Bölüm 11 : Dante
Dante, korsanların lideri olan kadın, obsidiyen mağaranın nemli yollarında tekrar göründüğünde aradan kaç saat geçtiğini bilmiyordu. En iyi tahminine göre, tekrar sabah olmuş olmalıydı. En azından getirdikleri bir somun ekmek, öyle düşünmesini sağladı. Bu sırada idam hücresi, hiç olmadığı kadar sessizdi. Kavgalar ve suçlamalar yerini, yaklaşmakta olan ölümlerinin yasına bırakmış gibiydi. Kendi ölümünün yasına. Dante, kendi adına, bu sessizlikten memnundu. Sonunun nasıl geleceğini düşünmemek için tüm gayretini gösteriyor olsa da öğrendiklerini sindirmek için, bu sessizliğe ihtiyacı vardı. O aptal sandıktan, sürüklenerek çıkarılmışlardı. Kafalarına bir çuval geçirmişlerdi ve mağaraya girene kadar da karanlıkta sürüklenmişlerdi. Gemiden indirilip bu hücreye atıldıkları yol boyunca da dazlak kafalı kızın bağırışları dışında bir şey duymamıştı. Yani emin olduğu tek şey, kızın ölmesini istediğiydi. Ama diğerleri, buna izin vermemişti. En azından, liderleri bir karar verene kadar olmazdı. Zaten Dante, ölümünün kolay olmasını bekleyecek kadar iyimser biri de değildi. Onları koydukları hücrenin içinde, iki Kaya doğumlu vardı. Normalde olsa diğer iki mahkûm, çok da umursanacak bir şey olmazdı ama kısa sürede bu iki Kayalı’nın, göründüklerinden fazlası oldukları anlaşılmıştı. Dante, fırsatı değerlendirip onları inceleyebildiği kadar incelemişti. Her küçük bilgi, ileride işine yarayabilirdi. Kıyafetleri olmasa Kayalı olacağına ihtimal vermeyeceği kadar iyi görünümlü, bir eli bileğinden eksik olan oğlanın ismi Arm’dı ve sadakati, belli ki onun zayıf yönüydü. Arm, uzun boylu ve zarifti. Çekik güzel gözlerinde, yaralı bir ifade vardı. Kız kardeşi olduğunu iddia eden kısa boylu, çilli kızın adı ise Lunulata’ydı. Derin Deniz’in en zehirli ahtapotunun adını taşıdığına ve kendi kardeşine bile ihanet edebildiğine göre, buradaki en tehlikeli kişi de sevimli bir görünüme sahip olan bu kızdı. Kaya halklarının sana verdiği her isim, isimden çok bir ünvan sayılırdı. Senin kim olduğunu belli ederdi. Böyle tanınır ve nam salardın. Lunulata, çok büyük bir isimdi. Hele ki zararsız gözüken bir kız için. Bir de aralarına, kendi halkı tarafından bile istenmeyen şu, Gezgin düşüvermişti. Hodbin isimli bu oğlanın aç bakışları, sürekli onları inceliyordu. Bu sayede, Dante’nin, ilk fırsatta kurtulacakları listesine kendini sokmayı başarmıştı. Öte yandan, anlaşma yaptığı Beau gerçeği de vardı. Dante, Beau konusunda ne düşüneceğinden, hâlâ emin değildi. Yıllar sonra ismini ilk kez onun ağzından duymak, Dante’yi afallatmıştı. Adını duymak, evine dönmek gibiydi. Kendini tekrar bulmak gibiydi. Dante, bir anlığına kalbinin ritmini kaçırmıştı. Ark doğumluları tanıdığı yıllarda, çok kez zalimliklerine ve kibirlerine şahit olmuştu. Onlar, sadece kendilerinden olanı korurdu. Ama oğlan, bir Arklı’dan beklenmeyecek kadar nazikti. Dante itiraf etmek istemese de Beau, bazen komik bile sayılırdı. Sözüne sadık kalır ve Dante’ye yardım ederse, onu öldürmemeyi bile düşünebilirdi. Sonuçta, adını bilen son kişinin de öylece silinip gidecek olması, çok yazık olurdu. Ama Dante’nin edindiği son bilgi, hepsinden çok daha ilginçti. Gizliman… Kendi ölümünü kabullenmeye çalışırken karşısında beliren bu yaşam ihtimalinin fısıltısı, boğazını yaktı. İşte bu, çok güçlüydü. O zehirli umut, düşüncelerini bulandırıp onu amacından uzaklaştırmak için aklını çelmeye çalışırken korsanların lideri olan kadın, tekrar mağaraya girdi. Mağaranın meşalelerle aydınlanan ışığı altında, tepesinde toplanmış kumral saçları, geniş omuzlarına değiyordu. Kadının üzerinde, altın işlemeleri olan lacivert bir kaftan vardı ve kaftanın üzerinden geçen deri kemer, incecik belini sıkmıştı. Duruşu hafif kamburdu ve yürüyüşü, bir savaşçıya ait değildi. Yine de etrafına yaydığı etki, bir