Bölüm 4 : Arm
Arm, Lunu’nun uyuduğu döşeğin yanına, yere bağdaş kurarak oturmuş, kızın aldığı düzenli nefesleri dinliyordu. Ellerini çilli yanağının altında birleştirip kendine yastık yapmış olan kız, sanki hayatlarında hiçbir şey değişmemiş, bilinmezin kollarına sürüklenmiyorlarmış gibi huzurlu görünüyordu. Bu, o kadar şaşırtıcı değildi çünkü onun, Arm’ınki gibi, gecelerine musallat olan canavarları yoktu. Uykuları, sadece düşlerle dolu bir yolculuktu. Cehenneme dönen kâbuslar ise hep, Arm’ın omuzlarında olurdu. Arm, gecelerinin zehirli geçmesine alışıktı aslında. Gündüzleri, dünyayı nasıl parlak görüyorsa geceleri, inatla daha karanlıktı. Kalbinin içinden taşan yükleri, onu uykusunda avlamak için bu karanlıkta pusu kuruyordu. Eskiden ızdırap yüklü canavarları, çoğunlukla annesinin yüzüne bürünürdü ama artık, kâbuslarının yeni bir yüzü vardı. Gemi direğinden sürüklenerek götürülüp bir hücreye kapatıldıklarından beri hemen hemen her gece, aynı kâbusa düşüyordu. Hep aynı şekilde başlıyordu, bu karabasan. Önce şehrinin sokaklarında, gülümseyen Lunulata’yı takip ediyordu. Sonra kızın ela gözleri kocaman açılıyor, suratına panik dolu bir ifade yerleşiyordu. Gerilen çilleri, yanaklarında savruluyordu. Kızın ne gördüğünü anlamak için arkasına baktığında, kimse orada olmuyordu. Önüne döndüğünde, Lunu’yu da kaybettiğini fark ediyordu. Her yere bakıyordu ama etrafta da kimsecikler yoktu. Ne kardeşi ne de başka bir insan. Sonra, uzaklardan gelen bir çığlık duyuyordu. Tekrar dönüyor, Kaya Şehir’in kocaman kayalıklarının tepesine kadar Lunu’nun peşinde koşan Lazlo’yu görüyordu. Kaçmak için çırpınan kardeşinin üstü başı yırtık ve her adımı, diğerinden daha sarsak oluyordu. Arm, tüm gücüyle onlara yetişmek için koşuyordu. Kırmızı suratlı ve tekinsiz bir adam olan Lazlo, kardeşinin üzerine atılamadan hemen önce onu yakalıyor ve sonra, boğuşmaya başlıyorlardı. Lazlo’nun çılgına dönmüş gözlerine bakıyordu. Nefret doluydu, o gözler. Adamı uçurumun kenarından itmeden hemen önce, gözlerindeki öfkeyle karışık korkuyu içiyordu, Arm. Lazlo, düşerken onu da yakasından yakalayıp dipsiz sulara çekiyor ve karanlık sular onları yutarken Arm, çığlık atmaktan başka hiçbir şey yapamıyordu. Uyandığında, bunun sadece bir kâbus olduğunu, sürekli kendine hatırlatması gerekiyordu. Ama ne fayda. Çünkü bu kâbus, uyanınca bitecek türdeki kâbuslardan değildi. Gerçeğin ta kendisiydi de aynı zamanda. Karabasanıyla gerçek arasında olan tek fark, Lazlo’nun, Arm’ı da yanında götürememiş olmasıydı. Ama Arm, onun düşmeden hemen önce yüzünde oluşan dehşeti görmüştü. İnsafsız kayalara çarptığında kırılan kemiklerinin sesini duymuştu. Parçalanmış bedeninden yayılan kan, denizi kızıla boyarken öylece bakakalmış; hiçbir şey yapamamıştı. Evet, Kılıç’ın has adamı olan Lazlo’yu oldum olası hiç sevmezdi ama onu öldürmek istememişti. Lazlo, bir zorbaydı. Kaba ve zalimdi ama bu, onun böyle bir ölümü hak ettiği anlamına gelir miydi? Amansız bir dünyada yaşamak için amansız