Bölüm 3 : Hodbin

Serin, tuz kokan akşam rüzgârı, Gezgin Şehir’in taşlarına hafifçe dokundu. Kayaların üzerinde yükselen, eski gemi kalıntılarından oluşturulmuş ahşap evlerin ve halatlarla birbirine bağlanmış köprülerin gölgesindeki korsan krallığında ise gün, daha yeni başlıyordu. Seferlerinden yeni ganimetler ya da kurbanlarla dönmüş olan bir sürü farklı boyutta ve renkte korsan, kayalıkların yamacına yayılmış, meyhane bozması Virane Taverna’da bağırışıp son zaferlerini anlatıyorlardı. Pembe ve turuncu ışıkların birbirine geçip dans ettiği gökyüzünün altındaki kayalıklarda ise sarışın bir genç olan Hodbin, kucağına yaydığı eski bir ağın sökülmüş iplerini dikiyordu. Arkasındaki kalabalığa çok benzeyen ama bir o kadar da farklı olan genç adamın hızla ağın üzerinde gezinen uzun parmakları, taştan oyduğu yüzükleriyle doluydu ve yukarı kıvrılmış gömleğinin kollarından gözüken tenine, unutulmuş semboller ve Gezgin diye bilinen halkının yuvarlak mührü işlenmişti. İşine gömülmüş gencin tek gösterişli yanı, bu değildi. Dağınık sarı saçları, koyu bir sürmeyle belirginleştirilmiş soluk mavi gözlerine düşüyordu. Sağ kulak memesinden sarkan üç küçük küpesi vardı ve boynuna doladığı zincire asılmış parlak yeşil oval taş, her hareketiyle göğsüne çarpıyordu. Belindeki siyah kuşağına deri kapaklı, küçük bir defter sıkıştırmıştı; beyaz dişleri, ağın karışmaması gereken kısımlarını ayırırken nasırlı elleri, becerikli hareketlerle ipi yamaladı. Gözleri ise arada bir rengi uçuşan gökyüzüne kayıyor; o zaman da iş üstündeki elleri, belindeki deftere doğru seğiriyordu. Hodbin, elleri defterine ulaşmak üzereyken, karışık iplerin arasına takılmış mavi benekli kırmızı balığı fark etti. Balık, yenmeyecek kadar küçüktü ve zaten, yiyecek kadar aptal olanları öldürmek için derisinin üzerinde, güçlü bir zehri vardı. Balık avlamak için denize açıldıkları günlerde, ağlarına mutlaka birkaç tanesi takılırdı. Gemilerinde uğursuzluk istemeyen batıl inançlı Gezginler, onları gördükleri gibi denize atarlardı ve ‘Yaşlı Adam, bağışlasın,’ diyerek, Derin Deniz’den özür dilemeyi de ihmal etmezlerdi. Gezginler, Ulus’un aksine, Yürüyen Kadın’a değil, Yaşlı Adam’a inanır ve yakarırlardı. Uğursuzluklarla bir derdi olmayan Hodbin için bu eski âdetler, tamamen saçmalıktı; o yüzden küçük balığı, pantolonunun cebine tıktı ve işine döndü. Hodbin, Dede diye nam salmış üvey babalığı onu kapı dışarı ettiğinden ve tüm kudretlerini bileklerinden almaya alışmış bu insanların arasında bir başına bıraktığından beridir, kendi arkasını kolluyordu. O nedenle de her hamlesini, kendi çıkarları için planlardı. Varsın, bu yüzden ona bencil desinlerdi. Ona göre kendi kıymetli varlığı, kandan ve bayraktan daha önemliydi. Bayrak bağıyla birbirine bağlı olan Gezginler ise kendi aralarında, altı gruba ayrılırdı. Birincisi, liderlerinin ait olduğu Mir grubuydu. Mir ünvanını, amcası Moren Mir öldüğünde kimseye sormadan üstlenmiş olan Matar Mir, şimdilik tek liderleri olsa da eskilerde birden çok Mir’in aynı