bakışta görülüyordu. Tam da bu yüzden Dante’nin, onun gerçekten bir lider olduğuna hiç şüphesi yoktu. Ardında yürüyen dört korsan da adımlarını kadına uydurarak ilerledi. Dante, onları inceleme zahmetine girmedi. Aynı küpeli kulaklar, aynı deri botlar, aynı caka satan yürüyüş. Zaten yakında, hepsi ölecekti. En azından, onlardan biri Dante’yi öldürmeden, Dante’nin yapmayı umduğu şey buydu. Ayak sesleri mağarada yankılandığında, onların gelişine ilk tepki veren, Hodbin oldu. Saatlerdir ayakta dikilmeye devam eden tek kişi de Gezginlerin bile istemediği bu Gezgin’di. Oğlanın sarı saçlarını gözlerinden uzak tutan bandana artık boynuna düşmüştü ve dağınık saçları, sürekli geriye taranmaktan, arkaya yatık bir şekilde kalmıştı. Hücrenin parmaklıklarına yapıştığında, dövmeli kollarındaki damarlar şişti. Ama Matar’ın mavi gözleri, sadece Lunulata’nın üzerindeydi. Avına yürüyen bir yırtıcı gibi ağır adımlarla hücreye yaklaşırken Dante, kızın, oynadığı oyunu kaybettiğini anladı. Matar’ın bakışları bir duvardı ve kızın blöfü, o duvarı aşmayı başaramamıştı. Dante, kıza acıdı. Lunulata, adasına hiç ulaşamayacaktı. En azından Dante, ölmeden önce Kızılcık’a ulaşmanın bir yolunu bulmayı başaracaktı. Hodbin, “Matar!” diye yakardığında kadın, elini kaldırıp onu susturdu. Arkasında yürüyen korsanların yüzleri ise bir kez bile dönüp kendilerinden olan mahkûma kaymadı. Gözleri kinle kısılan Hodbin de bunu fark etmiş olacak ki yüzü, öfkeyle kasıldı. Umursanmamaktan hoşlanmıyor. Kadın, alay edercesine rahat bir şekilde konuştuğunda Dante, hücredekilere baktı: “Hükmünüzü verdim. Bugün gün batımında, Yaşlı Adam’a armağan edileceksiniz.” Lunulata, hemen ayaklandı ama olduğu yerde kıpırdamadan durmaya devam etti. Bir atmaca gibi, kadını inceliyordu. “Pişman olacağın bir şey yapmadan önce, iyi düşün,” diye uyardı, Matar’ı. Matar’ın çenesinde, bir kas seğirdi. Kadının yüzü, saklamadığı bir tiksintiyle buruştu. “Kes sesini, Kayalı; bana merhametimi sorgulatırsan, ölmeden önce her uzvunu kesmem gerekir. Dilinden başlayarak,” diye tısladı Matar, sıktığı dişlerinin arasından. Dante, kadının, sözlerinde ciddi olduğundan emindi. Gerilen dudaklarındaki soğuk öfke, son derece gerçekti. “Matar! Lütfen, benim bu saçmalıklarla bir alakam yok!” diye şansını denedi, son bir umuda sarılan Hodbin. Ama kadın, ona dönüp gülümserken bile yüzünde merhamet yoktu. Sadece mantıkla yoğurulmuş, buz gibi bir ciddiyet vardı. Dante, soğuk duvara sırtını dayayıp ikilinin karşı karşıya gelmiş profillerine baktı. İki kemikli burun, iki hin bakışlı göz ve bir ölüm gördü. “Üzülme, Dede’nin oğlu. Sen de bana, Yaşlı Adam’ın Okyanus âlemine vararak hizmet etmiş olacaksın. Kırk Gemisi’ne, benden selamlarımı götür.” “Dede, bunu affetmez! Beni öldürdüğünü öğrenince, bu şehri başına yıkar!” diye hırladı, Hodbin. Oğlanın sözleri mağarada çınlarken, burun delikleri kabarmıştı. Elleri, parmaklıkları sıkmasının baskısıyla kıpkırmızıydı. Matar’ın gözleri, oğlanın kurnaz yüzünde gezindi. Dante’nin gözleri ise ikisinin soğuk savaşında. “O zaman, öğrenmeyeceğinden emin olmalıyız, değil mi?” Bu savaşı bölen, hücrenin arkasından duran Arm’ın sesi oldu: “Bunu yapmanıza gerek yok, bırakın bizi gidelim; ada falan umurumuzda değil. Sadece, evimize gitmemize izin verin,” dedi, parmaklıklara doğru yürüyerek. Siyah saçları, nemden kabarmıştı. Dante, oğlanın narin, kemikli çenesinin gerildiğini görebiliyordu. “Ve gittiğiniz her yere söylentilerin ulaşmasına müsaade mi edeyim? Hiç sanmıyorum.” Haklıydı. Böyle bir ihtimalin fısıltısı bile, Ark gibi bir ülkeyi yok etmeye yeterdi. Dante de onun yerinde olsaydı, her duyan kulağı keser; her bilen kişiyi öldürürdü. Lunulata’nın eli, hırsla Arm’ı işaret ederek, “Onun babası, bir Ark komutanı! Burada olduğumuzu biliyor! Oğlundan haber alamayınca…” dedi