bir insan olmak, gerçekten bir suç sayılır mıydı? Arm, bu düşüncelerine son veremiyordu. Lunu, yan tarafında güvenle uyurken bunları unutabileceğini ummuştu ama yapamıyordu işte. Bazı kâbusların akıldan silinmesi, öyle kolay olmuyordu. Lunu için, her şeyi yapardı. Yapmıştı da. Belki bir gün, ellerine bulaşan kanla yaşamayı öğrenebileceğini ümit etmekten başka bir şansı yoktu. Arm, düşüncelerinin adımlarını takip edip dururken demir parmaklıkların ardındaki duvara, kocaman bir siluetin izi düştü. Gölgesinin peşi sıra alt kamaraya giren yaşlı korsan, sol elinde erimiş bir mum tutuyordu. Bu adam, onları gemiye alan korsandan başkası değildi. Ringo. Ringo, bindikleri geminin serdümeniydi ve belli ki, kaptanın da sağ koluydu. Yaşlı korsan, önce onları ıslak güvertede yağmur altında bekletmiş sonra da bir hücreye kapatmış olsa bile Arm, sert mizacının altındaki merhametin soluk yansımasını görebiliyordu. İlk yemek vakti geldiğinde, lapa yapılmış balık püresinin yanında fazladan birer dilim ekmek vermişti onlara. Arm, hemen, ekmeğinin yarısını bölüp daha sonrası için cebine koymuştu. Lunu’nun da aynısını yaptığını biliyordu. Az bulunan yemeklerini kötü günler için ayırmak, onlar için olağan bir durumdu. Ringo, iki gün sonra bir dahaki gelişinde onlara, küf kokan bir battaniye atmıştı. Ama onları kaptanla konuşturmamış ya da hücreden çıkmalarına izin vermemişti. Olan biten hiçbir şeyi artık anlayamayan Arm, bu yüzden kafayı sıyırmak üzereydi. Özellikle yanında mışıl mışıl uyuyan Lunu’yu gördükçe, merakı, içine dolan sinirine karışıyordu. Bir cevap için, hangi tanrılara dua etmesi lazımdı? Arm, kendini sakin olmaya zorladı. Ağzının içini ısırdı ve sinirini yutmadan hemen önce, akan tatlı kanını hissetti. Gözleri, hücrelerinin parmaklığına doğru yürüyen yaşlı korsanın üzerindeydi. “Hayrola? Yine kafamıza ekmek atmaya mı geldin yoksa?” dedi Arm, soğuk bir sesle. “Hâlbuki ben, gökten ekmek düşse yiyecek kadar sıskasınız diye düşünmüştüm, oğlum,” diye takıldı adam, bitkin bir sırıtmayla. Güneşten yanmış suratı, yara izleriyle doluydu ve göz kapaklarından biri, hafif aşağı sarkıktı. Arm’a bakan suratında ise düşünceli bir ifade vardı. “Ben, senin oğlun değilim,” dedi Arm, çenesini kaldırarak. Lunu olsa, belki daha farklı bir tavırla yaklaşırdı ona. Ağzından tatlı tatlı cevapları çeker alırdı, dilinin kıskaçlarıyla. Ama Arm’a göre, midyeyi biraz kızdırmak da incisini dökmesine yetebilirdi. “Hayır, sen bir Arklı’nın piçisin,” dedi Ringo, basitçe. Arm, öfkeyle doğrulurken, aslında midyenin kendisi olduğunu fark etti. Bu işler, hiç ona göre olmamıştı zaten. Süslü kelimeler ve gizli niyetler, Derin Deniz’in götüne girebilir. “Bu yüzden mi bizi gemiye aldın? Ya da kardeşimin sana söylediği o şey yüzünden mi buradayız?” “Sizi gemiye aldım çünkü ölüm, peşinizdeymiş gibi bize sığındınız, oğlum.” Arm, adamın sözlerine burnundan güldü. “Doğru ya, Gezginler, yardımseverlikleriyle meşhurdur zaten.” Adamın duruşundaki bir şey, yanında kıpırdanan