anda liderlik ettiği de duyulmamış şey değildi. Onun ardından, Kollar ve Kanatlar gelirdi. Mirlerin meclisini ve en yüksek rütbeli askerlerini, onlar oluştururdu. Sonrasında, bu halkın en değerlileri olarak görülenler, tabii ki, korkunçluklarıyla nam salmış zalim korsanlardı. İstedikleri her şeyi almaya alışık olduklarından, Gezgin Şehir yönetiminde, onların da söz hakkı vardı. Dördüncü grup olan balıkçılar, korsanlar kadar saygın olmasalar da şehre katkılarıyla ve bir gemiye ayak basıp yelkenini, gürleyen rüzgârla dalgalandırarak şehirden ayrılma hakları olmasıyla, kendi değerlerine sahiplerdi. Beşinci grup ise Hodbin’in de içinde bulunduğu ayakçılardı. Gemilere binmelerine izin verilmeyen ve ayak işlerine koşturan alt tabakaydı, onlar. “Hodbin, yelkenleri yamala; Hodbin, kılçıkları ayıkla; Hodbin, lazımlıkları boşalt.” Hayatı, getir götür ve asla yaptıkların için takdir edilmeden ibaret olan Hodbin için asıl hikâye, o gemiye binme hakkı kazanmasıyla başlayacaktı ama yakın zamanda biri ölmez ya da öldürülmezse, kendisi gibi ayakçı dolu uzun bir bekleme listesi vardı. Tabii, her zaman bir balıkçı çırağı olabilirdi. Ama Hodbin, teselli ödülünü istemiyordu. O, görkemi, şanı ve şarkılara konu olacak maceraları istiyordu. Ha bir de döküntüler vardı ki onlardan bahsetmeye bile değmezdi. Oraya buraya savrulan, istenmeyen ruhlardı, onlar. Çocukluğundan beridir açgözlü mizacıyla tanınırdı, Hodbin. Dostluk, aile ve aşk, onun için önemli değildi. Hodbin, tarihte geçen küçük bir nokta olmakla ilgilenmiyordu. Onun istediği şey, tarihi yazan kişi olmaktı. Bu yüzden, hep daha fazlasına sahip olmaya çalışıyordu ya işte. Ama birbirlerine olan bağlılıklarıyla ünlü Gezginler arasında, sadece kendi için yaşayan birine yer yoktu. Geminin her zerresini tanıyıp her ince işini bilmesine rağmen oldum olası, bu şehirde takdir görmezdi, Hodbin. Hafif kibirle süslü, haylaz doğası da sağ olsun… Bu hâli, diğerlerinin onu aralarına almalarına hep engel olmuştu. Onların kaybı. Tek bir hamlede ayağa kalkan Hodbin, gururla, yamaladığı ağın kusursuzluğuna baktı. Düğümleri sımsıkıydı. Bu sefer kolay kolay parçalanmayacakları kesindi. Hodbin, ağını batan güneşe doğru kaldırıp kontrol ettiği sırada, sert bir darbeyle geriye savruldu. “Kör müsün, ayakçı?” dedi, kalın gövdesinin heybetine gölge vuran sinirli, genç korsan. Neredeyse kayalardan yuvarlanacak olan Hodbin, “Senin gibi kıllı su ayılarının karaya çıkma izni olduğunu düşünemedim, Kemik,” diye mırıldandı. Ve dediği gibi de diline lanet etti. Siyah gözleri nefretle parlayan Kemik, Hodbin’in bu cüretine muazzam irilikteki cüssesiyle karşılık verdi. Kıllı elleriyle oğlanın boğazına sarıldı ve nefesi kesilene kadar sıktı. Hodbin, yüzünün havasızlıkla yandığını hissetti. Pislik herif. “Sen, bana ne dedin, piç kurusu?” diye sorduğunda, Kemik’in sesi ölümcüldü. Hodbin, cılız bir gülümsemeyle ona baktı ve “Sadece şakaydı, yoksa espri anlayışın da mı son kaybettiniz çatışmadaydı?” diye sordu. Kalın boynundaki parmak