bir solukta. Akıllı bir kıza göre, akılsızca konuşuyor. “Yasını tutup hayatına devam edecek. Derin Deniz’in fırtınalarının yaman olduğunu, herkes bilir.” Ve bu kadardı işte. Pazarlık bitmişti. “Bunu, yanına bırakmam,” diye yemin etti, Hodbin. Dante, artık bu tiyatrodan sıkılmaya başlamıştı. Avuçları, kan özlemiyle kaşınıyordu. Konuşmayı kesin ve bana yaklaşın, korsancıklar. Matar, hafifçe gülümsedi: “Adakları hazırlayın!” İşte başlıyoruz! Dante, dövüş pozisyonunu alırken bütün konuşmalar sırasında sessiz kalan Beau’nun kıpırdanması, bir anlığına dikkatini, arkasında duran oğlana yöneltti. Beau’nun kahverengi gözleri, ona, uyaran bakışlarla bakıyordu. Direnmemesini ister gibi, Dante’ye doğru bir adım attı. Dante’nin oğlana kayan bakışları ve yaşadığı anlık şaşkınlık, bir koca saniye kaybetmesine sebep oldu. Hayatına mal olabilecek bir saniye. Aptal. Tekrar önüne döndüğünde karşısındaki korsanların yüzleri, artık siyah boyunluklarla sarılmıştı. “Bir saniye, hayatla ölüm arasındaki köprüdür,” derdi, eski komutanı. Bir saniye, hiçbir askerin sahip olmadığı bir ayrıcalıktır. Sözler, Dante’nin kulaklarında çınlarken korsanlardan biri öne çıkıp avucundaki beyaz tozu, suratlarına üfledi. Dante’nin gözleri beyaz sisle kararmadan önce Beau’nun sıcak elinin, koluna dolandığını hissetti.
*
Buz gibi suyun yüzüne çarpmasıyla kendine gelen Dante, dalganın darbesi tenine değerken, olduğu yerde savruldu. Kocaman bir nefes alırken ağzına ve burnuna dolan yakıcı suyu, öğürerek tükürdü. Arka arkaya öksürerek, Derin Deniz’in vücudundaki bu istilasından kurtulmaya çalıştı ama Deniz, her yerdeydi. Hızlı nefesler alarak gözlerini açtığında, dünyanın tepetaklak olduğunu ve turuncu alevlerin, denizi yuttuğunu gördü. Gökyüzü, yerde; deniz ise gökteydi. Gün batımının suya karışan renkleri yüzünden, gözlerini kısması gerekti. Siktir. Yüzünü sağ tarafa çevirdiğinde gördüğü manzara, Dante’yi ürpertti. Yanında Beau ve onun yanında da diğer mahkûmlar, ayaklarından, halatlarla mağaranın tavanındaki kancalara asılmıştı. Dante, ayaklarında halatlarla, siktiğimin mağarasının tavanına asılmıştı! Sakin ol. Ama Dante, tecrübe ederek öğrendi ki ayak bileklerinden birer parça et gibi sallandırılmak, sakinleşmesine hiç yardımcı olmuyordu. Aşağı baktığında gördüğü manzara ise daha da korkunçtu. Derin Deniz, her kıvrak dalgasında biraz daha hızla mağaraya doluyor ve dalgaların savurduğu su, kızın aşağı sarkan saçlarını yutuyordu. Altında uzanan karanlık deniz, onları almak için pusuya yatmış; bekliyordu. Dante, irkilerek anladı. Sular yükseldiğinde, hepsi boğulacaktı. Savaş yoktu; direnmek yoktu. Tek lokmada, Yaşlı Adam tarafından yutulacak bir avdan ibaretlerdi. Dante, ölümünün bu kadar çaresizce olacağına inanamıyordu. O, savaşmadan ölemezdi! Ölmeyecekti! İçinde yükselen güçle, kollarını yukarı çekti, çekti ve çekti ama elleri önünden, mağaranın zeminindeki başka bir kancaya bağlanmıştı. Tüm gayretine rağmen, sızlayan bileklerini sudan çıkaramadı. “Army, sakin ol. Sadece nefes al. Hadi.” Sol tarafında, Lunulata’nın, Arm’ın kesik nefeslerini yatıştırmaya çalıştığını duydu. Ama Dante, oğlanın geçirdiği kriz neyse, onu yatıştırabilecek bir telkin olduğunu sanmıyordu. Arm, Yaşlı Adam’ın lanet denizi onu yutmadan önce, kendi nefesinde boğulacaktı. Dante, hırlayarak bağıran kendi sesini zar zor tanıdı: “Neden sadece boğazımızı kesmediler ki?” “Gezginler, kinle can almaz,” dedi Hodbin, histerik bir kahkaha atmadan hemen önce. “Burada sular, hemen her gece yükselir. Sunulan adaklar, bu mağarada Yaşlı Adam’a armağan edilir.” “Siktir oradan,” dedi Dante ve “Kinle can almazlarmış, ha; dazlak sürtük, pek öyle düşünmüyordu ama,” diye homurdandı. Ama Hodbin, onu dinlemiyordu. Gezgin oğlan sadece, olduğu yerde sallanmasına yol açacak kadar güçlü bir sesle