Lunu’nun hareketiyle değişti. Konuştuğunda, sesi artık biraz aceleciydi. Arm, acaba Lunu’yu uyandırsam mı diye düşündü ama bir şey, onu durdurdu. Adam, buraya onunla konuşmaya gelmişti. En başından beri bu fırsatı arıyor gibiydi. Şimdi de Lunu uyanmasın diye, sesini iyice alçaltmıştı. “Ne düşünürsen düşün. Ama laflarımı iyi dinle. Kızı korumak istiyorsan, dediklerimi yapacaksın. Kaptan, seni görmek istiyor. Ona, istediği bilgileri vereceksin. Sonra da başka hiçbir şey demeyeceksin. Gezgin Şehir’e döndüğümüzde, iş birliğiniz için sığınma almanızı sağlayacağım. İşte, böyle olacak,” dedi çarçabuk. Arm, hâlâ başka bir âlemde gezen Lunu’ya, kaçamak bir bakış attı. “Kardeşim, bunu kabul etmez. Fark etmemiş olabilirsin ama onun, kendi planları var,” diye itiraz etti Arm, sesindeki hoşnutsuzluğu saklamadan. “Bu yüzden seninle konuşuyorum ya, oğlum. Kaptan, kardeşinle konuşmayacak. O, bir kadınla konuşmaz. Hele kardeşin gibi ufak tefek bir martı yavrusuyla, hiç konuşmaz. Ama seninle konuşacak. Kardeşin, ağzını daha fazla açmayacak. Hele bana söylediği o cümleyi, kaptana hiç söylemeyecek. Kellesi yerinde kalsın istiyorsan, lafımı dinle.” “Bu, onun hoşuna gitmeyecek.” “Mutlu bir ceset olmasını mı tercih edersin yoksa, mutsuz bir Gezgin mi?” Arm, adamın sözlerindeki telaşı hayra yordu. Lunu, nasıl bir oyun oynuyorsa bu, belli ki tehlikeliydi ama onlara koz da veriyordu. Kardeşini tanıyordu. Bir kozu son ana kadar kullanmadan geri çekilmezdi. Risk almayı oldum olası sevmişti, kız. Ama bu sefer, hayatları ortadayken, risk alamazlardı. Uzlaşmak, şu an en iyi seçenekleriydi. Lunu, onunla aynı fikirde olmayacak olsa bile. Adamın dediklerini yapacaktı, en azından şimdilik. Ve sonra, en az hasarla bundan kurtulmalarını sağlayacaktı. Adam, onu usulca hücreden çıkarırken Arm, dönüp Lunu’ya tekrar bakarsa vazgeçeceğini biliyordu. Orada tek başına uyuduğunu düşünmek bile, karnına bir tekme yemiş gibi hissetmesine neden oluyordu. Kaptanlarını, işe yarar olduklarına ikna edip sonra hemen, onun yanına dönmeliydi. Lunu’ya, artık birer Gezgin olduklarını söylediğinde, ne düşünecekti acaba. Alçak iç güvertede ilerlerlerken, bu ihtimalle heyecanlanmasına engel olamadı. Harıl harıl çalışan tayfa, onların geldiğini görünce bir anlığına duruyor ve Ringo’ya saygıyla selam veriyor; onu ise eğlenerek süzüyorlardı. Arm, çenesini sıktı. Tek elli oğlana gülün, tabii. ‘Normal değil mi?’ dedi kafasında yankılanan, babasının gür sesi. ‘Yarım bir insanı, neden ciddiye alsınlar?’ Her zamanki sakin ve küstah tavrıyla böyle sordu ona, babası. ‘Yarım bir insanı neden aralarında istesinler?’ Ben, yarım değilim! Ama aklının içindeki hayalî babasına haykırırken Arm, umutsuzlukla dolmuştu bile. Tek yumruğunu sıkarak kendine gelmeye çalıştı ama bu hâli, babasının sesini sadece güldürdü. Arm, tüm kızgınlığı bir yana, utançla yandığını hissetti. Boynu yüzüne doğru ısınırken, yanlarından geçtiği korsanların yüzlerine bakamadı. Gözlerini ahşap menteşelerden ayırmadan, önündeki adamı takip etti. Kaptanın kamarası, geminin salaşlığına inat şekilde görkemliydi. Ahşap duvarlarda, parlak çerçeveli yıpranmış tablolar asılıydı ve yere, ipliklerle örülmüş kocaman bir bez serilmişti. Mumlarla aydınlanan loş odanın büyük bir kısmını kaplayan koyu mavi, kalın bezin üzerinde, çeşitli desenler vardı. Ringo, çekinmeden üzerine basınca Arm, irkildi. Bu korsanlar, kafayı yemiş olmalıydı. Üzerinde uyumayacakları bir bezi yere sermek, en hafif tabiriyle ahmaklıktı. Yine de Arm, Ringo’ya ayak uydurdu ve o da çekinerek de olsa, bezin üzerine çıktı. Üzerinden atılmayı beklermiş gibi, tekrar beze baktı. Başını kaldırınca, Ringo’nun, ona doğru komik bir bakış attığını gördü; “Hiç halı görmedin mi, çocuk?” dedi keyifle. “Kayalılar, nimetleri, üstüne basarak heba etmezler. Halkım, kumaşları sadece sırtımızı soğuktan korumak için kullanır.” “Öyle bön bön bakmana şaşmamalı, o zaman. Eh, eğer zengin ya da güçlü bir Gezgin’sen, üzerine basacak böyle güzel halıların olur. Birinci Dünya’dan kalmış, kadim bir gelenektir bu. Hatta dinle bak, büyük dedem bana ta çocukken anlatırdı, o da kendi dedesinden duymuş, eskilerde, tavanlardan koca koca altınlar sarkarmış; uçları camlarla örülü olurmuş ve camların içinden de altının sahibi her dileğinde, güneş doğarmış,” dedi hevesle, Ringo. Arm, gözlerini kırpıştırarak heyecanla onunla konuşan adama baktı ama adamın, onunla dalga geçip geçmediğine emin olamadı. Bir insan, nasıl güneş doğdurtabilirdi ki? Olsa olsa bir tanrının işi olabilirdi, bu. “O dediğin şeye lamba denir, sersem ve tarih dersin bittiyse, çocuğu bana yaklaştır,” diye tersledi, bir erkek sesi. Arm, adamın odadaki varlığını ancak sesini duyunca fark etti. “Emrin olur, Madrabaz,” dedi Ringo ve Arm’ı, gömleğinin ucundan tutup yavaşça öne itti. Hülyalı karanlığın içinden çıkıp masasındaki şamdanlardan yayılan loş ışığa doğru ilerleyen Arm, adamı görünce nefesini tuttu. Kaptan Madrabaz, en fazla kırklı yaşların ortalarında gibi görünen, uzun boylu bir adamdı. Güçlü bir burna ve bir avcının keskin bakışlarına sahipti. Ayrıca, tehlikeli bir şekilde yakışıklıydı da. Kahverengi gür saçları, kafasının arkasında sıkıca bağlıydı ve sivri bir de sakalı vardı. Rahat adımlarla yürüyüp kendini sandalyesine bırakan adam, bu hâliyle, tahtına konan bir kral gibiydi. Başını yana eğerek gece karası gözlerini Arm’a dikti ve ayaklarını, masasının üzerine doğru uzattı. “Ark piçi sensin, ha?” dedi, genizden gelen davetkâr bir sesle. “Adım, Arm,” diye mırıldandı, Arm. Bu kadar yoğun bir ilgiyle izleniyor olması onu huzursuz etmiş olsa da sesini, sakin tutmaya çalıştı. Ama Madrabaz’ın koca kahkahası, onun için beklenmedikti. Adamın haykıran gülüşüne afallayan Arm, yan gözle Ringo’ya bakmaya çalıştı ama yaşlı adamın suratı ifadesizdi. Bunların hepsi kaçık. İşini bitir ve Lunu’nun yanına dön. Madrabaz, dermansız kahkahasını bitirirken gözlerinden akan yaşları, dövmeli elinin tersiyle sildi. Oturduğu yerde soluk soluğa kalmıştı. Parmağıyla