kemiklerinden yapılmış kolyesi titreşen ve adını buradan alan Kemik, buna gülmedi; onun yerine, Hodbin’in yüzüne doğru gürledi ve “Senin, üzerinden temizlemen gereken boklar bitmiş demek! Bu gece de seni gömmemiz gerekecek o zaman,” dedi. Arkalarında, olanları sessiz bir keyifle izleyen diğer iki korsan, bu vaadi duyunca sırttı. Kemik, Hodbin’in kişisel işkencecisiydi. Ondan birkaç yaş büyüktü ve bu göreve kendi kendini, sırf zevk aldığı için atamıştı. En son uğraştığı ayakçının dayanamayıp intihar ettiği düşünülürse Hodbin, onun, işinde iyi olduğunu söyleyebilirdi. En favori eğlencesi, gece vakti uyuyan Hodbin’in üstüne çöküp kafasına bir çuval geçirerek onu denize fırlatmak ve boğulup boğulmayacağını izlemekti. Henüz boğulmamış olan Hodbin, onun sayesinde bir gözü açık uyumayı öğrenmişti. Gerçi bu aralar seferden dönünce yapmayı en sevdiği şey, boşaltılmış lazımlıkların oluşturduğu pislik dolu yapay derenin ortasına onu bağlayıp bütün gece, bok içinde yalvarmasını dinlemek oluyordu. Arada bunu bir grup etkinliğine çevirip arkadaşlarını da çağırır, birlikte genç ayakçının üzerine işeyerek eğlenirlerdi. Hodbin, anılarının içinde yarattığı soğukluğu kucakladı. Onlar ne görmek isterlerse, onu görecekti. İtaatkâr bir ayakçı. O yüzden, sesine endişeli bir ton katarak, “Buna hiç gerek yok; Yaşlı Adam, beni bağışlasın, özür dilerim, Kemik,” dedi. Kemik, geri adım atan ayakçıya baktı ve onu, iğrenerek bıraktı. “Senin gibi kıç yalayıcı asalak bitlerin, Yaşlı Adam’ın adını anmaya hakkı yok, kâfir. Hadi, siktirip git ve Virane’den yemeğimizi getir. Sen, sefil kıçını bizim kazandığımız ganimetlerle büyütüp burada örgü örerken biz, gerçek erkekler, Yaşlı Adam’ı onurlandırmak için savaşıyoruz. Şükran duyacaksın.” Başını hafifçe eğen Hodbin, yılışık bir tavırla sırıttı ve “Tabii duyuyorum, Kemik; Derin Deniz kutsasın siz yiğitleri. Balık çorbası mı istersiniz yoksa közlenmiş kaya yengeci mi?” diye sordu, ışıldayan bir gülümsemeyle. Yavaş yavaş ilgilerini kaybediyorlardı. Açlıkları, acı çektirme arzularına baskın gelmişti. Hodbin, kurtulmuştu. Şimdilik. “İkisini de getir ve üç maşrapa da bira. Biraz da meyve bul. Bütün erzağı ayakçılar yesin diye savaşmıyoruz biz.” Evet, kan dökmeyi seven yarım akıllı bir göt olduğun için savaşıyorsun. Başını hak vererek sallayan Hodbin, abartılı bir reverans yaparak Virane Taverna’ya doğru, çalımla yürümeye başladı. Hayatı buydu işte. Beyni, onunkinin yarısı kadar bile gelişmemiş angutların özel hizmetçisiydi. Taverna’ya girerken, gömleğinin yana kayan yakasını düzeltti. Görünüşü onun için önemliydi ve bir ayakçı olması, bir ayakçı gibi gözükeceği anlamına gelmiyordu. Yemek vakti olduğundan, Virane’nin mutfağı karmakarışıktı; bir sürü yerden bitme çırak, asabi müşterileri için hazırlanan yemeklerle oradan oraya koşturuyordu. Biri, dengede tutmaya çalıştığı tabakları yere düşürdüğü için feci bir fırça yerken Hodbin, bu kaosa aldırmadan kırılan tabakların ve yerdeki çırağın üstünden geçti. Ateşin başında, yemekleri kontrol