gülüyordu. “Yaşlı Adam’dan bir kere kaçtım ama sanırım ihtiyar, bu kez beni yenecek,” dedi Hodbin, iç çekerek. Kaçık. “Bir şey yapacaksak, şimdi tam sırası,” diyen Beau’nun kararlı sesi, Dante’yi dünyaya döndürdü. Oğlan, o sırada saçmalamadan konuşan tek kişiydi. Bu kontrollü hâli, Dante’nin içindeki paniği bastırdı. Dante, botunun içine sakladığı cama ulaşabilirse, onu tavandan sarkıtan kalın halatları kesebilirdi. Ellerini tekrar çekiştirip ipi, bağlı olduğu yerden kurtarmayı denedi. Yan tarafında, Beau’nun da aynı şeyi yaptığını duyabiliyordu. “Dua etmeyi deneyin; tanrılar, acı çeken günahkârlara bayılır!” dedi Hodbin, sahte bir yakarışla. Dante, onun çok bilmiş, histerik götünü bu kayalara gömemediği için, Tak ve Dak’a lanet etti. “Burada boğulmak istemiyorsan, kapa çeneni,” dedi, Beau. Dante, onun daha önce bu kadar sert konuştuğunu hiç duymamıştı. Belki de kız, onu hafife almak için acele etmişti. Kesilen sesinden anlaşıldığı üzere, Hodbin de öyle düşünüyor olmalıydı. Sular her dalgada daha da yükseliyorken Dante, odağını, ellerini saran ipe verdi. Beau’nun mağarayı inleten sesinden, onun da henüz pes etmediği anlaşılıyordu. “Benimki çok sıkı, Dante. Sakladığın cam, nerede?” “Botumda.” Ama su, artık affının olamayacağı kadar yükselmişti. Neredeyse, Beau’nun gözlerine değmek üzereydi. Dante, onun boğulmak üzere olduğunu biliyordu. Oğlan, aralarında en uzun olanlarıydı ve bu yüzden, ilk ölen de o olacaktı. Hayır, böyle değil. “Nefesini ne kadar tutabilirsin, çiftçi?” sorusuna, “Yeterince değil,” diye karşılık veren Beau da yaklaşan sonunu anlamış gibiydi. Dante, oğlana döndüğünde, kahverengi gözlerine anlayışlı bir bakış oturmuştu. “Vücut, suya daldığında kalp, yavaşlar. Ortalama bir insan, bir dakika civarı nefesini tutabilir; o yüzden, ölmek için acele etmesen iyi olur, çiftçi. Şimdi, bir sonraki dalgayı bekle ve çok derin bir nefes al.” “Senin hâlâ vaktin var. Kendini kurtar.” “Bana bir söz verdin! O yüzden, pes edecek gibi konuşmayı kes!” Beau, ona, Dante’nin adını koyamadığı son bir bakış attı ve bir cevap vermeden, derin bir nefes aldı. Sular nihayetinde oğlanın çenesine ulaştığında artık Dante, kendi vaktinin de tükenmek üzere olduğunu biliyordu. Tuzlu suyun dalgalarla yüzüne çarpan parçaları, kızın gözlerini yaktı ve ciğerlerine doldu. Kendini gelecek acıya hazırlayan Dante, dişlerini sıktı ve baş parmağını yerinden çıkardı. Acı, keskindi. Tüm vücudu titrerken, çıkan baş parmağını, avucuna doğru itti. Eli bu pozisyondayken kollarını büktü ve biraz da olsa gevşemiş olan ipten kendini kurtarmak için, tüm gücüyle yukarı çekti. İpin sürtünmesiyle, kollarının kesildiğini hissetti ama son bir güçlü hamleyle, ellerini özgür bırakmayı başardı. Çevresinde gürleyen su, artık diğer oğlanları da yutacak kadar yükselmişti. Dante’nin uzun saçları, Derin Deniz’in içindeki lanetli bir yosun gibi dalgalanıyordu. Dante, karnını sıkıp kendini yukarı iterken, çektiği yüzlerce mekiğe şükretti. Elleriyle, ayaklarını tutan halata tutundu ve botundan camı çıkardı. Camı, halatı parçalarken kesilen elinden akan kanlar, suya karıştı. Al sana adak, Sikik İhtiyar. Lunulata’nın, ona bağırdığını duydu, “Çabuk ol!” Artık kafası suya değmeyen bir o, bir de kendini kurtarmak üzere olan Dante kalmıştı. Halatın son parçası da koparken Deniz, Dante’yi kucakladı. Buz gibi karanlık suyun içine dalan kız, beyaz inciler gibi etrafını saran köpüklerin arasından, Beau’yu gördü. Nefesi hâlâ tutulu olsa da oğlanın gözleri, kapalıydı. Dante’nin, onun için gelmesini beklemiyordu. Dante bile bunu yapacağını beklemiyordu ki. İki uzun kulaçla, ilerisinde boğulmak üzere olan oğlana doğru yüzdü. Sıkıca sarıldığı camla, oğlanın ellerini tutan ipi tek bir hamlede kesip Beau’nun başını, yukarı kaldırdı. Oğlan, havayı tekrar ciğerlerine doldururken