onu işaret ederken, yüzündeki eğlencenin izi ise geldiği gibi bir hızla kayboldu. “Kolsuz bir piçe Arm adını koyduğuna göre baban, senden cidden nefret ediyor olmalı,” dedi, ciddi bir edayla. Onunla uğraşılmasını bekleyen Arm’ın, yine de sakin kalmak için kendini zorlaması gerekti. Ama daha cevap veremeden adamın bakışlarında, yine bir şeyler değişmişti. Şimdi gözlerinde, neredeyse şefkate benzeyen bir şey vardı. “Bak, genç Arm, beni sakın yanlış anlama. Ben, diğer yobaz Gezginlerin aksine, Kayalılara oldum olası hayranlık duymuşumdur. Siz, zor şartlarda yaşayan çetin insanlarsınız. Kim ne derse desin, size saygı duyulmasını hak ediyorsunuz. Bu sözümü sakın unutma. Adının ne olduğu, seni tanımlamaz. Sen, kimsen osundur ve eğer baban ne kadar güçlü bir oğlu olduğunu göremeyecek kadar aptaldıysa, Derin Deniz, onu sikebilir,” dedi. Ayaklarını masadan indirdi ve öne doğru eğilerek, samimiyetle Arm’a baktı. Ellerini kavuşturmuş, şimdi tüm ciddiyetini ona vermişti. Arm, o bunları söyleyene kadar, bunu başka birinden duymaya ne kadar ihtiyacı olduğunu hiç fark etmemişti. Madrabaz konuştukça içindeki öfke ve utancın yanına, hafif bir gurur geldi. Karşısındaki adamın bakışları altında, hep içinde bir yerlerde olan ama ne kadar uğraşsa da yok edemediği o parçasını gördü ve sevmediği bu parçasının üstüne, bir örtü gibi gururunu örttü. Madrabaz da onun duruşundaki değişimi fark etmiş olacak ki konuşmaya devam ederek, “Gemim, Sessiz Gece’ye hoş geldin, Arm. Şimdi seni dinliyorum. Yaşlı kuşum Ringo, benim için önemli bilgilerin olduğundan bahsetti,” dedi. Arm aslında, Ringo’nun, kendisinden kuş olarak bahsedilmesine ne tepki verdiğine bakmak istedi. Ama önce, teyit etmesi gereken önemli bir şey vardı. “Sığınma alacağız, değil mi? Kardeşim ve ben?” diye sorarken sesindeki çaresizliğin, adamların kulaklarına varmadığını umdu. Ama Madrabaz’ın yüzünde oluşan gülümseme, midesindeki krampları hafifletti. Adam, onunla konuşurken, sesinden yayılan cismani bir yoğunluk vardı. Doğduğu gece, okyanus ruhları tarafından kutsanmış gibi. O yüzden Madrabaz, “Faydalı olduğunuz sürece, şehrimizde yeriniz hazır,” dediğinde Arm, ona güvendi. Uzun zamandır, birine her şeyini anlatmak ve yüklerinden kurtulmak istiyordu zaten. Lunu olsa ona, devam etmesini ve geçmişi geçmişte bırakmasını söylerdi. Çünkü kendisi, öyle yapmıştı. Annesini, boktan çocukluğunu, tüm geçmişini silmiş ve devam etmişti. Sanki bu, çok kolaymış gibi. Ama Arm, onun gibi değildi. Onun hisleri, öylece gitmezdi. İçine yerleşir, orada büyür ve onu yiyip bitirerek, sonsuza kadar yaşardı. O yüzden, her şeyi anlatıp içinden atmalıydı. Ona annesinden, babasından, terk etmek zorunda kaldığı evinden ve hatta Lazlo’dan bahsetmeliydi. Ve işte böylece, kararını vermişti. Arm, anlatmaya başladığında adam, hiç sözünü kesmeden onu dinledi. Arm konuştukça, tüm yaraları tekrar tekrar açıldı; unutmak istediği her acısı sızlayarak kanadı ve sözleri bittiğinde, aynı anda hepsi kabuk bağladı.