affı olmayan yüzüydü, bu. Ayakçı, şeytan başlı ağır tokmakla evin ön kapısını dövdüğünde, çenesini dikleştirdi. Koca meşe kapıyı açan uzun yüzlü, orta yaşlı bir adam da kendi gibi bir ayakçıydı. Komik bir ceket giymişti ve karşılarında kurumla dikilirken yüzü, açtığı kapı kadar sertti. Adam, iki genci tepeden tırnağa süzdü; sonra da “Ne var?” dedi, küstah sesiyle. Madrabaz ne ki, ayakçısı ne olsun? “Bendeniz, Kaptan Bozgun’un yeni baş ayakçısı Soraklı’yım. Efendim, Bozgun, benden bu Kayalı kuşu, Madrabaz’ın özel çalışma odasına götürmemi istedi. Kuşumuzu araya sokabilirseniz de size borçlu kalacağımızı belirtti,” dedi Hodbin ve cebinden, altın bir duka çıkardı. Bu duka, babalığı onu evden kovarken cebine koyduğundan beri oradaydı. Hodbin, açlıktan ölse bile parayı hiç harcamamıştı. Dukanın parlak yüzeyini adama gösterdi. Sonra da etrafı kontrol ederek öne bir adım attı ve parayı, adamın cebine sokuşturdu. “Geçin içeri,” dedi adam ve kapıyı arkalarından kapattı. Büyük evde attıkları her adımda ev, inleyerek onlara cevap veriyordu. Bir üst kata çıkarlarken, duvardaki resimlere bakmamaya çalışarak ilerlediler. Ayakçı, onları koridorun tam karşısındaki odayı işaret edip uzaklaştığında Lunulata, Hodbin’e fısıldadı: “Bu kadar kolay mıydı yani?” “Doğru kelimeleri bilirsen, her kapıyı açarsın,” dedi Hodbin, kıza bakmadan. Uzun koridoru geçip çalışma odasına açılan İkiz kapıları, iterek açtılar. Hodbin döndüğünde, bir adım arkasında kalan Lunulata’nın, hayretle odayı incelemeye başladığını gördü. Kız, başını önce kocaman kitaplığa çeviriyor; sonra, yerdeki büyük halıya bakakalıyordu. İşlemeli maun masa ise üzerindeki her bir eşya ile, kızın içmeyi umduğu bir kova su gibiydi. Lunu’nun kocaman gözleri, fıldır fıldır olmuştu. Hodbin, kolundan tutup onu odada ilerletirken kız bu sefer, ağzı bir karış açık bir şekilde, yerde duran parlak avizeyi izlemeye başladı. Bu hâli, Hodbin’e çok tanıdıktı. Buraya ilk gelişinde, kendi de bir Kayalı gibi şaşkındı. Madrabaz, nasıl bir pislik olursa olsun, lüks hayattan anlıyordu. Odanın bir köşesi, alabildiğine uzun mavi bir kadife koltukla kaplanmıştı. Bu küçük köşe, altından yapılmış dev bir kafese bakacak şekilde konumlandırılmıştı. Kafesin parlak parmaklıkları, dönerek yukarı kıvrılıyor ve zarif bir görünümle yüksek tavana dokunuyordu. Hodbin, kafesi ilk kez gördüğünde hayran kalmıştı. Dev gösterişli kafes, amacı her ne kadar tatsız da olsa heybetli hâliyle onun sahip olması gereken bir şey gibiydi. “Bu da ne?” Hodbin, kızı kafesin içine doğru iterken Lunulata, panikle kolunu çekmeye çalıştı. Ama Hodbin, ondan çok daha güçlüydü. Ayrıca ödeşmek için, çok daha fazla hevesliydi. Lunulata, onu bir kafese tıkmıştı; şimdi, sıra ondaydı. Altın kafesin işlemeli kapısını, kızın suratına kapattı. Kız, buna engel olamamıştı bile. Küçük elleri hemen geniş parmaklığı zorlasa da kafes, sadece dışarıdan açılacak şekilde yapılmıştı. Bir giren, bir daha çıkamazdı. Eğer Madrabaz istemezse. “Beni burada bırakırsan, seni öldürürüm,” diye tısladı, Lunulata. Hodbin, onu tepeden tırnağa süzdü. Sonra kızın kehribar gözlerindeki ateşe karşılık olarak, soğuk bir gülümseme verdi: “Ne oldu, tatlım? Kafese tıkılmak hoş değilmiş, değil mi?” “Tamam, intikamını aldın; şimdi çıkar beni, aptal ayakçı!” “Yo, hayır. Sen, benden bir hayat şansı aldın, şimdi sıra bende.” Hodbin, kollarını göğsünde kavuşturup kızın afallamasını keyifle izledi. Hafife alınmaktan nefret ederdi. Hele bir Kaya Biti tarafından. “Bu da ne demek?” dedi Lunulata, kontrollü bir sesle. “Madrabaz’ın altın kafesi, senin gibi küçük kuşlar için yapıldı. Şehirde olduğu akşamlar, birkaç kölesini bu kafeste dövüştürür ve zavallı kadınların birbirlerini öldüresiye dövmesini izler.” Bu, doğruydu. Kölelik, Gezgin Şehir’de yasal olmasa da hâlâ devam eden bir gelenekti. Çoğunlukla Kayalılar, köle olmaya gönüllü olurdu; bazen de bir Gezgin, onlardan birini ister ve alırdı. Madrabaz da böyleydi işte. Hodbin, onun bir kadına zarar verdiğini hiç görmemişti ama Madrabaz’ın içinde, dinmeyen bir öfke yatardı ve öfkesini de altın kafesine kapattığı kuşlarının birbirini boğazlamasını izleyerek dindirirdi. Şehirde olduğu neredeyse her gece yarısı, burada dövüş düzenler ve sefa pezevengi arkadaşlarıyla bahis oynarlardı. “Bunu yapamazsın!” dedi Lunulata, artık gözlerine ulaşan paniğini saklayamıyordu. “Yaptım bile; bu gece, şanslı gecen. Ama hemen üzülme, belki tatlı yalanlarınla rakibini öldürmeyi başarır ve bir gece daha yaşarsın,” diye güldü Hodbin, kıza arkasını dönmeden hemen önce. Lunulata, kafesinden öyle bir çığlık attı ki tüm ev, kızın yakarışıyla titredi. Hodbin, bakmasa da kızın, kafesini dövdüğünü ve kaçmak için bir delik aradığını duyabiliyordu. Ama Hodbin’in umursadığı tek şey, ödeşmenin dilinde bıraktığı tatlı hazdı. Ahşap evde çalımla ilerleyip ona kapıyı açan ayakçıya bir baş selamı verdi. Gecenin sisli rüzgârı yüzüne çarparken iç çekti ve babalığının evinin yolu tuttu. Kayalı’yla işi bittiğine göre artık sıra, Matar denen yılana gelmişti. Sonuçta hiç kimse, Hodbin’le oynayıp bunun bedelini ödemeden kurtulamazdı.