ıslak kafasını suyun üstünde tutmaya çalışan Dante, derin bir soluk verdi. Oğlanın saçları avucuna yayılmış, suya değiyordu. Beau, yavaşça gözlerini açtı. Ucundan damlalar sallanan kirpiklerinin arasından Dante’ye bakan gözlerinin içi gülüyordu. “Beni kurtarmaya bayılıyorsun, değil mi?” diye takıldı ona. “Üçüncü sefer olmayacak, çiftçi. Anın tadını çıkarmayı bırak da kendini yukarı çek.” Beau, kızın cevabına içten bir kahkahayla karşılık verdi ve kalbi tekleyen Dante, İkiz Tanrılarına lanet ederek oğlana, elinde tuttuğu camı uzattı. Beau, ayaklarındaki halatı kesip suya atlarken camı ondan geri alan kız, oğlana arkasını döndü ve mağaranın içine doğru yüzmeye başladı. Karanlık mağaranın bir girişi olduğuna göre, bir çıkışı da olmalıydı, değil mi? Beau, onun ardından bağırdı: “Onları burada bırakamayız!” Ama Dante, çoktan mağaranın duvarlarına dokunarak bir çıkış aramaya başlamıştı bile. “Bizim sorunumuz değil!” diye karşılık verdi, Beau’ya bakmadan. “Dante!” Dante, sinirle inledi. Suyun üzerinde hışımla oğlana döndüğünde Beau’nun, Hodbin’i başından tutup kaldırdığını gördü. Gezgin, ağzından sular püskürüyordu. Ayak bağı. Hepsi, Dante için sadece ayak bağıydı. “Sen bir canavar değilsin! O yüzden, öyle davranmayı bırak ve bana yardım et!” diye bağırdı Beau, ona. Dante, Beau’dan nefret ettiğine karar verdi. Dante, bir canavardı; bir silahtı. Ona öğretilen buydu. Ondan beklenen, bundan ibaretti. Böyle, her şey daha kolay ve acısızdı. Canavarlara zarar veremezdin! Bir silahı öldüremezdin! Mağara suyla dolarken Dante’yi duraklattığı için, Beau’dan nefret etmesi kolaydı. Ama kendi bile ne yaptığını fark etmeden, Beau’ya doğru yüzmeye başlayıverdi. Onlar, sadece ayak bağı! Karanlık sulara tekrar dalıp dilbaz Gezgin’in ipini keserken, artık kimsenin silahı olmadığını fark etti. Artık, Ark’a ait değildi. Ark için, bir ölüydü. O artık, sadece Dante’ydi. Bundan sonra yapacağı her hareketi, ordusu için değil; kendi için yapmış olacaktı. Buz gibi korku içine yayılırken, iki kardeşin de ellerini tutan ipleri kesti. Şimdi ne olacak? Dante, kimdi ki? Kendinden geçmiş Arm’ın kafasını suyun üstünde tutmaya çalışırken, içindeki korkuları bastırdı. Ordusu olmayabilirdi ama o, bir askerdi. Önce bu, Tak ve Dak’ın cezası mağaradan kurtulacak; sonra, ne olacağını düşünecekti. Tabii, o kadar hayatta kalabilirse. Kırık cam parçasını tekrar Beau’ya uzattı. Ama Hodbin, çoktan Beau’nun ellerinden kurtulup ayaklarındaki ipi çözmeye başlamıştı bile. O yüzden oğlan, Arm’ı ve kafası henüz suya yeni değmeye başlamış olan Lunulata’yı bağlarından kurtardı ve camı, tekrar Dante’ye verdi. Bu aslında, kıza olan güveninin bir nişanesiydi. “Biriniz kardeşime yardım edin!” diye bağırdı Lunulata, ona doğru yüzerken. Arm, kızın taşıyabileceğinden çok daha ağırdı. “Onun neyi vardı öyle?” diye sordu Dante, yuttuğu biraz suyu püskürtürken. Oğlanın yaralı bir hayvan gibi inlemeleri, hâlâ kulaklarındaydı. “O, suya giremez. Derin Deniz, onun en büyük korkusu.” Kâbusunun içinde yaşamak, Dante’nin anlayabileceği bir şeydi. Ama anlamak, onun harekete geçmesi için yeterli değildi. Dalgalar güçlüydü ve sarp kayalar her yerdeyken baygın oğlanı taşımak, sadece ikisinin de ölümüne sebep olurdu. Kayalı oğlanı kurtaramazdı. Dante, mağaranın içine tekrar yüzmek üzereyken Beau, Arm’ın sağlam kolunu omzuna attı. Tanımadığı bir yabancı uğruna boğulmaya hazır bir salak. Lunulata, “İyi olacaksın, Army; buradan çıkmak üzereyiz,” dediğinde gözlerini deviren Dante, Hodbin’in karanlık gölgesinin, mağaranın dışına doğru yüzdüğünü fark etti. Uyanık pislik. Sinirle suya daldı ve hızla yüzerek, oğlanın bacaklarına yapıştı. Başını tekrar sudan çıkardı ve tek nefeste sordu: “Nereye gittiğini sanıyorsun, bakalım?” “Mağaranın girişi, dışarıdan kilitlenir. Bütün mağarayı su