eden sinirli aşçıya doğru döndü: “Kemik, biraz çorba ve yengeç istiyor,” dedi. Adam, huysuz bir edayla koca bir kazan çorbayı karıştırırken ona baktı ve “Tabii, ben de Ark’ta yazlık ev istiyorum,” diye homurdandı. Hodbin, bir kaşını kaldırıp ona bakmaya devam etti. Tepesinden ayrılmayan oğlana ters ters bakan aşçı, ona doğru kaşığını salladı. “Kırk tane elim ya da kırk tane gemim var gibi mi görünüyor, seni sersem? Al alacağını ve çık buradan!” diye bağırdı. Çirkin yaşlı böcek. Hodbin, siyah boyalı tırnaklarından birinin üzerindeki hayalî lekeye bakarak dişlerini sıktı. “Patron sensin.” Sonra her zaman yaptığını yaptı ve özenle, yemeklerini hazırlamaya koyuldu. Hodbin’in olayı, biraz da buydu. Bir ayakçı olarak, gerekli ya da gereksiz her işi yapardı ama her işi öyle harika yapardı ki bundan, sanatsal bir zevk alırdı. Lazımlıkları boşaltırken ya da yerden kusmukları silerken bile muazzam bir özen gösterirdi. Hodbin için kişisel tatmini, yaptığı her işten daha önemliydi. Yemeğine, en son yapılan yağmadan kalan yeşil soğanları ince ince doğradığı sırada, birden durdu. Gün batımının aklına düşürdüğü bir kafiye vardı ve Kemik yüzünden, yazmayı unutmuştu. O yüzden belindeki kuşaktan, deri defterini çıkardı. Ahşap tezgâhta, küçücük kalemiyle hızlı hızlı, denize vuran gökyüzü hakkında bir satır karaladı. Bu hareketi, yaşlı aşçının ilgisini çekmiş olacak ki adam, önce ellerini lekeli önlüğüne sildi; sonra da tezgâha eğilmiş ayakçıya kuşkuyla bakarak konuştu: “Ne yapıyorsun sen orada bakayım?” “Mm…Alınma ama sen anlamazsın,” dedi Hodbin, dalgınca. “Sen bir dene hele,” dedi aşçı, somurtarak. Hodbin, ona dönünce, adamın bıyıklarının kibirle titreştiğini gördü. Hodbin’e göre bu şehirdeki en büyük zehir, kibirdi. Oldum olası her Gezgin’in ruhuna düşerdi ve onları yiyip bitirirdi. “Kendime, nefes almak için bir alan yaratıyorum,” dedi Hodbin ve yazmaya devam etti. Durmadan yazdı ve yazdı. İşi bittiğinde ise yazdığı şiire keyifle baktı. Ona derin bir küçümsemeyle bakan aşçı, kocaman bir kahkaha attı: “Hep derim işte, siz ayakçıların fazla boş vakti var diye. Eliniz az biraz gerçek iş tutsa, gör bak, ağzınız bu kadar laf yapıyor mu? Bak hele ne diyeceğim, bize yeni bir bulaşıkçı lazımdı aslında.” “İlgilenmiyorum,” diye cevapladı Hodbin ve iç çekerek, defterini kuşağına geri koydu. “Peh. Bizim zamanımızda senin gibi sıska ayakçılar, bulaşıkçı olmak için birbirini keserdi. Şimdi hepiniz, nankör piçler olmuşsunuz,” dedi ve kendi kendine homurdanarak, kazanının başına döndü. “Eh, sizin zamanınızda, bir gemiye binip savaşacak kadar taşaklı olan kimse yoktu; zaten ondan, hâlâ bu taş parçasında balık çorbası içiyoruz ya,” diyerek zoraki bir gülümseme sundu, Hodbin. Yaşlı adam, gaddar bir dikkatle, artık tam karşısında duran Hodbin’i süzmeye başladı; Hodbin’in kırmızı pantolonuna, su toplamış ellerindeki yüzüklere, sürmeli gözlerine ve zarif vücuduna bakarak güldü. Hodbin, ondan birkaç baş daha uzun olmasına rağmen kendini ondan üstün gördüğü belli olan