basmadan, yüzerek çıkmalıyız,” dedi Hodbin, ayağını onun tutuşundan kurtarmaya çalışarak. Oğlan, ne kadar denese de Dante’nin buna izin vermeye niyeti yoktu. “Ve bunu, bize söylemeyi düşünmedin mi?” “Her aptalın bunu düşünebileceğini sandığım için özür dilerim. Belli ki sizi gözümde büyütmüşüm. Şimdi, ikimiz de boğulmadan bırak beni de buradan gidelim.” Dişlerini sıkan Dante, onu bıraktı ama ukala piçe, sözlerinin bedeli olduğunu hatırlatmayı da kafasına yazdı. Yeni yükselen ayın altında sarı saçları parlayan oğlanı takip ederek, yüzmeye başladı. Her Kaya doğumlu, yürümeye başlar başlamaz yüzmeyi öğrenirdi. Çünkü bir gün, o kayalardan düşebilirdin. Ayakların yere basmazken de hayatta kalmayı öğrenmek zorundaydın. En azından annesi, ona yüzmeyi öğretirken bunları söylemişti ve Dante, ona minnettardı. Hodbin’i takip ederek attığı her kulaçta, annesinin ona verdiği bu silaha sarıldı. Her dalga, hareketlerini ağırlaştırıyor; onları, adanın çevresindeki sivri kayalara itiyor olsa bile. Arka tarafından gelen seslerden, diğerlerinin hemen peşinde olduğunu anlasa da kontrol etmek için dönmedi. Hem tekrar dikkatini dağıtma riskini almak istemediğinden hem de oyunbaz Gezgin’i gözden kaçırmaya hiç niyeti olmadığındandı, bu. “Karaya, sağ taraftan daha kolay çıkabilirdik,” dedi, Dante. Bu doğruydu. Yamaçlar, daha az dikti ve tırmanması çok daha kolay olurdu. “O zaman, direkt kucaklarına düşerdin. Sağ taraf, meydana gider; her taraf, korsan doludur. Sol tarafsa şehrin en arkasına. Orada yamaçlar sivridir ve bilmeyen biri için şehre ulaşmak, imkânsıza yakındır. O yüzden, korunmaya ihtiyacı yoktur ve şehrin arkasında gezinen korsanlar olmaz. Hızıma ayak uydurabiliyor musun, Ark Sevici?” dedi alayla, Hodbin. Yalan yoktu; ukala piç, iyi bir yüzücüydü. Nefesi her kulacında güçsüzleşmiş olsa bile bu, onun böbürlenmesine engel olmuyordu. Bu yüzden, Dante’nin, onu boğmamak için kendini çok zorlaması gerekti. Çıkık baş parmağının olduğu yumruğunu sıktı ve acısına odaklandı. Hodbin, uzaktaki kayalara gömülmüş bir merdiveni işaret ederken bu acı, kızı sakinleştirmeye başlamıştı. Merdiven, bilmeyen birinin asla göremeyeceği kadar iyi kamufle edilmişti. Dalgalar, onları merdivene doğru sürüklerken Dante, gücünü korumaya çalıştı. Her sert dalga yanında, kayalara çarparak ölme riskini de getiriyordu. Yıldızlı gecenin altında, sessizce yüzdüler. Her kulaçları diğerinden daha ağır olsa da durmadan devam ettiler. Sonunda merdivene vardıklarında Hodbin, ilk basamağa elini uzattı ama Dante hemen, eski dostu olan cam parçasını oğlanın boğazına dayadı. “Sorun şu ki sana güvenmiyorum, Gezgin. Önden sen çıkarsan, biz peşinden gelemeden, bizi burada bırakacaksın. O yüzden, şöyle yapacağız: İlk, ben çıkacağım. Peşimden, Beau ve diğerleri gelecek. Eğer onların çıkmasına yardım etmeyip ardımdan gelmeye kalkarsan, o koca dilinin saklandığı gırtlağını kesip seni, Yaşlı Tanrı’na yollarım. Şimdi, söyle bakalım; sen, benim hızıma ayak uydurabiliyor musun?” “Hepimiz aynı taraftayız,” diye mırıldandı, Hodbin. “Dua et, öyle olalım. Yoksa sen, ölmüş olacaksın,” diye cevapladı Dante, tüm samimiyetiyle. Bugün, öyle ya da böyle, bir Gezgin öldürecekti. Adının ne olduğunun bir önemi yoktu. Gezginlerin ona, dökülecek kan borçları vardı. “Önden buyurun,” dedi Hodbin, sahte bir neşeyle. Dante, oğlanı yakasından itip çevik hareketlerle yukarı tırmanmaya başladı. Taş merdiven, yosunlarla kaplıydı ve ıslak botları her basamakta kayıp duruyordu ama kızın, bundan çok daha zorlu tırmanışları olmuştu. Ark Donanması’nın eğitimi, seni olası her kötü senaryo için hazırlardı. O yüzden tepeye çıkması, sadece birkaç nefes sürdü. Tekrar hareket hâlinde olmak, onu canlandırdı. Kasları, daha fazla mücadele için yalvarıyordu. Gece göğünün parlattığı tepe, düz bir ovadan ibaretti. Tek tük çalılar ve çok yaşlı birkaç ağaç dışında, bitkiler tarafından bile terk edilmiş gibiydi. Kendisinin doğduğu kayadan güzel olduğu kesindi ama Dante, saçlarının suyunu sıktığı sırada, neden Ark’la Gezgin Şehir’in hep bir savaş hâlinde olduklarını daha iyi anladı. Ark, cennetin parçası olan bir vahayken burası, en fazla verimsiz bir bahçeydi. Nefesini düzenleyip arkasını döndüğünde Lunulata’nın, merdivenin tepesinde olduğunu gördü. Kız ıslakken, olduğundan daha küçük duruyordu. Dante, kolunu uzatıp kızın kırmızı ceketinin ucundan çıkan bileğini tuttu ve tırmanmasına yardım etti. Kızın ardından, Arm’ı omzunda taşıyan Beau geldi. Ama Dante, ona elini uzatmadı. Oğlan da zaten bunu beklemeden, tek hamlede yukarı çıktı. En sona kalan ise, tam da Dante’nin istediği gibi, Hodbin oldu. Hepsi derin nefesler alıp soluklanırken Beau, Arm’ı nazikçe yere bıraktı. Oğlan, ay ışığının altında, tanrıların öptüğü güzel bir cesede benziyordu. Lunulata, Arm’ın üzerine eğildi ve onu uyandırmak için sarsmayı denedi ama oğlan, olduğu yerde kımıldamadan kalmaya devam etti. “Sakın öleyim deme, Army, sakın! Sakın beni bırakayım deme!” Dante, birini bu kadar sevmenin nasıl bir şey olduğunu unutalı yıllar olmuştu. Kocaman gözleri dökülmemiş yaşlarla parlayan Lunu’nun, kardeşi için yakarışları, onun içindeki bir anıyı uyandırdı. Dante, anıyı düşünmemek için tekrar çıkık parmağını sıktı. Acı, bedenini titretirken omuzlarını dikleştirdi. “Burada, cesedin başında dikilmeye devam edersek, biz iyi olmayacağız ama,” dedi Hodbin, üzerinden çıkardığı gömleğin suyunu sıkarken. Çıplak göğsünün üzerinde de birkaç dövmesi vardı. Damlalar toprağa düşmeden Lunulata, ondan beklenmeyecek bir çeviklikle ayağa fırladı ve Gezgin’i, dövmeli göğsünden ittirerek, “O ölmedi, göt herif!” diye bağırdı. Kızın gözleri, sarı alevlerle parlıyordu. Hodbin de o gözlerdeki alevleri görmüş olacak ki daha fazla üzerine gitmedi. Gezgin’in tek yaptığı, huysuz bir şekilde homurdanmak oldu: “Buradan öyle gözükmüyor ama.” İç çeken Beau, eğilip Arm’ın nabzını kontrol ederken hepsi, sessizce bekledi. Zaman kaybıydı. Tüm bu durma hâli, saçmalıktı. Dante, çoktan birkaç Gezgin öldürmüş olmalıydı. Kızılcık’a ulaşan yolu yarılamayı denemeliydi. Ama nasıl? Tek çıkar yol, hücre arkadaşlarını, elinden geldiği kadar kullanmaktı. Hodbin, şehri biliyordu. Beau, güçlüydü. Lunulata gibi zehirli bir şeytan, her zaman işe yarardı. Bir süre daha birlikte kalmak, daha güvenli olurdu. O yüzden Dante, gözünü dört açtı ve olası bir tehlikeye karşı etrafı kolaçan etti. Ama akşam melteminin uğultusu dışında, şehrin bu kısmından hiç ses çıkmıyordu. Emin olmak için havayı kokladıysa da rüzgâr, ona yakınlardan bir duman kokusu da getirmedi. “Nabzı yavaş atıyor ama hâlâ yaşıyor. Bence iyi olacak,” diye mırıldandı, Beau. Lunulata, derin bir nefes koyuvererek Arm’ın baygın bedenini kucakladı. Yüzü, haberle aydınlanmıştı. Dante, onun yeniden hayat ışığıyla parladığını fark etti. Tuhaf. Kim bu kadar yaşamak ister ki? Rüzgâr, Dante’nin saçlarını dağıtırken Arm, yarı baygın bir hâlde, “Lunu…” diye sayıkladı. “Buradayım, Army. Yanındayım.” Soğuk esintide ürperen Dante, Beau’nun yamuk bir gülümsemeyle iki kardeşi izlediğini gördü. Ama bir an sonra gözleri, Dante’ye odaklandı. Kız, oğlanın bakışlarının ağırlığından uzaklaşmak için ıslak gömleğini tekrar üzerine geçirirken, söylenen Hodbin’e döndü. “Harika, şimdi de kutlama mı yapıyoruz?” dedi Hodbin, düğmelerini iliklerken. Dante, Hodbin’in üzerine doğru tehditkâr bir adım attı ve yavaşça konuştu: “Sen söyle, kurnaz tilki. Şimdi ne yapıyoruz?” Çoğu erkek, Dante’nin bakışlarından kaçacak delik arardı ama Hodbin, geri adım atmadı: “Söylediğin şeyin ne olduğunu bilmiyorum ama sorduğun buysa, nereye gideceğimizi biliyorum,” dedi, tembel bir gülümsemeyle. Beau, Hodbin’e