adamın bakışlarından kaçmadı. İnsanlar, sadece onlara gösterdiğini görürdü. İtaatkâr bir uşak, dilbaz bir ayakçı, bencil bir oğul. Hodbin’in binbir yüzü vardı ve giyindiği yüzlerin ne hepsiydi ne de hiçbiri. “Senin, gemiye binecek kadar taşağın var yani, ha? Silah tutup Deniz Filosu’yla savaşacaksın hele, öyle mi? Senin gibi süslü yavşakları iyi bilirim ben, kendinizi büyük adam sanan, küçük piçlersiniz hepiniz; kasıla kasıla gemilere binerlersiniz, sonra ilk kan dökülmeye başladığı anda donunuza yaparak geberirsiniz. Tabii, çok gördük gidenleri biz; ama sor bak, kaçı geri dönmüş,” dedi bir kahkaha atan, aşçı. Hodbin, adama sadece baktı. Belki cevap vermese de olurdu ama Hodbin, bugün yeterince itilip kakılmış hissediyordu. “Savaş, bir oyundur. Eğer sadece güçle oynansaydı, en büyük taştan surları olanlar, yenilmez olurdu. Ama doğru yerden uyguladığın baskıyla, aşılmayacak hiçbir duvar yoktur. Bu yüzden sen, beni düşünme ihtiyar; bendeniz Hodbin, bir gün bir gemi yöneteceğim ve sen, adın her neydiyse, hâlâ paslı kazanının başında oturmuş, benim hikâyelerimi anlatıyor olacaksın,” diye açıkladı Hodbin, yamuk bir sırıtmayla. Ayakçının sözleriyle eğlenen yaşlı adam, gürültülü bir kahkaha daha attı ve “Tabii tabii, ben de Ark lordu olacağım zaten,” dedi. Hodbin, gözlerini devirmemek için kendini zorlayarak, bir kayaya laf anlatır gibi tane tane konuştu: “Ark’ta lordlar yoktur; onları, Dümen Meclisi yönetir. Kaç yıldır bu mutfaktan çıkmadın sen? “Başlarında kimin olduğundan bana ne be; ben, yemeğimi yaparım, sen de lazımlık boşaltıp korsanların götünü yalarsın. Bizim gibiler, hatırlanacak kadar iz bırakamaz; boşuna hayal kurma, çocuk.” “Tarih, azla yetinenleri yazmaz, ihtiyar.” Adam, onunla eğlenirken yemeğini hazırlamaya dönen Hodbin, buna gerçekten inanıyordu. Bu, görülmeyen varlığıyla bile önemli biri olduğunu biliyordu. Halkı yüzyıllardır aynı oyunu oynamaktan sıkılmamış olabilirdi ama Hodbin, işlerin değişmesi gerektiğini biliyordu. Ulus ya da Gezgin Şehir, hiç fark etmez. Bir şeylerin değiştiğinden emin olacaktı. Son dokunuşu yapıp çorbalara biraz limon sıktı ve baharatlara ek olarak, cebinden çıkardığı küçük balığın pullarını kazımaya başladı. Çok değil. Sadece birkaç parça pul, çorbaya düştü. Bir aydır yavaş yavaş Kemik’in her yemeğine attığı gibi bunun da eriyip yağlı çorbaya karışmasını bekledi. Evet, yoğun tek bir dozla da onu zehirleyebilirdi. Ama genç ve sağlıklı bir korsanın ani ölümü çok dikkat çekerdi ve şahsen Hodbin, ona her fırsatta eziyet eden adamın gözlerinin içine bakıp onu yavaş yavaş öldürdüğünü bilmenin zevkini çıkarmaktan, çok hoşlanıyordu. Hodbin, içine yayılan tatlı heyecanın tadını çıkardı. Belki Kemik’le kana kan savaşacak gücü olmayabilirdi ama Hodbin’in kazanması için, savaşmasına hiç gerek olmamıştı; küçük, kurnaz bir hile de gayet yeterli olurdu. Ayrıca herkes, arkasını toplayan insanlara biraz saygı göstermesi gerektiğini öğrenmeliydi. Çok yakında bu, Kemik’in öğreneceği son ders olacaktı.

Yorumlar

0/2000