cevap verirken, sırıtmasını bastırmaya çalıştı: “Kızıl tüylü bir hayvan. Ark’ta çok vardır. Avlarına, arkasından yaklaşıp saldırırlar ve yalnız yaşamayı sevmeleriyle bilinirler.” Kendini tutsa da gamzeleri, çoktan yanaklarında belirmişti. “Kulağa, ben gibi geliyor cidden,” dedi Hodbin, omuz silkerek. Dante, iç çekti. Bu tembel götlere kalırsa, bütün gece burada sohbet edecekleri kesindi. “Neresiymiş gideceğimiz yer?” “Şehrin bu yakasında, sadece döküntüler yaşar. Ayakçılardan bile beter olanlar. Şehirde, en çok istenmeyenler. Onların en az sevilenlerinden biri de ilerideki kuytu mağarada kalıyor. Şimdilik, orada saklanabiliriz. Onun inine, kimse davetsiz gelmeye cesaret edemez.” “Harika! Yine mağara!” dedi Beau, sahte bir keyifle. Ark doğumlu oğlanın taşa doyduğu, her hâlinden belliydi. Gel, bir de Kaya’da yaşamayı dene. “Adanızı paylaşmayacak kadar göt olmasaydınız, biz de kayaları evimiz yapmak zorunda kalmazdık, Ark,” dedi Hodbin, Beau’ya meydan okuyarak. “Bence adı Hodbin olan biri, bana bencillik dersi veremez,” diye yanıtladı hemen, ayaklanan Beau. Dağılmış saçları, tepesinden alnına dökülmüştü. Şu an iki erkeğin birbirine diklenmesi, en son ihtiyacı olan şeydi. O yüzden Dante, sırf konuyu değiştirmek için sordu: “Kimmiş bu korktukları dışlanmış?” Hodbin, Beau’ya tüm dişlerini göstererek sırıttı ama Dante’nin sorusuna yine de cevap verdi: “Adı, Öfke.” “Ve sana yardım edeceğine eminsin, öyle mi? Alınma ama pek sevilesi biri değilsin,” dedi Dante, Gezgin oğlanı süzerek. “Alınmadım. Sen de birinin boynuna cam dayamadığın sürece, pek sevilesi değilsin bu arada; neyse, kendisi, benim üvey kardeşim olur. Çok anlaşamasak da bizi saklayacaktır,” diye yanıtlarken, omuzlarını silkti. “Hâlbuki sevilmeyecek gibi de değilsin,” diye mırıldandı Lunulata’nın sesi, arkalarından. Hodbin, ona ters bir bakış attı ama cevap vermedi. Sarı gözlü kızın varlığının Gezgin’in sinirlerine dokunduğu, her hâlinden belliydi. Beau, küçük bir kahkaha attı, “Sanırım, kara koyunumuz sensin. Gerçi koyunun nasıl bir hayvan olduğunu biliyor musun, emin değilim.” “Hayır, bilmiyorum. Ama eminim, tüm hayvanlar arasındaki en yakışıklısıdır,” dedi Hodbin ve küstah bir gülümsemeyle, Dante’ye göz kırptı. Dante, oğlanın yakışıklı olduğunu kabul etse de yüzünde tek bir kasın oynamasına izin vermeden, ona bakmayı sürdürdü. Sonuçta bir Gezgin’in en yakışıklı hâli, kafası bedeninden ayrılmış hâliydi. “Kesinlikle, tanıdığım en yakışıklı koyun, sensin,” dedi Beau, Hodbin’e hak vererek. Ve bu, Dante’nin yıllar sonra ilk defa gerçek bir kahkaha atmasına sebep oldu. Ağzından çıkan kendi sesi, kulağına yabancı geldi. Beau’nun sözlerine nefesi kesilene kadar gülerken, yaşaran gözlerini sildi. Hodbin, gözlerini devirdi. “Çok komik. Hayatında hiç koyun görmemiş adamla eğlenin bakalım.” Lunulata’nın kıkırdaması, Hodbin’in öfkesini, Arm’ı sırtlamış ve Beau’nun arkasında yürüyen kıza yöneltti. “Sen neye güldüğünü sanıyorsun? Sanki sen, sefil hayatında hiç koyun gördün de!” “Tabii ki gördüm. Islak bir fareye benziyor, sürekli söyleniyor ve kesinlikle çok yavaş yürüyor,” diye karşılık verdi Lunu, Hodbin’e dil çıkararak. Dante, bir anlığına, bu zehirli kızdan hoşlanabileceğini düşündü. Hodbin ise sadece şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Burnundan gülmeye başlayan Dante, o tepede, kendini verdiği tüm savaşlardan uzaklaşmış gibi hissetti. Sessiz gecede yürümeye başladıklarında, etraflarında sadece yıldızlar ve kaçamak kahkahalar vardı. Ölümden dönmüş, kaçırılmış ve tekrar ölümden dönmüş olmasına rağmen biri baygın dört yabancıyla paylaştığı bu küçücük an, Dante’nin hayatında yaşadığı en huzurlu anlardan biriydi. Bu yüzden Dante, ölümün soluğu hemen ensesinde olmasına rağmen başını, uçsuz bucaksız göğe kaldırdı ve derin bir nefes aldı.